© Alevi Haberler

Dr. İhsan Ünlü yazdı: Men Dakka Dukka!

Araştırmacı-yazar Dr. İhsan Ünlü, 14 Mart 2026 tarihinde kaleme aldığı yazısında, klasik bir atasözünü Kur'an ayetleri, şairlerin dizeleri ve tasavvufi kıssalarla harmanlayarak derin bir mana yükledi. Ünlü'nün yazısında, Arapça kökenli atasözünün Türkçe karşılığı olarak “Ne ekersen onu biçersin” ifadesini kullandığı belirtiliyor

Dr. İhsan Ünlü'den anlamlı bir tefekkür yazısı: "Dünya ahiretin tarlasıdır, ne ekersen onu biçersin"

Araştırmacı-yazar Dr. İhsan Ünlü, 14 Mart 2026 tarihinde kaleme aldığı yazısında, klasik bir atasözünü Kur'an ayetleri, şairlerin dizeleri ve tasavvufi kıssalarla harmanlayarak derin bir mana yükledi.

Ünlü'nün paylaşımında, Arapça kökenli atasözünün Türkçe karşılığı olarak “Ne ekersen onu biçersin” ifadesini kullandığı belirtiliyor. Bu deyimin hem dünyevi hem uhrevi boyutuna dikkat çeken yazar, Kur'an-ı Kerim'den Zilzal Suresi 7-8. ayetleri hatırlatıyor: “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür.”

Dr. İhsan Ünlü yazısının tam metni şöyle:

MEN DAKKA DUKKA!

Arapça bir atasözü olan bu deyimin bizdeki karşılığı, “Ne ekersen onu biçersin” şeklinde ifade edilebilir.
Hem dünyevi hem de uhrevi manada alınabilecek bu sözü Kur’an’a söyletecek olursak; “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür” (Zilzal/7-8) 
“Ey inananlar, Allah'tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah'tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr-18)

Şairin dizeleriyle konuşursak, “Aldanma dünyanın velvelesine/ Hepsi boş heves bir gün öğrenirsin/ Kimi hakka koşar kimi tersine/ Her nefesin hesabı var görürsün.” dediği güne doğru hızla koşuyoruz.

“Arı su içer, bal akıtır; yılan aynı sudan içer zehir saçar” misali, şu fani dünyada herkes rolünü oynuyor ve kendine yakışanı yapıyor.
Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle, “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.” 

“Rivayet edilir ki Hindistan’ın en uzak yerinde bir ülke vardı. Orada birini on yıllığına padişah yaparlardı. On yıl dolunca onu makamından indirir, ipekli kaftanlarını soyup dilenci kıyafetlerini giydirirlerdi. Sonra onu bir sandala bindirip çok korkunç, karanlık ve ıssız bir adaya bırakırlardı. O adada yılanlar, akrepler ve yırtıcı hayvanlardan başka hiçbir canlı yoktu. Oraya bırakılan her eski padişah, yalnızlık ve vahşet içinde perişan olup ölür, adı sanı unutulurdu.

Ülke padişahsız kalmasın diye yola bakarlar, karşılarına çıkan ilk yabancıyı padişah yaparlardı. Onu dilenci kıyafetinden çıkarıp altınlı elbiseler giydirir, başına taç koyarlardı. Gelen kişi saraya yerleşir, on yıl boyunca her şeyin sahibi olurdu. Fakat çoğu, bu on yılın sarhoşluğuna kapılıp sonlarını unutur, vakit dolunca da o korkunç adaya sürülürlerdi.
Yine bir gün eski padişahı adaya sürdüler ve yola baktılar. Yorgun ve fakir görünüşlü bir adam geldi. Onu padişah yapmak istediler. Adam önce direndi: "Benim abam padişah giysisinden değerlidir, beni rahat bırakın" dedi. Ancak zorla razı edip tahta oturttular. Bu zat, diğerlerinin aksine akıllı ve arif birisiydi. Tahta oturur oturmaz "Benden öncekilere ne oldu?" diye sordu. Ona acı gerçeği anlattılar: "On yıl sonra o vahşi adaya bırakılacaksın."

Akıllı padişah, "Madem sonum orası olacak, gidip orayı bir göreyim" dedi. Kimse ondan önce bunu yapmamıştı. Gidip baktı ki ada gerçekten bir vahşet yuvası; her yer kemiklerle dolu. Derinden sarsıldı ama durumu belli etmedi. Saraya dönünce hemen en usta mühendisleri çağırdı. Onlara, o ıssız adada bir saray yapmalarını emretti. Köşe bucak saraylar yükseldi, nehirler akıtıldı, bahçeler ve bostanlar kuruldu.

Henüz padişahlığı devam ederken, elindeki tüm imkânları kullanarak adaya hizmetçiler, cariyeler ve hayvanlar gönderdi. Kendi malını mülkünü yavaş yavaş oraya nakletti. Ada, vaktinden önce muazzam bir şehre, bir cennet bahçesine dönüştü. Artık padişahın gönlü ve canı, o adaya gitmek için can atar oldu.

On yıl dolunca halk gelip onu tahttan indirdi. Kaftanını çıkarıp eski elbiselerini giydirdiler ve bir sandalla adaya bıraktılar. Dışarıdan bakınca perişan görünüyordu ama padişahın içi sevinçle doluydu. Sandal kıyıya yanaşınca, vaktinden önce oraya gönderdiği hizmetçiler ve köleler onu ellerinde hediyelerle, dualarla karşıladılar. O eski kıyafetlerini çıkarıp ebedi padişahlık libaslarını giydirdiler. Onu kendi kurduğu sarayına, asıl saadetine ulaştırdılar.”

Kıssadan hisse; dünya ahiretin tarlasıdır, ne ekersek onu biçeceğiz.
Ebedî âleme göçen her insan, ödülünü de cezasını da bu dünyadan kendisi götürecek. 
Dünya tarlasında ektiğini, mahşer gününde biçecek. Bugün tarlasını ihmal eden, yarın ahirette çok muhtaç olduğu güzelliklerden mahrum kalacak. 

Tarlasına günah ve isyan tohumları eken ise, can yakıcı bir azabın pişmanlığından başka bir şey elde edemeyecek.
Hz. Mevlana’nın harika tespitiyle bitirelim yazıyı; “Sen hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?” 
Selam ve dua ile…

14.03.2026
Dr. İhsan ÜNLÜ

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER