Ali Aktaş yazdı: Hangi Ali?
GÜNDEMSosyolog yazar Ali Aktaş, Alevi Bektaşiler arasında bit fitne gibi yayılmaya çalışılan "iki Ali" metaforunu inceledi. Hz. Muhammed'in amcasının oğlu Ali ile Alevilere farklı olduğu iddia edilen Ali'nin tıpa tıp aynı kişiler olduğunun altını çizen Aktaş, yazısında, "Alevileri aptal yerine koymaya çalışan bu yaklaşımların kökeninde etnik tanımlamalardan kaynaklanan bir ırkçılık yatmaktadır" ifadelerini kullandı. İşte, o yazı:
NE YARADANI ÇAĞIRAN PİRLER AYNI, NE DE CEMLER AYNI: REDDEDİLEN ALİ1
Kızılbaş/Alevi yazılı ve sözlü kaynaklarında Hz. Ali için; Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ile evli ve Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep adlarında üç çocuğu olduğu yazılıdır/söylenmektedir. Ancak son dönemde Hz. Ali ile iki ayrı kişilikten/kişiden söz eden açıklamalara rastlanmaktadır: Arapların Hz. Ali’si ve Kızılbaş/Alevilerin uydurduğu Hz. Ali olarak iki ayrı kişilik tanımlaması yapılmaktadır.
Tesadüfün bu kadarı her iki Hz. Ali’nin de eşi ve çocukları aynı isimlere sahiptir. Herhalde bu durum tam bir mucizedir ya da Alevileri aptal yerine koymaya çalışan bu yaklaşımların kökeninde etnik tanımlamalardan kaynaklanan bir ırkçılık yatmaktadır.
Etnik kökeni Arap olan ve Arapça konuşan Hz. Ali ile Kürt, Türk, Zaza ve diğer “dilleri konuşan”/”etnik kökenli” topluluklar arasında bağı etnisite üzerinden kurulan bir bağa indirgeme yanlışlığı yaşanmaktadır. Kızılbaş/Alevilerin ağırlıklı olarak soy esaslı tanımlanmasında görmezden gelinen aslında Hz. Ali’nin gelme bir kız alıp verme sürecidir. Bu sürecin benzeri bir kız alıp verme olayı tüm etnik gruplar ve dinsel/inançsal gruplar arasında olan/olabilecek son derece olağan bir durumdur. İki düşman kavim/topluluk savaşları durdurmak adına topluluk liderlerinin birinin kızını diğerinin oğlu vermesi biçiminde tarihte birçok olay gerçekleşir.
Örneğin Fransa ve İngiltere gibi büyük ülkeler arasında birçok kez gerçekleşen bir kız alıp verme toplumsal olayından dolayı ne Fransızlar kendini İngiliz, ne de İngilizler kendini Fransız olarak kabul ederler. Mensup olduğu etnisiteden dolayı ben Hz. Ali'ye karşıyım deme cesareti olmayanların son zamanlarda sık sık dile getirdiği bu yaklaşım buram buram ırkçılık kokmaktadır. Çünkü Hz. Ali’ye inanarak onun izinden giden Kızılbaş/Alevilere bu seçim hiçbir kazanç sağlamadığı gibi, bir üstünlük/ayrıcalıkta sağlamaz. Kızılbaş/Aleviler adına bu tür yapılan gereksiz açıklamalar, ifadeler ve keskin tanımlamalar bu topluluğun ne kadar anlamsız mecraya sürüklendiğini de göstermektedir.
Kısaca “Ziyaret aynı ziyarette, dilekler, istekler değişmiş, Niyaz aynı Niyazda, lokmanın tadı değişmiş, On iki İmamlar aynıda, Yol, İkrar değişmiş” sözleri bize gelinen noktayı göstermektedir. Bu yapılanla Kızılbaş/Alevilik, “Ali’siz” ve “Ali’li” diye ikiye ayrıştırılmaya çalışılmaktadır. Gerek mitolojik anlatımlarda, gerek dinsel anlatımlarda, gerekse bilimsel/tarihsel anlatımlarda yer alan Ali, yalnızca ve yalnızca Hz. Ali’dir. Mitik anlatımlarda “Ejderha ile Savaşan”, dini anlatımlarda “Hayber Kalesinin Kapısını Söküp Kalkan Şeklinde Kullanarak Savaşan”, tarihsel olarak “Bedir’de Savaşan” tam da aynı Hz. Ali’dir.
Bu anlatımların tamamı ona sevgi gönül bağı ile bağlanan insanların her şeyi olma yolundaki Hz. Ali’yi içinden nasıl geldiyse ve geçmişten gelen tüm sözlü kültürüne nakşederek anlatımıdır. Kızılbaş/Alevilerdeki bu sevgi anlatılarda “Amcasının oğlu Peygamber Hz. Muhammed’in: Benim ruhum ve nurum Ali’nin nuru ve ruhuyla aynı nurdan yaratıldı, Âdem doğmadan 14 bin yıl evvel yeşil kandile konuldu” sözü ifade edilir. Bu anlatım tasavvufta ve Alevilik ve Bektaşilik geleneğinde çok önemli bir yere sahip olan “Nur-ı Muhammedi/Muhammed'in Nuru” ve “Hakk-Muhammed-Ali” inancının temelini oluşturmaktadır.
Bu anlatımla “Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin ruhsal olarak aynı özden ve aynı nurdan var edildiğini”, “Bu nurun, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem yaratılmadan binlerce yıl önce de var olduğunu”, “yeşil kandille, kâinatın henüz maddi olarak var olmadığı, yalnızca ruhlar ve nurlar âleminde parladığı ilahi bir makamı veya arşı simgelediği” anlatılmaktadır. Kısaca Alevi ve Bektaşi edebiyatında bu tema, deyişler/nefeslerde sıklıkla işlenen “Nübüvvet/Peygamberlik” ve “Velayet/Velilik” makamlarının aslında aynı nurun iki farklı tecellisi olduğu vurgulanır. Tasavvufta evrenin yaratılış nedeni olarak bu ilk nur görülür ve her şeyin bu özden türediğine inanılır. Ancak tüm bunlarla anlatılmak istenen yalnızca Hz. Ali’dir. Ve Ali’miz tektir.
KENDİNİ İNKÂR ETME VE ALEVİLİĞE YABANCILAŞARAK SÜNNİLİĞE ENTEGRE OLMA HALİ
Alevilik yalnızca folklorik bir aidiyet, ritüeller bütünü ya da kültürel bir etiket ötesinde; tarih boyunca baskı kuran Sünni İslam anlayışını dayatmaya çalışılan egemen siyasi-ideolojik-sınıfsal iktidara, inkâra ve tahakküme karşı gelişen bir süreci içermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka boyut Kızılbaş/Aleviliğin demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi yönlerle ifade edilmeye çalışması sırasında inancın tamamen yok sayıldığı bir “sapma”ya da neden olan süreçler yaşanabilmektedir. Bunlardan:
Birincisi Kızılbaş/Aleviliğin tarihsel-inançsal-felsefi-bilimsel derinliğinin yeterince ön plana çıkarılamamasından;
İkincisi Alevi topluluğa ait toplumsal hafıza uzun süre inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına maruz kalması sonucunda; Alevi adı altında sözde Devletçi, Kemalist, Milliyetçi, Ülkücü, Turancı yapılar ve bunların dışında Erkek Egemen, Militarist, hatta Mafyatik yapılarında ortaya çıkmasından;
Üçüncüsü ise günümüzde Aleviliği, “yalnızca soy bağına bağlamak”, “nostaljik ritüellere ya da devletin tanıdığı sınırlar içine hapsetmek” veya “salt bazı kavramlara takılmak” veyahut “inancın kendilerinin tekelindeymiş davranılmasından”;
Dördüncüsü ise Alevilerin ciddi bir bölümünün en temel sıkıntısı “düşünüş ve eylem biçimlerindeki çelişkiler yumağı, sağlıklı olmayan düşünüş biçimi ve yönsüzlüğü; yani Alevilerin sürekli kendini Sünni topluma beğendirme, yaranma ve onların toplumsallığına ait olmaya çalışma çabasıdır. Bu çaba sürekli kendini en iyi Müslüman olarak tarif etme, gerçek Müslümanlığın Alevilik olduğunu söyleyerek uyguladıkları Sünni davranış kalıplarını meşrulaştırma ve onlardan farklı gözükse de benzer davranış kalıplarıyla davranmasından/yarışmasından kaynaklanan farklı sorunlar yaşanmaktadır.
Bu sorunu Ramazan ayındaki toplu oruç İftarları ve çorba dağıtımlarına benzer davranış kalıplarını günümüzde her gün gerçekleştirilen Muharrem ayı Oniki İmam Oruçları açmaları ve ardından her gün aşure dağıtmaları Sünni davranış kalıplarıyla birebir örtüşür hatta yarışır halde gelmesi üzerinden örneklendirebiliriz. Yine ne kadar demokrat ve farklı olanlara saygı adı altında olsa Alevi kurumlarınca verilen Ramazan İftarları, zamanla Alevilerin davranış kalıplarına dönüşeceği düşünülmeden yapılmaktadır.
İşin ilginç yanı ise Diyanet İşleri Başkanlığı veya ona bağlı il müftülükleri kurulduğundan bu yana Muharrem ayı Oniki İmam Orucu için Alevileri davet ederek Oruç Açmaya yönelik yemek düzenleme çabasına hiç gerek duymamış olmalarıdır. Aslında bu durum ciddi bir asimilasyon sürecini içermektedir.
Sonuç olarak derin bir dışlanmışlık psikolojisiyle birlikte gelişen bu durumlar, kendi(leri)ni yalnız hissetmemek için, fark etmeden aidiyet duygusu ve kökeninden uzak durma/farklı davranma kalıplarının gelişmesine neden olur. Son aşamada bu durumla mücadele etmekten kaçarak asimile olma pahasına kendini inkâr etme ve Aleviliğe yabancılaşarak Sünniliğe entegre olmaktadırlar.
1 Öncelikle başlıkta kullanılan Ali ifadesi bir ironiyi anlatmak için kullanıldı. Şahsım olarak Hz. Ali’ye sevgim, bağlılığım ve inancımın sorgulanması için adımın Ali olarak Hz. Ali’den geldiğini, oğullarım Denizali Aktaş ve Ateşali Aktaş’ın bu sevginin tezahürü olduğunu açıklamam gerekir. 2006 yılında Gazi Üniversitesinde yapılan “II. Alevilik-Bektaşilik Bilgi Şöleni”nde Sayın Prof. Dr. Hamid Algar hocanın, Prof.Dr. Muhan Bali’ye metinlerinde çokça Ali sözcüğü geçirmesinden dolayı söz alarak “İnancın ve erdemin mihenk taşı olan Hz. Ali’ye Ali diye hitap edemeyeceği ile ilgili sert ve bilimsel çıkışı hale dün gibi hafızamda yer almaktadır. Bu çıkış bizim Hz. Ali’nin takipçileri olarak çok açık olarak nerede durmamız gerektiğini göstermektedir.
İlginizi Çekebilir