© Alevi Haberler

Prof. Dr. Boztuğ yazdı: Türkistan-Horasanlı büyük Türk mutasavvıflarının İslam yorumu

Büyük Birlik Partisi, Doğal Afetler ve Göç Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, Sultan Samut Ocağı talibi Prof. Dr. Durmuş Boztuğ'un "Ortaçağ karanlığında Avrasyayı aydınlatan meşale: Türkistan-Horasanlı büyük Türk mutasavvıflarının İslam yorumu" başlıklı makalesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

ORTAÇAĞ KARANLIĞINDA AVRASYAYI AYDINLATAN MEŞALE:

TÜRKİSTAN-HORASANLI BÜYÜK TÜRK MUTASAVVIFLARININ İSLAM YORUMU

 

"Kalktık Horasan'dan sökün eyledik,

Parlar omzumuzda uzun şelpeler,

Kurt sürüleri gibi dağıldık yeryüzüne,

Yayıldık, mağrıptan maşrıka dek,

Yüzbinlerce Kara Kartallar gibi,

Kara Kıl Çadırlarımızla konduk Anadolu'ya,

Vardık...

Anadolu'da da karşımıza çıktı Erciyes Dağı..."

Ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın (SAV) Hakk’a yürümesinden (632) sonra ve özelikle de Dört Raşid Halife’den (Hulefai Raşidin) III. Halife Hz. Osman (RA) (644-656) ve IV. Halife Hz. Ali (KAV) (656-661) dönemlerinde başlayan daha çok siyasal-yönetimsel kaynaklı mezhepsel çekişmeler nedeniyle iç karışıklıklar yaşanmıştır. Bunlardan en önemlileri Cemel Vakası (Aralık 656), Hakem (Tahkim) Olayı (Şubat 657), Sıffin Savaşı (Temmuz 657) ve nihayet İslam tarihine kanlı Kerbela Katliamı (680) olarak geçen ve Resulullah’ın (SAV) Ehl-i Beyt’ine mensup Hz. Hüseyin RA ve Efradının yezit tarafından şehit edilmesiyle sonuçlanan bir dizi olaylar sayılabilir.

Özellikle Kerbela Katliamı sonrası mevcut sosyolojik-tarihsel koşullar nedeniyle farklı coğrafyalara göçerek İslami İrşad’da bulunmak zorunda kalan Resulullah’ın (SAV) Temiz ve Pak Nesli Ehl-i Beyt’i (Ahzab 33, Şura 23, Al-i İmran 61, İnsan 8-9) Türkistan’a da ulaşmıştır.

Resulullah’ın Temiz ve Pak Nesli Ehl-i Beyt’inin Türkistan coğrafyasında Türkler arasında sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetle karşılandığına dair Büyük Türk Alimi- Balasagun’lu Yusuf Has Hacib (1017-1077) tarafından yazılan ve Türk Tarihi ve Kültürü açısından son derece önemli bir eser olan Kutadgu Bilig’de Ehl-i Beyt ile ilgili şöyle bir bölüm vardır:

“Hizmetkarlardan başka ve Bey’in adamları dışında, münasebette bulunacağın kimselerden bazıları, Peygamber’in Neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’in uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, Sevgili Peygamber hakkı için sev.” (Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çev. Reşit Rahmeti Arat, Ankara, 1988, TTK Yayını, sayfa 313).

Böylece Orta Doğu coğrafyasında Resulullah’ın (SAV) Hakk’a yürümesinden sonra 650’li yıllardan itibaren başlayıp ve hemen hemen 1 asır boyunca devam eden kargaşa-iç karışıklık, 750 yılında Emevi otoritesinin yerini Abbasi otoritesinin almasıyla, 1250’li yıllara kadar yeni bir rövanşist dönem başlamış ve bu zaman aralığında Arap yarımadası daha çok kavim ve mezhep çekişmelerinden kaynaklanan bir dönemi yaşamıştır.

Orta Doğu coğrafyası 650-1250 yılları arasında mezhep-kavim çekişmelerine bağlı çatışma kültürü ile meşgul iken; Türkistan-Horasan’a ulaşan Resulullah’ın (SAV) Temiz ve Pak Nesli Ehl-i Beyt’i, Gök-Tengri inancına mensup Türkler ile karşılaşarak sosyal ve insani ilişkiler geliştirmiş ve böylece Türkler İslamiyet ile Ehl-i Beyt aracılığıyla tanışmış ve İslamla müşerref olmuştur.

Ehl-i Beyt üyeleri Türklerle evlilikler yaparak Resulullah’ın Temiz-Pak Neslinin Türkistan-Horasan’da da boy sürmesine vesile olmuştur. Arap Yarımadasında iç çekişme-çatışmaya karşın İslamiyeti Ehl-i Beyt’ten öğrenen Müslüman Türkmenler ise “başlıca (1) komşusu aç iken tok yatan bizden olamaz ve (2) kainattaki tüm canlı-cansız varlıklar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Yüce Allah tarafından yaratılmış olup, bu yaratılmışların canları Yüce Allah tarafından emanet olarak verilmiş ve bu yaratılmışların içerisinde en şereflisi olan “insan” ise Yüce Allah’ın verdiği canın yanı sıra aynı zamanda Yüce Allah’ın emaneti olan “ruh” da taşımaktadır ve biz Müslüman Türkmenler olarak Yüce Allah’ın yarattığı insana zalimlik, zulüm, kötü muamele yapamayız, eğer yaparsak Yüce Allah’ın rızasını kazanamayız; bunun tam aksine; insana, Yüce Allah’ın yaratmasından dolayı sevgi, saygı, hürmet, ikram, iyi muamelede bulunuruz ve böylece Yüce Allah’ın da rızasını kazanmış oluruz” şeklinde özetlenebilecek bir sevgi felsefisiyle hayata bakmışlardır.

Yüce Allah’ın Varlığına, Birliğine ve Alemlerin Rabbi olduğuna dayanan; aynı zamanda, Yüce Allah tarafından Resulullah’a (SAV) gönderilen son kutsal Kitap olan Kuran-ı Kerim’in Rehberliği ve Resulullah’ın (SAV) Temiz Ahlakı ve Sünneti ile de birleştirilerek ortaya çıkan bu sevgi felsefesi ile yorumlanan “İslam”, Orta Çağ karanlığında Türkistan-Horasan’da yakılan çok güçlü bir meşale olarak Avrasya’yı aydınlatmıştır.

Türkistan-Horasan’da, İslam’ı, “Allah-Peygamber-Kuran sevgisi” ile yorumlayarak bu meşaleyi yakan ve Orta Çağ boyunca tüm Avrasya’yı aydınlatan Büyük Türk Mutasavvıfları Resulullah’ın SAV Temiz-Pak Nesli Ehl-i Beyt’i, İmam-ı Azam Ebu Hanife (699-767), İmam Maturidi (853-944), Farabi (872-951), Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi (1093-1166), Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli (1209-1271), Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273), Ahi Evran Veli (1171-1261). Taptuk Emre (XIII. Yüzyıl), Yunus Emre (1240-1320) ve diğer Horasan Erenleri silsilesi ile hizmetlerini yürütmüşlerdir.

Hıristiyanlık inanç sisteminde, Alman kaşif ve din bilimci Martin Luther’in (1483-1546) Luteryan akım olarak bilinen düşünceleri ile ortaya çıkan Protestan veya Luteryan mezhebi ile Hıristiyan Avrupa’da rönesans-reform-hümanizma hareketleri henüz başlamadan önce, Ortaçağ boyunca (MS 376’da Kavimler Göçü veya 476’da Batı Roma İmparatorluğunun çöküşü ile başladığı ve 1453’de Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un fethi veya 1492’de Amerika kıtasının keşfi ile sona erdiği kabullenilir) Avrasya’da etkin olan protestan, katolik ve gregoryen gelenek, insanlar için tabir caizse, insanlara, yaşarken cehennemi yaşatmıştır.

Dönemin derebeyi, şövalye, tekfur vb sıfatlarla anılan egemen asker-yöneticileri kiliseyi ellerine geçirdiğinde, kilise aracılığıyla halkı adeta soyup soğana çevirmiş ve hayatın her alanında insanlara dünyayı adeta cehenneme çevirmişlerdir. Aynı anda Arap yarımadasındaki Arap müslüman kavimler arasında da yönetsel-mezhepsel çekişmelere dayalı çatışma ortamı varlığını sürdürmüştür.

İşte tam böyle bir sosyolojik ortamda, Türkistan-Horasan’lı Büyük Türk Mutasavvıflarının “Allah-Peygamber-Kuran-İnsan-Doğa” sevgisine ve üretime (tarım, hayvancılık, el zanaatları, vb) dayalı insani ilişkileri düzenleyen İslam Yorumu; tüm Avrasya’yı karanlıklardan aydınlığa, zalimlik-zulümden huzur ve refaha, açlık-yokluktan varlık-tokluğa, bencillikten paylaşımcılığa, çatışma kültüründen birlikte yaşama kültürünü geliştirmeye yönelik büyük bir meşale olarak ortaya çıkmıştır.

Böylece, 10-13. yüzyıllar arasında Türkistan-Horasan coğrafyasından Büyük Türk Mutasavvıfları Katarı ile batıya yönelen müslüman Türkmenler, Ortaçağ boyunca, önce Anadolu ve çevresini ve daha sonra da Avrupa ortalarına kadar uzanan yaklaşık 20 milyon km kareye ulaşan toprakları yurt yapmışlardır.

Bugün dünyanın medeni (!) milletlerinde ortaya çıkan islam düşmanlığı, Kuran-ı Kerim yakma, vb “islamofobia” olarak adlandırılan akım irdelenirken, Hıristiyanlık inanç sisteminin ancak 1500 yıl sonra Martin Luther ve çağdaşlarınca erişebildiği rönesans-reform-hümanizma hareketlerine, yüce İslam’da, Risalet Makamı’nın nazil olduğu 610 yılından itibaren 5-6 asır sonra Türkistan-Horasan’lı Büyük Türk Mutasavvıflarınca yorumlanan İslam ile ulaşılabildiğini göz önüne almak gerekir.

Burada akıldan çıkarılmaması gereken çok önemli bir noktanın, Türkistan-Horasan’dan başta Anadolu ve daha sonra Balkanlar ve Avrupa ortalarına kadar ilerleyen Müslüman Türkmenleri durduramayan protestan, katolik, gregoryen, vb zihniyet ancak Müslüman Türkmenler arasına fitne-fesat sokarak yarattıkları karmaşa-kaos ortamını fırsata çevirmeyi başarmışlardır.

Örneğin, Yıldırım Beyazıt, 1391’de başlattığı Anadoluhisarı inşaatını 3-4 yıl gibi bir sürede tamamlayarak İstanbul’un fethine odaklanmış iken, Bizans’ın muhtemel fitne-fesatları ile Yıldırım Beyazıt ve Emir Timur arasında 1402 yılında Ankara savaşı meydana gelmiştir.

Keza, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ve Safevi Şah İsmail arasında meydana gelen 1514 Çaldıran savaşının ortaya çıkmasında da Bizans artıkları ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun (962-1806) Osmanlı ve Safevi Türkmenleri arasında 1450’li yıllardan itibaren kurdukları muhtemel fitne-fesat planlarını aramak yabana atılacak bir düşünce değildir.

Bu nedenle, Türkler arasında meydana gelen, gerek 1402 Ankara savaşı ve gerekse 1514 Çaldıran savaşının meydana gelişinde dönemin tarihsel, sosyolojik, ekonomik koşullarının özellikle tarihçiler başta olmak üzere mülti-disipliner sosyal bilimci gruplarınca incelenerek gelecek kuşaklarımızın bilgilendirilmesinde sonsuz yararlar görülmektedir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER