<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Alevi Haberleri Sitesi</title>
        <link>https://www.alevihaberler.com.tr/</link>
        <description>Alevi Haberler, Son dakika Alevi haberleri, Alevi haberleri, Cemevi haberleri, Bektaşi haberleri, Aleviler</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Omurga kırıkları kış aylarında artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/omurga-kiriklari-kis-aylarinda-artiyor-2763</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/omurga-kiriklari-kis-aylarinda-artiyor-2763</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde hareketsiz (sedanter) yaşam tarzına, yaşla birlikte kasların ve kemik kaybının hızlanmasının da eklenmesi özellikle 60 yaş üzerindeki kişilerde ciddi bir sağlık tehdidini beraberinde getiriyor: Kemik erimesine bağlı omurga kırıkları! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar “Kemik erimesi olan kişilerde; bazen önemsenmeyen sandalyeden kaymalar ya da düz zeminde tökezlemeyle oluşan düşmeler 60 yaş üzeri bireylerde omurga kırıklarının en önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Menopozdan sonra kemik erimesinin hızlanmasıyla özellikle kadınlarda çok yaygın görülen bu sorun, küçük travmaları bile büyük bir tehdide dönüştürebiliyor” diyor. Özellikle yağışlı havalarda ve kış mevsiminde omurga kırıkları ile çok daha fazla karşılaştıklarını belirten Doç. Dr. Kayalar, kemik erimesine bağlı omurga kırıkları ve tedavisine yönelik açıklamalar yaptı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde hareketsiz (sedanter) yaşam tarzına, yaşla birlikte kasların ve kemik kaybının hızlanmasının da eklenmesi özellikle 60 yaş üzerindeki kişilerde ciddi bir sağlık tehdidini beraberinde getiriyor: Kemik erimesine bağlı omurga kırıkları!&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar</strong>&nbsp;“Kemik erimesi olan kişilerde; bazen önemsenmeyen sandalyeden kaymalar ya da düz zeminde tökezlemeyle oluşan düşmeler 60 yaş üzeri bireylerde omurga kırıklarının en önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Menopozdan sonra kemik erimesinin hızlanmasıyla özellikle kadınlarda çok yaygın görülen bu sorun, küçük travmaları bile büyük bir tehdide dönüştürebiliyor” diyor. Özellikle yağışlı havalarda ve kış mevsiminde omurga kırıkları ile çok daha fazla karşılaştıklarını belirten Doç. Dr. Kayalar, kemik erimesine bağlı omurga kırıkları ve tedavisine yönelik açıklamalar yaptı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Ani başlayan bel ağrınızın şiddeti istirahate rağmen hafiflemiyor, “düşme bile sayılmaz” dediğiniz bir tökezlemede omurga kırığı teşhisi alıyorsunuz! İşte bu ve benzeri durumlarla karşılaşanların sayısı son yıllarda hızla artıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar</strong>&nbsp;“Özellikle menopoz sonrası hızla artan kemik ve kas kaybına, hareketsizlik ve ilerleyen yaş da eklendiğinde omurga kırıkları en fazla kadınlarda görülüyor. Dünya genelinde 60 yaşın üzerinde hem kadınlarda hem de erkeklerde önemli bir sorun olan omurga kırıkları yaşam kalitesini çok ciddi oranda azaltırken, tedavide geç kalındığında başkasına bağımlı bir yaşama da neden olabiliyor” diyor. Sağlıklı bir omurga için kemik kalitesi kadar omurganın etrafındaki kasların da güçlü olması gerektiğini, bunun da temel şartının düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Kayalar sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle hareketsiz bir yaşam tarzının hakim olduğu son yıllarda, diz ve kalça ağrısının da çok sık görülmesi nedeniyle hareketsiz kalan birçok yaşlıda, bel kasları çok zayıflıyor. Böyle olunca omurga adeta savunmasız kalıyor ve en küçük darbede kırık oluşabiliyor. Özellikle kış aylarında ıslak ve kaygan zeminin de etkisiyle omurga kırıklarının görülme sıklığında artış yaşandığını belirten Doç. Dr. Kayalar “Kış aylarında, karlı havalarda kayarak popo üstü düşmelere ve sakrum (kuyruk sokumu kırığı) kırığına çok sık rastlıyoruz. Kaygan ve buzlu zeminde yürürken çok daha fazla dikkat edilmesi gerekir. İlaçla ve istirahatle geçmeyen kuyruk sokumu kırıklarında minimal invaziv kuyruk sokumunu çıkardığımız cerrahi müdahalelerle hastalar rahatça oturabiliyor ve yıllarca oturma simitlerine mahkum kalmıyor” diyor.</p>

<p><strong>Mutlaka doktora başvurun</strong></p>

<p>“Basit bir tökezleme, geçer” demeyip, istirahata rağmen geçmeyen ağrıların devam ettiği durumlarda mutlaka doktora başvurulması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Kayalar, ilaç tedavisinden fayda sağlanamadığında girişimsel ağrı işlemleri, durum daha da ciddi ise cerrahi işlemle tedaviyi gerçekleştirdiklerini söylüyor. Son yıllarda teknoloji ve tıptaki baş döndürücü gelişmeler sayesinde tedavide çok büyük ilerlemeler kaydedildiğini belirten Doç. Dr. Kayalar, eskiden bu hastalara açık cerrahi yapılırken artık kapalı ameliyatla tedavinin çok konforlu, çok daha başarılı ve çok hızlı olabildiğini vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kapalı yöntemle çimento dolgusu</strong></p>

<p>Omurga kırıklarının en çok bel ve sırt bileşkesinde görüldüğüne dikkat çeken Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar tedavide yeni dönemi şöyle anlatıyor: “Bugün omurga kırıklarında artık çoğu hastada açık ameliyata gerek kalmıyor. Kırık kemik içerisine özel bir çimento benzeri dolgu maddesi veriyoruz. Bu işleme vertebroplasti diyoruz. Eğer kırıkla beraber kemiğin çöktüğü durumlar varsa önce kemiği yükseltip düzeltmeye yarayan kifoplasti tekniğini kullanıyoruz. Üstelik hastamızı tamamen uyutmuyoruz. Genel anestezi yerine sadece sedasyon dediğimiz kontrollü uyutma sağlıyoruz. Yaklaşık bir saatlik işlemle hastamız iki saat sonra kendi başına yürüyebiliyor. Aynı günün akşamı, en geç ertesi sabah taburcu oluyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Dec 2025 10:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/12/omurga-kiriklari-kis-aylarinda-artiyor-1765957244.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kolay bulaşıyor, ciddi belirtilere neden oluyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kolay-bulasiyor-ciddi-belirtilere-neden-oluyor-2703</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kolay-bulasiyor-ciddi-belirtilere-neden-oluyor-2703</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, grip hastalığının belirtileri, bulaşma yolları, risk grupları, ciddi komplikasyonları ve korunmanın en etkili yolu olan grip aşısı hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Grip, ani ateş ve şiddetli kas-eklem ağrıları ile başlar!</strong></p>

<p>Grip hastalığının, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, bir enfeksiyon hastalığı olduğunu aktaran&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Ani olarak 39°C üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlar.” dedi.</p>

<p>Sonrasında hastalık tablosuna boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi belirtilerin eklendiğini ifade eden&nbsp;Dr. Mamçu, “Bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma görülebilir. Ateşin 39°C’nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek zorlaşır ve hastaların 3 ila 7 gün yatarak dinlenmesi gerekebilir. Yaklaşık bir hafta içinde belirtiler kaybolur ancak halsizlik belirtilerin kaybolmasından sonra da 2 haftaya kadar devam edebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ciddi sonuçlara neden olabilen grip, soğuk algınlığı ile karıştırılabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyrettiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Hatta&nbsp;ölüme kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açabilir.” dedi.</p>

<p>Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip hastalığının halk arasında sıklıkla soğuk algınlığı ile karıştırıldığına işaret eden&nbsp;Dr. Mamçu, şöyle devam etti:</p>

<p>“Soğuk algınlığı ateş yükselmeden, hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini gösterir. Halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmez ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalı. Ayrıca grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin hazırlar. Orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olabilir. Sözü edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılabilir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Grip, çok kolay bulaşan ve önlemesi zor bir hastalık!</strong></p>

<p>Grip hastalığına neden olan Influenza virüsünün çok kolay ve hızlı bulaştığının altını çizen&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Öksürük ve hapşırıklar ile etrafa saçılan damlacıkların hava yolu ile taşınması, hasta kişiler ile direkt temas edilmesi ve hasta kişilerin ağız-burun akıntıları ile temas etmiş eşyalar ile temas başlıca bulaşma yollarıdır.” dedi.</p>

<p>Hasta kişilerden etrafa saçılan virüs parçacıklarının havada asılı kalabilme yeteneğinde olmasının bulaşıcılığı daha da arttırdığını dile getiren&nbsp;Dr. Mamçu, “Hasta bir kişinin bir ortama girip çıkması bile o ortamda bulunan kişileri hastalığın bulaşması açısından risk altına sokar. Bu nedenle grip evde, iş yerinde, okullarda, kreşlerde, toplu taşıma araçlarında çok kolay bulaşır. Mikrobu kapmış ancak henüz belirtileri başlamamış kişilerde yani hastalığın kuluçka süresince de bulaştırma mümkündür. Bulaşma yolları oldukça basit ve bulaşması bu kadar kolay olan bir hastalığın bulaşma yollarına karşı önlem almanın çok zor olduğu hatta olanaksız olduğu açıktır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Gripten korunmanın en etkili ve ekonomik yolu aşılanma!</strong></p>

<p>Grip hastalığına yakalandıktan sonra kullanılan ağrı kesiciler, ateş düşürücüler ve antigribal ilaçların sadece geçici bir rahatlama sağlayabildiğini kaydeden&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Gripten korunmanın en etkili ve ekonomik yolu &nbsp;‘aşılanma’dır.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Dünyanın önde gelen sağlık otoritelerinin paylaştığı, kimlerin hangi durumlarda aşılanması gerektiğine dair bilgilere değinen&nbsp;Dr. Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bronşiyal astım hastaları, kalp ve damar sistemi hastalıkları olanlar, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olanlar, kronik böbrek hastaları, 65 yaşından büyük kişiler, bağışıklık sistemi çeşitli nedenlerle baskılanmış kişiler, grip mevsimi sırasında gebeliklerinin ikinci yada üçüncü 3 aylık dönemi içerisinde bulunacak olan gebeler, huzurevleri veya kışlalar toplu halde yaşanılan yerlerde kalanlar, sağlık personeli ve hastane görevlileri ile yüksek risk altındaki kişilere virüsü bulaştırabilecek kişilerin mutlaka aşılanması öneriliyor. Ayrıca toplum hizmetinde çalışanlar, okul ve kreş gibi virüsün kolaylıkla bulaşabildiği kalabalık ortamlarda bulunanlar, sık seyahat edenler, gribin yol açacağı iş gücü kaybını engellemek isteyenler ile grip olmak istemeyen herkesin grip aşısı olması tavsiye ediliyor.&nbsp;</p>

<p>Grip aşısı &nbsp;tüm kış sezonu boyunca uygulanabilir. Ancak aşıdan tam yarar sağlanması açısından grip salgınlarının başlamasından önce aşının uygulanması gerekir. Bu nedenle en uygun zaman sonbahar aylarıdır.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Nov 2025 17:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/kolay-bulasiyor-ciddi-belirtilere-neden-oluyor-1764427868.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Florürün dozu önemli, fazlası zararlı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-2695</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-2695</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, çocuklarda florür kullanımı, diş bakımı ve ebeveyn gözetiminin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Diş hekimleri bireysel koşullara göre flor uygulamasına karar verir!</strong></p>

<p>Florürün kuyu ve artezyen sularında, deniz ürünlerinde, çayda bulunan bir element olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Vücudumuzun belli bir miktarda florüre ihtiyacı var.” dedi.</p>

<p>Diş hekimlerinin çürük aktivitesi, tüketilen su ve gıdaların içeriğindeki florür miktarı gibi bireysel koşulları göz önüne alarak, profesyonel flor uygulamasına karar verdiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Gerekli görüldüğü takdirde her yaşta florür uygulanabilir. Ancak florürün uygulanma yolu ve dozu çocuğun yaşı ve genel durumuna göre değişiklik gösterebilir.” şeklinde konuştu. &nbsp;</p>

<p><strong>Fazla florür alımı bazı sağlık sorunlarına yol açabilir!</strong></p>

<p>Uygun dozda ve zaman aralıklarında olduğunda florür uygulamalarının herhangi bir zararı ya da yan etkisi olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Günlük alınan florür miktarı gerekenden fazla olduğunda, alınan doz miktarına bağlı olarak birtakım sorunlar ortaya çıkabilir. Dişlerde lekelenmeler, kemiklerde fazla florür birikmesi, tiroit hastalığı, büyüme geriliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma, sinir ve beyin gelişiminin etkilenmesi gibi problemler görülebilir.” uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>Florür, dişleri çürüğe neden olan asitlere karşı daha dirençli hale getirir!&nbsp;</strong></p>

<p>Florürün uygulanma şekline göre 1-2 saat kadar yemek yenmemesi ve su içilmemesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Dişler fırçalanmamalı veya silinmemelidir.” dedi.</p>

<p>Dişlerde geçici bir renk değişikliği olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Florür, dişlerdeki mineral kristallerinin içine girerek, çürüğe neden olan bakteriler tarafından salgılanan asitlere karşı dişlerin daha dirençli olmasını sağlar. Aynı zamanda florürün antimikrobiyal özelliği vardır. Çürüğe neden olan bakterilerin ürettiği asit miktarının azalmasını sağlar. Yeni başlayan çürüklerin ilerleme hızını ya da tamamen durdurarak dişin tedavi edilme gereksinimi azaltır. Profesyonel florür uygulamalarının 6 ayda bir yapılması önerilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmez!</strong></p>

<p>Çocukların ilk süt dişi sürdükten sonra 6 ay içinde ya da 12 aylık olmadan önce ilk diş hekimi kontrolünün yapılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Çocuk için gerekli olan diş bakımı eğitimi aileye ilk diş muayenesi sırasında verilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların 12 yaşına gelene kadar ağız ve diş bakımının ebeveynler tarafından takip edilmesi gerektiğine vurgu yapan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Koçan sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmemiş olur. El becerisinin gelişebilmesi için önce kendi dişlerini fırçalaması sağlanmalı, ardından ebeveyn tekrar fırçalamalı. 6-12 yaş arası dönemde ise çocuklar kendi dişlerini temizleyebilecek el becerisine sahip olur. Ancak dişlerin tam olarak temizlendiğinden emin olunması için çocukların ebeveyn gözetiminde diş fırçalaması önerilir. Bu nedenle çocukların kendi kendilerine diş fırçalamaya başladıkları yaş olan 6 yaş civarında diş hekimi tarafından, mümkünse birebir olarak diş hekimi kliniğinde veya okullarda toplu olarak diş sağlığı eğitimi verilmesi yararlı olacaktır.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 19:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-1764173341.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bel ağrısı bel kaymasının belirtisi olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-2688</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-2688</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, bel kaymasının nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bel kayması farklı belirtiler gösterebilir!</strong></p>

<p>Bel kaymasının, alt omurlardan birinin diğerinin üzerine kayması sonucu ortaya çıkan klinik bir durum olduğunu aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Kayan kemiğin veya diskin omuriliğe ya da bacağı besleyen sinirlere bası yapması, çeşitli belirtilere yol açabilir.” dedi. </p>

<p>Bel kaymasının en sık görülen belirtisinin bel ağrısı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yaman, “Kayan kemiğin sinirlere bası yapması durumunda bacaklarda ağrı, uyuşukluk ve kuvvetsizlik görülebilir. Daha ileri vakalarda idrar ve büyük abdest kontrolünde sorunlar yaşanabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yaşlanmaya bağlı sorunlar bel kaymasının en sık görülen nedeni!</strong></p>

<p>Bel kaymasının çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Onur Yaman, “Yaşlanmaya bağlı olarak disk ve eklemlerde meydana gelen değişiklikler bel kaymasının en sık görülen nedenlerindendir.” dedi.</p>

<p>Ayrıca travmaların da bel kaymasına yol açabileceğine işaret eden Prof. Dr. Yaman, bazı durumlarda ise doğuştan gelen anatomik farklılıklar nedeniyle bel kaymaları gelişebileceğini ifade etti.</p>

<p><strong>Bel kayması, uygun tanı ve tedavi ile yönetilebilen bir durum!</strong></p>

<p>Bel kaymasının tedavisinde hem konservatif hem de cerrahi yöntemler uygulanabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Yaman, “Konservatif tedavide bel ve kalça kaslarını güçlendiren egzersizler, korse kullanımı ve ağrıya yol açan nedenin ortadan kaldırılması amaçlanır.” dedi.</p>

<p>Bu yöntemlerin, birçok hastada cerrahiye gerek kalmadan semptomların kontrol altına alınmasını sağladığının altını çizen Prof. Dr. Yaman, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Cerrahi tedavi ise, konservatif yöntemlerle şikayetleri geçmeyen veya nörolojik defisiti olan hastalarda uygulanır. Cerrahi endikasyonu, özellikle bacaklarda kuvvetsizlik, idrar kontrol problemleri ve uzun süreli ağrı şikayetleri belirler.</p>

<p>Bel kayması, uygun tanı ve tedavi ile yönetilebilen bir durumdur. Erken tanı ve doğru tedavi yaklaşımı, komplikasyonların önlenmesi açısından büyük önem taşır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Nov 2025 21:44:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-1764096258.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikiyatrik ilaçlar uzman kontrolüyle daha güvenli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-uzman-kontroluyle-daha-guvenli-2678</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-uzman-kontroluyle-daha-guvenli-2678</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, psikiyatrik ilaçların doğru kullanımının önemi, yan etkileri, takip süreçleri ve tedavi sürecindeki rolü hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlar yalnızca uzman reçetesi ile kullanılmalı!</strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçların, doğru tanı ve uygun takip süreçleri ile kullanıldığında birçok ruhsal hastalığın tedavisinde son derece etkili olabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, “Ancak her ilaçta olduğu gibi bu ilaçların da yan etkileri, ilaç reaksiyonları ve kişisel farklılıklara bağlı beklenmedik etkileri görülebilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle psikiyatrik ilaçların mutlaka bir psikiyatri uzmanı tarafından değerlendirilip reçete edilmesinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Baripoğlu, “Psikiyatrik bir ilaç kullanmaya ihtiyaç olduğunu düşünen kişinin ilk adımı, bir psikiyatri uzmanına başvurarak kapsamlı bir değerlendirmeden geçmek olmalı. Muayene sonucunda gerekli görülürse hekiminiz, tanıya uygun ilacı belirleyip tedaviye başlayacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçların düzenli kullanımı ve takip muayeneleri tedavi sürecinde çok önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>İlaç kullanımı sırasında hem olumlu etkilerin hem de ilk günlerde ortaya çıkabilecek yan etkilerin hekim tarafından yakından izlendiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, “Tolerasyon güçlüğü yaratan bir yan etkiyle karşılaşıldığında, doktora haber vermek ve gerekirse doz ayarlaması ya da ilaç değişimi yapmak gerekir.” dedi.</p>

<p>Psikiyatrik ilaçların olumlu etkilerinin genellikle birkaç hafta içinde ortaya çıkmaya başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Baripoğlu şöyle devam etti:</p>

<p>“Tedavi sürecinde sabırlı olmak, ilacın önerilen süre boyunca düzenli kullanılması ve takip muayenelerine gidilmesi çok önemlidir. Bu değerlendirmelerde ilaç etkinliği, yan etkiler ve tedavide izlenecek yeni yol haritası belirlenir. Psikiyatrik ilaçların bilinen yan etkileri vardır ve hekiminiz bu konuda sizi bilgilendirir. Tedavi başladıktan sonra görülebilecek yan etkilerin izlenmesi önemli. İlacın sağladığı tedavi faydası ile yan etkiler birlikte değerlendirilmeli, gerekirse doz azaltımı veya ilaç değişimi planlanmalı. Birden fazla ilaç kullanan hastalarda ise, yeni başlayacak ilacın mevcut ilaçlarla etkileşimi mutlaka göz önünde bulundurulur. Gerekirse ilaç düzeyi ölçümleri yapılarak daha güvenli bir kombinasyon oluşturulur.”</p>

<p><strong>Bireylerin genetik yapıları ilaca verilen yanıtı etkileyebiliyor!</strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçlarda doz ayarlamasının, uluslararası literatürdeki tedavi etkin dozlar ve hastanın klinik özellikleri dikkate alınarak yapıldığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, “Bunun yanında günümüzde bireylerin genetik yapılarının ilaca verdikleri yanıtı etkileyebileceği biliniyor.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle gerektiğinde ilaç kan düzeyi ölçümleri ve farmakogenetik testler kullanılarak daha kişiye özel ve güvenli bir tedavi planı oluşturulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Baripoğlu, bu yöntemlerin, beklenmeyen yan etkilerin açıklanmasında da yol gösterici olduğunu söyledi.</p>

<p><strong>Hastalığın türüne ve kişinin ihtiyaçlarına göre ek tedavi yöntemleri de sürece dahil edilir!</strong></p>

<p>Psikiyatrik hastalıkların tedavisinde ilaçların çoğu zaman tek başına yeterli olmayabileceğine de değinen Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Hastalığın türüne ve kişinin ihtiyaçlarına göre ek tedavi yöntemleri de sürece dahil edilir. Depresyon, kaygı bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk ve psikotik bozukluklarda psikoterapi önemli bir destek sağlar. Bunun yanı sıra aile ve hasta psiko-eğitimi, sosyal destek çalışmaları tedavinin etkisini artıran unsurlar arasındadır. Çocuk ve ergenlerde ise ergoterapi, dil ve konuşma terapisi ile eğitimsel destekler büyük rol oynar. İlaç tedavisinin yeterli olmadığı durumlarda biyolojik tedavilerden yararlanılır; Manyetik Uyarım Tedavisi (TMS) ve daha ciddi klinik tablolar için uygulanan Elektrokonvülsif Terapi (EKT) bu yöntemlerin başında gelir.”</p>

<p><strong>Kontrollü kullanıldığında tedavi edici ilaçlar bağımlılık oluşturmaz!</strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçların bağımlılık yapıp yapmadığı sorusunu değerlendiren Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, “Toplumda psikiyatrik ilaçların bağımlılık yaptığına dair yaygın bir kaygı bulunuyor. Ancak bağımlılık yapıcı ilaçlar belirli gruplarla sınırlıdır ve kontrollü kullanıldığında tedavi edici ilaçlar bağımlılık oluşturmaz.” dedi.</p>

<p>Buna rağmen bazı ilaçların kontrolsüz, kulaktan dolma bilgilerle veya reçetesiz şekilde temin edilip uzun süre kullanıldığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Baripoğlu, “Bu durum ciddi riskler doğurur. Bu nedenle ilaçlar kesinlikle doktor reçetesi ile alınmalı, tanıdık tavsiyesi ile ilaç başlanmamalı, tedavi süresi ve doz yalnızca hekim tarafından belirlenmelidir. Bağımlılık potansiyeli olan ilaçlarla ilgili gerekli tüm uyarılar ve kullanım kuralları hekim tarafından açıkça belirtilir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 16:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/psikiyatrik-ilaclar-uzman-kontroluyle-daha-guvenli-1763992644.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şiddet, kadının benlik saygısını zedeliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/siddet-kadinin-benlik-saygisini-zedeliyor-2677</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/siddet-kadinin-benlik-saygisini-zedeliyor-2677</guid>
                <description><![CDATA[Şiddetin fiziksel, sözel ve duygusal şekillerde görülebileceğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hacer Nermin Çelen, şiddete uğrayan kadının benlik saygısının zedelendiğini söyledi. Kadına yönelik şiddetin bireysel, fizyolojik ve kültürel temelleri olduğunu belirten Prof. Dr. Çelen, “Şiddete uğrayan kadında kaygı, depresyon, kendini değersiz hissetme ve benlik saygısının düşük olması gibi etkiler ortaya çıkabilir” dedi.  Şiddetin önlenmesinde duygu kontrolünün önemine işaret eden Prof. Dr. Çelen, “Ailede şiddet dolu bir ortam varsa, çocuk içinde büyüdüğü mahallede ve akran gruplarında şiddet içeren olaylara şahit oluyorsa bunlardan çok etkileniyor. Çocuklar şiddet içeren dijital oyunlarda özellikle şiddet uygulayan ve kazanan karakterleri örnek alıyorlar. Çünkü gördükleri model, şiddet uygulayıp ödüllendirilen modeller oluyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hacer Nermin Çelen, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü&nbsp;dolayısıyla yaptığı açıklamada şiddetin nedenleri ve etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.</p>

<p><strong>Şiddet farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor</strong></p>

<p>Şiddetin fiziksel, sözel ve duygusal olmak üzere çeşitli şekillerde görülebildiğini belirten Prof. Dr. Çelen, “Şiddet, bilerek karşı tarafa hasar vermek şeklinde tanımlanabilir. Şiddet farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bu hasar, davranışsal yani fiziksel saldırı şeklinde olabilir. Sözel şekilde olabilir, birtakım olumsuz ve aşağılayıcı kelime kullanarak uygulanabilir. Şiddet bazen de örtülü şekilde olabilir. Saçın da kötü olmuş gibi sözlerle olumsuz söz ve değerlendirmeler kullanarak yapılabilir. Tüm bunlar karşı tarafa fiziksel ya da duygusal olarak hasar vermektedir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Şiddeti ortaya çıkaran formül: Donakalım</strong></p>

<p>Erkeklerin kadına yönelik uyguladığı şiddetin bireysel ve kültürel temelleri olduğunu belirten Prof. Dr. Çelen, “Bireysel olduğu zaman şiddeti ortaya çıkaran bir formül var: Bunu donakalım (frustrasyon) diye adlandırıyoruz. İnsan farklı nedenlerle donakalım yaşayabiliyor. Mesela heyecanla telefon bekliyorsun, bir bakıyorusn şarjın bitmiş ve şarjı doldurmak için bir gereç yok. İnsan kendini donmuş kalmış bir halde hissedebilir. Bazı durumlarda donakalım ortaya çıkabiliyor. Karşı tarafın söylediği eleştirel bir söz, kıyaslama, benlik saygısının düşüklüğü gibi farklı durumlarda donakalım yaşanabiliyor. Donakalım otomatik olarak öfkeyi üretiyor. Öfkenin boşalımı da çeşitli şekillerde ortaya çıkıyor. O anda yakınlarında silah ya da fiziksel olarak zarar verecek bir ağır cisim ya da eşya varsa kişi bunları kullanabiliyor ya da bedenini kullanıyor, yumruk ya da tekme atıyor. Öfke sonunda şiddet, farklı şekillde ortaya çıkıyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>Duygu kontrolünün eksikliği de şiddete yol açıyor</strong></p>

<p>Şiddetin ortaya çıkmasında duygu kontrolünün eksik olmasının da rolü olduğunu belirten Prof. Dr. Çelen, “Duygu kontrolü yok. Bu da çocukluk döneminden kaynaklanan bir şey. Özellikle erkek çocukları, kız çocuklarına göre daha toleranslı büyütülüyor ve duygu kontrolü olmadan yetiştiriliyor. Duygu kontrolü, ailede kazanılıyor. Baba agresif bir model olabilir ve agresivitesi sonucunda ödüllendirilen bir baba olabilir. Çocuk bu modelle büyüyor. Şiddet evde öğreniliyor” dedi.</p>

<p><strong>Şiddeti ortaya çıkaran kültürel temeller var</strong></p>

<p>Şiddeti ortaya çıkaran kültürel temellerin de olduğunu belirten Prof. Dr. Çelen, “Erkeğin üstün görüldüğü kültür yapıları var. Bu tür bakış, sadece bizim toplumumuzda değil, başka toplumlarda da var. Erkek daha üstün görülüyor. Bu kültürlerde kadına karşı olumsuz bir önyargı var. Erkek fiziksel olarak güçlü ama kadında bu yok. Son dönemlerde sıkça gündemde olan bir zorbalık kavramı var. Zorbalıkta zorba güçlü, kurban ise pasif. Erkek zorba, kadın kurban konumunda oluyor. Kurban saldırgana tepki gösterebilse bu eylem devam etmez ama siniyor. Ataerkil bir ailede kadın, sinmeyi öğreniyor, bunu öğrenerek yetişiyor. Anne babanın karşısında pasif kalıyorsa, anne sesini çıkarmıyor ve tepki vermiyorsa kız çocuğu da evlendiğinde annesinden gördüğünü uygulayacaktır. Ancak bu durum sadece bizim toplumumuza özgü değildir. Dünyanın farklı kültürlerinde de benzer bakış açılarını görmek mümkündür. Mitolojide bile benzer örnekler görebilirsiniz. Güçlü ve akıllı bir kadın olan Hera, erkek&nbsp; tanrılar tarafından sürekli eleştirilir yapmak istedikleri engellenir.Kadın neden zayıf gösteriliyor? 19. Yüzyılın sonunda kadın formal eğitime başlayabiliyor. Ama erkekler için durum öyle değil, üst sosyo kültürel yapılardan başlayarak erkekler okula gönderiliyor. Kadın hep evde, kadına hep evde görevler veriliyor. Bu ayrımın pek çok toplumda hep olduğu görülüyor. Bu durum batı toplumlarında da var” dedi.</p>

<p><strong>Şiddet, kadının ruh sağlığını etkiliyor</strong></p>

<p>Şiddet gören kadının benlik saygısının zedelendiğini belirten Prof. Dr. Çelen, “Şiddete uğrayan kadında kaygı, depresyon, kendini değersiz hissetme, benlik saygısının düşük olması gibi etkiler ortaya çıkabilir. Uğradığı şiddet nedeniyle intiharı seçen kadınlar olabiliyor. Kadınlar nadiren geri bildirim verebiliyor. Kadınlar genellikle içe dönük yaşıyor. Bu eğitimli kadınlarda da görülüyor” dedi.</p>

<p><strong>Dijital oyunlardaki şiddet olumsuz etkiliyor</strong></p>

<p>Toplumda genel olarak artan şiddet olaylarına değinen Prof. Dr. Çelen, “Ailede şiddet dolu bir ortam varsa, çocuk içinde büyüdüğü mahallede ve akran gruplarında şiddet içeren olaylara şahit oluyorsa çok etkileniyor. Dijital video oyunlarında şiddet varsa gençler bundan çok etkileniyor. Özellikle şiddet uygulayan ve kazanan ikonlar ya da karakterleri örnek alıyorlar. Öfkelerini kontrol edemiyorlar. Çünkü gördükleri model, şiddet uygulayıp ödüllendirilen modeller oluyor. Gençlik döneminde bizi harekete geçiren ve bizi aktif kılan dopamin en yüksek seviyelerde seyrediyor. Özellikle gençlik döneminde beyinde müthiş bir değişim var. Bu dönemde aile ve çevreye önemli görevler düşüyor” uyarısında bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Evde ceza verilmemeli, kural konulmalı</strong></p>

<p>Evde duygu kontrolünün öğrenilmesinin önemini vurgulayan Prof. Dr. Çelen, “Çocuğa ailede kurallar öğretilmeli. Ceza verilmemeli, kural konulmalı. Çocuğun her dediği yapılmamalı. Mutlaka kural konması gerekiyor ama ceza değil. Odandan çıkmayacaksın şeklindeki ceza, çocukta öfke oluşturuyor. Anne ve baba, bu kuralların uygulanmasında fikir birliği içerisinde bulunmalı. Suç işleyen çocukların da ilgili kurumlarda ıslah edilmesi sağlanmalı” tavsiyesinde bulundu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 16:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/siddet-kadinin-benlik-saygisini-zedeliyor-1763992622.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İyi yaş almak için altın kural temiz beslen, aktif yaşa ve stresi yönet!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iyi-yas-almak-icin-altin-kural-temiz-beslen-aktif-yasa-ve-stresi-yonet-2656</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iyi-yas-almak-icin-altin-kural-temiz-beslen-aktif-yasa-ve-stresi-yonet-2656</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sağlıklı ve fit bir yaşlanma süreci ile Alzheimer’dan korunmanın yolları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve fit bir yaşlanmayı destekliyor!</strong></p>

<p>Güzel, sağlıklı, fit ve dinç bir yaşlanma sürecini teşvik etmek için yaşam tarzı değişiklikleri yapılabileceğini dile getiren&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Dengeli ve besleyici bir diyet, yaşlanma sürecini olumlu yönde etkileyebilir.” dedi.</p>

<p>Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Antioksidanlar ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri de yaşlanma karşıtı etkilere sahiptir. Fiziksel aktivite, kas kitlesini koruma, esnekliği artırma, enerji seviyelerini yükseltme ve genel sağlığı iyileştirme açısından önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz yapmayı hedeflemek ve güçlendirme egzersizleri eklemek önerilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Stres yönetimi ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları yaşlanmayı yavaşlatıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Kronik stresin, yaşlanma sürecini hızlandırabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Kaliteli uykunun, hücresel yenilenme için önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:</p>

<p>“7-9 saat uyku almaya çalışın ve uyku düzeninizi koruyun. Sigara içmek ve aşırı alkol tüketmek yaşlanma sürecini hızlandırabilir. Bu alışkanlıklardan kaçının veya sınırlayın. Sosyal ilişkiler ve entelektüel uyarım, zihinsel ve duygusal sağlığınızı korumaya yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızla ve ailenizle bağlantı kurun, yeni ilgi alanlarına yönelin. Sağlık kontrolünden geçmek ve sağlık sorunlarını erken teşhis etmek, tedavi edilmesini kolaylaştırabilir ve yaşlanma sürecini daha iyi yönetmenize yardımcı olabilir. Olumlu bir zihinsel tutum ve zihinsel egzersizler, bilişsel fonksiyonları korumak için önemlidir. Düşünce gücünüzü ve zihinsel esnekliğinizi sürdürmek için yeni şeyler öğrenmeye ve zihinsel meydan okumalara katılmaya çalışın. Güneşe maruz kalma, cilt yaşlanması ve cilt kanseri riskini artırabilir. Güneş koruyucu kullanımı ve uygun giyimle cildinizi koruyun. Yeterli su içmek, cildin nemli kalmasına ve genel sağlığı desteklemeye yardımcı olabilir.”</p>

<p><strong>Teknoloji, yaşlı bireylerin sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşam sürmelerine destek olabiliyor!</strong></p>

<p>Günümüzde yaşlanma sürecinin, teknolojik gelişmelerle önemli ölçüde değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sağlık hizmetlerine daha iyi erişim, daha etkili teşhis ve tedavi yöntemleri yaşlıların yaşam kalitesini artırdı.” dedi.</p>

<p>Bilinçli yaşlanmanın, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklandığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Teknoloji bu alanda da destek sunuyor. İnternet ve sosyal medya ise yaşlı bireylerin sosyal bağlantılarını sürdürmelerine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle yaşlanmanın şekli ve süreci, teknolojik ilerlemelerle daha sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşamı teşvik edebiliyor.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yaş, genetik faktörler, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşam Alzheimer riskini artırıyor!</strong></p>

<p>Alzheimer riskini arttıran bir çok neden olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yaş ilerledikçe Alzheimer riski artar. Aile geçmişi de Alzheimer riskini etkileyebilir. Yüksek tansiyon, obezite ve diyabet gibi kardiyovasküler sorunlar Alzheimer riskini ve şiddetini belli oranlarda artırabilir. Düzensiz egzersiz yapmak ve zihinsel olarak aktif olmamak, sigara içmek ve aşırı alkol tüketimi Alzheimer riskini yükseltebilir. Yine kronik inflamasyon, barsak veya diş eti iltihapları Alzheimer riskini artırabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Erken teşhis, Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlatarak yaşam kalitesini artırabilir!</strong></p>

<p>Erken teşhisin, Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatma veya semptomların yönetimine yardımcı olma potansiyeline sahip tedavi seçeneklerine erken erişim sağladığına vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Alzheimer hastalığı erken teşhis edildiğinde, doktorlar daha iyi tedavi seçenekleri sunabilirler. İlaçlar ve diğer tedavi yöntemleri, semptomların ilerlemesini yavaşlatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir. Ayrıca, bilişsel ve duygusal işlevleri destekleyici terapiler de uygulanabilir.” dedi.</p>

<p>Erken teşhisin, bireylerin Alzheimer risk faktörlerini daha yakından izlemelerine yardımcı olabileceğini de aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Erken teşhis, risk faktörlerinin yönetilmesini ve olası komplikasyonların önlenmesini sağlayabilir. Alzheimer hastalığı genetik yatkınlıkla ilişkilendirilmiştir. Aile geçmişi bu hastalığa karşı riski artırabilir. Bu nedenle, aile geçmişinizde Alzheimer hastalığı olan bir kişi varsa, düzenli olarak bilişsel testler ve doktor muayeneleri yaptırarak erken teşhis için daha fazla bilgi edinebilirsiniz.</p>

<p>Genetik yatkınlığı olan bireyler, düzenli doktor muayeneleri ve bilişsel testler yaptırmalıdır. Bu, herhangi bir erken belirtiyi veya değişikliği yakından izlemek için önemlidir. Genetik yatkınlığı olan kişiler, doktorları ile Alzheimer hastalığına karşı koruyucu tedavileri tartışmalıdır. Bu, genetik riski azaltmaya veya hastalığın ilerlemesini geciktirmeye yardımcı olabilir. Bu nedenle, bu konuda bilinçli olmak ve sağlık uzmanları ile işbirliği yapmak önemlidir.”</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunmada en etkili yol, doğru yaşam tarzına odaklanmak!</strong></p>

<p>Antioksidanlar, vitaminler ve besin takviyelerinin sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma açısından bazı faydalar sağlayabileceğine değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Antioksidanlar, vücutta serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücresel hasarı önleyebilirler. Bu, yaşlanma sürecini yavaşlatabilir ve bazı sağlık sorunlarını önleyebilir.” dedi.</p>

<p>Ancak, antioksidan takviyelerinin bilimsel olarak kesin ve etkili bir şekilde yaşlanma veya Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğunun kanıtlanmadığının altını çizen Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ayrıca, bazı durumlarda yüksek dozda antioksidan takviyelerinin zararlı olabileceği de gösterilmiştir. Bu nedenle, antioksidanları doğal gıdalardan almak en iyisi olabilir. Özellikle B12 vitamini, D vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri sağlıklı yaşlanma ve beyin sağlığı için önemlidir. Ancak, bu vitaminlerin takviyeleri sadece eksiklik durumlarında veya doktor tavsiyesiyle kullanılmalıdır. Aşırı vitamin alımı zararlı olabilir ve bazı çalışmalar, vitamin takviyelerinin Alzheimer riskini azaltmada etkisiz olduğunu göstermektedir. Genel olarak, sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma için en iyi strateji, dengeli bir beslenme planı, düzenli egzersiz, zihinsel ve sosyal aktivitelerin sürdürülmesi ve stresten kaçınılması gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklanmaktır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Nov 2025 14:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/iyi-yas-almak-icin-altin-kural-temiz-beslen-aktif-yasa-ve-stresi-yonet-1763637673.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hazımsızlık Ciddi Bir Hastalığın Belirtisi Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hazimsizlik-ciddi-bir-hastaligin-belirtisi-olabilir-2655</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hazimsizlik-ciddi-bir-hastaligin-belirtisi-olabilir-2655</guid>
                <description><![CDATA[Pek çok insan hayatının belli bir döneminde hazımsızlık (dispepsi) sorunu ile karşılaşabiliyor. Çoğu zaman önemsenmeyen ancak yaşam konforunu olumsuz etkileyen bu sorun; beslenme alışkanlıkları ve stresle ilgili olarak ortaya çıkabiliyor. Bazen de hazımsızlık bazı sorunların habercisi olabileceğinden, özellikle buna eşlik eden ve geçmeyen şiddetli mide ağrıları, kilo kaybı veya kanama varsa vakit kaybetmeden uzman doktora başvurmak gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mustafa Kaplan, hazımsızlık ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Hazımsızlık sindirim sistemi sorunudur</strong></p>

<p>Hazımsızlık, yemek yerken veya yemekten uzun süre sonra bile tokluk hissiyle ortaya çıkan, genelde kramp tarzında karın ağrısı, geğirme ve reflünün eşlik ettiği bir sindirim sistemi sorunudur. Çoğu zaman, altında yatan net bir neden olmayan bu sorun, genellikle beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri, terapi ve ilaçlarla tedavi edilebilir. Dispepsi olarak bilinen hazımsızlık, halk arasında mide rahatsızlığı olarak tanımlanır. Kişi yemeğinin çoğunu bitirmemiş olsa bile, tokluk hissi nedeniyle yeme isteği olmayabilir. Yemekten sonra oluşan rahatsız edici tokluk hissi ağrı ve yanmaya dönüşür.&nbsp;</p>

<p><strong>Mide ekşimesiyle karıştırılmamalı</strong></p>

<p>Mide ekşimesi, mide asidinin mideden çıkıp&nbsp;yemek borusuna geri kaçmasıyla oluşur.&nbsp;Hazımsızlık ve mide ekşimesi&nbsp;semptomları&nbsp;aynı anda ortaya çıkabilir.&nbsp;Dispepsi&nbsp;genellikle hafif bir rahatsızlık olduğundan, birçok insan sorun belirgin hale gelmeden tıbbi yardıma ihtiyaç hissetmez.&nbsp;Dispepsi&nbsp;uzun süreli ve tekrarlayan bir sorun haline geldiğinde, genellikle altta yatan başka bir rahatsızlığın veya bozukluğun&nbsp;sonucu olabilir.</p>

<p><strong>Fonksiyonel hazımsızlık olabilir</strong></p>

<p>Fonksiyonel&nbsp;dispepsi, bağırsak-beyin etkileşiminin bir bozukluğu&nbsp;olarak da ortaya çıkabilir. Bu bozukluk, beyin ve bağırsağın birlikte çalışma biçimindeki sorunlarla ilişkilidir. Birlikte ortaya çıkan&nbsp;semptom&nbsp;gruplarıdır.&nbsp;Bazen&nbsp;bu rahatsızlığa neyin sebep olduğunu&nbsp;tespit edilemeyebilir.&nbsp;Gerekli tetkiklerle teşhis konularak uygun tedavi planlanır.</p>

<p><strong>Hazımsızlığın 7 işareti</strong></p>

<p>Hazımsızlık şu belirtilerle diğer sorunlardan ayrılır;</p>

<ul>
	<li>Yemek sırasında erken doyma veya tipik bir yemeği bitirememe durumu.&nbsp;</li>
	<li>Yemek yedikten sonra gerekenden daha uzun süren rahatsız edici tokluk hissi.</li>
	<li>Göğüs kemiklerinin hemen alt kısmı ile göbek deliği arasındaki bölge olan üst karın bölgesinde hafiften şiddetliye doğru hissedilen tipik ağrı.</li>
	<li>Üst karın bölgesinde yanma hissi.&nbsp;</li>
	<li>Karın bölgesinde şişkinlik veya sıkışma hissetme.</li>
	<li>Bulantı hissi nedeniyle ortaya çıkan kusma.</li>
	<li>Besinleri geğirerek çıkarmak.</li>
</ul>

<p>Hazımsızlık nedeniyle bazen mide ekşimesi de görülebilmektedir. Mide ekşimesi, yemek sırasında veya sonrasında göğsün ortasında oluşan ağrı veya yanma hissidir. Bu his boyun ya da sırtta hissedilebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa dikkat!</strong></p>

<p>Şiddetli veya sürekli karın ağrısı, kilo kaybı veya iştahsızlık, tekrarlayan kusma, siyah renkli dışkı görünümü, yutma güçlüğü, yorgunluk veya halsizlik hissi ile sarılık olarak da adlandırılan cilt veya gözlerin sararması durumları söz konusu ise zaman kaybetmeden bir uzman hekime başvurulmalıdır. Çünkü hazımsızlığın bazı belirtileri reflü, mide ülseri, irritabl bağırsak sendromu veya ciddi mide bağırsak hastalıklarının ilk sinyali olabilmektedir. Belirtileri dikkate almamak daha ciddi mide bağırsak hastalıklarının tedavisinde erken teşhis ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.&nbsp;</p>

<p>Hazımsızlığın oluşmaması için bazı pratik önlemler alınabilir;</p>

<ul>
	<li>Çay, kahve, asitli ve kafeinli içeceklerin tüketimi azaltılmalı.&nbsp;</li>
	<li>Yatakta baş ve omuzlar yukarıda yatılmalı. Bu uyurken mide asidinin yukarı çıkmasını önleyebilir.&nbsp;</li>
	<li>Sigara ve alkolden uzak durulmalı.</li>
	<li>Eğer fazla kilo sorunu varsa verilmeli.&nbsp;</li>
	<li>Yatmadan 3-4 saat önce yemek yenmemeli.</li>
	<li>Aşırı baharatlı veya yağlı yiyecekler tüketilmemeli.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Nov 2025 14:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/hazimsizlik-ciddi-bir-hastaligin-belirtisi-olabilir-1763637668.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlişkiniz toksik olabilir mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iliskiniz-toksik-olabilir-mi-2646</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iliskiniz-toksik-olabilir-mi-2646</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, toksik ilişkilerin belirtilerini, neden olduğu psikolojik etkileri ve iyileşme sürecinde atılması gereken adımlar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Toksik ilişkiler, anksiyete ve depresyon gibi ruhsal bozukluklara yol açabilir!</strong></p>

<p>Kişinin toksik bir ilişkide olup olmadığını anlamasının her zaman kolay olmayabileceğini ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Hatta çoğunlukla zordur. Bunun en temel nedenlerinden biri, ilişkinin başında yaşadığınız güzel günlerin ve hissettiğiniz sevgi ile bağlılığın, manipülatif davranışları fark etmenizi engelleyebilmesidir.” dedi.</p>

<p>Bazen kişinin, toksik olduğunu fark etse bile, durumu görmezden gelmeye çalışabileceğini dile getiren Aytop, “Toksik ilişkiler, anksiyete ve depresyon gibi ruhsal bozukluklara yol açabilir. Manipülasyon, değersizlik ve çaresizlik duyguları, özgüven kaybı, sürekli kontrol altında hissetme ve sürekli açıklama yapma gibi durumlar kişinin ruh sağlığını olumsuz etkiler. Ayrıca, bu durum fiziksel sağlık sorunlarına da sebep olabilir. Toksik bir ilişkinin bazı belirtileri bulunur. Sürekli eleştirilmek, kendini kullanılmış ve değersiz hissetmek, çaresizlik ve suçluluk duygusu, aşırı baskı ve kontrol altında hissetmek, sürekli fedakarlık yapan tarafın hep siz olması, sürekli kendini sorgulamak zorunda hissetmek… Bu belirtileri deneyimliyorsanız, büyük olasılıkla toksik bir ilişkide bulunuyorsunuz demektir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Toksik ilişkide yalnızlık korkuları da sık görülüyor!</strong></p>

<p>Bazı kişilik örüntüleri ve bağlanma stillerinin, toksik ilişkide kalmayı güçlendirebileceğine dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Örneğin kaygılı bağlanma stili ve bağımlı kişilik örüntüleri bunlar arasında sayılabilir.” dedi.</p>

<p>Manipülatörün uyguladığı tekniklerin de kişinin bu ilişkide kalmasını pekiştirdiğini aktaran Aytop, “Bu manipülasyonlar, kişinin kendini değersiz, suçlu veya çaresiz hissetmesine yol açar ve öz saygısını zedeler. Toksik ilişkide yalnızlık korkuları da sık görülür; kişi ‘ya ilişki biterse yalnız kalırsam?’ gibi kaygılar yaşar. Bazı durumlarda kişi, kurtarıcı rolüne bürünerek karşı tarafı ‘düzeltmeye’ çalışabilir. Bu rol, kısa vadede karşı tarafı kurtarabilir, ancak uzun vadede kişinin duygusal, psikolojik ve hatta fiziksel zarar görmesine neden olabilir. Maddi bağımlılık, çocuklar, aile baskısı veya sosyal kaygılar da kişinin ilişkide kalma motivasyonunu artırabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Toksik bir ilişkinin düzelmesi, her iki tarafın da değişim için istekli olmasına bağlı!</strong></p>

<p>Toksik bir ilişkinin iyileşmesi veya düzelmesinin mümkün olduğunu kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Ancak oldukça zordur ve her zaman başarılı olacağı garanti değildir. Burada kritik olan, her iki tarafın da sorumluluk alması ve değişim için istekli olmasıdır.” dedi.</p>

<p>Sadece mağdur tarafın değil, manipülatörün de çaba göstermesi gerektiğini vurgulayan Aytop, “Bu süreçte ilişkideki sorunları ve sağlıksız örüntüleri kabul etmek, empati göstermek, ilişkiyi düzeltmek için efor sarf etmek gerekir. Eğer bu koşullar sağlanabiliyorsa ve her iki taraf da bireysel olarak destek alabiliyorsa, çift terapisi gibi yöntemlerle toksik ilişkiyi düzeltmek mümkün olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İyileşme sürecinde, kendine şefkat duymayı tekrar öğrenmek çok önemli!</strong></p>

<p>“Toksik bir ilişki, kişiyi tüketir ve adeta bir enkaz bırakır.” diyen&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bu nedenle, ilişkinin ardından kişinin birçok açıdan toparlanmaya ihtiyaç duyacağını söyledi.&nbsp;</p>

<p>İyileşme sürecinin; kendini kabul etmek, kendine güveni yeniden sağlamak, öz saygı ve öz değeri kazanmak, kendi yetenek, beceri ve kapasitesinin farkına varmak, kendine zaman tanımak adımlarını kapsadığını belirten Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Toksik ilişkide kişi, şefkatini çoğunlukla karşı tarafa yönlendirir ve kendine şefkat göstermeyi ihmal eder. Bu nedenle iyileşme sürecinde, kendine şefkat duymayı tekrar öğrenmek çok önemli. Ayrıca toksik ilişkide bazı iletişim yetenekleri kaybolabilir; ‘hayır’ demek, hoşlanmadığı şeyleri ifade etmek zorlaşabilir. Bu süreçte sağlıklı iletişim becerilerini yeniden kazanmak, hem mevcut hem de gelecekteki ilişkiler için kritik öneme sahip. Sınır koymayı öğrenmek de bu sürecin önemli bir parçası; ‘Ben kimim? Sınırlarım neler? Başkaları bu sınırlara ne kadar dahil olabilir?’ Bunları belirleyip uygulamak, sağlıklı ilişkiler için temel oluşturur. Sosyalleşmek, iyi gelen aktiviteleri yapmak, kişisel gelişime ve fiziksel sağlığa odaklanmak, yeni hobiler edinmek ve kişisel bakımına önem vermek, iyileşme sürecini hızlandırır. Bu süreçte yalnız olmak gerekmez, güvenilen insanlar veya uzman desteği sürecin olumlu ilerlemesine yardımcı olur.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Nov 2025 19:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/iliskiniz-toksik-olabilir-mi-1763483431.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İyi hissetmenin en basit yolu, yürüyüş…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iyi-hissetmenin-en-basit-yolu-yuruyus-2638</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/iyi-hissetmenin-en-basit-yolu-yuruyus-2638</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, yürüyüşün hem zihinsel hem de fiziksel sağlığa etkileri ve özellikle depresyonla mücadeleye katkısı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Yürümek, bedenin yanında zihnin de en temel ilaçlarından biri!</strong></p>

<p>Birçoğumuz için yürüyüşün, sadece adım sayısını doldurmak ya da kilo vermekle ilgili gibi göründüğünü dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Oysa yürümek, bedenin yanında zihnin de en temel ilaçlarından biridir.” dedi.</p>

<p>Özellikle depresyonla mücadelede, yürüyüşün etkilerinin bilimsel olarak defalarca kanıtlandığına vurgu yapan Demir, “Yürüdüğümüzde sadece kaslarımız değil, beynimiz de hareketlenir. Düzenli yürüyüş, serotonin, dopamin ve endorfin gibi ‘iyi hissetme’ kimyasallarının salgılanmasını artırır. Aynı zamanda stres hormonu kortizolün düzeyini düşürür. Yani basit bir yürüyüş, beyinde doğal bir ‘antidepresan’ etkisi yaratır. Bu yüzden bazı araştırmacılar, yürüyüşü ‘hareket eden terapi’ olarak adlandırır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Anahtar kelime ‘motivasyon’ değil, ‘rutin’!</strong></p>

<p>Bir ormanda, deniz kenarında ya da parkta yüründüğünde beynin, ‘sakinleştirici dalga’ olarak bilinen alfa dalgalarını artırdığını ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Yeşilin tonları, kuş sesi, rüzgârın yapraklarla dansı… Tüm bunlar bedenimizin ‘tehditte<strong>&nbsp;</strong>değilim’ mesajını algılamasına yardımcı olur.” dedi.</p>

<p>Şehirdeki gürültü, trafik ve yapay ışıkların ise tam tersine stres sistemimizi aktif tuttuğuna dikkat çeken Demir, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu yüzden doğada yürüyüş, şehirde yapılan aynı tempodaki yürüyüşten bile daha fazla ruhsal rahatlama sağlar. Depresyonda motivasyonun düşük olması çok normaldir. ‘Canım hiçbir şey yapmak istemiyor’ cümlesi, neredeyse her danışanımın ağzından çıkar. İşte bu yüzden yürüyüşe başlarken motivasyon değil, rutin anahtar kelimedir. 5 dakika bile olsa, her gün aynı saatte evden çıkmayı deneyin. Başlangıçta ‘yürüyüş yapmak için’ değil, ‘kapıdan çıkmak için’ hedef koyun. Çünkü hareket ettikçe motivasyon gelir, tersi değil. Yani o çok sevilen, ‘kendinizi iyi hissettiğiniz için yürümeyin, iyi hissetmek için yürüyün’ sözü aslında doğru.”&nbsp;</p>

<p><strong>Daha çok ekran, daha az hareket ve daha sık depresif ruh hali…</strong></p>

<p>Hafif ve orta düzey depresyonda yürüyüşün, terapi ve/veya ilaç tedavisinin etkisini güçlendirdiğini aktaran&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Ama kişi günlük yaşamını sürdüremeyecek kadar çökkün, kendine bakım yapamıyor ya da intihar düşünceleri yaşıyorsa, yürüyüş tek başına yeterli değildir.” dedi.</p>

<p>Bu durumda mutlaka bir uzmandan profesyonel destek alınmasını öneren Demir, teknolojinin de hareketsizliğe neden olduğuna değinerek “Ekran başında geçen uzun saatler, beynin dopamin sistemini ‘kolay haz’a alıştırıyor. Yani sosyal medya bildirimleriyle minik mutluluklar yaşarken, yürüyüş gibi gerçek yaşam aktivitelerinden alınan haz azalıyor. Sonuç; daha çok ekran, daha az hareket ve daha sık depresif ruh hali… Bu kısır döngüyü kırmanın en etkili yolu, bedeni yeniden devreye sokmak.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Yürümek bazen konuşmaktan bile iyileştiricidir”&nbsp;</strong></p>

<p>18 Kasım ‘Yürüyüşe Çıkma Günü’nün sadece fiziksel sağlık için değil, zihinsel iyileşme için de bir fırsat olduğunu kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Bugün kendinize bir iyilik yapın. Telefonu sessize alın, kulaklığınızı takın ya da sadece sessizliği dinleyin. Bir adım atın. Sonra bir adım daha. Çünkü her adım, beyninize şu mesajı gönderir, ‘ben hâlâ buradayım, hâlâ hareket edebiliyorum’. Ruh sağlığını adım adım iyileştirmek isteyenlere küçük hatırlatma; yürümek bazen konuşmaktan bile iyileştiricidir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 17:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/iyi-hissetmenin-en-basit-yolu-yuruyus-1763423614.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akciğer Kanseri Riskini Artıran 6 Faktöre Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-2636</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-2636</guid>
                <description><![CDATA[Akciğer kanseri hem ülkemizde hem de dünyada en sık görülen ve en fazla yaşam kaybına neden olan kanser türü olarak önemini koruyor. Artan çevresel risk faktörleri, sigara kullanımı ve geç belirti vermesi nedeniyle hastalık toplum sağlığı açısından kritik bir konumda bulunuyor. 2025 yılında tanı ve tedavide yaşanan gelişmeler ise pek çok hasta için yeni bir umut döneminin başlangıcını işaret ediyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, “17 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Günü” kapsamında hastalıkla ilgili güncel verileri ve yeni tedavi yaklaşımlarını paylaştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Her yıl 2.5 milyon kişi akciğer kanserine yakalanıyor&nbsp;</strong></p>

<p>Akciğer kanseri, dünya genelinde hala en sık görülen ve en çok can kaybına neden olan kanser türüdür. 2022 yılı verilerine göre her yıl dünyada yaklaşık 2.5 milyon kişi bu hastalığa yakalanmakta ve bu, tüm kanser vakalarının yüzde 12’sine denk gelmektedir. Aynı yıl içinde ise 1.8 milyon kişi akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu da kansere bağlı yaşam kayıplarının neredeyse beşte birinin tek başına bu hastalıktan kaynaklandığını ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>Ülkemizde her yıl 41 bin yeni vaka</strong></p>

<p>Ülkemizde de tablo dünya ile paralellik göstermektedir. 2022 verilerine göre ülkemizde her yıl yaklaşık 41 bin yeni akciğer kanseri vakası tespit edildi ve akciğer kanseri Türkiye’de en sık görülen kanser konumunda. Aynı yıl 38 bin 500 kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitirdi. Yani ülkemizde kansere bağlı her üç ölümden biri akciğer kanserinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p><strong>Çevresel faktörler genetikten çok daha baskın</strong></p>

<p>Genetik yatkınlık bazı kişilerde önemli rol oynasa da toplam risk durumuna bakıldığında çevresel faktörler çok daha baskın durumdadır. Akciğer kanserinin artık çoğunlukla çevresel nedenlerle ortaya çıktığı söylenebilir.</p>

<ol>
	<li>Sigara: Vakaların yaklaşık yüzde 70’i sigaraya bağlı</li>
	<li>Hava kirliliği: PM2.5 her 10 µg arttığında ölüm riski yüzde 8 artıyor</li>
	<li>Radon gazı: Sigara içmeyenlerde en önemli risk faktörü</li>
	<li>Mesleki maruziyetler: Asbest, silika, dizel egzozu, kaynak dumanı</li>
	<li>Pasif içicilik&nbsp;</li>
	<li>Geçmişte akciğer hastalığı öyküsü olması</li>
</ol>

<p><strong>Kadınlarda neden akciğer kanseri artıyor?</strong></p>

<p>Erkeklerde yeni vaka sayısı son yıllarda azalma eğilimindeyken, kadınlarda dikkat çekici bir artış söz konusu. Kadınlarda özellikle “adenokarsinom” adı verilen alt tip daha sık görülmekte ve bu tip, hiç sigara içmemiş kişilerde görülen akciğer kanserlerinin büyük kısmını oluşturmaktadır.&nbsp;</p>

<p>Akciğer kanseri erkeklerde daha sık görülse de kadınlardaki artışın da önemsenmesi gerekmektedir. Artan sigara kullanımı, ev içi duman ve yemek buharı, odun veya kömür sobası dumanı, pasif içicilik, hormonların hücresel dönüşüme etkisi, genetik yatkınlıkların çevresel faktörlerle birleşmesi bunun en önemli nedenleri arasındadır. Kısacası kadınlar hiç sigara içmeseler bile akciğer kanserine yakalanma riskleri erkeklere göre bir miktar daha yüksek olmaktadır.</p>

<p><strong>E-sigara zararsız değil!</strong></p>

<p>Elektronik sigaraların ise sanıldığı kadar masum olmadığının bilinmesi gerekmektedir. 2025’te yapılan geniş analizlerde e-sigara kullanan kişilerde kanserle ilişkili biyobelirteçlerin yükseldiği tespit edilmiştir. Nikotin bağımlılık yapmakta ve gençlerde geleneksel sigaraya başlama oranını 3 kat artırmaktadır. Akciğer kanserinin yaklaşık yüzde 70’i sigaradan kaynaklanmaktadır. Sigarayı tamamen hayatımızdan çıkardığımızda, akciğer kanseri neredeyse yok olacak denilebilir.</p>

<p><strong>Akciğer kanserinde erken tanı için bu belirtileri önemseyin!</strong></p>

<p>Özellikle 40 yaş üzeri ve sigara içen kişilerde düzenli kontroller önemlidir. 50 yaş üzeri ve sigara içmiş kişilerde yıllık düşük doz akciğer tomografisi taraması erken teşhis sağlar. Akciğer kanseri çoğu zaman uzun süre belirti vermeden ilerleyebilir. Yine de bu uyarı işaretleri ciddiye alınmalıdır:</p>

<ul>
	<li>Geçmeyen öksürük</li>
	<li>Kanlı balgam</li>
	<li>Nefes darlığı</li>
	<li>Göğüs ağrısı</li>
	<li>İştahsızlık, kilo kaybı</li>
	<li>Ses kısıklığı</li>
	<li>Tekrarlayan zatürre</li>
</ul>

<p><strong>Akciğer kanserinde tedavi yaklaşımlarını değiştiren yıl 2025</strong></p>

<p>2025, akciğer kanseri tedavisinde önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Hedefe yönelik tedavilerde taletrectinib, ROS1 pozitif ve beyne yayılmış hastalarda etkili sonuçlar verirken; datopotamab deruxtecan EGFR mutasyonlu hastalarda tümör hücrelerini doğrudan hedef alan yapısıyla daha az yan etkiyle yüksek başarı sağladı. İmmünoterapi, artık yalnızca ileri evre hastalarda değil, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde de kullanılmaya başlanarak tedavi sürecinde yeni bir standart haline geldi.&nbsp;</p>

<p>Cerrahi alanda kapalı yöntem VATS tekniğinin yaygınlaşması, hastalara daha hızlı iyileşme ve daha az ağrı avantajı sundu. Tanıda önem kazanan sıvı biyopsi testleri, kanda dolaşan tümör DNA’sını tespit ederek hastalığın tekrarlamasını çok daha erken belirleme imkânı sağladı. Yıllardır sınırlı seçeneklerin bulunduğu küçük hücreli akciğer kanserinde ise tarlatamab isimli ilaç, daha önce tedavi seçeneği kalmamış hastalarda bile tümörü küçülterek dikkat çekici bir ilerleme sundu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-1763381362.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 10 bebekten 1’i dünyaya erken geliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/her-10-bebekten-1i-dunyaya-erken-geliyor-2635</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/her-10-bebekten-1i-dunyaya-erken-geliyor-2635</guid>
                <description><![CDATA[Prematüre doğum dünya genelinde ve ülkemizde çok önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Yenidoğan bebek ölümlerinin yanı sıra uzun vadeli sağlık sorunlarının başlıca nedenlerinden biri olan prematüre doğumlar, aynı zamanda aileleri, toplumu ve ekonomiyi etkileyen çok yönlü sonuçlara neden olabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; dünyada tüm doğumların yaklaşık yüzde 10’u preterm doğum olarak gerçekleşiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Sorumlu Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, dünyada her yıl yaklaşık 15 milyon bebeğin vaktinden önce dünyaya geldiğine dikkat çekerek, “Türkiye İstatistik Kurumu ve Sağlık Bakanlığı verileri de ülkemizde prematüre doğum oranının yüzde 10-12 arasında seyrettiğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Türkiye’de her yıl 130-150 bin bebek prematüre olarak dünyaya gözlerini açmaktadır” diyor. Yürekleri ferahlatan haber ise geçmişte yaşama şansı çok düşük kabul edilen prematüre bebeklerin artık çok daha yüksek bir oranda hayata tutunabilmeleri.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, prematüre bebeğin sağlıklı bir şekilde yaşatılmasının çok büyük bir emek, sabır ve incelik isteyen oldukça uzun bir süreç olduğunu belirterek, “Bu süreçte en önemli kilometre taşları gelişmiş bir yenidoğan yoğun bakım ünitesinin yanı sıra bilgili, tecrübeli, kalplerinde insan ve bebek sevgisi, şefkat, merhamet, sabır, dikkat, özen ve fedakarlık hissi olan hekimler, hemşireler ve yardımcı sağlık personelidir. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu olduktan sonra özellikle 3 yaşına kadar olan dönem çok önemli olup, anne ve babanın işbirliği, bakımı, ilgisi ve sevgisi prematüre bebeklerin sağlıklı çocuklar olarak büyümeleri için çok önemlidir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Prematüre doğum dünya genelinde ve ülkemizde çok önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.&nbsp;Yenidoğan bebek ölümlerinin yanı sıra uzun vadeli sağlık sorunlarının başlıca nedenlerinden biri olan prematüre doğumlar, aynı zamanda aileleri, toplumu ve ekonomiyi etkileyen çok yönlü sonuçlara neden olabiliyor.&nbsp;Dünya Sağlık Örgütü’nün&nbsp;verilerine göre; dünyada tüm doğumların yaklaşık yüzde 10’u preterm doğum olarak gerçekleşiyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi&nbsp;</strong><strong>Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Sorumlu Neonatoloji&nbsp;Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar,&nbsp;</strong>dünyada her yıl yaklaşık 15 milyon bebeğin vaktinden önce dünyaya geldiğine dikkat çekerek, “Türkiye İstatistik Kurumu ve Sağlık Bakanlığı verileri de ülkemizde prematüre doğum oranının yüzde 10-12 arasında seyrettiğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Türkiye’de her yıl 130-150 bin bebek prematüre olarak dünyaya gözlerini açmaktadır” diyor. Yürekleri ferahlatan haber ise geçmişte yaşama şansı çok düşük kabul edilen prematüre bebeklerin artık çok daha yüksek bir oranda hayata tutunabilmeleri. &nbsp;<strong>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz</strong>&nbsp;<strong>Toygar,</strong>&nbsp;prematüre bebeğin sağlıklı bir şekilde yaşatılmasının çok büyük bir emek, sabır ve incelik isteyen oldukça uzun bir süreç olduğunu belirterek, “Bu süreçte en önemli kilometre taşları gelişmiş bir yenidoğan yoğun bakım ünitesinin yanı sıra bilgili, tecrübeli, kalplerinde insan ve bebek sevgisi, şefkat, merhamet, sabır, dikkat, özen ve fedakarlık hissi olan hekimler, hemşireler ve yardımcı sağlık personelidir. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu olduktan sonra özellikle 3 yaşına kadar olan dönem çok önemli olup, anne ve babanın işbirliği, bakımı, ilgisi ve sevgisi prematüre bebeklerin sağlıklı çocuklar olarak büyümeleri için çok önemlidir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>En önemli nedeni riskli gebelik!&nbsp;</strong></p>

<p>Normal gebelik süresi 37-42 hafta arasında oluyor. Gebeliğin 22. haftası ile 37. haftasından önce doğan bebekler “prematüre bebek” olarak adlandırılıyor. Prematüre doğumların en önemli nedeni ise yüksek riskli gebelikler. Annenin küçük ya da ileri yaşta olması, sık gebelik ve doğum, yetersiz beslenme, yetersiz gebelik izlemi, çoğul gebelikler, enfeksiyonlar, kronik veya gebelikte ortaya çıkan hastalıklar (hipertansiyon, preeklampsi, diyabet vb.) tütün ve bağımlılık yapıcı madde kullanımı gibi etkenler de prematüre doğum riskini arttırıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yaşam oranlarında belirgin artış görülüyor</strong></p>

<p>Dünyada ve ülkemizde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nın bir yandalı olan Neonatoloji (yenidoğan sağlığı ve hastalıkları) alanında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler prematüre bebeklerin yaşama şansını belirgin şekilde artırıyor. Neonatologların sayılarının artması, ülke genelinde fizik-teknik ve personel altyapısının çoğalması, gelişmiş yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin kurulması ve daha pek çok etken, prematüre bebeklerde yaşama şansını yükselten etkenleri oluşturuyor. Türk Neonatoloji Derneği’nin her yıl ülkemizde yaklaşık 60 hastanenin yenidoğan yoğun bakım ünitesi verileriyle yaptığı istatistiklere göre; 2024 yılında &nbsp;prematüre bebeklerde yaşama oranlarında dikkat çeken artışlar kaydedildi.&nbsp;</p>

<p><strong>Gebelik haftasına göre yaşama oranları</strong></p>

<p>Aşağıdaki veriler, gebelik haftası arttıkça yaşam şansının oldukça yükseldiğini ortaya koyuyor.</p>

<ul>
	<li>22-24 hafta: Yüzde 31 &nbsp;</li>
	<li>25-26 hafta: Yüzde 64&nbsp;</li>
	<li>27-28 hafta: Yüzde 82</li>
</ul>

<p><strong>Doğum ağırlığına göre yaşama oranları&nbsp;</strong></p>

<p>Özellikle 1000 gram üzerindeki bebeklerde yaşama oranlarının yüzde 94’e ulaşması, yenidoğan bakımındaki ilerlemelerin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.</p>

<ul>
	<li>&lt;500 gr : &nbsp;Yüzde 19</li>
	<li>500-749 gr: Yüzde 47&nbsp;</li>
	<li>750-999 gr: &nbsp;Yüzde 74&nbsp;</li>
	<li>1000-2499&nbsp;gr: Yüzde 94&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>En etkili önlem sağlıklı bir gebelik sağlamak&nbsp;</strong></p>

<p>Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, prematüre bir bebekte gelişebilecek komplikasyonları önlemek veya azaltmak için en önemli önlemin öncelikle sağlıklı bir gebelik sürecini sağlamak olduğunu belirtiyor. Annenin gebelik öncesinde, sırasında ve sonrasında Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimi tarafından düzenli aralıklarla tıbbi izleminin yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, alınması gereken diğer önlemleri şöyle özetliyor: “Anne adayının doğru beslenmesi, alkol ve sigaradan uzak durması, hipertansiyon, enfeksiyon ve diğer tıbbi durumların erken tedavi edilmesi, erken doğum riskinin ortaya çıkması halinde doğumun geciktirilmesi için ilaç tedavisi, olası enfeksiyon varlığında antibiyotik tedavisi, anneye prematüre bebekte gelişebilecek akciğer hastalıklarının riskini azaltan steroid iğnesinin yapılması gibi &nbsp;yaklaşımlar önem taşımaktadır.”&nbsp;</p>

<p><strong>3 yaşına kadar yaşıtlarına ulaşabiliyor, ancak…</strong></p>

<p>Prematüre bebeklerin büyük çoğunluğu üç yaşına kadar, bir bölümü de ergenlik çağında kendi yaşıtlarının fiziksel ve nörogelişimsel durumuna ulaşabiliyorlar. Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, ancak anne karnındaki dönemde ve yenidoğan döneminde ciddi solunum, nörolojik ve enfeksiyon hastalıklarından etkilenen prematüre &nbsp;bebeklerde yaşam boyu sürebilecek sorunların görülebileceğini anlatarak, “Bu nedenle, özellikle yüksek riskli prematüre bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu edildikten sonra birçok &nbsp;açıdan multidisipliner bir uzman grubu tarafından düzenli olarak izlenmeleri ve fizik tedavi, beslenme güçlüklerine yönelik tedaviler, &nbsp;nörogelişimsel tedaviler, görme ve işitme sorunlarına yönelik tedaviler ile özel eğitim gibi gerekli tedavi yaklaşımlarının erkenden başlatılması gerekmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hayati önem taşıyan 7 kural!&nbsp;</strong></p>

<p>Prematüre bebeklerde hastaneden taburculuğun ardından ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken pek çok önemli nokta var. Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, hayati önem taşıyan önerilerini şöyle sıralıyor:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Bebeğin günlük bakımında el temizliğine çok dikkat edilmesi.&nbsp;</li>
	<li>Özellikle üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarından korunması için gerektiğinde maske takılması.</li>
	<li>Bebeğin öpülmemesi, hasta olan kardeşlerden ve kişilerden uzak tutulması.</li>
	<li>Bağışıklığının güçlenmesi ve nöropsikolojik gelişimi için mümkünse özellikle anne sütü ile beslenmesi.&nbsp;</li>
	<li>Düzeltilmiş yaşına uygun şekilde ek gıdalara geçildikten sonra aşırıya kaçmadan temel besin öğelerini alacak şekilde beslenmesi.</li>
	<li>Evde anne ve babanın birlikte sıcak bir ilgi ve sevgi ortamı oluşturmaları.</li>
	<li>Taburculuk sonrasında tıbbi izleminin düzenli ve doğru bir şekilde yaptırılması, motor, nörolojik ve gelişimsel fonksiyonların iyileştirilmesine yönelik uygulamaların erkenden başlatılması.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/her-10-bebekten-1i-dunyaya-erken-geliyor-1763381354.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KOAH’ın erken belirtileri yaşlanmayla karıştırılıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/koahin-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-2634</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/koahin-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-2634</guid>
                <description><![CDATA[Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), genellikle orta ve ileri yaşlarda ortaya çıkan, yavaş seyreden ve belirtileri nedeniyle çoğu zaman yaşlanmanın ya da sigara içmenin etkileriyle karıştırılan ciddi bir solunum hastalığı. Nefes darlığı, öksürük ve balgam gibi şikâyetlerle kendini gösteren KOAH’ın, erken dönemde fark edilmediğinde yaşam kalitesini belirgin biçimde düşürebildiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “KOAH’lı hastalar genellikle bu semptomları sigara kullanımına veya yaşlanmaya bağlayarak doktora başvurmayı geciktiriyor. Oysa erken tanı, tedavi başarısını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde artırıyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>KOAH’ın tanısında solunum fonksiyon testlerinin (nefes testleri) belirleyici olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Bu testler sayesinde hastalığın evresi ve akciğer kapasitesindeki kayıp net biçimde ortaya çıkar. Tedavide sigarayı bırakmaya yönelik medikal destekler, düzenli egzersiz ve solunum rehabilitasyonu büyük önem taşır. Ayrıca grip ve zatürre aşıları, oksijen tedavisi ve ileri evrelerde yapılan bazı özel akciğer girişimleri sayesinde hastaların nefes alma konforu ve günlük yaşamı belirgin biçimde iyileştirilebilir” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Hastalık hâlâ yanlış tanı ve eksik tedaviyle mücadele ediyor</strong></p>

<p>KOAH’ın gerek toplumda gerekse bazı hekimler arasında yeterince tanınmadığı için çoğu zaman doğru biçimde teşhis edilemediğini ve bu nedenle eksik ya da hatalı tedavi yaklaşımlarına maruz kalabildiğini belirten Doç. Dr. Çalışkan, “Oysa hastalığın erken evrede doğru biçimde tanımlanması, toplum sağlığı açısından son derece önemli. Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, genellikle tütün ürünlerinin kullanımı veya zararlı gaz ve partiküllere uzun süre maruz kalma sonucu ortaya çıkar. Ancak doğru tedbirlerle büyük ölçüde önlenebilir ve erken tanı ile kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğu unutulmamalı” dedi.</p>

<p><strong>Soba dumanına maruz kalmak KOAH riskini artırıyor</strong></p>

<p>Hastalığın uzun yıllar boyunca erkeklerde daha sık görüldüğünün düşünüldüğünü ancak son dönemde yapılan araştırmaların, KOAH’ın kadın ve erkeklerde neredeyse eşit oranda ortaya çıktığını gösterdiğini belirten Çalışkan, “Hatta artık kadınların sigara dumanının zararlı etkilerine karşı daha hassas oldukları biliniyor. Sigara, puro ve nargile gibi tütün ürünlerinin kullanımı, mesleki olarak; toz, duman veya kimyasal maddelere maruz kalmak, evde odun ya da saman gibi biyomas yakıtlarla ısınmak veya yemek pişirmek ve genetik yatkınlık, bu akciğer hastalığına yakalanma riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/koahin-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-1763381341.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tedavi edilmediğinde uyku apnesine yol açabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tedavi-edilmediginde-uyku-apnesine-yol-acabiliyor-2615</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tedavi-edilmediginde-uyku-apnesine-yol-acabiliyor-2615</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklarda nefes almayı zorlaştıran, ağzının açık uyumasına neden olan, okul başarısını düşüren ve yüz gelişimini bozan geniz eti büyümesi, tedavi edilmediğinde uyku apnesi gibi tehlikeli bir hastalığa da yol açabiliyor! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay “Geniz eti büyümesi son yıllarda viral enfeksiyonlarda ve alerjideki artış nedeniyle, çocuklarda hızla yaygınlaşıyor. En sık 2-5 yaş aralığında çok sık görülen ve okul çağındaki çocukları tehdit eden geniz eti büyümesi tedavi edilmediğinde uyku apnesi gibi yaşam kaybına neden olabilen hastalığa da yol açabiliyor” diyor. Anne-babalara, çocuklarını dikkatli gözlemlemeleri önerisinde bulunan KBB Uzmanı Prof. Dr. Ertugay, hastalığın belirtilerini ve tehlikelerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklarda nefes almayı zorlaştıran, ağzının açık uyumasına neden olan, okul başarısını düşüren ve yüz gelişimini bozan geniz eti büyümesi, tedavi edilmediğinde uyku apnesi gibi tehlikeli bir hastalığa da yol açabiliyor!&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay</strong>&nbsp;“Geniz eti büyümesi son yıllarda viral enfeksiyonlarda ve alerjideki artış nedeniyle, çocuklarda hızla yaygınlaşıyor. En sık 2-5 yaş aralığında çok sık görülen ve okul çağındaki çocukları tehdit eden geniz eti büyümesi tedavi edilmediğinde uyku apnesi gibi yaşam kaybına neden olabilen hastalığa da yol açabiliyor” diyor. Anne-babalara, çocuklarını dikkatli gözlemlemeleri önerisinde bulunan KBB Uzmanı Prof. Dr. Ertugay, hastalığın belirtilerini ve tehlikelerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. &nbsp;</p>

<p>Son yıllarda çocuklarda geniz eti büyümesi hızla yaygınlaşıyor. Özellikle 2-5 yaşları arasında çok sık görülen ve okul çağındaki çocukları tehdit eden hastalık, yalnızca burun tıkanıklığıyla sınırlı kalmayıp, uyku kalitesinden yüz gelişimine dek pek çok soruna yol açıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay “Geniz eti, burun boşluğunun arkasında yer alan ve üzüm salkımına benzeyen bir lenfoid dokudur.&nbsp;Sağlığımız açısından önemli görevler üstlenen geniz eti; vücuda giren bakterileri, virüsleri ve alerjenleri tanır ve onlarla savaşmaya yardımcı olan antikorları üretir. Buna karşın geniz eti büyüdüğünde birçok ciddi soruna yol açabilir. Ancak erken tanı ve uygun tedaviyle çocukların hem solunum hem de genel yaşam kalitelerini önemli ölçüde iyileştirmek mümkündür. Bu nedenle toplumsal farkındalık büyük önem taşımaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Bu belirtilerle kendini gösteriyor</strong></p>

<p>Çocuklarda geniz eti böyümesinin çoğu zaman sinsi şekilde ilerlediğini belirten Prof. Dr. Ertugay şöyle konuşuyor: “Geniz eti büyümesi olan çocuklar genellikle burundan nefes almakta zorlanır. Bu nedenle ağızdan nefes alma alışkanlığı geliştirirler. Özellikle gece uykularında horlama, huzursuz uyuma, terleme ve sabah yorgun uyanma gibi belirtiler sıkça görülür. Aileler çoğu zaman bu durumu ‘çocuk uykuda çok hareketli’ diyerek geçiştiriyor ancak bu tablo aslında geniz etinin nefes yolunu daraltmasının bir sonucudur.”</p>

<p><strong>Tekrarlayan kulak enfeksiyonlarına yol açıyor</strong></p>

<p>Geniz etinin burnun arkasındaki bölgeye yerleştiği için, östaki borusunu tıkayabildiğini, bunun da sık sık orta kulak enfeksiyonuna ve işitme problemlerine yol açtığını söyleyen Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğun televizyonu yakından izlemesi, sık sık ‘ne dedin?’ diye sorması veya derslerde dalgın görünmesi, öğrenme sorunları yaşaması ve okul başarısının düşmesi aslında işitme azlığının bir göstergesi olabilir. Bu belirtiler fark edildiğinde mutlaka kulak, burun ve boğaz muayenesi yapılmalıdır.”</p>

<p><strong>Yüz gelişimleri olumsuz etkileniyor</strong></p>

<p>Burundan nefes alamayan çocukların yüz gelişiminin de zamanla etkilenebildiğini, sürekli ağızdan nefes almanın, yüz kemiklerinde uzun ve dar bir görünüm oluşturabildiğini belirten Prof. Dr. Ertugay “Bu da hem estetik hem de fonksiyonel sorunlara yol açabilir. Yüz şekli bozulur (adenoid yüz) ve çocuğun psikolojinin de olumsuz etkilenmesine neden olur. Üstelik hipertansiyondan kalp problemlerine, insülin direncinden gelişme geriliğine ve uyku apnesi gibi bir başka tehlikeli hastalığa zemin hazırlayabilir. Bu nedenle en büyük görev öncelikle anne-babalara düşmektedir. Çocuklarını dikkatle gözlemleyerek, erken tanı ve uygun tedavi sayesinde sağlıklı gelişimlerini sağlayabilirler” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 15:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/tedavi-edilmediginde-uyku-apnesine-yol-acabiliyor-1763124921.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ağız kokusuna yol açan 6 neden</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-2614</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-2614</guid>
                <description><![CDATA[Ağız kokusu, toplumda sık görülen ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyen problemlerden biri. Günlük iletişimi zorlaştırarak kişide öz güven kaybına yol açabilen bu sorun, çoğu zaman ağız hijyeni eksikliklerinden kaynaklansa da bazı durumlarda, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. Toplum Ağız ve Diş Sağlığı Haftası kapsamında değerlendirmede bulunan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Ağız kokusu yalnızca diş çürükleri veya diş taşı gibi ağız içi problemlerden değil; reflü, sinüzit, diyabet ya da bademcik taşı gibi sistemik rahatsızlıklardan da meydana gelebiliyor. Bu yüzden, kişide geçmeyen bir ağız kokusu varsa bir uzmana görünmesi önemli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Ağız kokusunu önlemenin düzenli bakım ve doğru alışkanlıklarla mümkün olduğunu belirten Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Ağız kuruluğu, tükürük azlığı veya dil üzerinde bakteri birikimi gibi durumlar kokuya zemin hazırlar. Günde en az iki kez diş fırçalamak, dil temizliği yapmak, yeterli su tüketmek, sigara ve alkol gibi ağız kuruluğuna yol açan alışkanlıklardan kaçınmak ve düzenli diş hekimi kontrollerini ihmal etmemek, ağız kokusunu önlemede çok etkilidir. Ancak ağız kokusu sürekli ve şiddetliyse, mutlaka diş hekimine başvurulmalı; gerekirse kokunun başka bir sağlık sorunundan kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmalı” diye konuştu.</p>

<p>Diş Hekimi Arzu Tekkeli, ağız kokusuna sebep olabilecek en yaygın nedenleri sırladı:</p>

<p><strong>Ağız içi problemler</strong></p>

<p>Çürük ya da enfekte dişler, diş taşı, çekilmesi gereken ancak ağızda bırakılmış kök ve dişler kötü kokuya yol açabilir.</p>

<p><strong>Yetersiz ağız bakımı</strong></p>

<p>Dişlerin günde en az iki kez fırçalanmaması, diş ipi ile diş aralarının temizlenmemesi ağızda bakteri birikimine neden olur ve bu da kötü koku oluşumuna zemin hazırlar.</p>

<p><strong>Dil yüzeyindeki bakteriler</strong></p>

<p>Dil üzerinde biriken bakteriler koku oluşumunun önemli bir nedenidir. Son araştırmalar, dilin de dişlerle birlikte fırçalanmasının ağız kokusunu azaltmada oldukça etkili olduğunu ortaya koymuştur.</p>

<p><strong>Sistemik hastalıklar</strong></p>

<p>Reflü, mide rahatsızlıkları, bademcik taşları, sinüzit ve diyabet gibi hastalıklar da ağız kokusuna neden olabilir.</p>

<p><strong>Ağız kuruluğu</strong></p>

<p>Tükürüğün azalması hem kötü koku hem de diş çürüklerinin oluşmasına yol açar. Ağız kuruluğu sigara, alkol, bazı ilaçlar ya da yetersiz su tüketiminden kaynaklanabilir.</p>

<p><strong>Geçici sabah kokusu</strong></p>

<p>Sabahları oluşan ağız kokusu genellikle normaldir. Uyku sırasında tükürük salgısının azalması nedeniyle ağızda bakteri birikir. Ancak bu durum gün içinde de devam ediyorsa mutlaka diş hekimi görüşü alınmalıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 15:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-1763124907.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı böbrekler için çocukluktan önlem alınmalı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-bobrekler-icin-cocukluktan-onlem-alinmali-2613</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-bobrekler-icin-cocukluktan-onlem-alinmali-2613</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, böbrek sağlığına dikkat etmenin önemi, kronik böbrek yetmezliğinin risklerini, erken teşhis ve korunma yolları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve<strong>&nbsp;</strong>Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, böbrek sağlığına dikkat etmenin önemi, kronik böbrek yetmezliğinin risklerini, erken teşhis ve korunma yolları hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Çocukluktan itibaren önlem almak, ileride böbrek yetmezliğini önleyebilir!</strong></p>

<p>Kronik böbrek yetmezliğinin son yıllarda artış gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Hastalar yaşamlarını&nbsp;ya diyalize bağlı olarak sürdürüyor ya da organ nakli olarak yeniden sağlıklı bir yaşama kavuşabiliyor.” dedi.</p>

<p>Böbrek sağlığına çocukluk çağından başlayarak dikkat edilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasının kişiyi ilerleyen yıllarda böbrek yetmezliği tehlikesinden koruyabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Atamer, “Böbrek vücudumuzdaki zehirli maddeleri temizleyen, D vitaminin aktivasyonunu sağlayan, kırmız kan hücrelerimizin üretimini sağlayan hormonu üreten ve vücudumuzun sıvı, elektrolit ve pH dengesini sağlayan eşsiz bir organımızdır. Böbrek fonksiyonlarının belirli bir değerin altına inmesi kronik böbrek yetmezliğine işaret eder.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kronik böbrek yetmezliği tedavi edilmediği taktirde hayati riske yol açabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Böbrek yetmezliğinin süzme değerinin 60 ml/dk altına inmesi demek olduğunu aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Eğer süzme değeri 20’nin altına inerse son dönem böbrek yetmezliği olarak adlandırılır.” dedi.</p>

<p>Önemli olanın böbrek yetmezliği gelişmeden müdahale etmek olduğunu da sözlerine ekleyen Prof. Dr. Atamer, şöyle devam etti:</p>

<p>“Üç ayı aşan bir böbrek yetmezliği kronik böbrek yetmezliği olarak adlandırılır. Kronik böbrek yetmezliği kemik erimesi, kansızlık ve kalp hastalıklarına neden olduğundan dolayı tedavi edilmediği taktirde hayati riske yol açar. Böbrek yetmezliği her yaş ve cinsiyette görülebilirse de &nbsp;özelikle ileri yaşlarda ve kadınlarda sık görülür.”</p>

<p><strong>Erken teşhis ile böbrek yetmezliğini yavaşlatmak ve tedavi etmek mümkün&nbsp;</strong></p>

<p>Böbrek yetersizliğinin erken evrelerde herhangi bir belirti göstermeyebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Hastalığı saptamanın en etkili yolu kan ve idrar tahlillerinin belirli aralıklarla yapılmasıdır.” dedi.</p>

<p>Erken teşhis ile böbrek yetmezliğini yavaşlatmanın ve tedavi etmenin mümkün olduğuna işaret eden Prof. Dr. Atamer, “Diyabet, yüksek tansiyon, fazla kilo, aile ve akrabalarda böbrek yetmezliği hikayesi varsa 6-12 ayda bir hekim kontrolü yapılması gerekir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Böbrek sağlığını korumak için gereksiz antibiyotik ve ağrı kesici kullanılmamalı!</strong></p>

<p>Böbrek sağlığını korumak için kan şekerinin belirli aralılarla kontrol edilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Diyabet hastaları da ilgili uzman hekimler tarafından tedavi ve takip edilmeli. Kan basıncı takibi son derecede önemli. Sağlıklı beslenmeye, tuz tüketimini günlük en fazla bir çay kaşığı olacak şekilde sınırlandırmaya özen gösterilmeli. İşlenmiş gıdalar ve fast food tarzı beslenmeden uzak durulmalı, taze sebze meyve ve ev yemekleri tercih edilmeli. Günde 1.5-2 litre su içilmeli, tütün ürünlerinden uzak durulmalı ve en önemlisi gereksiz yere antibiyotik ve ağrı kesici kullanılmamalı.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 15:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/saglikli-bobrekler-icin-cocukluktan-onlem-alinmali-1763124893.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akciğer röntgeni ciğerlerin yalnızca yüzde 70’ini gösteriyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-rontgeni-cigerlerin-yalnizca-yuzde-70ini-gosteriyor-2606</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-rontgeni-cigerlerin-yalnizca-yuzde-70ini-gosteriyor-2606</guid>
                <description><![CDATA[Akciğer kanseri, dünyada en sık görülen kanser türlerinden biri olmasının yanı sıra erken evrede belirti vermemesi nedeniyle tanısı gecikebilen hastalıklardan biri. Uzun süreli öksürük, nefes darlığı ya da göğüs ağrısı gibi semptomlarla kendini gösterebilen bu hastalıkta erken tanının tedavi başarısı açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Akciğer kanserinde erken evre tanı, tedavi planının zamanında oluşturulmasını ve hastalığın kontrol altına alınmasını sağlar. Bu nedenle özellikle risk grubundaki kişilerin düzenli kontrollerini ihmal etmemesi gerekir” dedi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Akciğer kanseri tanısında hastanın şikayetleri, muayene bulguları ve uygun görüntüleme yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Çalışkan, “Göğüs hastalıkları polikliniklerinde şikâyeti olan hastalara genellikle akciğer röntgeni çekiliyor ancak bu yöntemle akciğerlerin yalnızca yüzde 70-75’i görüntülenebiliyor. Bu nedenle kanser şüphesi olan durumlarda bilgisayarlı tomografiyle detaylı inceleme yapılması büyük önem taşıyor. Hızlı ilerleyen bu hastalıkta tanının gecikmeden konulması ve doğru biyopsi yönteminin seçilmesi, tedavi başarısını doğrudan etkileyen en önemli unsurlardan biri” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Düşük radyasyonla erken tanı mümkün</strong></p>

<p>Akciğer kanseri taramasında erken tanı için düşük doz akciğer tomografisinin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Düşük doz tomografi, normal tomografiye göre çok daha az radyasyon içerir ancak küçük kitleleri saptamada etkilidir. 50-80 yaş aralığında ve 20 paket-yıl sigara geçmişi olan kişilerin her yıl bu yöntemle tarama yaptırması gerekir -son 15 yıldır sigara içmiyor olsa bile- Bir yıl boyunca günde bir paket sigara içmek bir paket yıl olarak kabul edilir. Taramalar, kişinin yaşam beklentisini sınırlayan ciddi bir hastalığı varsa veya 81 yaşına geldiyse sonlandırılabilir” dedi.</p>

<p><strong>PET-BT’de görülen her kitle kanser değil</strong></p>

<p>PET-BT taramasına giren birçok kişinin sonucu beklerken endişelendiğini ve kendilerini hemen kanser olmuş gibi hissettiklerini sözlerine ekleyen Çalışkan, “PET-BT, vücutta olağandışı bir hücre hareketi olup olmadığını gösteren bir yöntemdir ancak tek başına kanser tanısı koymaz. Bazen enfeksiyonlar veya iltihaplar da PET-BT’de kanser gibi görünebilir. Özellikle zatürre, tüberküloz ya da mantar enfeksiyonları iyi huylu kitlelere neden olabilir. Böyle durumlarda genellikle önce enfeksiyon tedavisi uygulanır, ardından tomografiyle yeniden kontrol yapılır. Kesin tanı ise biyopsiyle, yani dokudan örnek alınarak konur” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 16:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/akciger-rontgeni-cigerlerin-yalnizca-yuzde-70ini-gosteriyor-1763042046.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı yaşamın yeni trendi, fermente besinler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-2605</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-2605</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, fermente besinlerin sağlık üzerindeki faydaları ve tüketiminde dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Fermente besinler artık sağlık için tercih ediliyor…&nbsp;</strong></p>

<p>Son yıllarda kronik ve salgın hastalıkların artması ile birlikte bir besinin doyurucu olmasının yanı sıra sağlığa faydalı etkisinin olmasının da önem kazandığına dikkat çeken&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu noktada geleneksel besinlere, fermente yiyeceklere yönelim devreye girdi.” dedi.</p>

<p>Tarihsel süreçte fermente besinlerin kullanım amacının besinleri daha uzun süre saklayabilmek olduğunu hatırlatan Yiğit, “Günümüzde ise çoğunlukla sağlık üzerindeki olumlu etkileri sebebiyle tercih ediliyor. Fermente yiyecekler; yararlı mikroorganizmalar sayesinde, besinlerin fermantasyonu sonucunda, çeşitli enzimatik değişimlerin ve sağlığa yararlı son ürünlerin meydana geldiği fonksiyonel besinlerdir.&nbsp;Yoğurt, kefir, kambucha, tarhana, boza, sofralık zeytin, şalgam suyu ve adlarını daha az duyduğumuz Kore turşusu olarak bilinen kimchi, sofu (<em>fermente soya peyniri</em>) fermente besinler arasındadır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Fermente ürünler, anti-diyabetik ve antihipertansif etki gösterebilir!</strong></p>

<p>Yapılan bazı araştırmalara değinen&nbsp;Hülya Yiğit, “Araştırmalarda,&nbsp;fermente besinlerde bulunan bazı probiyotik mikroorganizmaların yeterli miktarda tüketildiklerinde, ürettikleri çeşitli metabolitler sayesinde psikolojik rahatsızlıklar üzerinde olumlu etkiler gösterdiği tespit edildi.” dedi.</p>

<p>Fermente ürünlerin içerdiği biyoaktif moleküller sayesinde vücutta anti-diyabetik, antihipertansif (<em>yüksek tansiyonu düşürücü veya kontrol altında tutucu</em>) etkileri de olduğunu aktaran Yiğit, kefir gibi fermente süt ürünlerinin, laktoz sindirimini arttırıcı etkisi ile laktoz intoleransı olan bireylerde olumlu etkilerinin olduğunu dile getirdi.</p>

<p><strong>Kronik ve salgın hastalıkların arttığı bu yüzyılda fermente besinlere ihtiyacımız var!</strong></p>

<p>Fermente bazı yiyeceklerin tuz içerikleri yüksek olabildiğini vurgulayan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu nedenle tüketim miktarı ve sıklığına dikkat etmek oldukça önemli.” dedi.</p>

<p>Özellikle hazır turşular alınırken tuz içeriklerinin mutlaka incelenmesini öneren Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Turşu, çok yararlı fermente bir besin olsa da her gün yüksek porsiyonlarda tüketmek tansiyon dengesizliklerine, mide sorunlarına sebep olabilir. Fermente besinler eğer evde yapılacaksa ortam sıcaklığına, saklama süresine ve saklama kaplarına dikkat edilmeli. Özellikle plastik içermeyen kaplar, mümkünse cam olanlar tercih edilmeli. Eğer satın alınacaksa etiketler mutlaka okunmalı.&nbsp;</p>

<p>Kronik ve salgın hastalıkların arttığı bu yüzyılda; psikolojik sağlamlık, güçlü bir bağışıklık sistemi ve kronik hastalıklardan korunmak için fermente besinlere ihtiyacımız her zamankinden daha fazla olacak gibi görünüyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 16:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-1763042033.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz Sağlığında Salgın: Diyabet</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/goz-sagliginda-salgin-diyabet-2604</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/goz-sagliginda-salgin-diyabet-2604</guid>
                <description><![CDATA[Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre, dünya genelinde 2025 itibarıyla 828 milyon yetişkin diyabetle yaşıyor. Bu rakamın 2050 yılına kadar 1,3 milyara ulaşması bekleniyor. Her 10 yetişkinden biri diyabetli olmasına rağmen, bu kişilerin önemli bir kısmı hastalığının farkında değil veya yeterli tedavi alamıyor.

 Diyabetin, kanda glikoz oranının yükselmesiyle ortaya çıkan ciddi bir metabolik hastalık olduğunu vurgulayan Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Yüksek şeker düzeyi retina damarlarında bozulmaya yol açarak görme kaybına neden olur. Bu nedenle diyabet hastalarının göz muayenelerini düzenli aralıklarla yaptırmaları büyük önem taşır,” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre, dünya genelinde 2025 itibarıyla 828 milyon yetişkin diyabetle yaşıyor. Bu rakamın 2050 yılına kadar 1,3 milyara ulaşması bekleniyor. Her 10 yetişkinden biri diyabetli olmasına rağmen, bu kişilerin önemli bir kısmı hastalığının farkında değil veya yeterli tedavi alamıyor.<br />
<br />
&nbsp;Diyabetin, kanda glikoz oranının yükselmesiyle ortaya çıkan ciddi bir metabolik hastalık olduğunu vurgulayan Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Yüksek şeker düzeyi retina damarlarında bozulmaya yol açarak görme kaybına neden olur. Bu nedenle diyabet hastalarının göz muayenelerini düzenli aralıklarla yaptırmaları büyük önem taşır,” dedi.</p>

<p><strong>Erken Tanı Görmeyi Kurtarabilir</strong></p>

<p>Diyabetin, gözün ağ tabakasında kanamalara ve sarı noktada ödem oluşumuna yol açabileceğini belirten Op. Dr. Fevzi Akkan, bu durumların zamanında fark edilmemesi halinde kalıcı görme kaybı yaşanabileceğini söyledi.<br />
&nbsp;“Erken teşhis edilen vakalarda görme kaybını önlemek mümkündür. Ancak birçok hasta, gözde ciddi hasar oluşana kadar muayeneye gitmiyor. Bu da geri dönüşü olmayan sonuçlara neden oluyor,” diye konuştu.</p>

<p><strong>Hastalığın Hızını Yavaşlatmak Mümkün</strong></p>

<p>Araştırmalara göre Türkiye’de diyabet hastalarının yüzde 82’si bu hastalık nedeniyle günlük yaşamında zorlanıyor, tamamı ise hastalığın ruhsal durumlarını olumsuz etkilediğini belirtiyor. Op. Dr. Fevzi Akkan, hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için alınabilecek önlemleri şu şekilde sıraladı:</p>

<ul>
	<li><strong>Hareketli bir yaşam tarzı benimseyin.</strong></li>
	<li><strong>Kan şekeri dengesini koruyun</strong>, açlık-tokluk farklarını azaltın.</li>
	<li><strong>İşlenmiş gıdalardan uzak durun.</strong></li>
	<li>Erken evrede teşhis edilen hastalarda,&nbsp;<strong>sarı nokta ödemine yönelik göz içi ilaç enjeksiyonları</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>kanamalı damarlarda lazer tedavisi</strong>&nbsp;ile görme uzun süre korunabilir.</li>
</ul>

<p><strong>Düzenli Kontroller Hayati Önem Taşıyor</strong></p>

<p>Diyabetik retinopatinin, 50 yaş altındaki bireylerde körlüğe yol açan en yaygın neden olduğunu hatırlatan Op. Dr. Fevzi Akkan, hastaların özellikle diyabetin 5’inci yılından itibaren yılda en az bir kez göz muayenesi yaptırmaları gerektiğini söyledi.</p>

<p>Hastalığı teşhis edilen bireylerde ise 3 ila 4 ayda bir düzenli muayenenin şart olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>Göz Sağlığını Korumak Elinizde</strong></p>

<p>Diyabetin gözde en sık neden olduğu hastalık olan diyabetik retinopatinin, görme oranında yüzde 90’a varan kayıplara yol açabileceğini belirten Op. Dr. Fevzi Akkan, şu uyarılarda bulundu:<br />
&nbsp;“Diyabet, retinadaki kılcal damarların yapısını bozarak hücre kaybına, damar geçirgenliğinin artmasına ve sarı noktada sıvı birikimine neden olur. Zamanla retinada yeni damarlar oluşur, bu damarlar kanayabilir ve göz içinde zar oluşumuna yol açabilir. Sonuç olarak ciddi görme kayıpları ve ağrılı göz tansiyonu artışları meydana gelir.”</p>

<p><strong>Göz Muayenesini İhmal Etmeyin</strong></p>

<p>Op. Dr. Fevzi Akkan, diyabetin tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını, ancak düzenli takip ve uygun tedaviyle gözdeki olumsuz etkilerin yavaşlatılabileceğini belirterek sözlerini şöyle tamamladı:<br />
&nbsp;“Diyabet hastaları, görme yetilerini korumak istiyorlarsa yılda en az bir kez göz muayenesi olmalı. Unutmayın, erken tanı hayat kurtarır, göz sağlığınızı korur.”</p>

<p><strong>Dünyagöz Hastaneler Grubu Hakkında:</strong></p>

<p>1996 yılında hizmet vermeye başlayan Dünyagöz, gözün tüm branşlarında sunduğu yüzlerce farklı tedavi yöntemiyle ve en gelişmiş teknolojilerle göz ve göz çevresi sağlığına dair her türlü soruna çözüm sunmaktadır. Branş hastaneciliği anlayışıyla Türkiye’de yeni bir dönem başlatan Dünyagöz, günlük 8.000 poliklinik ve 1.000 ameliyat kapasitesiyle yurt içi ve yurt dışında toplam 31 noktada etik ve ilkeli sağlık hizmeti vermektedir.</p>

<p>Dünyagöz; 350’si öğretim üyesi ve uzman doktor olmak üzere 800 kişilik medikal kadrosu, 3.500’ün üzerinde çalışanı ve çağdaş yönetim anlayışıyla kısa sürede dünyanın sayılı merkezleri arasında yer almıştır. Türkiye genelinde İstanbul, Ankara, Antalya, İzmit, Adana, Samsun, Tekirdağ, Bursa, Konya, Sakarya, Gaziantep ve İzmir olmak üzere 12 ilde 21 şubesi; yurt dışında ise Almanya (Frankfurt, Köln), Gürcistan (Tiflis), Azerbaycan (Bakü), Kosova (Priştine), Kırgızistan (2 noktada Bişkek), Özbekistan (Taşkent) ve Bulgaristan (Haskovo) olmak üzere toplam 10 noktada hizmet vermektedir.</p>

<p>Dünyagöz, Türkiye’de sağlık turizminin öncülerinden biri olarak, yılda ortalama 120.000 yabancı hastaya 7/24 hizmet vermekte; dünyanın 171 farklı ülkesinden gelen hastalarına ileri düzey göz sağlığı çözümleri sunmaktadır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 16:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/goz-sagliginda-salgin-diyabet-1763042025.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabetlilerin en önemli görevi, diyabet kontrolü…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/diyabetlilerin-en-onemli-gorevi-diyabet-kontrolu-2603</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/diyabetlilerin-en-onemli-gorevi-diyabet-kontrolu-2603</guid>
                <description><![CDATA[Diyabetin ömür boyu süren kronik bir hastalık olduğunu belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, diyabet tedavisinde amacın kan şekeri düzeylerini kontrol altına almak, diyabetle ilgili belirtileri ortadan kaldırmak veya hafifletmek, diyabete bağlı oluşabilecek hastalıkları/komplikasyonları önlemek veya geciktirmek olduğunu söyledi. Diyabetin kontrol altında tutulmasında en önemli görevin diyabetlilere ait olduğunu belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Çünkü diyabet, hayat boyu diyabetlilerle birlikte olacak bir arkadaş gibidir. Diyabetlilerin arkadaşları olan bu hastalık ile iyi geçinebilmeleri için yanlış olan beslenme alışkanlıklarını değiştirip, yerine, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri, günlük öğün planını, yiyeceklerin içerdiği besin öğeleri ile besinlerin porsiyon ölçülerini öğrenmeleri ve diyabetle ilgili belirtilere uygun acil önlemler almaları gereklidir” dedi.
İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada diyabetlilerin beslenmesinde dikkat etmeleri gerekenlere ilişkin tavsiyelerde bulundu.
Diyabetin iyi yönetilmesi çok önemli… 
Diyabetin ömür boyu süren kronik bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Diyabetin tedavisinde amacımız kan şekeri düzeylerini kontrol altına almak, diyabetle ilgili belirtileri ortadan kaldırmak veya hafifletmek, diyabete bağlı oluşabilecek hastalıkları/komplikasyonları önlemek veya geciktirmektir. Burada en önemli görev diyabetlilere aittir. Çünkü diyabet, hayat boyu diyabetlilerle birlikte olacak bir arkadaş gibidir. Diyabetlilerin arkadaşları olan bu hastalık ile iyi geçinebilmeleri için yanlış olan beslenme alışkanlıklarını değiştirip, yerine, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri, günlük öğün planını, yiyeceklerin içerdiği besin öğeleri ile besinlerin porsiyon ölçülerini öğrenmeleri ve diyabetle ilgili belirtilere uygun acil önlemler almaları gereklidir” uyarısında bulundu
Beslenme, diyabet tedavisinin temelini oluşturuyor
Beslenme, kan şekeri seviyelerinin düzenlenmesinde en önemli faktör olduğu için beslenmenin diyabetin tedavisinin temelini oluşturduğunu vurgulayan Prof. Dr. M. Emel Alphan, ayrıca beslenmenin diyabetle ilgili komplikasyon riskini azaltmaya ve diyabetlilerin genel olarak sağlıklı olmalarına yardımcı olduğunu söyledi. Prof. Dr. M. Emel Alphan, doğru ve dengeli beslenmenin önemli olduğu üç noktayı şöyle açıkladı:
Kan şekeri kontrolü: Besinlerdeki karbonhidratlar, kan şekeri seviyelerini doğrudan etkilediği için diyabetliler, öğünlerde karbonhidrat sayımı yaparak ve glisemik indeksi düşük besinleri tercih ederek kan şekeri seviyelerini daha iyi kontrol edebilirler.
Komplikasyon riskinin azaltılması: Sağlıklı beslenme, diyabete bağlı oluşabilecek kalp-damar hastalığı, böbrek hastalığı (nefropati), görme bozukluğu (retinopati) ve sinir hasarı (nöropati)  gibi komplikasyonların riskini azaltmaya yardımcı olur.
Ağırlık yönetimi: Diyabetlilerin çoğu tanı konulduğu zaman şişmandırlar. Diyabetlilerin tanı konulduktan sonra ağırlıklarının yüzde 10’unu kaybetmeleri bile kan şekerlerinin, kan basıncının, kan yağlarının (toplam kolesterol, trigliserid, LDL-K), 3 aylık kan şekeri ortalamalarının (HbA1c), kullanılan ilaç (ağızdan alınan ilaçlar veya insülin vb.) dozlarının azalmasına neden olur. O yüzden diyabetliler için sağlıklı ağırlık yönetimi çok önemlidir. Kişiye özel beslenme planı, kilo verme veya kilo koruma hedeflerine ulaşmada yardımcı olabilir.
Özel bir beslenme planı oluşturulmalı
Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenme, diyabetlilerin enerji seviyelerini iyileştirmeye ve yorgunluklarını azaltmaya da yardımcı olabilir. Her bireyin beslenme ihtiyacı farklı olduğu için, diyabetlilerin bir diyetisyen ile ya da diyabet alanında uzman bir diyetisyen ile çalışarak kişiye özel bir beslenme planı oluşturmaları önemlidir.
Diyabetli bireylerin beslenmesinde bu noktalara dikkat!
Diyabetlilerin beslenmelerinde dikkat etmeleri gereken bazı önemli noktalara da değinen Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Bunlar genel önerilerdir. Her diyabetlinin, diyabet diyetisyeni ile birlikte oluşturdukları kendilerine özel bir beslenme planı olmalıdır” diyerek önerilerini şöyle sıraladı: 
Karbonhidrat sayımı: Kan şekerini etkileyen en önemli faktör karbonhidrattır. Diyabetlilerin karbonhidrat alımlarını takip etmeleri, kan şekeri seviyelerini kontrol altında tutmaları için önemlidir. Diyabetlilerin karbonhidrat kaynağı besinleri ve karbohidrat içeriklerini bilmeleri ve önerilen karbonhidratları öğünlerine dengeli olarak dağıtmaları çok önemlidir.  Tam tahıllar (tam buğday ekmeği, çavdarlı ekmek ile bulgur vb. posalı tahıllar), sebzeler, meyveler ve kurubaklagiller gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Ayrıca süt, yoğurt, kefir vb. besinlerde de karbonhidrat bulunur.
Glisemik indeks: Glisemik indeksi ve glisemik yükü düşük besinler seçilmelidir. Glisemik indeks, 50 gram karbonhidrat içeren besinlerin kan şekerine olan etkisini gösterirken, glisemik yük; besinlerin yenilen miktarının kan şekerine olan etkisini gösterir. Bu besinler kan şekerini daha yavaş yükseltir. Bu besinlere örnek olarak tam buğday ekmeği, yulaf, baklagiller, sebzeleri verebiliriz. Ama miktar çok önemlidir. Örneğin 4-5 yemek kaşığı tüketilen mercimeğin glisemik indeksi ve glisemik yükü düşüktür. Fakat bu miktarın üzerine çıkıldığında glisemik yük arttığı için kan şekeri seviyeleri yükselebilir. Düşük glisemik indeksli meyveler seçilmelidir.
Posalı besinler: Posa, kan şekeri seviyelerini kontrol etmeye yardımcı olur.   Sebzeler, meyveler, tam tahıllar ve baklagiller posa açısından zengindir. Özellikle çözünebilir posadan zengin olan sebzeler, meyveler ve baklagiller kan şekerini ve kan yağlarını düşürmede etkilidir.
Proteinli besinler: Sağlıklı beslenmede önemli bir yeri olan proteinli besinlerin yağsız olanları tercih edilmelidir (yağsız et, tavuk, balık, yumurta, baklagiller ile az yağlı süt, yoğurt, peynir vb.)
Yağlar: Doymuş yağlardan ve trans yağlardan kaçınmak gerekir.  Yemeklerde tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı gibi doymuş yağlar yerine zeytinyağı ve fındık yağı ile ayçiçek yağı, soya yağı gibi bitkisel sıvı yağların az miktarda kullanılmasına özen gösterilmelidir. Ayrıca trans yağların en önemli kaynağı olan paketli besinler (bisküvi, kraker, kurabiye vb.), fast food restoranlarda defalarca yanmış yağda kızartılan patatesler, cipsler ve hidrojene edilmiş yağlardan uzak durulmalıdır.
Porsiyon kontrolü: Porsiyon boyutlarına dikkat edilmelidir. Aşırı miktarlarda yenilen her yemek kan şekeri seviyelerini olumsuz etkileyebilir.
Sıvı tüketimi: Diyabetlilerin su içmeleri çok önemlidir. Şekerli meşrubatlardan ve içeceklerden kaçınılmalı, çay, kahve şekersiz içilmelidir, gerektiğinde belirli miktarlarda yapay tatlandırıcı kullanılabilir.
Ara öğünler: Meyveler, sebzeler ve belirli ölçüde kuruyemişler ara öğünlerde tercih edilebilir. Elma, armut, şeftali, portakal ve çilek gibi düşük glisemik indeksli meyveler ara öğünler için uygundur.
Alkol ve şekerli besinler: Alkol tüketilmemeli ya da çok az alınmalı. Şekerli besinler ve içecekler tüketilmemelidir.
Minimum insülin dozu ile maksimum yarar sağlanmalıdır
Diyabetli bireylerin şeker, çikolata ve tatlı tüketmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Diyabetlilere eskiden şeker, şekerli içecekler, çikolata ve tatlılar belli ölçülerde karbonhidratlı besinlerin yerine sayılarak veriliyordu. Fakat Amerikan Diyabet Derneği, son rehberinde bu tür besinlerin ve içeceklerin kesinlikle yenilmemesi ve içilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun nedeni; bu olayın diyabetliler tarafından abartılması, özellikle tip 1 diyabetlilerin karbonhidrat miktarlarını gözetmeden tatlı vb. besin ve içecekleri tüketerek uyguladıkları insülin dozlarını çok fazla arttırmalarıdır. İnsülin tedavisinde olan tip 1 ve tip 2 diyabetlilerin insülin dozlarının çok yüksek olması istenmez. Minimum insülin dozu ile maksimum yarar sağlanmalıdır. O yüzden diyabetlilerin içecek olarak sadece su tüketmeleri tavsiye edilmektedir. Unutulmaması gereken en önemli konu; diyabetlilerin tedavilerinde ilaç/insülin olsa bile sağlıklı beslenme ile birlikte bu ilaçların etkinliğinin artacağını bilmeleridir” diye konuştu.
Ketojenik diyetler diyabetliler için uygun mu?
Karbonhidratın yer almadığı ketojenik diyetlere de değinen Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Son yıllarda ketojenik diyetler popüler diyetler arasında yerini aldı. Aslında ketojenik diyetlerin tedavi edici özelliği sadece epileptik çocuklarda kanıtlandı ve epilepsi tedavisinde kullanılmaktadır. Ketojenik diyet ve obezite ile ilgili araştırmalar, 1960’lı yıllarda başladı ve ilk sonuçlar net değildi, zayıflamada başarılı olduğunu iddia eden çalışmalar var. Ketojenik diyetlerin kan yağları üzerine etkili olduğu yönünde yapılan çalışmaların sonuçları da karışıktır. Yapılan çalışmaların ya vaka sunumu ya da küçük gruplarda yapılan çalışmalar olduğu ve bu çalışmaların uzun süreli olmadığı ve büyük popülasyonlarda yapılmadığı bilinmektedir. Ketojenik diyetler, kilo vermeye yardımcı olsa da vücuttan su kaybına (dehidratasyon), hipotansiyona (tansiyon düşüklüğü), baş dönmesine, yorgunluğa, besin öğesi eksikliklerine, posa eksikliği nedeniyle kabızlığa ve böbrek taşlarının oluşumuna neden olabilir. Başlangıçta kan lipidlerini düzelttiği iddia edilse de uzun dönemde kan yağlarının yükselmesine neden olduğu için kalp-damar hastalıkları ve hipertansiyon riskini arttırabilir” uyarısında bulundu.
Diyabetlilerin 130 gramın altında karbonhidrat tüketmemeleri gerekiyor
Ketojenik diyetlerinin karbonhidrat miktarının çok az olduğu (enerjinin yüzde 5’i), yağ ve proteinlerin fazla miktarlarda verildiği diyetler olduğunu ifade eden Prof. Dr. M. Emel Alphan, şunları söyledi: 
“Beslenme rehberleri, obez ve diyabetliler için ketojenik diyetlerin kullanımını desteklemiyorlar. Rehberlere göre diyabetlilerin 130 gramın altında karbonhidrat tüketmemeleri gerekiyor. Bu da enerjinin yüzde 40’ının karbonhidrattan gelmesi demektir. Ketojenik diyetlerin kısa vadede genel olarak güvenli olduğu bulunmuş olsa da uzun süreli uygulanamazlar. Uzun süreli, kesintisiz ketojenik diyetlerin güvenliği üzerine herhangi bir çalışma yapılmamıştır.  Meyve, baklagiller ve yüksek posalı tam tahılları yememek, birçok faydalı besin öğesinin vücuda alınmaması demektir ve bu besin öğeleri takviyelerle yerine konulmazsa yan etkilerin görülme olasılığı daha da artar. Bu bahsettiğimiz besinler yukarıda da anlatıldığı gibi diyabetlilerin mutlaka alması gereken besinlerdir.  Özellikle tip 1 diyabetlilerde ketojenik diyetler, ketoasidoz komasını tetikleyebilir, hipoglisemi (şeker düşüklüğü) riskini arttırabilir. Ayrıca, alınan yüksek miktarlardaki yağ ve protein nedeniyle kalp-damar hastalığı riski artabilir, nefropati oluşumuna zemin hazırlayabilir. Ayrıca alınan aşırı protein kemiklerden kalsiyumun çekilerek idrarla atılmasına ve osteoporoz (kemik erimesi) riskinin artmasına neden olur.”
Diyabet yönetiminde yaşam tarzı değişikliği yapılmalı
Prof. Dr. M. Emel Alphan, sözlerini şöyle tamamladı: “Diyabet yaşam boyu süren bir hastalık olduğu için sağlıklı beslenmeyi uygulayarak yaşam tarzı değişikliği yapmak (sağlıklı beslenmek, fiziksek olarak aktif olmak, sigara/alkol kullanmamak, kaliteli ve düzenli uyku ve güneşten yeterince yararlanarak D vitamini almak) diyabetlilerin sağlıklı olarak uzun yaşamalarına neden olduğu bir gerçektir.”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diyabetin ömür boyu süren kronik bir hastalık olduğunu belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, diyabet tedavisinde amacın kan şekeri düzeylerini kontrol altına almak, diyabetle ilgili belirtileri ortadan kaldırmak veya hafifletmek, diyabete bağlı oluşabilecek hastalıkları/komplikasyonları önlemek veya geciktirmek olduğunu söyledi. Diyabetin kontrol altında tutulmasında en önemli görevin diyabetlilere ait olduğunu belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Çünkü diyabet, hayat boyu diyabetlilerle birlikte olacak bir arkadaş gibidir. Diyabetlilerin arkadaşları olan bu hastalık ile iyi geçinebilmeleri için yanlış olan beslenme alışkanlıklarını değiştirip, yerine, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri, günlük öğün planını, yiyeceklerin içerdiği besin öğeleri ile besinlerin porsiyon ölçülerini öğrenmeleri ve diyabetle ilgili belirtilere uygun acil önlemler almaları gereklidir” dedi.<br />
İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada diyabetlilerin beslenmesinde dikkat etmeleri gerekenlere ilişkin tavsiyelerde bulundu.<br />
Diyabetin iyi yönetilmesi çok önemli…&nbsp;<br />
Diyabetin ömür boyu süren kronik bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Diyabetin tedavisinde amacımız kan şekeri düzeylerini kontrol altına almak, diyabetle ilgili belirtileri ortadan kaldırmak veya hafifletmek, diyabete bağlı oluşabilecek hastalıkları/komplikasyonları önlemek veya geciktirmektir. Burada en önemli görev diyabetlilere aittir. Çünkü diyabet, hayat boyu diyabetlilerle birlikte olacak bir arkadaş gibidir. Diyabetlilerin arkadaşları olan bu hastalık ile iyi geçinebilmeleri için yanlış olan beslenme alışkanlıklarını değiştirip, yerine, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri, günlük öğün planını, yiyeceklerin içerdiği besin öğeleri ile besinlerin porsiyon ölçülerini öğrenmeleri ve diyabetle ilgili belirtilere uygun acil önlemler almaları gereklidir” uyarısında bulundu<br />
Beslenme, diyabet tedavisinin temelini oluşturuyor<br />
Beslenme, kan şekeri seviyelerinin düzenlenmesinde en önemli faktör olduğu için beslenmenin diyabetin tedavisinin temelini oluşturduğunu vurgulayan Prof. Dr. M. Emel Alphan, ayrıca beslenmenin diyabetle ilgili komplikasyon riskini azaltmaya ve diyabetlilerin genel olarak sağlıklı olmalarına yardımcı olduğunu söyledi. Prof. Dr. M. Emel Alphan, doğru ve dengeli beslenmenin önemli olduğu üç noktayı şöyle açıkladı:<br />
Kan şekeri kontrolü: Besinlerdeki karbonhidratlar, kan şekeri seviyelerini doğrudan etkilediği için diyabetliler, öğünlerde karbonhidrat sayımı yaparak ve glisemik indeksi düşük besinleri tercih ederek kan şekeri seviyelerini daha iyi kontrol edebilirler.<br />
Komplikasyon riskinin azaltılması: Sağlıklı beslenme, diyabete bağlı oluşabilecek kalp-damar hastalığı, böbrek hastalığı (nefropati), görme bozukluğu (retinopati) ve sinir hasarı (nöropati)&nbsp; gibi komplikasyonların riskini azaltmaya yardımcı olur.<br />
Ağırlık yönetimi: Diyabetlilerin çoğu tanı konulduğu zaman şişmandırlar. Diyabetlilerin tanı konulduktan sonra ağırlıklarının yüzde 10’unu kaybetmeleri bile kan şekerlerinin, kan basıncının, kan yağlarının (toplam kolesterol, trigliserid, LDL-K), 3 aylık kan şekeri ortalamalarının (HbA1c), kullanılan ilaç (ağızdan alınan ilaçlar veya insülin vb.) dozlarının azalmasına neden olur. O yüzden diyabetliler için sağlıklı ağırlık yönetimi çok önemlidir. Kişiye özel beslenme planı, kilo verme veya kilo koruma hedeflerine ulaşmada yardımcı olabilir.<br />
Özel bir beslenme planı oluşturulmalı<br />
Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenme, diyabetlilerin enerji seviyelerini iyileştirmeye ve yorgunluklarını azaltmaya da yardımcı olabilir. Her bireyin beslenme ihtiyacı farklı olduğu için, diyabetlilerin bir diyetisyen ile ya da diyabet alanında uzman bir diyetisyen ile çalışarak kişiye özel bir beslenme planı oluşturmaları önemlidir.<br />
Diyabetli bireylerin beslenmesinde bu noktalara dikkat!<br />
Diyabetlilerin beslenmelerinde dikkat etmeleri gereken bazı önemli noktalara da değinen Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Bunlar genel önerilerdir. Her diyabetlinin, diyabet diyetisyeni ile birlikte oluşturdukları kendilerine özel bir beslenme planı olmalıdır” diyerek önerilerini şöyle sıraladı:&nbsp;<br />
Karbonhidrat sayımı: Kan şekerini etkileyen en önemli faktör karbonhidrattır. Diyabetlilerin karbonhidrat alımlarını takip etmeleri, kan şekeri seviyelerini kontrol altında tutmaları için önemlidir. Diyabetlilerin karbonhidrat kaynağı besinleri ve karbohidrat içeriklerini bilmeleri ve önerilen karbonhidratları öğünlerine dengeli olarak dağıtmaları çok önemlidir.&nbsp; Tam tahıllar (tam buğday ekmeği, çavdarlı ekmek ile bulgur vb. posalı tahıllar), sebzeler, meyveler ve kurubaklagiller gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Ayrıca süt, yoğurt, kefir vb. besinlerde de karbonhidrat bulunur.<br />
Glisemik indeks: Glisemik indeksi ve glisemik yükü düşük besinler seçilmelidir. Glisemik indeks, 50 gram karbonhidrat içeren besinlerin kan şekerine olan etkisini gösterirken, glisemik yük; besinlerin yenilen miktarının kan şekerine olan etkisini gösterir. Bu besinler kan şekerini daha yavaş yükseltir. Bu besinlere örnek olarak tam buğday ekmeği, yulaf, baklagiller, sebzeleri verebiliriz. Ama miktar çok önemlidir. Örneğin 4-5 yemek kaşığı tüketilen mercimeğin glisemik indeksi ve glisemik yükü düşüktür. Fakat bu miktarın üzerine çıkıldığında glisemik yük arttığı için kan şekeri seviyeleri yükselebilir. Düşük glisemik indeksli meyveler seçilmelidir.<br />
Posalı besinler: Posa, kan şekeri seviyelerini kontrol etmeye yardımcı olur.&nbsp; &nbsp;Sebzeler, meyveler, tam tahıllar ve baklagiller posa açısından zengindir. Özellikle çözünebilir posadan zengin olan sebzeler, meyveler ve baklagiller kan şekerini ve kan yağlarını düşürmede etkilidir.<br />
Proteinli besinler: Sağlıklı beslenmede önemli bir yeri olan proteinli besinlerin yağsız olanları tercih edilmelidir (yağsız et, tavuk, balık, yumurta, baklagiller ile az yağlı süt, yoğurt, peynir vb.)<br />
Yağlar: Doymuş yağlardan ve trans yağlardan kaçınmak gerekir.&nbsp; Yemeklerde tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı gibi doymuş yağlar yerine zeytinyağı ve fındık yağı ile ayçiçek yağı, soya yağı gibi bitkisel sıvı yağların az miktarda kullanılmasına özen gösterilmelidir. Ayrıca trans yağların en önemli kaynağı olan paketli besinler (bisküvi, kraker, kurabiye vb.), fast food restoranlarda defalarca yanmış yağda kızartılan patatesler, cipsler ve hidrojene edilmiş yağlardan uzak durulmalıdır.<br />
Porsiyon kontrolü: Porsiyon boyutlarına dikkat edilmelidir. Aşırı miktarlarda yenilen her yemek kan şekeri seviyelerini olumsuz etkileyebilir.<br />
Sıvı tüketimi: Diyabetlilerin su içmeleri çok önemlidir. Şekerli meşrubatlardan ve içeceklerden kaçınılmalı, çay, kahve şekersiz içilmelidir, gerektiğinde belirli miktarlarda yapay tatlandırıcı kullanılabilir.<br />
Ara öğünler: Meyveler, sebzeler ve belirli ölçüde kuruyemişler ara öğünlerde tercih edilebilir. Elma, armut, şeftali, portakal ve çilek gibi düşük glisemik indeksli meyveler ara öğünler için uygundur.<br />
Alkol ve şekerli besinler: Alkol tüketilmemeli ya da çok az alınmalı. Şekerli besinler ve içecekler tüketilmemelidir.<br />
Minimum insülin dozu ile maksimum yarar sağlanmalıdır<br />
Diyabetli bireylerin şeker, çikolata ve tatlı tüketmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Diyabetlilere eskiden şeker, şekerli içecekler, çikolata ve tatlılar belli ölçülerde karbonhidratlı besinlerin yerine sayılarak veriliyordu. Fakat Amerikan Diyabet Derneği, son rehberinde bu tür besinlerin ve içeceklerin kesinlikle yenilmemesi ve içilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun nedeni; bu olayın diyabetliler tarafından abartılması, özellikle tip 1 diyabetlilerin karbonhidrat miktarlarını gözetmeden tatlı vb. besin ve içecekleri tüketerek uyguladıkları insülin dozlarını çok fazla arttırmalarıdır. İnsülin tedavisinde olan tip 1 ve tip 2 diyabetlilerin insülin dozlarının çok yüksek olması istenmez. Minimum insülin dozu ile maksimum yarar sağlanmalıdır. O yüzden diyabetlilerin içecek olarak sadece su tüketmeleri tavsiye edilmektedir. Unutulmaması gereken en önemli konu; diyabetlilerin tedavilerinde ilaç/insülin olsa bile sağlıklı beslenme ile birlikte bu ilaçların etkinliğinin artacağını bilmeleridir” diye konuştu.<br />
Ketojenik diyetler diyabetliler için uygun mu?<br />
Karbonhidratın yer almadığı ketojenik diyetlere de değinen Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Son yıllarda ketojenik diyetler popüler diyetler arasında yerini aldı. Aslında ketojenik diyetlerin tedavi edici özelliği sadece epileptik çocuklarda kanıtlandı ve epilepsi tedavisinde kullanılmaktadır. Ketojenik diyet ve obezite ile ilgili araştırmalar, 1960’lı yıllarda başladı ve ilk sonuçlar net değildi, zayıflamada başarılı olduğunu iddia eden çalışmalar var. Ketojenik diyetlerin kan yağları üzerine etkili olduğu yönünde yapılan çalışmaların sonuçları da karışıktır. Yapılan çalışmaların ya vaka sunumu ya da küçük gruplarda yapılan çalışmalar olduğu ve bu çalışmaların uzun süreli olmadığı ve büyük popülasyonlarda yapılmadığı bilinmektedir. Ketojenik diyetler, kilo vermeye yardımcı olsa da vücuttan su kaybına (dehidratasyon), hipotansiyona (tansiyon düşüklüğü), baş dönmesine, yorgunluğa, besin öğesi eksikliklerine, posa eksikliği nedeniyle kabızlığa ve böbrek taşlarının oluşumuna neden olabilir. Başlangıçta kan lipidlerini düzelttiği iddia edilse de uzun dönemde kan yağlarının yükselmesine neden olduğu için kalp-damar hastalıkları ve hipertansiyon riskini arttırabilir” uyarısında bulundu.<br />
Diyabetlilerin 130 gramın altında karbonhidrat tüketmemeleri gerekiyor<br />
Ketojenik diyetlerinin karbonhidrat miktarının çok az olduğu (enerjinin yüzde 5’i), yağ ve proteinlerin fazla miktarlarda verildiği diyetler olduğunu ifade eden Prof. Dr. M. Emel Alphan, şunları söyledi:&nbsp;<br />
“Beslenme rehberleri, obez ve diyabetliler için ketojenik diyetlerin kullanımını desteklemiyorlar. Rehberlere göre diyabetlilerin 130 gramın altında karbonhidrat tüketmemeleri gerekiyor. Bu da enerjinin yüzde 40’ının karbonhidrattan gelmesi demektir. Ketojenik diyetlerin kısa vadede genel olarak güvenli olduğu bulunmuş olsa da uzun süreli uygulanamazlar. Uzun süreli, kesintisiz ketojenik diyetlerin güvenliği üzerine herhangi bir çalışma yapılmamıştır.&nbsp; Meyve, baklagiller ve yüksek posalı tam tahılları yememek, birçok faydalı besin öğesinin vücuda alınmaması demektir ve bu besin öğeleri takviyelerle yerine konulmazsa yan etkilerin görülme olasılığı daha da artar. Bu bahsettiğimiz besinler yukarıda da anlatıldığı gibi diyabetlilerin mutlaka alması gereken besinlerdir.&nbsp; Özellikle tip 1 diyabetlilerde ketojenik diyetler, ketoasidoz komasını tetikleyebilir, hipoglisemi (şeker düşüklüğü) riskini arttırabilir. Ayrıca, alınan yüksek miktarlardaki yağ ve protein nedeniyle kalp-damar hastalığı riski artabilir, nefropati oluşumuna zemin hazırlayabilir. Ayrıca alınan aşırı protein kemiklerden kalsiyumun çekilerek idrarla atılmasına ve osteoporoz (kemik erimesi) riskinin artmasına neden olur.”<br />
Diyabet yönetiminde yaşam tarzı değişikliği yapılmalı<br />
Prof. Dr. M. Emel Alphan, sözlerini şöyle tamamladı: “Diyabet yaşam boyu süren bir hastalık olduğu için sağlıklı beslenmeyi uygulayarak yaşam tarzı değişikliği yapmak (sağlıklı beslenmek, fiziksek olarak aktif olmak, sigara/alkol kullanmamak, kaliteli ve düzenli uyku ve güneşten yeterince yararlanarak D vitamini almak) diyabetlilerin sağlıklı olarak uzun yaşamalarına neden olduğu bir gerçektir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 16:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/diyabetlilerin-en-onemli-gorevi-diyabet-kontrolu-1763042012.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet alarmı: 2045’te hasta sayısı 700 milyona ulaşabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-2600</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-2600</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde en yaygın kronik hastalıklardan biri olan diyabet, yaşam kalitesini ve genel sağlığı ciddi biçimde etkiliyor. Kandaki glikoz düzeyinin artmasıyla idrarın tatlılaştığını fark eden Mısırlıların, milattan önce 1500’lü yıllarda bu hastalığı “tatlı idrar” olarak tanımladıklarını aktaran Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Yüzyıllardır bilinen bu hastalıkta düzenli takip, sağlıklı beslenme, yeterli fiziksel aktivite, stres kontrolü ve ideal kilonun korunması büyük önem taşıyor. Bu alışkanlıklarla diyabet riskini azaltmak ve hastalığın ilerlemesini önlemek mümkün” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsülin direnci, insülin eksikliği ya da her iki durumun birlikte görülmesiyle ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle seyreden diyabet, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Diyabetli birey sayısının 2045’te 700 milyon olacağının öngörüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden yaklaşık 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şu anda Avrupa’da en fazla diyabetli bireye sahip üçüncü ülke olan Türkiye’nin 2045’te de dünyada en yüksek diyabetli nüfusa sahip ilk 10 ülke arasında yer alması bekleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Tip 1’de insülin tedavisi şart</strong></p>

<p>Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki farklı türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Tip 1 diyabette genetik yatkınlığa ek olarak bazı çevresel tetikleyiciler hastalığın ortaya çıkmasına neden olur ve vücut insülin üretemez hale gelir. Dolayısıyla Tip 1 diyabette insülin tedavisi yaşam için zorunludur. Tip 2 ise daha çok yaşam tarzı, obezite ve hareketsizlikle ilişkilidir ve vücut insülini yeterince kullanamaz. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle Tip 2 diyabetin önüne geçmek ve hastalığı kontrol altında tutmak mümkün” dedi.</p>

<p><strong>&nbsp;Kazalardan sonra en sık amputasyon nedeni diyabet</strong></p>

<p>Diyabetin, trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni olduğunu vurgulayan Akın, “Bu durum, diyabetin ciddiyetinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinden biri olan diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, iştah artışı, halsizlik ve ağız kuruluğu yer alıyor. Tedavi edilmediğinde böbrekler, damarlar ve kalp başta olmak üzere birçok organı etkileyen hastalık, kalp-damar hastalığı riskini üç kata kadar artırıyor. Ayrıca erişkinlerde körlüğe ve ciddi dolaşım bozukluklarına da yol açabiliyor” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 17:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-1762960047.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Varis son yıllarda hızla yaygınlaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-2591</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-2591</guid>
                <description><![CDATA[Solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere pek çok hastalığın yaygınlaştığı sonbahar ve kış ayları, bazı hastalıkların tedavisinde ise en uygun dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, bu dönemin, varis hastalığının da tedavisinde en uygun zaman dilimi olduğunu belirterek “Çünkü sıcak havaların etkisinin azalması, hem tedavi sürecinin konforunu hem de iyileşme hızını olumlu yönde etkiliyor” diyor. Ülkemizde ve dünya genelinde kadınlarda 4 kat daha fazla varis hastalığı görüldüğünü ve son yıllarda sorunun hızla yaygınlaştığını vurgulayan Dr. Özgen, varise karşı etkili önlemleri anlattı, tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere pek çok hastalığın yaygınlaştığı sonbahar ve kış ayları, bazı hastalıkların tedavisinde ise en uygun<strong>&nbsp;</strong>dönem olarak karşımıza çıkıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen</strong>, bu dönemin, varis hastalığının da tedavisinde en uygun zaman dilimi olduğunu belirterek “Çünkü sıcak havaların etkisinin azalması, hem tedavi sürecinin konforunu hem de iyileşme hızını olumlu yönde etkiliyor” diyor. Ülkemizde ve dünya genelinde kadınlarda 4 kat daha fazla<strong>&nbsp;</strong>varis hastalığı görüldüğünü ve son yıllarda sorunun hızla yaygınlaştığını vurgulayan Dr. Özgen, varise karşı etkili önlemleri anlattı, tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Bacak toplardamarlarındaki&nbsp;kapakçıkların görevini yerine getirememesi sonucu damar yapısının bozulup genişlemesiyle oluşan&nbsp;varis hastalığı, hem ağrıya yol açması hem de estetik açıdan rahatsız edici görünümü nedeniyle tıbbi ve kozmetik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen “Varis toplardamarlarda oluşan ciddi bir fonksiyon bozukluğudur. Bacaklarda damarlarda belirginleşme, ağrı, şişlik, yanma, kaşıntı ve gece krampları gibi belirtilerle kendini gösterir. Tedavisi geciktirildiğinde damar yapısındaki bozulma ilerleyerek bacaklarda geri dönüşü olmayan ödem, ciltte renk değişikliği ve venöz ülser olarak bilinen lezyonlar meydana gelebilir. Bu nedenle erken dönemde teşhis ve tedavi çok önemlidir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Sonbahar ve kış ayları tedavide avantaj sağlıyor</strong></p>

<p>Özellikle sonbahar ve kış dönemlerinin varis tedavisi açısından son derece ideal olduğunu vurgulayan Dr. Özgen, şöyle konuşuyor: “Sonbahar ve kış ayları hem hastaların yaşam konforunu bozmadan tedavi yapmamıza olanak tanıyor, hem de daha hızlı sonuç almamızı sağlıyor. Bu fırsatı değerlendirmek, sağlıklı ve estetik bacaklara giden ilk adımdır. Lazer, köpük (skleroterapi) ve radyofrekans gibi modern varis tedavi yöntemleri sonrası bir süre&nbsp;varis çorabı kullanılması gerekir. Ayrıca varis işlemleri sonrası hastanın cilt yapısına da bağlı olarak ciltte iyileşme süresini de unutmamak gerekir. Soğuk havalarda bu süreç, hem daha konforlu geçer hem de damarlar sıcağa göre daha hızlı toparlanır. Ayrıca güneş ışığının azaldığı bu mevsimlerde ciltte leke riski de minimuma iner.” &nbsp;</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa…</strong></p>

<p>KVC Uzmanı Dr. Ayça Özgen, bacaklarında görünür damarlar, dolgunluk hissi veya ağrı gibi belirtileri olan kişilerin zaman kaybetmeden bir kalp ve damar cerrahisi uzmanına başvurmaları gerektiğini belirterek, varisin sadece görsel bir sorun olarak görülmesinin büyük bir hata olduğunu, tedavi edilmediğinde ciltte renk değişiklikleri, yaralar ve hatta pıhtı oluşumu gibi ciddi komplikasyonlar gelişebildiğini vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Varise karşı 8 etkili önlem!</strong></p>

<p>Varisin genetik yatkınlıktan kaynaklansa da günlük yaşam alışkanlıklarımızın da bu sorunu belirgin şekilde tetikleyebildiğini vurgulayan Dr. Özgen, kaçınılması gereken hataları ve alınması gereken önlemleri şöyle sıralıyor;&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Uzun süre ayakta kalmayın</strong></li>
</ul>

<p>Özellikle uzun süre sabit pozisyonda ayakta çalışmak bacak damarlarını sürekli basınç altında bırakır. Bu da varis riskini artırır. O nedenle uzun süre ayakta kalmamaya özen gösterin. Fırsat buldukça bacaklarınızı kalp seviyesinin üstüne kaldırarak dinlendirin.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Hareketsizlikten kaçının</strong></li>
</ul>

<p>Masa başında uzun süre, kesintisiz oturulduğunda bacak kasları yeterince çalışmaz, kan dolaşımı yavaşlar. Bu nedenle ara sıra mutlaka dolaşarak bacaklarınızı birkaç dakika hareket ettirin. Günlük yaşam alışkanlıklarınız arasına mutlaka düzenli yürüyüşü ekleyin.</p>

<ul>
	<li><strong>Bacak bacak üstüne atmayın</strong></li>
</ul>

<p>Bu alışkanlık damarların sıkışmasına yol açar ve kan akışını zorlaştırır. Uzun süreli oturuşlarda bacak bacak üstüne atmaktan kaçının.</p>

<ul>
	<li><strong>İdeal kilonuza ulaşın</strong></li>
</ul>

<p>Fazla kilo, bacak damarlarına ek yük bindirir ve kanın yukarı taşınmasını zorlaştırır. Bu nedenle fazla kilolarınızdan spor ve diyetle sağlıklı bir şekilde kurtularak, ideal kilonuza ulaşın.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Su tüketimine dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Su tüketimi damar sağlığını doğrudan etkileyen unsurlardan biridir. Günde ortalama 1,5-2 litre su tüketmek varis hastalığından korunmada önemli bir rol oynar. Bu nedenle su tüketimine dikkat edin.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yüksek topuklu ayakkabıyı sık giymeyin</strong></li>
</ul>

<p>Yüksek topuklu ayakkabılar sık kullanıldığında baldır kaslarının pompa etkisini azaltır, bu da kanın bacaklarda birikmesine neden olur.</p>

<ul>
	<li><strong>Hamam ve saunadan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Aşırı sıcak, damarların genişlemesine neden olarak varislerin belirginleşmesine yol açar. Bu nedenle aşırı sıcaklardan, hamam ve saunadan varis hastalarının kaçınması gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sigaradan kaçının</strong></li>
</ul>

<p>Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen “Sağlığımız açısından sayısız riski olduğu yapılan çalışmalarda kanıtlanan sigara, başta atar damar hastalıklarına neden olduğu gibi varise de zemin hazırlar. Sigara kullanımı damar duvarlarını zayıflatarak dolaşımı olumsuz etkiler ve bu da varis riskini artırır” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Nov 2025 17:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-1762870684.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alışveriş bağımlılığını bilinçli farkındalıkla yenmek mümkün!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/alisveris-bagimliligini-bilincli-farkindalikla-yenmek-mumkun-2587</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/alisveris-bagimliligini-bilincli-farkindalikla-yenmek-mumkun-2587</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, alışveriş bağımlılığının belirtileri, bilinçli farkındalıkla nasıl yönetilebileceği ve sağlıklı alışveriş alışkanlıkları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak, tüketim tuzağına düşmek demek!</strong></p>

<p>Sağlıklı bir alışverişin nasıl olması gerektiğinden bahseden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Sağlıklı alışverişte kendimize üç tane soru sorabiliriz.” dedi.</p>

<p>‘Benim bu alışverişe ihtiyacım var mı?’, ‘Bu alışveriş benim maddi durumumu zorlayacak mı?’ ve ‘Bu alışverişi yaptığımda gerçekten gerekli, maddi durumumu zorlamamış ve aynı zamanda hedeflerimi engellemeyecek, gittiğim yolu, ilerlediğim yolu engellemeyecek bir alışveriş yapmış olmuyor muyum?’ sorularının değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren&nbsp;Taşkın, “Çünkü bazen alışveriş kaynaklı kişiler maddi anlamda o kadar çok açılıyor ki, normalde hayatına, yaşam gereçlerini, o hiyerarşi listesindeki birinci basamakta olan yeme, içme, barınma listesindeki gereklilikleri yerine getiremeyecek kadar ilerlemiş oluyor. Haliyle bu üç soruya bakmadan yani bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak tüketim tuzağına düşmek demektir.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Alışveriş bağımlısı kişiyi suçlamak, o kişiye yapılabilecek en büyük kötülük!&nbsp;</strong></p>

<p>Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülüğün onları eleştirmek olduğunu kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi.</p>

<p>Bu durumun aile bütçesini sarması halinde gerekçeleriyle beraber anlatılması gerektiğine vurgu yapan&nbsp;Taşkın, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Aile bütçesinde böyle bir maddi imkana ihtiyaç olduğu ama alışveriş kaynaklı bu maddi imkanın sağlanamadığı açık açık anlatılmalı, sebepler belirtilmeli. Burada kişiyi suçlamak, kişiye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Eğer suçlayacaksak bu iletişime hiç girmemek daha mantıklı. Ama suçlamayıp bilinçli farkındalık boyutuna kişiyi ulaştıracaksak zaten işlevsel olacaktır. İşlevsel olamadığı durumlarda da artık burada demek ki biz yakınlarımıza yardımcı olamıyoruz anlamına gelir. Bu durum da bir psikolog ya da psikiyatrist desteğine, bir bağımlılık desteğine ihtiyaç duyduğunu gösterir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapması bir bağımlılık… &nbsp;</strong></p>

<p>Alışveriş bağımlılığı gerçekten bir bağımlılık olduğuna dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Özgenur&nbsp;Taşkın, “Çünkü kişi alışveriş yaptıkça dopamin salgılanır, bu da ödül sistemini oluşturur.” dedi.</p>

<p>Beynin bu durumu ödül olarak algıladığını aktaran Taşkın, “Hatta bazı kişiler, ‘kendimi bugün ödüllendirdim, kendim için alışveriş yaptım’ derler. Ancak o mutluluğun anlık olduğunu hissederler. ‘Bir sürü şey aldım ama aslında gereksizdi, çok da gerek yoktu. Bir anda heyecanlandım ve aldım. İyi de hissettim ama şu anda ben bunları ne yapacağım, zaten kullanamayacağım’ noktasına kadar gidebilirler. Bağımlılık dediğimiz durum, kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapmasıdır. Acil ihtiyaçları varken ya da birikim yapması gerekirken bu durumu göz ardı edip, sadece duygusal bir boşlukta hissettiği için ya da dopamin ihtiyacından kaynaklanan bir dürtüyle alışveriş yapmasıdır. Eğer bu durum kişinin hayatını ciddi anlamda etkiliyorsa, buna bağımlılık diyebiliriz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>‘Ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusu tatmini erteler!</strong></p>

<p>Anlık tatmin duygusunun nasıl kırılabileceği konusunda bilgi veren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Anlık tatmin duygusunu farkındalıkla değil, bilinçli farkındalıkla kırabiliriz.” dedi.</p>

<p>Konuya açıklık getiren Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yani bu şu demek oluyor; farkındalığımız, bize o alışverişi yapmamamız gerektiğini, maddi imkânımızın olmadığını söyleyebilir. Ancak bilinçli farkındalık, ‘bu alışverişi yaptıktan sonra başına bunlar gelecek, zorlanacaksın, sıkıntıya düşeceksin, depresif hissedeceksin’ gibi maddeleri de açar. Orada duyguyu bastırmak yerine ‘ben şu anda ne hissediyorum ve neden bu alışverişi yapıyorum?’ sorusunu sormak, sizi üç saniyeliğine de olsa alışverişten uzaklaştırır. Ardından nefes teknikleriyle beraber, alışveriş yapma arzusu geldiğinde veya haz tetiklendiğinde kendimizi rahatlatabiliriz. Yani alışveriş yapmaya gittik, baktık, beğendik, alacağız ama buna uygun bir bütçemiz yok. O zaman o alışveriş ortamından biraz uzaklaşmak, belki bir kahve molası vermek, biraz düşünmek, maddi süreci ve bunu nasıl karşılayacağımızı değerlendirmek gerekir. Hâlâ o ihtiyacımızın devam ettiğini düşünüyorsak, bilinçli farkındalıkla bir bütçe planı yapıp alışveriş yapmak doğru bir örnektir.</p>

<p>Özetle; hazzı erteliyoruz. Hazzı ertelediğimizde, o haz hâlâ bir ihtiyaç hâlindeyse, bu durumda onun için doğru ve uygun yolları bulmaya çalışıyoruz.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 23:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/alisveris-bagimliligini-bilincli-farkindalikla-yenmek-mumkun-1762806892.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyada ve ülkemizde hala önemli bir tehdit</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-2577</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-2577</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında zatürre olarak bilinen pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu oluşan bir hastalık. Dünyada ve ülkemizde hala en sık görülen enfeksiyonlardan biri olan zatürre aynı zamanda en önemli ölüm nedenleri arasında yer alıyor. Öyle ki ülkemizde her yıl   yaklaşık 300 bin kişiye zatürre tanısı konuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılı verilerine göre; hastaneye en çok yatış gerektiren bir enfeksiyon olan zatürre ölüm sebepleri arasında ilk 10’uncu sırada olmaya devam ediyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,  sonbahar ve kış aylarında kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı artan zatürrenin özellikle ileri yaşta ve kronik hastalığı olan kişilerde  son derece ciddi ve ölümcül seyredebileceğine dikkat çekerek, “Enfeksiyon sebebiyle vücuttaki oksijen seviyesinin düşmesi tüm organları etkilemektedir. Bunun sonucunda akciğerin yanı sıra böbrek, kalp ile karaciğer yetmezlikleri gelişebilmektedir. Özellikle 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan kişilerde bu organlar çok daha kolay hasar görmektedir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,  dolayısıyla zatürreden korunmanın yaşamsal önem taşıdığını vurgulayarak, “Bu enfeksiyondan en etkili korunma yöntemi ise özellikle 65 yaş üstü ve/veya altta kronik hastalığı olanların düzenli yıllık grip aşısı ve 1 kez zatürre aşısı yaptırmalarıdır” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Halk arasında zatürre olarak bilinen pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu oluşan bir hastalık. Dünyada ve ülkemizde hala en sık görülen enfeksiyonlardan biri olan zatürre aynı zamanda en önemli ölüm nedenleri arasında yer alıyor. Öyle ki ülkemizde her yıl &nbsp; yaklaşık 300 bin kişiye zatürre tanısı konuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılı verilerine göre; hastaneye en çok yatış gerektiren bir enfeksiyon olan zatürre ölüm sebepleri arasında ilk 10’uncu sırada olmaya devam ediyor. &nbsp;<strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,&nbsp;</strong>&nbsp;sonbahar ve kış aylarında kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı artan zatürrenin özellikle ileri yaşta ve kronik hastalığı olan kişilerde &nbsp;son derece ciddi ve ölümcül seyredebileceğine dikkat çekerek, “Enfeksiyon sebebiyle vücuttaki oksijen seviyesinin düşmesi tüm organları etkilemektedir. Bunun sonucunda akciğerin yanı sıra böbrek, kalp ile karaciğer yetmezlikleri gelişebilmektedir. Özellikle 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan kişilerde bu organlar çok daha kolay hasar görmektedir” diyor.&nbsp;<strong>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,</strong>&nbsp; dolayısıyla zatürreden korunmanın yaşamsal önem taşıdığını vurgulayarak, “Bu enfeksiyondan en etkili korunma yöntemi ise özellikle 65 yaş üstü ve/veya altta kronik hastalığı olanların düzenli yıllık grip aşısı ve 1 kez zatürre aşısı yaptırmalarıdır” diyor.</p>

<p><strong>Kapalı alanlarda hızla bulaşıyor</strong></p>

<p>Sonbahar ve kış aylarında zatürrenin görülme sıklığı belirgin şekilde artış gösteriyor. Bu artışın nedenleri arasında grip (influenza), RSV (Respiratuar Sinsityal Virüs), koronavirus gibi solunum yolu virüslerinin bu mevsimlerde daha yaygın olmaları yer alıyor. Virüsler akciğerlerin savunmasını zayıflatıyor ve bakterilerin yerleşip iltihap yapmalarını kolaylaştırıyor. Soğuk havada kapalı ortamlarda uzun süre zaman geçirilmesi de damlacık yoluyla bulaşan mikroorganizmaların hızla yayılmalarını kolaylaştırıyor. Aynı zamanda soğuk hava burun ve solunum sistemindeki savunma mekanizmalarını zayıflatıyor. Güneş ışığının az olması da D vitamini düzeylerinin düşmesine ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına sebep olabiliyor. Bu etkenler zatürrenin görülme sıklığını dolaylı olarak artırıyor. KOAH, kalp yetmezliği ve diyabet gibi kronik hastalıklar da soğuk havalarda kötüleşerek zatürrenin gelişimini kolaylaştırıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Mikroplar oksijen seviyesini düşürüyor! &nbsp;</strong></p>

<p>Bakterilerin, virüslerin ve nadir olarak mantar enfeksiyonlarının akciğerlere ulaşmasıyla gelişen zatürre bulaşıcı ve hızlı ilerleyebilen bir hastalık. Çoğunlukla solunum yoluyla bulaşan zatürrenin bulaşma riski ise virüs veya bakterilerin türüne göre değişiyor. Hasta bir kişi öksürürken veya hapşırırken damlacıklar havaya karışıyor. Sağlıklı kişi bu damlacıkları soluduğunda mikroplar burun, boğaz veya soluk borusundan akciğerlere ulaşıyor. Normalde akciğerler kendini iyi koruyor; burun, soluk borusundaki tüyleri ve mukus ise mikropları dışarı atarken, &nbsp;bağışıklık hücreleri de mikropları yutuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, “Ancak &nbsp;grip ve soğuk algınlığı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında, sigara kullanımında, bağışıklık sistemi zayıfladığında, aşırı yorgunlukta veya beslenme bozukluğunda mikroplar akciğerin hava keseciklerine &nbsp;kadar ulaşmaktadır” uyarısında bulunuyor. Vücudun burada çoğalan mikropları yok etmek için iltihap karşıtı hücrelerini bölgeye gönderdiğini belirten Prof. Dr. Reha Baran, “Bu savaş sırasında alveoller, yani akciğer dokuları sıvı iltihap hücreleri ve bakterilerle dolmaktadır. Bunun sonucunda, vücutta oksijen seviyesi düşerken; ateş, öksürük ve göğüs ağrısı gibi sorunlar başlamaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hafif öksürük ve ateş erken belirtisi olabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Zatürre basit bir soğuk algınlığı gibi başlayıp, hızla ağırlaşabilen bir hastalık. Başlangıcında genellikle 38-40 derece ateş, titreme ve öksürük görülüyor. Önce&nbsp;kuru özellik sergileyen öksürük daha sonra sarı, yeşil veya pas renginde balgamlı hale geliyor.&nbsp;&nbsp;Nefes alırken göğüste batar tarzda ağrı, halsizlik, yorgunluk, hafif egzersizlerde veya konuşurken hissedilen nefes darlığı, özellikle virüs zatürrelerinde kas-eklem ağrıları, diğer belirtilerini oluşturuyor. &nbsp;Prof. Dr. Reha Baran, bu dönemde hekime başvurmanın yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Risk grubunda olanlarda ise sadece hafif öksürük ve ateş bile erken zatürre belirtisi olabilmektedir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,<strong>&nbsp;</strong>erken tanı konulduğunda enfeksiyonun akciğerin tamamına yayılmadan durdurulabildiğine işaret ederek, “Bu sayede solunum yetmezliği ve kan zehirlenmesi gibi komplikasyonlar önlenirken, hastaneye yatış ihtimali azalmaktadır. Özellikle yaşlılarda ve kronik bir hastalığı olanlarda erken tedavi ölüm riskini önemli ölçüde düşürmektedir” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bol sıvı alımı ve istirahat önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Zatürrenin tedavisinde amaç enfeksiyonu yok etmek, akciğer fonksiyonunu düzeltmek ve nefes darlığı ile organ yetmezliği gibi komplikasyonları önlemek. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,<strong>&nbsp;</strong>bakteri kaynaklı zatürrelerde tedavinin temelini antibiyotiklerin oluşturduğunu belirterek, “Viral zatürrelerde ise antibiyotik etkisizdir. Bu durumda; bol sıvı alımı, istirahat, ateş düşürücü ilaçlar ve gerekiyorsa oksijen desteği önemlidir. &nbsp;İnfluenza (grip) kaynaklı gelişen zatürrelerde özel bir antiviral ilaçlar ve covid-19 gibi enfeksiyonlarda ise kortizon kullanılabilir” bilgisini veriyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Zatürreden korunmak için 8 kritik kural!&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li>Zatürre ve grip aşılarınızı yaptırın.&nbsp;</li>
	<li>Sigara ve alkolü mutlaka bırakın.&nbsp;</li>
	<li>Ellerinizi sık sık sabunlu suyla en az 2 dakika boyunca yıkamayı alışkanlık edinin.</li>
	<li>Kapalı ortamlarda bulunmaktan kaçının, eğer mecbursanız mutlaka maske kullanın.&nbsp;</li>
	<li>Hastalar ile yakın temasta bulunmamaya özen gösterin.</li>
	<li>Bağışıklık sistemini güçlendirmek için<strong>&nbsp;</strong>dengeli beslenin, özellikle protein ve C vitamini yönünden zengin besinler tüketin, yeterli süre uyuyun, düzenli egzersiz yapın, stresi yönetmeye çalışın, &nbsp; kronik bir hastalığınız varsa düzenli olarak kontrolünü yaptırın.&nbsp;</li>
	<li>Odanızı her gün üç kez olacak şekilde 15’er dakika havalandırın. Ayrıca, nem oranı çok düşük ortamlarda bulunmamaya dikkat edin.</li>
	<li>Soğuk havada burundan nefes alın.&nbsp;Burun, soğuk havayı akciğerlere ulaşmadan önce ısıtır ve nemlendirir.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 13:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-1762769543.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer hastalığının 10 uyarıcı belirtisi nedir?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/alzheimer-hastaliginin-10-uyarici-belirtisi-nedir-2569</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/alzheimer-hastaliginin-10-uyarici-belirtisi-nedir-2569</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. A. Oğuz Tanrıdağ, Alzheimer hastalığının sıradan unutkanlıklarla karıştırılmaması gereken 10 sinsi ve uyarıcı belirtisini açıkladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Tanrıdağ, bu belirtilerin bir veya birkaçının sürekli olarak yaşanmasının, vakit kaybetmeden bir uzmana danışmayı gerektirdiğinin altını çizdi.</p>

<p><strong>Alzheimer’ın 10 uyarıcı belirtisi:</strong></p>

<p><strong>Gündelik Hayatı Felç Eden Unutkanlık:</strong>&nbsp;Özellikle yakın zamanda planlanan randevuları, toplantıları veya alışveriş listesini sık sık unutmak. Bu, basit bir dalgınlığın ötesinde, yeni bilgiyi kaydetmede yaşanan bir soruna işaret eder.</p>

<p><strong>Planlama ve Hesaplamada Güçlük:</strong>&nbsp;Daha önce kolayca yapılan yemek tarifini karıştırmak, faturaları takip edememek veya basit hesaplamalarda zorlanmak.</p>

<p><strong>Bilinir Görevlerde Aksama:</strong>&nbsp;Yıllardır yapılan iş ve ev görevlerinde (evin düzeni, alet kullanımı gibi) kafa karışıklığı yaşamak ve işleri tamamlayamamak.</p>

<p><strong>Zaman ve Mekân Algısının Kaybı:</strong>&nbsp;Her gün gidilen marketin, caminin yolunu şaşırmak. Günleri, ayları veya günün hangi saatinde olduğunu karıştırmak. Evin içinde odaları bulmakta zorlanmak.</p>

<p><strong>Görüntüleri Anlamlandırma Zorluğu:</strong>&nbsp;Yazıları okumakta, şekilleri algılamakta ve mesafeyi kestirmekte zorlanmak. Bu durum, özellikle trafikte ciddi sorunlara yol açabilir. İnsan yüzlerini veya mekânları karıştırmak da bu belirtiye dâhildir.</p>

<p><strong>Konuşma ve Anlamada Bozulma:</strong>&nbsp;Sohbet sırasında doğru kelimeyi bulamamak, cümleleri yarıda bırakmak veya nesnelerin adını hatırlayamamak.</p>

<p><strong>Eşyaları Garip Yerlere Koymak ve Başkalarını Suçlamak:</strong>&nbsp;Gözlüğü buzdolabına, ayakkabıyı yatağın altına koymak gibi olağandışı davranışlar ve sonrasında eşyayı bulamayınca yakınlarını hırsızlıkla suçlama eğilimi.</p>

<p><strong>Yargılama ve Karar Vermede Zayıflama:</strong>&nbsp;Giyilecek kıyafeti seçmek gibi basit kararları bile verememek, para yönetiminde anlamsız ve riskli kararlar almak.</p>

<p><strong>Sosyal Hayattan Elini Eteğini Çekmek:</strong>&nbsp;Düzenli olarak katıldığı arkadaş toplantılarından, hobilerden veya sosyal aktivitelerden sebepsizce uzaklaşmak ve eve kapanmak.</p>

<p><strong>Kişilik ve Davranış Değişiklikleri:</strong>&nbsp;Normalde cömert olan birinin aniden cimrileşmesi, sakin birinin aniden öfkeli veya şüpheci birine dönüşmesi. Hiçbir şeyden zevk alamama (apati) ve abartılı davranışlar sergileme.</p>

<p>Prof. Dr. Tanrıdağ, bu belirtilerin Alzheimer hastalığının beyinde yarattığı bölgesel hasarlardan kaynaklandığını belirterek, erken teşhisin hastalığın ilerleyişini yavaşlatma ve hastanın yaşam kalitesini artırma açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Nov 2025 16:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/alzheimer-hastaliginin-10-uyarici-belirtisi-nedir-1762825392.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eğitimsiz ellerden gelen felç tehlikesi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/egitimsiz-ellerden-gelen-felc-tehlikesi-2563</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/egitimsiz-ellerden-gelen-felc-tehlikesi-2563</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde sosyal medyada sıkça görülen ‘boyun kütletme’ videolarına karşı uyarılarda bulunan uzmanlar, bilinçsiz yapılan bu hareketin ciddi sonuçları olabileceğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Boyun omurlarına yapılan ani ve sert hareketlerin, beyne kan taşıyan damar duvarlarında yırtılmaya neden olabileceğine dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Arter duvarında meydana gelen bu yırtılma kanın pıhtılaşmasını tetikleyerek hayati önem taşıyan damarları tıkayabilir. Bu durum, ‘inme’ olarak bilinen beyin enfarktüsüne yol açar.” dedi.&nbsp;Bilinçsiz manipülasyonların, yalnızca damarları değil omurilik ve sinir köklerini de zedeleyebileceğini vurgulayan Dr. Şalçini, bu işlemlerin yalnızca eğitimli sağlık profesyonelleri tarafından uygulanması gerektiği uyarısında bulundu.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal&nbsp;Şalçini, halk arasında <strong>‘boyun kütletme’</strong> olarak bilinen servikal manipülasyonun, bilinçsizce yapıldığında neden olabileceği sağlık sorunları hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Ani ve sert hareketler, boyundaki hassas damar duvarlarında yırtılmaya neden olabilir!</strong></p>

<p>Halk arasında <em><strong>’boyun kütletme’ </strong></em>olarak bilinen servikal manipülasyonun, boyun omurlarına ani ve kontrollü bir kuvvet uygulanarak yapıldığını dile getiren&nbsp;Dr. Celal Şalçini, “Bu hareket sırasında duyulan ’kütleme’ sesi, eklem sıvısı içindeki gaz kabarcıklarının serbest kalmasından kaynaklanır ve geçici bir rahatlama hissi verebilir.” dedi.</p>

<p>Ancak bu işlemin zararlarının, sağladığı rahatlamadan çok daha ağır olabileceğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Şalçini,<em><strong> “En büyük risk, boyun omurlarının içinden geçerek beyne kan taşıyan vertebral arterlerde (beyni besleyen ana damarlardan biri) meydana gelebilecek hasarlardır. Ani ve sert bir döndürme hareketi, bu hassas damar duvarlarında yırtılmaya (diseksiyon) neden olabilir.” </strong></em>açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Pıhtı oluşumu tetiklenebilir ve beyne taşınarak hayati önem taşıyan damarları tıkayabilir!</strong></p>

<p>Arter duvarında meydana gelen bu yırtılmanın, kanın pıhtılaşmasını tetikleyeceğini ifade eden&nbsp;Dr. Celal&nbsp;Şalçini, “<em><strong>Oluşan pıhtı, kan akımıyla beyne taşınarak hayati önem taşıyan damarları tıkayabilir. Bu durum, ‘inme’ olarak bilinen beyin enfarktüsüne yol açar.” </strong></em>dedi.</p>

<p>Dr.&nbsp;Şalçini ayrıca, özellikle beynin arka kısmını (beyin sapı ve beyincik) besleyen damarların tıkanmasının, denge kaybı, şiddetli baş dönmesi, görme bozuklukları, konuşma güçlüğü ve bilinç kaybı gibi son derece ciddi nörolojik tablolara sebep olacağını aktardı.</p>

<p><strong>Boyun kütletme felç edebilir mi?</strong></p>

<p>Uzman olmayan kişilerce yapılan sert boyun masajları ve bilinçsiz manipülasyonların, ’kütletme’ işlemiyle benzer riskler taşıdığına vurgu yapan&nbsp;Dr. Celal&nbsp;Şalçini, “Boyun, son derece karmaşık ve hassas bir anatomik yapıdır. Bilinçsizce yapılan baskı veya ani hareketler, sadece damarlara değil, aynı zamanda omurilikten çıkan sinir köklerine veya doğrudan omuriliğin kendisine de zarar verebilir.” dedi.</p>

<p>Bu tür bir travma sonucu gelişen inmenin, vücudun bir tarafında veya daha kötüsü, her iki kol ve bacakta kalıcı güç kaybı (tetrapleji) ile sonuçlanabileceği uyarısında bulunan&nbsp;Dr.&nbsp;Şalçini, “<em><strong>Beyin sapı inmeleri, solunum ve kalp atışı gibi temel yaşamsal fonksiyonları kontrol eden merkezleri etkileyerek koma veya ani ölüme dahi yol açabilir. Dolayısıyla, ‘boyun kütletme felç edebilir mi?’ sorusunun yanıtı, maalesef ‘evet’tir.”</strong></em> şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Eğitimsiz kişilere boyun manipülasyonu yaptırmak, kalıcı sorunlara neden olabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Boyun ağrısı yaşayan kişilerin sosyal medyada gördükleri uygulamalara itibar etmemesi gerektiğinin altını çizen&nbsp;Dr. Celal&nbsp;Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p><em><strong>“Boyun manipülasyonu, yalnızca bu konuda eğitim almış fizik tedavi ve rehabilitasyon hekimleri, eğitimli fizyoterapistler veya kayropraktörler gibi lisanslı sağlık profesyonelleri tarafından, detaylı bir muayene ve risk değerlendirmesi sonrası gerekli görülürse uygulanmalı. Berber, masör veya spor salonu eğitmeni gibi eğitimsiz kişilere boyun manipülasyonu yaptırmak, geri dönülmez sağlık sorunlarına davetiye çıkarabilir. Boyun ağrıları için en güvenli yol, bir hekime başvurarak altta yatan nedenin tespit edilmesi ve ilaç, egzersiz, nazik tıbbi masaj gibi uygun tedavi yöntemlerinin planlanmasıdır.”&nbsp;</strong></em></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Nov 2025 14:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/egitimsiz-ellerden-gelen-felc-tehlikesi-1762529007.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Soğuk havalar artrit şikayetlerini artırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/soguk-havalar-artrit-sikayetlerini-artiriyor-2556</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/soguk-havalar-artrit-sikayetlerini-artiriyor-2556</guid>
                <description><![CDATA[Hareketsizliğin modern çağın en büyük sağlık risklerinden biri haline geldiğini söyleyen Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Kısa mesafeleri yürümemek, merdiven yerine sürekli asansör kullanmak, TV karşısında saatlerce oturmak bizi hareketsizleştirip hastalığa, obez olmaya, tembelleşmeye doğru sürüklüyor. Elbette masa başı çalışmada hareketsiz yaşamı tetikleyen en büyük etmenlerden biri.” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Artritin kadınlarda erkeklere oranla daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Özellikle kadınlarda menopoz sonrası östrojen hormonunun azalması etkili olmaktadır.” dedi.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Şevgin, eklemleri etkileyen artrit hastalığı hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Artrit, eklemlerin düşmanı</strong></p>

<p>Artritin, eklemleri etkileyen ve zamanla kaslarda güçsüzlük ile hareketsizliğe yol açan bir hastalık grubu olduğunu belirten Doç. Dr. Şevgin, “Ağrı, şişlik, kızarıklık ve fonksiyon kaybı en sık görülen belirtilerindendir. Artrit grubu hastalıkları kişinin yaşam kalitesini etkilemekte ve günlük yaşam aktivitelerinin sınırlandırmaktadır. En sık görülen türleri osteoartrit, romatoid artrit ve ankilozan spondilit olarak karşımıza çıkmaktadır.” dedi.</p>

<p><strong>Yaşam tarzı en büyük belirleyici</strong></p>

<p>Hastalıkların ortaya çıkmasında birçok faktörün etkili olduğunu dile getiren Doç. Dr. Şevgin, “Genetik geçişli olan hastalar olabildiği gibi yaşa bağlı olarak da vücutta ortaya çıkan aşırı ve zorlayıcı kullanım ile gelişen eklem harabiyeti de olabilmektedir. Özellikle osteoartrit yaşa bağlı olarak gelişen bir artrit çeşididir. Yaşam tarzı bu hastalığın oluşmasında tabi ki önem arz ediyor. Eklemlerimize aşırı yük bindirmek ve sürekli tekrarlı zorlayıcı hareketlerde bulunmak zamanla eklem yüzeylerinin aşınmasına sebep olacak ve geri dönüşümsüz bir süreci tetikleyecektir. Örnek verecek olursak; sürekli ağır poşet taşımak, 2 el ile yapabileceğimiz işleri tek elle yapmaya çalışmak, çalışma aralarında molalar vermemek, kilomuzun normal sınırların üzerinde olması (kilolu, obez gibi), ev veya çalışma ortamında ergonomik bir dizaynın olmaması gibi.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hareketsizlik artriti körüklüyor</strong></p>

<p>Hareketsizliğin modern çağın en büyük sağlık risklerinden biri haline geldiğini söyleyen Doç. Dr. Ömer Şevgin, şöyle devam etti:</p>

<p>“‘İşleyen demir pas tutmaz’ ve ‘Nerde hareket orada bereket’ atasözleri aslında tüm durumu özetliyor. Son zamanlarda teknolojinin de vermiş olduğu rahatlık ile hareketsiz yaşam oldukça artmış vaziyette. Kısa mesafeleri yürümemek, merdiven yerine sürekli asansör kullanmak, TV karşısında saatlerce oturmak bizi hareketsizleştirip hastalığa, obez olmaya, tembelleşmeye doğru sürüklüyor. Elbette masa başı çalışmada hareketsiz yaşamı tetikleyen en büyük etmenlerden biri. Kilo artışı, eklemlerde sertlik, kaslarda kullanmamaya bağlı gelişen güçsüzlük artrit oluşma riskini arttırır. Var olan durumunda ilerlemesine sebep olur.”</p>

<p><strong>Kadınlarda daha yaygın</strong></p>

<p>Artritin kadınlarda erkeklere oranla daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Artritlerin görülme oranı kadınlarda erkeklere göre daha fazladır. Bunun en önemli sebeplerinden biri hormon farklılıkları diyebiliriz. Özellikle kadınlarda menopoz sonrası östrojen hormonunun azalması etkili olmaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Artrit tedavisinde fizyoterapi hemen başlanmalı &nbsp;</strong></p>

<p>Artrit tedavisinde fizik tedavinin önemine değinen Doç. Dr. Şevgin, şunları kaydetti:</p>

<p>“Artrit tedavisinde fizyoterapiye 3 önemli aşamada yer verebiliriz. Koruyucu fizyoterapi uygulamaları, tedavi edici uygulamalar ve hastalık ilerlemesini durduran yaşam tarzı değişiklikleri ile hasta eğitimi aşamaları genel fizyoterapinin yönetimini oluşturuyor. Kişi artrit hastası olmadan önce hareketli yaşam tarzının topluma aşılanması, çeşitli aktiviteler ve etkinliklerle düzenli egzersiz, postür farkındalığı ve ergonomik düzenlemelerin (evde, işte) okul çağından itibaren gençlerimize öğretilmesi koruyucu fizyoterapi uygulamaları olarak verilebilir. Tedavi edici uygulamalarda artrit tanısı konduktan sonra hemen akut yani ilk 3 aylık periyotta fizyoterapiye başlanmalıdır.”</p>

<p>Fizyoterapi ve rehabilitasyonun bu hastalarda sıkça tercih edilen ve sonuçları gayet olumlu olan bir yöntem olduğunu kaydeden Doç. Dr. Şevgin, “Fizyoterapi eklemlerdeki deformasyonlarını geçiremez ama bu deformasyonun ilerlemesini yavaşlatıp engelleyebilir. Bunu da ağrıyı, şişliği azaltarak ve eklemde hareketlenmeyi arttırarak sağlar.” dedi.</p>

<p><strong>Artrit hastaları için uygun egzersiz türleri hangileri?</strong></p>

<p>Artrit hastaları için en uygun egzersizlerin ekleme yük bindirmeyen ve özellikle kişinin kendi vücut ağırlığı ile yaptığı kalistenik denilen egzersizleri örnek veren Doç. Dr. Şevgin, “Aynı zamanda imkan var ise su içinde yapılan egzersizler de yine artrit hastaları tarafından tolere edilebilecek egzersizlerdir. Esneme ve germe egzersizleri ile aerobik egzersizlerde yine önerilebilir. Egzersiz bir tedavi yöntemidir aslında sayısı, sıklığı, süresi ve çeşidi vardır; bu yüzden egzersiz yapılacaksa muhakkak bir fizyoterapistten bilgi alınmalıdır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Soğuk hava ağrıyı artırabilir</strong></p>

<p>Özellikle sonbahar ve kış aylarında hastaların şikayetlerinin arttığına işaret eden Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Bunun sebebi olarak tam bilimsel bir açıklama olmasa da bazı güçlü varsayımlar mevcut. Soğuk havalarda eklemlerdeki sertliklerin artması, nemli havalarda hava basıncının ekleme etki etmesi. Gün ışığından yararlanma süresinin azalmasının D vitamini ve iltihap üzerine etsinin azalması gibi.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeni tedaviler umut verici ama geçici</strong></p>

<p>Son yıllarda öne çıkan yeni tedavilere de değinen Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Bu konuda sürekli araştırmalar yapılmakta ve yeni yöntemler gündeme gelmektedir. Bu yöntemlerin çoğu ağrı üzerine odaklanarak hastanın yaşam kalitesini arttırmayı hedeflemektedir. Ancak tedavi edilen bu ağrı belli bir süre sonra tekrar ortaya çıkmaktadır. Henüz kalıcı bir yöntem olmasa da kısa süreli etkiler olumludur. Bana göre hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan yöntem yaşam tarzı değişikliğidir. Kişi kendinin doktoru olacak ve yaşam tarzını değiştirecek.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Artrit hastalarına öneriler</strong></p>

<p>Doç. Dr. Ömer Şevgin, artrit hastalarının dikkat etmesi gereken noktaları şöyle sıraladı:&nbsp;</p>

<p>“Ağrı varken hareketi devam ettirmeyin.</p>

<p>Kilonuzu kontrol altında tutun.</p>

<p>Evde, işte, yolda fark etmez bir iş yaparken muhakkak dinlenme molaları verin.&nbsp;</p>

<p>Postürünüzün farkında olun doğru postürde olmaya özen gösterin.</p>

<p>Bir hareketi yaparken eklemlerinizin doğru pozisyonda olduğundan emin olun.</p>

<p>Tekrarlayan hareketlerden kaçının.</p>

<p>Büyük eklemleri kullanın.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 19:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/soguk-havalar-artrit-sikayetlerini-artiriyor-1762446248.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanser tedavisinde ruhsal destek şart!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kanser-tedavisinde-ruhsal-destek-sart-2551</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kanser-tedavisinde-ruhsal-destek-sart-2551</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, kanser tanısının hastalarda yarattığı psikolojik etkileri ve psikolojik desteğin tedavi sürecindeki önemini anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kanser tanısı, bedeni ve ruhu sarsan bir deneyim!</strong></p>

<p>Kanser tanısı almanın, insanın yaşamını yalnızca bedensel değil ruhsal anlamda da sarsan bir deneyim olduğunu dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Kişinin hayatındaki pek çok alanın yeniden yapılanmasıyla birlikte&nbsp;en temel inanç sistemleri de değişir.” dedi.</p>

<p>Tanı konulduğunda, birçok hastanın ilk anda yoğun bir şok, korku, inkar ve çaresizlik hissettiğini ifade eden Erol, “Bu süreçlerde çoğu hastanın zihninde beliren yaygın otomatik düşünceler ‘artık eskisi gibi olamayacağım’ ya da ‘bunu hak ettim’ gibi yıkıcı olumsuz inançlardır. Bu düşünceler, kişinin geleceğe dair umudunu ve kontrol duygusunu zayıflatır. ‘Neden ben?’ sorusu zihinde yankılanırken, ölüm korkusu, belirsizlik, bedensel kontrolün kaybedilmesi ve sosyal rollerin değişmesi gibi faktörler duygusal yükü artırır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikolojik destek, hastanın duygusal yükünü hafifleterek, tedaviye uyumunu artırıyor!</strong></p>

<p>Bu süreçte hastaların genellikle anksiyete, depresyon, öfke patlamaları, uyku bozuklukları, dikkat dağınıklığı, umutsuzluk ve sosyal izolasyon gibi psikolojik belirtiler yaşadığına dikkat çeken Erol, “Bu noktada psikolojik desteğin devreye girmesi, hem duygusal yükün hafiflemesi hem de tedavi sürecine uyumun artması açısından kritik bir önem taşır.” dedi.</p>

<p>Bilimsel verilerin, psikolojik desteğin yaşam kalitesini artırdığını, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve tedaviye uyumu arttırdığını ortaya koyduğunu kaydeden Erol, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Ruhsal olarak iyi hisseden bir hastanın, kemoterapi ve radyoterapi gibi zorlu tedavi süreçlerine daha dayanıklı olduğu gözlenmiştir. Klinik deneyimlerde de sıkça görüldüğü üzere, psikoterapi desteği alan hastalar yan etkilerle daha iyi baş edebiliyor. İlaçlarını düzenli kullanıyor ve hastalığa rağmen günlük yaşam aktivitelerine devam edebiliyor. Psikolojik desteğin etkisi, beynin stres ve bağışıklık sistemleri arasındaki bağlantıyla da açıklanabilir; çünkü yüksek stres, kortizol düzeylerini artırarak bağışıklık sistemini zayıflatırken, duygusal dengeyi korumak bu biyolojik mekanizmayı da olumlu etkiler.”</p>

<p><strong>Psikoterapi, hastaların kontrol edilebilir yönlere odaklanmasını sağlar!</strong></p>

<p>Psikoterapinin kanser hastalarında sıkça görülen olumsuz otomatik düşünceleri fark etmeyi ve yeniden yapılandırmayı hedeflediğine değinen&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Yani yıkıcı inanışlar yerine hastalığın kontrol edilebilir yönlerine ve yaşamın halen sürdürülebilir değerlerine odaklanma sağlanır.” dedi.</p>

<p>Kabul ve Kararlılık Terapisinin (ACT) ise hastalığın getirdiği belirsizlik ve acı karşısında duygusal kabul geliştirmeye, kişinin yaşamına anlam katan değerlere yeniden yönelmesine yardımcı olduğuna işaret eden Erol, “Mindfulness temelli yaklaşımlar, kişinin şu ana odaklanmasını ve bedeninde olan değişimlerle savaşmak yerine onlarla birlikte var olmayı öğrenmesini destekler. Bu sayede kaygı düzeyi azalır, duygusal regülasyon artar ve yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme gözlenir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır!&nbsp;</strong></p>

<p>Psikolojik desteğin yalnızca bireysel terapiyle sınırlı olmadığını hatırlatan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Grup terapileri, sanat terapisi ve aileye yönelik psiko-eğitim programları da büyük önem taşır.” dedi.</p>

<p>Grup terapilerinin, hastaların benzer deneyimlerden geçen kişilerle paylaşım yapmasını sağlayarak yalnızlık hissini azalttığını ve umut duygusunu güçlendirdiğini vurgulayan Erol, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sanat terapisi, hastalığı söze dökmenin zor olduğu durumlarda duyguların ifade edilmesine olanak tanır. Aileye verilen psiko-eğitim ise hastanın yakın çevresinin de sürece bilinçli ve destekleyici şekilde katılmasını sağlar. Çünkü kanser yalnızca bireyi değil, ailesini ve sosyal çevresini de etkileyen bir krizdir.</p>

<p>Kanserle başa çıkmak, hastalığı yenmek kadar, yeniden yaşama tutunmayı, yeniden umut etmeyi öğrenmektir. Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değil; iyileşme de yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda ruhsal bir süreçtir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/kanser-tedavisinde-ruhsal-destek-sart-1762431247.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Gribin Neden Olduğu 4 Sağlık Sorununa Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocuklarda-gribin-neden-oldugu-4-saglik-sorununa-dikkat-2550</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocuklarda-gribin-neden-oldugu-4-saglik-sorununa-dikkat-2550</guid>
                <description><![CDATA[Sonbahar aylarında çocuklar arasında yaygın olarak görülen grip doğru tedavi edilmediğinde önemli sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Çocuklarda genellikle hafif seyreden viral bir hastalık olan grip; aniden ortaya çıkan ateş, burun akıntısı, boğaz ve kas ağrısı gibi şikayetlerle kendini belli ediyor. Bağışıklık sistemi zayıf olan çocuklarda ise hastalık daha ağır seyredebiliyor. Bu nedenle çocuklardan hastalığın neden olabileceği sorunların oluşmasını engellemek için grip aşısı öneriliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Samet Özer, çocuklarda grip ve tedavi yöntemleri ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Bulaşıcılık seviyesi yüksek</strong></p>

<p>Viral bir enfeksiyon olan grip (influenza), akciğerdeki hava yollarını olumsuz yönde etkileyebilen ve bulaşıcılığı yüksek bir hastalıktır. Mevsim geçişlerinde öksürük ile başlar ve yüksek ateş, kırgınlık, eklem ağrıları gibi belirtilerle ortaya çıkar. Havaların soğumasıyla yaygınlaşan grip çocuklarda çoğu zaman bir haftadan kısa bir süre devam eder. Bağışıklığı düşük olan çocuklarda ise tablo daha ağır seyredebilir ve hastaneye yatış gerekebilir. Grip bu çocuklarda akciğer enfeksiyonuna yani zatürreye yol açabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>A ve B tipi ağır seyrediyor</strong></p>

<p>A ve B tipi grip virüsleri sonbahar aylarında yaygın hastalıkların nedenidir. Bu iki virüs daha çok insanları etkilemekte ve özellikle kronik hastalığı olan çocukların tedavisinin hastanede yürütülmesi gerekebilmektedir. Grip virüsünün hala günümüzde etkili olmasının en önemli nedeni ise virüslerin sık sık mutasyona uğraması yani değişmesidir. Bu da insanların her yıl yeni bir virüs türü nedeniyle hastalanması anlamına gelir.</p>

<p><strong>Yakın temas bulaş nedeni</strong></p>

<p>Çocuklara grip virüsü, hapşırma veya öksürme sonucu solunum yoluyla bir başkasına geçmektedir. Genellikle virüsün yakın temas nedeniyle okul ve kreş gibi kapalı ortamlarda bulaşıcılığı yüksektir. Çocuktan çocuğa geçen virüs ayrıca kapı kolları, oyuncaklar ve kalem gibi eşyaların yüzeylerinde bulunabilir. Çocuklar enfekte bir kişinin dokunduğu yüzeye temas edip ardından ağzına, burnuna veya gözlerine dokunarak grip virüsünü vücuduna alabilir. Başkalarını enfekte etme riski genellikle hastalığın 5 ya da 7. günü gerçekleşir. Bulaşıcılığın en üst seviyede olduğu dönem belirtiler başlamadan önceki ilk 24 saattir.&nbsp;</p>

<p><strong>Solunum yolu hastalığı gibi başlıyor</strong></p>

<p>Çocuklarda grip bir solunum yolu hastalığı olarak başlar. Zamanla tüm vücudu etkileyen virüs şu belirtilerle ortaya çıkar;</p>

<ul>
	<li>39 ile 40 derece arasındaki seyreden yüksek ateş</li>
	<li>Şiddeti yüksek vücut ağrısı</li>
	<li>Baş ve boğaz ağrısı ile beraber yorgunluk</li>
	<li>Burun akıntısı ve burun tıkanıklığıyla beraber başlayan öksürük</li>
	<li>Bulantı, kusma ve artan ishal seviyesi</li>
</ul>

<p>Özellikle 5 yaşından küçük, kronik sağlık sorunları olan çocuklarda grip ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bu çocuklar yüksek risk altında olduğundan, gribi önlemeye yardımcı olmak, gribin beraberinde gelebilecek rahatsızlıklardan onları korumak ve hayati riski azaltmak için mevsimsel grip aşısı uygulanması önemlidir.</p>

<p>Bu yaş grubundaki çocuklarda grip kaynaklı komplikasyonlar ortaya çıkabilir.</p>

<ol>
	<li>Zatürre: Akciğerlerin enfeksiyondan etkilenmesi sonucunda tehlikeli bir durum ortaya çıkar.</li>
	<li>Dehidratasyon: Vücudun hastalık nedeniyle çok fazla sıvı ve tuz kaybetmesi tabloyu ağırlaştırabilir.&nbsp;</li>
	<li>Kalp hastalığı veya astım gibi uzun vadeli sorunların devam etmesi tehlikelidir.</li>
	<li>Sinüs sorunları ve kulak enfeksiyonları gibi başka sorunların başlamasına neden olabilmektedir.</li>
</ol>

<p><strong>En iyi korunma yöntemi aşı</strong></p>

<p>Gribin neden olduğu sağlık sorunlarını engellemek için çocukların aşılanması gerekebilir. Çocuklarda gribe karşı en iyi korumayı sağlamak için aşılanma önemlidir. Sonbahar ayları genellikle aşı olmak için uygun zamandır. Aşıyı ilk defa yaptıracak 9 yaş altındaki çocukların iki doz grip aşısına ihtiyacı olabilir. Bu çocuklar için, ikinci dozun ilk dozdan en az dört hafta sonra uygulanması gerekir. Vücudun gribe karşı antikor geliştirmesi aşı uygulandıktan sonra yaklaşık iki hafta olacağından, grip yayılmaya başlamadan önce aşı yaptırmak uygundur.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 15:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/cocuklarda-gribin-neden-oldugu-4-saglik-sorununa-dikkat-1762516978.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hareketsizlik artriti körüklüyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hareketsizlik-artriti-korukluyor-2549</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hareketsizlik-artriti-korukluyor-2549</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Şevgin, eklemleri etkileyen artrit hastalığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Artrit, eklemlerin düşmanı</strong></p>

<p>Artritin, eklemleri etkileyen ve zamanla kaslarda güçsüzlük ile hareketsizliğe yol açan bir hastalık grubu olduğunu belirten Doç. Dr. Şevgin, “Ağrı, şişlik, kızarıklık ve fonksiyon kaybı en sık görülen belirtilerindendir. Artrit grubu hastalıkları kişinin yaşam kalitesini etkilemekte ve günlük yaşam aktivitelerinin sınırlandırmaktadır. En sık görülen türleri osteoartrit, romatoid artrit ve ankilozan spondilit olarak karşımıza çıkmaktadır.” dedi.</p>

<p><strong>Yaşam tarzı en büyük belirleyici</strong></p>

<p>Hastalıkların ortaya çıkmasında birçok faktörün etkili olduğunu dile getiren Doç. Dr. Şevgin, “Genetik geçişli olan hastalar olabildiği gibi yaşa bağlı olarak da vücutta ortaya çıkan aşırı ve zorlayıcı kullanım ile gelişen eklem harabiyeti de olabilmektedir. Özellikle osteoartrit yaşa bağlı olarak gelişen bir artrit çeşididir. Yaşam tarzı bu hastalığın oluşmasında tabi ki önem arz ediyor. Eklemlerimize aşırı yük bindirmek ve sürekli tekrarlı zorlayıcı hareketlerde bulunmak zamanla eklem yüzeylerinin aşınmasına sebep olacak ve geri dönüşümsüz bir süreci tetikleyecektir. Örnek verecek olursak; sürekli ağır poşet taşımak, 2 el ile yapabileceğimiz işleri tek elle yapmaya çalışmak, çalışma aralarında molalar vermemek, kilomuzun normal sınırların üzerinde olması (kilolu, obez gibi), ev veya çalışma ortamında ergonomik bir dizaynın olmaması gibi.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hareketsizlik artriti körüklüyor</strong></p>

<p>Hareketsizliğin modern çağın en büyük sağlık risklerinden biri haline geldiğini söyleyen Doç. Dr. Ömer Şevgin, şöyle devam etti:</p>

<p>“‘İşleyen demir pas tutmaz’ ve ‘Nerde hareket orada bereket’ atasözleri aslında tüm durumu özetliyor. Son zamanlarda teknolojinin de vermiş olduğu rahatlık ile hareketsiz yaşam oldukça artmış vaziyette. Kısa mesafeleri yürümemek, merdiven yerine sürekli asansör kullanmak, TV karşısında saatlerce oturmak bizi hareketsizleştirip hastalığa, obez olmaya, tembelleşmeye doğru sürüklüyor. Elbette masa başı çalışmada hareketsiz yaşamı tetikleyen en büyük etmenlerden biri. Kilo artışı, eklemlerde sertlik, kaslarda kullanmamaya bağlı gelişen güçsüzlük artrit oluşma riskini arttırır. Var olan durumunda ilerlemesine sebep olur.”</p>

<p><strong>Kadınlarda daha yaygın</strong></p>

<p>Artritin kadınlarda erkeklere oranla daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Artritlerin görülme oranı kadınlarda erkeklere göre daha fazladır. Bunun en önemli sebeplerinden biri hormon farklılıkları diyebiliriz. Özellikle kadınlarda menopoz sonrası östrojen hormonunun azalması etkili olmaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Artrit tedavisinde fizyoterapi hemen başlanmalı &nbsp;</strong></p>

<p>Artrit tedavisinde fizik tedavinin önemine değinen Doç. Dr. Şevgin, şunları kaydetti:</p>

<p>“Artrit tedavisinde fizyoterapiye 3 önemli aşamada yer verebiliriz. Koruyucu fizyoterapi uygulamaları, tedavi edici uygulamalar ve hastalık ilerlemesini durduran yaşam tarzı değişiklikleri ile hasta eğitimi aşamaları genel fizyoterapinin yönetimini oluşturuyor. Kişi artrit hastası olmadan önce hareketli yaşam tarzının topluma aşılanması, çeşitli aktiviteler ve etkinliklerle düzenli egzersiz, postür farkındalığı ve ergonomik düzenlemelerin (evde, işte) okul çağından itibaren gençlerimize öğretilmesi koruyucu fizyoterapi uygulamaları olarak verilebilir. Tedavi edici uygulamalarda artrit tanısı konduktan sonra hemen akut yani ilk 3 aylık periyotta fizyoterapiye başlanmalıdır.”</p>

<p>Fizyoterapi ve rehabilitasyonun bu hastalarda sıkça tercih edilen ve sonuçları gayet olumlu olan bir yöntem olduğunu kaydeden Doç. Dr. Şevgin, “Fizyoterapi eklemlerdeki deformasyonlarını geçiremez ama bu deformasyonun ilerlemesini yavaşlatıp engelleyebilir. Bunu da ağrıyı, şişliği azaltarak ve eklemde hareketlenmeyi arttırarak sağlar.” dedi.</p>

<p><strong>Artrit hastaları için uygun egzersiz türleri hangileri?</strong></p>

<p>Artrit hastaları için en uygun egzersizlerin ekleme yük bindirmeyen ve özellikle kişinin kendi vücut ağırlığı ile yaptığı kalistenik denilen egzersizleri örnek veren Doç. Dr. Şevgin, “Aynı zamanda imkan var ise su içinde yapılan egzersizler de yine artrit hastaları tarafından tolere edilebilecek egzersizlerdir. Esneme ve germe egzersizleri ile aerobik egzersizlerde yine önerilebilir. Egzersiz bir tedavi yöntemidir aslında sayısı, sıklığı, süresi ve çeşidi vardır; bu yüzden egzersiz yapılacaksa muhakkak bir fizyoterapistten bilgi alınmalıdır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Soğuk hava ağrıyı artırabilir</strong></p>

<p>Özellikle sonbahar ve kış aylarında hastaların şikayetlerinin arttığına işaret eden Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Bunun sebebi olarak tam bilimsel bir açıklama olmasa da bazı güçlü varsayımlar mevcut. Soğuk havalarda eklemlerdeki sertliklerin artması, nemli havalarda hava basıncının ekleme etki etmesi. Gün ışığından yararlanma süresinin azalmasının D vitamini ve iltihap üzerine etsinin azalması gibi.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yeni tedaviler umut verici ama geçici</strong></p>

<p>Son yıllarda öne çıkan yeni tedavilere de değinen Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Bu konuda sürekli araştırmalar yapılmakta ve yeni yöntemler gündeme gelmektedir. Bu yöntemlerin çoğu ağrı üzerine odaklanarak hastanın yaşam kalitesini arttırmayı hedeflemektedir. Ancak tedavi edilen bu ağrı belli bir süre sonra tekrar ortaya çıkmaktadır. Henüz kalıcı bir yöntem olmasa da kısa süreli etkiler olumludur. Bana göre hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan yöntem yaşam tarzı değişikliğidir. Kişi kendinin doktoru olacak ve yaşam tarzını değiştirecek.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Artrit hastalarına öneriler</strong></p>

<p>Doç. Dr. Ömer Şevgin, artrit hastalarının dikkat etmesi gereken noktaları şöyle sıraladı:</p>

<p>“Ağrı varken hareketi devam ettirmeyin.</p>

<p>Kilonuzu kontrol altında tutun.</p>

<p>Evde, işte, yolda fark etmez bir iş yaparken muhakkak dinlenme molaları verin.</p>

<p>Postürünüzün farkında olun doğru postürde olmaya özen gösterin.</p>

<p>Bir hareketi yaparken eklemlerinizin doğru pozisyonda olduğundan emin olun.</p>

<p>Tekrarlayan hareketlerden kaçının.</p>

<p>Büyük eklemleri kullanın.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 15:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/hareketsizlik-artriti-korukluyor-1762431191.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Risk grubundakilerde gripten korunmanın en etkili yolu: Aşı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/risk-grubundakilerde-gripten-korunmanin-en-etkili-yolu-asi-2535</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/risk-grubundakilerde-gripten-korunmanin-en-etkili-yolu-asi-2535</guid>
                <description><![CDATA[Son günlerde influenza (grip) virüsü hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süda Tekin, gribin (influenza) basit bir solunum yolu hastalığı olmadığını belirterek, her yıl dünya genelinde 250-500 bin kişinin ölümüne yol açtığını söylüyor. Özellikle risk grubundaki kişilerde gripten korunmanın en etkili yolunun aşı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tekin, evinde yaşlı, çocuk, gebe ya da kronik hastalığı olan sağlıklı kişilerin de aşı yaptırması gerektiğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Süda Tekin, influenzadan korunmanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde influenza (grip) virüsü hızla yaygınlaşıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süda Tekin</strong>, gribin (influenza) basit bir solunum yolu hastalığı olmadığını belirterek, her yıl dünya genelinde 250-500 bin kişinin ölümüne yol açtığını söylüyor. Özellikle risk grubundaki kişilerde gripten korunmanın en etkili yolunun aşı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tekin, evinde yaşlı, çocuk, gebe ya da kronik hastalığı olan sağlıklı kişilerin de aşı yaptırması gerektiğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Süda Tekin, influenzadan korunmanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Okulların açılması ve havaların soğumasıyla birlikte kapalı alanlarda geçirilen süre artarken, gribal enfeksiyonlar hızla yayılıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süda Tekin “Grip ya da tıbbi ismiyle influenza, influenza virüsünün yol açtığı bir enfeksiyon hastalığıdır.&nbsp;Çok sık karıştırlan ‘nezle’den farklıdır ve basit bir solunum yolu hastalığı değildir. Her yıl dünyada yaklaşık 3-5 milyon kişiyi etkileyen, 250-500 bin kişinin ölümüne neden olan bir enfeksiyondur” diyor. Gribe neden olan influenza virüsünün yapısının kolaylıkla değişebildiğini, bu nedenle bağışıklık sistemimizden kaçabildiğini belirten Prof. Dr. Tekin “Virüste meydana gelen küçük yapısal değişiklikler, tüm dünyayı etkileyen büyük salgınlara yol açabilmektedir. Grip, halen dünyada aşı ile önlenebilir ölüm nedenleri arasında önemli bir yer tutmaktadır” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Öksürüp hapşırırken mendil ya da kollarınızı kullanın&nbsp;</strong></p>

<p>Grip (influenza) virüsünün damlacık yoluyla bulaştığını, öksürme, hapşırma ve yüksek sesle konuşma esnasında hasta kişilerden virüs içeren çok sayıda damlacığın etrafa yayıldığını anlatan Prof. Dr. Süda Tekin sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu damlacıkların ağız, burun ya da gözlere de ulaşması ile hastalık çok hızlı ve çok kolay bulaşır. Bu nedenle gripli bir kişi virüsü etrafa yaymamak için öksürüp hapşırırken ağzını bir mendille, mendil bulamıyorsa kolları ile kapatmalıdır. Ellere hapşırmak en tehlikeli olanıdır. Ellere bulaşan virüs buradan, dokunulan her yere yayılır.” Hasta olan kişinin sık sık ellerini yıkaması, su ve sabun bulunamadığı durumda el antiseptikleri ile ellerin ovalanarak temizlenmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tekin “Enfeksiyonun toplumda yayılmasının engellenmesi amacıyla, özellikle hastalığın ilk günlerinde okula, işe gidilmeyip evde istirahat edilmelidir. Ev halkını korumak için eller sık sık yıkanmalı, oda havalandırılmalıdır. Maske ağız ve burunu tam kapamalı, ıslandığında değiştirilip eller yıkanmalıdır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Evdeki tüm bireyleri yatağa düşürebiliyor!</strong></p>

<p>Influenzanın (grip) çok kolay ve çok hızlı bulaşması dolayısıyla evdeki tüm bireyleri aynı anda hasta edip yatağa düşürebildiğini, özellikle gebeler, 50 yaş üstündekiler, aşırı kilolular, 5 yaş altındakiler, kronik hastalığı olanlar ve ilaçlar nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda çok daha ağır seyrettiğini vurgulayan Prof. Dr. Süda Tekin “Bu kişilerde grip hastaneye yatışlara, hatta ölümlere neden olmaktadır. Mutlaka doktora başvurup test yaptırılmalıdır. &nbsp;Gribin tedavisi istirahat ve destek tedavisidir. Ateş düşürücü ilaçlar, bol sıvı alımı önerilir. Ancak risk grubundaki kişiler ve risk grubunda olmasa bile hastalığın ağır seyrederek komplikasyonlara yol açtığı kişilerde doktor önerisiyle doğrudan grip virüsüne etkili ilaçların kullanılması gerekir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>En etkili korunma yöntemi; aşılanma</strong></p>

<p>Gripten ve diğer enfeksiyonlardan korunmada en etkili önlemlerin başında grip aşısının geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Süda Tekin şöyle konuşuyor: “Ellerin sık yıkanması, sağlıklı beslenme, mevsime göre giyinme, hasta kişilerle temasın kısıtlanması ve maske takılması çok büyük önem taşıyor. Ancak grip aşısı özellikle risk altındaki kişiler için&nbsp;<strong>en etkili korunma yoludur</strong>.”</p>

<p>Grip (İnfluenza) aşısının 6 aydan büyük herkese önerildiğini, ancak risk gruplarındaki kişiler ve bu kişilerle yakın teması olanların mutlaka aşılanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tekin “Grip aşısı için yumurta alerjisi olanlara yapılmaması ile ilişkili uyarı kaldırılmıştır. Ancak daha önce grip aşısı sonrası alerjik tepkime vermiş olanların aşılarını donanımlı bir Aşı Merkezinde yaptırması önerilmektedir” diyor.</p>

<p><strong>Felç yapmaz, kısırlığa neden olmaz</strong></p>

<p>Grip aşısının ciddi yan etki yapma olasılığının diğer aşılardan farksız olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Süda Tekin şöyle konuşuyor: “Aşının erişkinlerde görülen en sık yan etkisi enjeksiyon yerinde ağrı ve hassasiyettir. Ülkemizde uygulanan grip aşıları (İİV3 veya İİV4) inaktif (cansız) virüs aşısı olduğundan aşıya bağlı grip gelişmesi mümkün değildir.&nbsp;<strong>Aşı felç yapmaz, kısırlığa neden olmaz ve gebelerde de güvenle yapılabilmektedir.&nbsp;Ülkemizde&nbsp;</strong>2025-2026&nbsp;dönemi için de DSÖ önerisi 3 valan aşının uygulanmasıdır. Kişiler 3 ya da 4 valan hangi aşıya ulaşabilirler ise bu aşıyı olabilirler.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 17:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/risk-grubundakilerde-gripten-korunmanin-en-etkili-yolu-asi-1762361830.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun süren ağrı ve uyuşukluk ihmal edilmemeli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-2534</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-2534</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, omurga cerrahisinin ne zaman gerekli olduğu, teknolojik gelişmelerle cerrahinin güvenliği ve omurga hastalıklarının belirtileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Cerrahiye karar vermeden önce cerrahi olmayan yöntemlere başvuruluyor!</strong></p>

<p>Omurga cerrahisinin, özellikle bel, sırt ve boyun ağrılarında, omuriliğe veya sinirlere bası yapan durumlarda gerekli olduğunu aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Bu durumların çoğu disk problemleri veya omurilik kanalındaki daralmalar nedeniyle ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Cerrahiye karar vermeden önce hastalarda öncelikle cerrahi olmayan (konservatif) yöntemlerin uygulandığına dikkat çeken Prof. Dr. Yaman, “Bu yöntemler şikayetleri gidermede yetersiz kaldığında, yaklaşık yüzde 10’luk küçük bir hasta grubunda omurga cerrahisine ihtiyaç duyulabilir. Cerrahi öncesi hastaların ameliyatın kapsamını, olası risklerini ve komplikasyonları anlaması kritik öneme sahiptir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Bazı durumlar acil cerrahi gerektirebiliyor!</strong></p>

<p>Acil cerrahinin, omurga veya omurilik basısına bağlı olarak kollar, bacaklar veya tuvalet kontrolü gibi işlevlerde ciddi sorunlar ortaya çıktığında uygulandığını kaydeden Prof. Dr. Onur Yaman, “Ayrıca, omurga tümörleri veya enfeksiyon kaynaklı basılarda, nörolojik kayıplar hızla ilerliyorsa acil müdahale gerekir.” dedi.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler cerrahi işlemleri güvenli hale getiriyor!</strong></p>

<p>Teknolojinin gelişmesiyle birlikte omurga cerrahisinde kullanılan yöntemlerin de ilerlediğini hatırlatan Prof. Dr. Yaman, şunları söyledi:</p>

<p>“Yeni görüntüleme teknikleri sayesinde omurga ve omuriliğin milimetre hassasiyetinde incelenmesi mümkün. Cerrahi uygulamalarda daha küçük kesilerle yapılan minimal invaziv yöntemler tercih ediliyor. Ameliyathanelerde O-arm navigasyon sistemleri ve robotik cerrahi, vidaların ve diğer implantların daha güvenli yerleştirilmesini sağlıyor.”&nbsp;</p>

<p><strong>Uzun süren ağrılarda mutlaka bir uzmana başvurulmalı!</strong></p>

<p>Omurga hastalıklarının en sık görülen belirtisinin ağrı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Onur Yaman, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ağrı, hastalığın kaynağına bağlı olarak boyun, sırt, bel veya kuyruk sokumunda ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra sinirlere basıya bağlı olarak kollar veya bacaklarda uyuşukluk, ağrı ve kuvvetsizlik gelişebilir. İleri vakalarda idrar ve bağırsak kontrolünde problemler de görülebilir. Uzun süren ağrı, uyuşukluk veya kuvvetsizlik durumlarında mutlaka uzman bir hekime başvurulmalı.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 17:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-1762362603.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anlam ve amaçsızlık beyin orkestrasını bozar”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-2533</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-2533</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembollerin psikolojik etkileri konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sembolik öğrenme yalnızca insanlara özgü bir öğrenme modeli</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembolik öğrenmenin yalnızca insanlara özgü bir öğrenme modeli olduğunu ifade ederek, diğer canlıların yaşamı temel fizyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde sınırlıyken, insanın soyut, sembolik ve kavramsal düşünce üretebilme yeteneğine sahip olduğunu, bu yeteneğin, beynin çalışma mekanizmalarının anlaşılmasıyla birlikte yapay zekanın doğuşuna zemin hazırladığını kaydetti.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, ”Yapay zeka beyni taklit ediyor. Makine öğrenmesi ve derin öğrenme gibi alanlarda ilerleyen yapay zeka, beynin görüntüleri nasıl işlediğini, sembolleri nasıl oluşturduğunu ve anlam bağlarını nasıl kurduğunu da anlamaya çalışıyor.” dedi.</p>

<p><strong>Beyin algoritmaları ve sosyal öğrenme</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, beynin bilgi işleme sürecini katmanlı bir yapıya benzeterek, girilen bilgilerin çeşitli katmanlarda (görüntü, duygu, korku gibi) işlendiğini ve bir çıktıya dönüştüğünü, bu sürecin algoritmalarla çalıştığını ve bu algoritmaların sosyal öğrenme yoluyla geliştiğini belirterek, ”İnsan, çevresinden ve yaşantısından edindiği deneyimlerle öğrenir. Bir maymun, genetik olarak insana yüzde 96 oranında benzese de o yüzde 4’lük gen farkı nedeniyle insan gibi davranmayı öğrenemez. Bu fark, zaman, anlam, ölüm gibi soyut kavramlarla ilgili ’zihin üstü’ genlerden kaynaklanmaktadır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beyin belirsizlikten hoşlanmıyor…</strong></p>

<p>Beynin belirsizlikten hoşlanmadığını ve bu durumun korku ve tedirginliğe yol açtığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Beyin düzen, denge ve devamlılık istiyor. Öyle olursa rahat çalışıyor. Bunu yapabilmesi için de mecburen olayları anlamlandırması gerekiyor. Bunun için sembolleri kullanıyor. Aksi halde anlam ve amaçsızlık beyin orkestrasını bozar.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Sembollerin çok katmanlı anlamları</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, sembollerin beynin bilgi kaydederken kullandığı temel öğeler olduğunu belirterek, ”Büyüklük, şekil, renk gibi unsurlar birer semboldür. Matematikteki ’artı’ işareti, kırmızı renginin enerji, güç, cesaret gibi pozitif anlamları veya kan, ateş gibi negatif çağrışımları, mavinin sonsuzluk ve huzuru temsil etmesi veya hüznü ifade etmesi gibi örneklerle sembollerin çok boyutlu anlamları vardır. Siyahın bazı kültürlerde gücü, bazılarında ise korkuyu sembolize etmesi de buna örnektir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Kültür ve sembol ilişkisi</strong></p>

<p>Sembollerin kültüre, inançlara ve değer sistemlerine göre farklılık gösterdiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “El hareketleri bile farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıyabiliyor. Bizim kültürümüzde ’mükemmel’ anlamına gelen bir el hareketi, İtalya’da ’dikkatli ol’, Ortadoğu’da ise ’sabırlı ol’ anlamına gelebilir. Dini ikonlar, trafik levhaları ve emojiler de birer semboldür ve evrensel tepkiler uyandırabilir. Çocukluktan itibaren sembollerle öğreniriz ve sembollerin olmadığı bir ortamda insanlık öğrenilemez.” dedi.</p>

<p><strong>Kelime, dil ve kavramların gücü</strong></p>

<p>Kelimenin de bir sembol olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, beynin Broca alanının duygu ifadesiyle, Wernicke alanının ise anlamayla ilgili olduğunu belirtti. Prof. Dr. Tarhan, ”Dilimizdeki sözcükler de birer semboldür. Bir dil ne kadar çok kavram ve kelimeye sahipse, insan o kadar yeni düşünce üretebilir. Örneğin ’kalp’ kelimesi hem somut anlamda organı hem de soyut anlamda duyguları ifade eder. Kalbin Arapçada ’inkılap’ kökünden gelmesi, yani değiştirmek anlamına gelmesi, duygusal dünyadaki dönüşüm ihtiyacının zihinsel bir temsili olabilir.” değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p><strong>Rüya teorisi ve kolektif bilinçaltı</strong></p>

<p>Nörobilim alanındaki gelişmelerle birlikte rüyaların anlamı üzerine yapılan açıklamaların yeniden değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung’un rüya analizlerinin nörobilime çok daha uygun olduğunu, Jung’un rüyaları ”semboller dünyası” olarak tanımlamasının, günümüz nörobiliminin bulgularıyla örtüştüğünü dile getirdi.</p>

<p>İnsanların diğer canlılardan farklı olarak bilinç sahibi ve varoluşunun farkında olan tek varlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, ”Her birey ayrı bir bilince sahipken, bunun altında kültürel mirasla şekillenen bir kolektif bilinçaltı bulunur. Rüyalar, bu kolektif bilinçaltındaki sembolleri yaşattığımız alanlardır.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, rüya tabirlerinin kişiye özel olması gerektiğinin altını çizerek, ”Su gibi evrensel bir sembolün rüyadaki anlamı, kişinin kişilik yapısı, suya yüklediği anlamlar ve kültürel bağlamına göre değişir. Bu nedenle rüya tabiri kitaplarındaki genel yorumlar yanıltıcı olabilir. Rüyalar anlamsız değildir; fiziksel gerçekliğin, hayal gerçekliğinin ve rüya gerçekliğinin birleştiği, üst bir gerçeklik sunar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Gerçeklik testi ve şizofreni ilişkisi</strong></p>

<p>Rüyaların ve hayallerin gerçeklikten ayırt edilememesinin ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Tarhan, beyindeki ”gerçeklik test ağı” nın önemli olduğunu, şizofreni hastalarında bu ağın bozulduğunu ve kişinin rüyalarına veya hayallerine inanarak hayatını buna göre tanzim edebildiğini ifade etti ve ”Şizofreninin temelinde, hayal, rüya ve fiziksel gerçeklik arasındaki ayrımı yapamama yatar. Beyindeki ilgili ağın bozulması bu duruma yol açar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sembollerin evrensel dili</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, sesin de tıpkı renkler gibi güçlü bir sembol olduğunu ve müziğin beyni en çok harekete geçiren unsurlardan biri olduğunu kaydederek, ”Mantıksal kavramlar sol beyinde işlenirken, sanatsal ve sesle ilgili kavramlar sağ beyinde, görüntüyle ilgili kavramlar ise arka beyinde işlenir. Kuantum fiziğine göre her renk bir frekanstır. Renklerin matematiğiyle siyah ve beyaz gibi farklı tonlar oluşur. Görme duyumuz ve ışık, evrendeki her şeye anlam katar.” dedi.</p>

<p>İnsan beyninin dış dünyadan gelen beş duyu bilgileri, zihnin ürettiği bilgiler ve duygularla sürekli etkileşim halinde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, ”Beynimiz bu bilgileri algılar, tanımlar, yorumlar ve tepki verir. Siyah-beyaz düşünce tarzı, yani olayları ya iyi ya kötü olarak görme eğilimi, toksik kişilerin özelliklerinden biridir ve esnek olmamaya, empati yapamamaya yol açar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Zihin&nbsp;ekonomisi ve sosyal öğrenme</strong></p>

<p>İnsan beyninin ”zihin ekonomisi” prensibiyle ve bilgileri en ekonomik şekilde kullanmaya çalıştığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, ”Hayvan beyni ödül-ceza sistemiyle ilkel düzeyde öğrenirken, insan deneyimleyerek, anlam katarak ve yorumlayarak öğrenir. Bir bilgi karşısında ’kim söyledi, ne söyledi, neden söyledi’ sorularını sormadan tepki vermek, sembollerin aleyhimize işlemesine yol açar.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, beynin önbelleğini boş tutmanın, ani hataları önlemede ve sembolleri doğru yorumlamada önemli olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>İlahi işaretler</strong></p>

<p>”Tanrı sessiz mi?” sorusunun, insanın ilahi bir işaret bekleme isteği, yani bir sembol arayışı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, bu işaretlerin ikaz, müjde veya ceza şeklinde yorumlanabileceğini belirtti. Prof. Dr. Tarhan, ”Hayatı bir sınav olarak düşündüğümüzde, öğretmen sınav sırasında konuşmaz. Adil bir yarış için sessiz kalır. Bu dünya da ruhlar alemiyle bu dünya arasında bir geçiş sürecidir.” dedi.</p>

<p>Kuantum fiziği ve sicim teorisine göre evrende madde diye bir şeyin olmadığını, her şeyin enerji olduğunu ve manyetik iplikçiklerden oluştuğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, ”Süper determinizmde, görünen sebeplerin yanı sıra olaylarda görünmeyen sebepler de vardır. Bu görünmeyen sebepleri okumak sembol diliyle olur. İbn-i Arabi gibi düşünürler, sembollerin dilini kullanarak olaylara derin anlamlar yüklemişlerdir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kalp gözü ile herkes göremiyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembollerin ilahi mesajlar taşıdığını ve insanın olayları anlamlandırma biçiminin hayatını derinden etkilediğini dile getirerek, karınca istilası gibi sıradan bir olayın bile İbn-i Arabi tarafından sabır, çalışkanlık, ümitsizlikten kaçınma ve takım çalışması gibi derin anlamlarla yorumlandığını örnek vererek, ”Bu gözle bakan bunu görebiliyor, herkes göremiyor. Buna ’kalp gözü’ deniyor.” dedi.</p>

<p>Bir hastalığa veya hayat olaylarına nasıl anlam yüklendiğinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, ”Bir insan ’ben bunu hak etmedim, niye geldi?’ derse veya ’keşke şunu yapmasaydım’ diye geçmişi suçlarsa, olayı daha çok büyütür ve daha çok acı çeker. Hayatta her şey yolunda gitmiyor. İnsan zihni sadece seçer ve gözlemler, sonrası bizim kontrolümüzde değildir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Kontrol duygusu ve radikal kabullenme</strong></p>

<p>İnsanların sınırsız isteklerine karşın sınırlı güce sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, kontrol duygusunun geleceği, hayatı ve doğayı kontrol etme arzusuna dönüştüğünde bireylerde yüksek tansiyon gibi sorunlara yol açabildiğini belirtti.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, bu durumda ”radikal kabullenme” nin önemine işaret ederek, ”Kişi, elinden geleni yaptıktan sonra kontrolü ilahi iradeye bırakırsa sakinleşir. Buna ’tevekkül’ diyoruz. Tembellik veya miskinlik değil, sorumlulukları yerine getirdikten sonra teslim olabilmektir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İnsanın genlerinin verdiği sınırlar içerisinde özgür bir iradesi var</strong></p>

<p>Her şeyin önceden belli olduğu fikrinin insan iradesini ortadan kaldırmadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, ”İnsanın genlerinin verdiği sınırlar içerisinde özgür bir iradesi var. Olayları anlamlandırma, soyut düşünce üretme yeteneği var. Bir fikir geldiğinde onu anlamlandırır, seçer ve seçtikten sonra sadece gözlemci oluruz. Kuantum fiziğine göre biz olayları kontrol edemiyoruz, sadece seçiyoruz.” şeklinde konuştu.</p>

<p>İlhamların zihinsel çaba ve emek gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, ”Arşimet, kralın verdiği görev üzerine taçtaki altının sahte olup olmadığını bulmak için kafa yorarken ilham geldi ve ’Evreka!’ diyerek hamamdan fırladı. İlhamlar, belirli bir zihinsel çilenin sonucudur.” dedi.</p>

<p><strong>Taşların şifalı gücü ve meditasyon</strong></p>

<p>Taşların da renkler gibi bir frekansı ve salınımı olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, ametist ve kehribar gibi taşların manevi anlamları ve rahatlatıcı etkileri olduğunu söyledi ve ”Ametist taşı eline alan birinin anksiyetesinin kaybolması gibi, bu tür kültürel birikimler bilimsel araştırmalarla teyit edilmeli, ancak saçma denilmemelidir.” İfadesinde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, kişilerin kendilerine bir rahatlatma sembolü seçerek bunu hipnoterapi veya yogadaki mantralar gibi kullanılabileceğini ifade ederek, ”Beynimizde mutluluk hormonu salgılamak için üç şeyi bir arada yapmak gerekir; hareket, müzik ve sembolik bir tekrar. Mevlana’nın sema meditasyonu da bu metodolojiye dayanır. Ritim tedavisi olarak da bilinen bu yöntemlerle beyin rahatlar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Müzik de sembolik anlamlar taşıyor</strong></p>

<p>Müziğin de sembolik anlamlar taşıdığını ve kişiye yüklediği anlama göre farklı etkiler yarattığını belirten Prof. Dr. Tarhan, bazı müziklerin öfke ve saldırganlık uyandırırken, bazılarının sakinleştirici etki gösterdiğini söyledi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, insan kişiliğinin (persona) üçte birinin genetik, üçte birinin sosyal öğrenme ve üçte birinin de kişisel seçimlerden oluştuğunu belirterek, ”Sembolik, anlamsal ve kavramsal düşünce yeteneği olan bir kişi, diğer üçte iki yönünü de yönetebilir, yeni anlamlar yükleyerek, yeni hedefler koyarak ve yeni yöntemler geliştirerek kişiliğini olumlu yönde şekillendirebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Küresel yalnızlaşmanın temel sebeplerinden biri de sahtelik</strong></p>

<p>Sahteliğin hayatın her alanına yayılmış durumda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“İnsanın da sahtesi var. Bu sahtelik güveni zayıflatıyor, güven zayıflayınca derin ilişkiler kayboluyor. Derin ilişkilerin olmadığı yerde de yalnızlık artıyor. Küresel yalnızlaşmanın temel sebeplerinden biri, insanın içiyle dışının bir olmamasıdır. İnsan ilişkilerinde en önemli nokta, kişinin iç ve dış görünüşünde denge kurabilmesidir. ‘Benim kalbim temiz’ demek yeterli değil; dış görünüm de bu uyumun bir parçası olmalı. Böyle insanlar uzun vadeli ilişkiler kurabilir. Onların iç huzuru, pozitif bir etki olarak dışarıya yansır. İnsanlar bu tür kişilere ister istemez saygı ve sevgi duyar, etrafında toplanır. Kurulu düzen onları istemese bile toplum onları benimser. Tarihte de böyle insanlar dönüşüm yaratan, kalıcı iz bırakan şahsiyetlerdir. Ama rol yapan, sahte davranan kişiler uzun vadede kaybeder. Çünkü insan yüzünde sirke satıyorsa, elinde bal olsa bile kimse ondan bal almak istemez. Asıl mesele insanın içi ile dışının uyumlu olması, kendisiyle barışık yaşamasıdır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 17:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-1762265231.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat, yaş ilerledikçe kanserli hücre üretiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-2527</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-2527</guid>
                <description><![CDATA[Yaşla birlikte erkek vücudunda değişen pek çok biyolojik süreçten biri de prostatta meydana gelen dönüşümler. Prostatın yapısı gereği, yaş ilerledikçe kanser hücreleri barındırma eğiliminde bir organ olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Kadavra çalışmaları, 80 yaşına ulaşan erkeklerin yarısından fazlasında, herhangi bir kanser tanısı konmamış olsa bile prostatta başlangıç aşaması kanser hücrelerinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Yani yeterince uzun yaşarsak bu hücrelerin prostatta ortaya çıkması doğal bir süreç” şeklinde konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Erkekler üzerinde yapılan bu kadavra çalışmaları, yaşla birlikte prostatta bazı değişimlerin görülmesinin yaygınlığını gözler önüne seriyor. Ancak bu durumun mutlaka bir hastalık ya da ölüm riski anlamına gelmediğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “İyi huylu prostat büyümem var, ileride kanser olur muyum? sorusunun cevabı ancak düzenli doktor kontrolleriyle verilebilir. PSA testleri ve gerekli görüldüğünde yapılan biyopsiler sayesinde prostat sağlığı yakından takip edilerek, olası riskler erken dönemde tespit edilebiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Her erkekte prostat var&nbsp;</strong></p>

<p>Prostatın bir hastalık değil, her erkekte bulunan doğal bir organ olduğunu hatırlatan Tinay, “Prostatla ilgili aslında üç temel durum ortaya çıkabiliyor; kanser, iyi huylu büyüme ya da akut ve kronik enfeksiyonlar. Bu yüzden ‘Dedemde, babamda prostat vardı’ demek çok doğru değil çünkü prostat hepimizde var. Asıl önemli olan, bunun bir şikâyete neden olup olmadığı” dedi.</p>

<p>Tinay, prostat sorunlarının genellikle büyüme ya da mesanenin etkilenmesiyle ortaya çıktığını belirterek, “Hastalar en çok sık idrara çıkma, idrarı tam boşaltamama, kesik kesik idrar yapma, tuvalete gittikten kısa süre sonra tekrar idrara çıkma, ani sıkışma hissi, idrar kaçırma ya da idrarda kan görülmesi gibi yakınmalarla doktora başvuruyor. Yani mesele prostatın varlığı değil, yarattığı şikâyetler” diye konuştu.</p>

<p><strong>Deneyimli merkezlerde idrar kaçırma oranları yüzde 10’un altında</strong></p>

<p>Erken tanı kadar tedavi yöntemlerindeki gelişmeler de prostat sağlığında büyük fark yaratıyor. Özellikle robotik cerrahi hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte robotik cerrahinin, prostat kanseri tedavisinde en sık tercih edilen yöntemlerden biri haline geldiğini belirten Tinay, “Üç boyutlu ve büyütülmüş görüntüleme imkânı sayesinde cerraha hassasiyet kazandıran bu yöntem, kanserli dokunun geride kalma riskini en aza indiriyor. Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini belirleyen rahat idrar yapabilme, idrarı tutabilme ve cinsel fonksiyonun korunması gibi alanlarda da başarılı sonuçlar sağlanıyor. Kateter çıkarıldıktan kısa süre sonra çoğu hasta idrar yapabiliyor, idrar kaçırma oranları deneyimli merkezlerde yüzde 10’un altına düşüyor ve cinsel fonksiyonlar genellikle bir yıl içinde yeniden kazanılabiliyor. Robotik cerrahi böylece hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor” ifadelerini kullandı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 16:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-1762175710.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluk çağının en çok görülen kanseri yaygınlaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocukluk-caginin-en-cok-gorulen-kanseri-yayginlasiyor-2516</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocukluk-caginin-en-cok-gorulen-kanseri-yayginlasiyor-2516</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde çocuk kanserleri arasında ilk sırada yer alan lösemi, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat, hastalığın özellikle 2-5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğünü belirterek, anne-babaların sıkı gözlemleri sayesinde erken teşhisin mümkün olduğunu vurguluyor. Çocukluk çağı kanserlerine karşı toplumsal farkındalığın artırılmasının, tedavi başarısında son derece önemli rol oynadığını, bu nedenle her yıl 2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası kapsamında etkinlikler yapıldığını belirten Prof. Dr. Canpolat, löseminin 5 öncü sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde çocuk kanserleri arasında ilk sırada yer alan lösemi, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat</strong>, hastalığın özellikle 2-5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğünü belirterek, anne-babaların sıkı gözlemleri sayesinde erken teşhisin mümkün olduğunu vurguluyor. Çocukluk çağı kanserlerine karşı toplumsal farkındalığın artırılmasının, tedavi başarısında son derece önemli rol oynadığını, bu nedenle her yıl&nbsp;<strong>2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası</strong>&nbsp;kapsamında etkinlikler yapıldığını belirten Prof. Dr. Canpolat, löseminin 5 öncü sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Teknolojiyle iç içe, hızlı tüketimin merkezde olduğu modern yaşam, çocuk sağlığını sessiz ama güçlü biçimde tehdit ediyor. Artan hava kirliliği, hazır gıdalar, kimyasal içerikli oyuncaklar ve ekran karşısında geçirilen uzun saatler, çocukluk çağı lösemilerinin görülme oranının son yıllarda artmasına neden oluyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat&nbsp;</strong>bu durumun sadece genetik değil, çevresel faktörlerle de yakından ilişkisi olduğunu belirterek “Özellikle içinde bulundouğumuz modern çağda çevresel faktörlerin çok daha etkili olduğunu görüyoruz. Pestisit içeren gıdalar, hava kirliliği, plastik kullanımındaki artış ve elektromanyetik alanlar derken çocukların bağışıklık sistemi zayıflıyor. Ailelerin bu konuda bilinçli olması, erken farkındalık açısından kritik rol oynuyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Sinsice ilerliyor, erken tanı büyük önem taşıyor</strong></p>

<p>Löseminin sinsice ilerleyen bir hastalık olduğu için belirtilerinin de genellikle yorgunluk, solunum yolu enfeksiyonları ya da kansızlık gibi durumlarla karıştırılabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Cengiz Canpolat sözlerine şöyle devam ediyor: “Oysa erken tanı, sadece yaşam süresini değil, tedavinin başarısını da kökten etkiliyor. Erken fark edilen her gün, çocuğun bağışıklık sisteminde önemli kazanımlar sağlıyor. Hastalığın ilk evrelerinde tespit edilmesi durumunda çocukların büyük bölümü tamamen sağlığına kavuşabiliyor. Ancak tanı geciktikçe kanserli hücreler çoğaldığından dolayı tedavi süreci uzuyor, ilaç dozları artıyor ve küçük bedenlerinin yükü ağırlaşıyor. Bu nedenle ailelerin en küçük şüphede bile vakit kaybetmeden uzmana danışmaları gerekiyor.”</p>

<p><strong>Tedavide kişiye özel yaklaşımlar öne çıkıyor</strong></p>

<p>Çocukluk çağı kanserleri içerisinde yüzde 30 ile en sık görüleni lösemi. Bilim dünyası çocukluk çağı lösemisinin tedavisinde son yıllarda büyük bir dönüm noktasına ulaştı. Günümüzde artık sadece kanser hücrelerini yok etmek değil, sağlıklı hücreleri koruyarak yaşam kalitesini yükseltmenin hedeflendiğini vurgulayan Prof. Dr. Cengiz Canpolat şöyle konuşuyor: “Geçmişte lösemi tedavisinde kullanılan kemoterapiler, vücuttaki tüm hızlı bölünen hücreleri etkilerdi. Günümüzde ise hedefe yönelik ilaçlarla sadece lösemi hücrelerine yöneliyoruz. Bu sayede saç dökülmesi, mide bulantısı gibi yan etkiler daha az görülüyor ve çocuklar tedavi sürecini çok daha iyi tolere ediyor.”</p>

<p><strong>Lösemide bu belirtileri ihmal etmeyin!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Cengiz Canpolat, löseminin üç öncü belirtisini sıralayarak, anne babalara bu belirtileri kesinlikle dikkate almalarını vurguluyor. İşte o belirtiler;</p>

<ul>
	<li><strong>Sebepsiz morluklar</strong></li>
</ul>

<p>Çocuğun cildinde bir çarpma sonucu değil, sebepsiz yere oluşan morluklar erken tanıda çok büyük önem taşıyor. Anne babalar genellikle ‘çocuk bu, sürekli düşüyor’ diyerek bacakların özellikle üst kısımlarında oluşan morlukları geçiştirmemeli. Eğer morluklar sık tekrarlıyor, geç iyileşiyor ya da farklı bölgelerde nedeni belirsiz şekilde ortaya çıkıyorsa mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Burun ve diş eti kanamaları</strong></li>
</ul>

<p>Çocuklarda ara sıra burun veya diş eti kanaması normal olsa da, bu durum sıklaştığında önemli bir sinyal olabilir. Özellikle kendiliğinden başlayan, uzun süren ya da tekrarlayan burun kanamaları ve fırçalama sırasında kolayca kanayan diş etleri, kanın pıhtılaşma mekanizmasında bir sorun olduğuna işaret edebilir. Bu nedenle bu belirtileri hafife almamak, dikkatle izlemek ve zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Sık tekrarlayan ateş ve enfeksiyonlar</strong></li>
</ul>

<p>Bağışıklık sistemi zayıfladığı için çocuk sık sık ateşlenir, basit bir soğuk algınlığı uzun sürer veya tekrarlayan boğaz iltihapları görülür. Bu durum, vücudun savunma mekanizmasının lösemi hücreleri tarafından baskılandığını gösterebilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında çocuklarda solunum yolu enfeksiyonları yaygınlaştığı için, aileler bu duruma karşı uyanık olmalı, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyon ve kol-bacak ağrıları olması durumunda çocuk onkoloji uzmanına başvurmalıdır.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Lenf bezlerinde büyüme</strong></li>
</ul>

<p>Çocukların enfeksiyon sırasında özellikle boyun, koltuk altı ya da kasık bölgesinde lenf bezlerinin büyüyebilir. Ancak tedavi süresi sona erdiğinde lenf bezlerinde hala bir küçülme olmamışsa hatta daha da büyümüşse, üzerine dokununca hassasiyet olmuyorsa ve lenf bezi büyümesine yüksek ateş eşlik ediyorsa mutlaka Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümüne başvurulmalıdır. &nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Bitmeyen halsizlik ve yorgunluk</strong></li>
</ul>

<p>Eskiden enerjik olan bir çocuğun oyunlara ilgisini kaybetmesi, sık sık dinlenmek istemesi ve yüzünde belirgin bir solgunluk oluşması, kansızlıktan çok daha fazlasını işaret edebilir. Lösemi, kemik iliğindeki sağlıklı hücrelerin yerini kanserli hücrelerin almasıyla oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Çocuğunuzun günlük yaşamda hareketlilik seviyesini, uyku düzenini iyi takip ederek geçmeyen halsizlik, yorgunluk ve uykuya dalma güçlüğü durumunda doktora başvurun.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Nov 2025 13:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/cocukluk-caginin-en-cok-gorulen-kanseri-yayginlasiyor-1761994734.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sadakat kendine dürüst olmakla başlıyor! Gizlenen iletişim, sınır ihlali ve aldatmadır!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sadakat-kendine-durust-olmakla-basliyor-gizlenen-iletisim-sinir-ihlali-ve-aldatmadir-2515</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sadakat-kendine-durust-olmakla-basliyor-gizlenen-iletisim-sinir-ihlali-ve-aldatmadir-2515</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, aldatmanın tanımı, nedenleri, birey ve ilişki üzerindeki etkileri ile aldatma sonrası duygusal iyileşme ve başa çıkma yollarını anlattı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Bir iletişimin partner tarafından görülmesi istenmiyorsa bu bir aldatmadır!</strong></p>

<p>Aldatmanın, en yalın haliyle, bir ilişkinin tarafları arasında karşılıklı olarak belirlenen sınırların ihlali olarak tanımlanabileceğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Başka bir ifadeyle, taraflardan birinin ilişki dışı bir bağ kurması, verilen güvenin ve sadakatin zedelenmesi anlamına gelir. Çoğu zaman aldatma denildiğinde akla yalnızca cinsel eylemler gelse de aslında aldatma sadece fiziksel değil; duygusal ve sosyal (sanal) boyutlarıyla da karşımıza çıkar.” dedi.</p>

<p>Fiziksel aldatmanın, ilişki dışı cinsel eylemleri içerirken; duygusal aldatmanın, romantik paylaşımların, flörtleşmenin veya duygusal yakınlıkların kurulduğu durumlar olduğunu ifade eden Tunçel, “Sosyal ya da sanal aldatma ise dijital iletişim araçları üzerinden gelişen bağları kapsar. ‘Sadece mesajlaştık, bu aldatma mıdır?’ sorusu sıkça duyulur; ancak yanıt nettir. Eğer bu iletişimin partner tarafından görülmesi istenmiyor, gizleniyorsa, bu bir sınır ihlalidir ve dolayısıyla aldatmadır.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Aldatmak tek bir nedene indirgenemez!&nbsp;</strong></p>

<p>Bir ilişkide aldatmanın yaşanmaması için üç temel yapı taşının; güven, sadakat ve duygusal bağlılığın korunması gerektiğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Aldatmayı tek bir nedene indirgemek mümkün değil. Bu davranışın altında bireysel, ilişkisel ve çevresel faktörler yatabilir.” dedi.</p>

<p>Bu faktörlere açıklık getiren Tunçel, şunları söyledi:</p>

<p>“Özellikle kaçıngan veya güvensiz bağlanma örüntüsüne sahip bireyler, ilişkilerinde yakınlık kurmakta zorlanabilir ve bu durum sadakatsizliğe zemin hazırlayabilir.<strong>&nbsp;</strong>Kendilik değerinin düşük olması, bireyi dışarıdan onay arayışına yöneltebilir.<strong>&nbsp;</strong>Narsistik özellikler taşıyan bireylerde sadakatsizlik daha sık görülür.<strong>&nbsp;‘</strong>Ben kimim?’ sorusuna yanıt arayan ya da hayatında heyecan arayan bireyler de aldatma davranışı gösterebilir.<strong>&nbsp;</strong>Travmalar, madde ya da davranışsal bağımlılıklar da sağlıklı karar verme süreçlerini zayıflatabilir.</p>

<p>İlişkide yaşanan iletişim kopuklukları, duygusal veya cinsel tatminsizlik, ihmal edilme, anlaşılmadığını hissetme gibi durumlar aldatmayı tetikleyebilir. Uzun süredir süregelen çatışmaların çözümlenememesi, bastırılmış öfke veya intikam duygusu da sadakatsizliğe zemin hazırlayabilir. Toplumsal normlar, kültürel değişim, sosyal medyanın etkisi ve sadakatsizliğin normalleştirilmesi de önemli etkenlerdir. Günümüzde tüketim kültürünün ilişkiler üzerindeki etkisiyle birlikte ‘yenisi her zaman daha iyidir’ anlayışı, sadakat kavramını zayıflatır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Aldatmanın kendisinden çok, sonraki süreç daha travmatik hale gelebilir!</strong></p>

<p>Aldatmanın, hem birey hem de ilişki açısından derin duygusal etkiler bıraktığına değinen Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Aldatılan kişi, ilk etapta bir şok yaşar; durumu inkâr eder, ardından öfke, suçluluk, kıyaslama ve özgüven kaybı gibi duygularla baş etmeye çalışır. Bu süreç, travma sonrası stres bozukluğuna benzer belirtiler gösterebilir.” dedi.</p>

<p>Aldatan kişinin ise çoğu zaman ambivalan (ikircikli) duygular içinde olduğunu ifade eden Tunçel, “Suçluluk ve pişmanlık hissederken, kimi zaman da savunmaya geçer, davranışını rasyonelleştirir. Bazı bireyler hatasını kabul edip sorumluluk alırken, bazıları karşı tarafı suçlama eğilimindedir. İlişki açısından bakıldığında ise güven kaybı en yıkıcı sonuçlardan biridir. Bu güvenin yeniden inşası, ancak açık iletişim, doğru sınırlar ve profesyonel destekle mümkün olabilir. Aksi halde aldatmanın kendisinden çok, sonraki süreç daha travmatik hale gelebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Duygusal iyileşme doğru yaklaşımla mümkün!</strong></p>

<p>Aldatmanın, kişisel bir kriz olduğuna işaret eden Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Ancak doğru yaklaşımla iyileşmek mümkün. Bu süreç hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde ele alınmalı.” dedi.</p>

<p>Bireysel düzeyde duygulara alan açmanın, sosyal desteğin, kendine şefkat göstermenin ve profesyonel desteğin önemli olduğunu açıklayan Tunçel, “Öfke, üzüntü, kafa karışıklığı gibi duygular bastırılmamalı. Bu duyguların yaşanması iyileşmenin doğal bir parçası. Güvendiğiniz bir dost ya da aile üyesiyle paylaşım yapmak duygusal yükü hafifletir. ‘Ben ne hissediyorum, ne istiyorum?’ sorularını samimiyetle sormak ve kendine acımasız davranmamak önemli. Uzman eşliğinde özdeğerin yeniden yapılandırılması ve travma çalışması sürecin sağlıklı ilerlemesini sağlar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Aldatmak ilişki memnuniyetiyle değil, algılanan adalet ve duygusal iletişim düzeyiyle ilişkili!</strong></p>

<p>Eğer taraflar ilişkiyi sürdürmek istiyorsa, bunu iki tarafın da içtenlikle istemesi gerektiğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Güven yeniden inşa edilmeli. Duygular bastırılmamalı, açıkça ifade edilmeli. Geçmiş tekrar tekrar gündeme getirilmemeli; odak, suçlamadan ziyade duyguların paylaşımında olmalı. Çift terapisiyle rollerin yeniden yapılandırılması ve sınırların belirlenmesi süreci desteklenmeli.” dedi.</p>

<p>Hemen affetmek ya da görmezden gelmenin, iyileşmeyi engellediğine dikkat çeken Tunçel, “Karşı tarafın sorumluluğunu alması, hatanın bedelini anlaması gerekir. Aynı şekilde, sürekli suçlamak da süreci tıkar. Bilimsel çalışmalar, çift terapisine başvuran çiftlerin yaklaşık yüzde 30’unun ilişkisini kurtarabildiğini gösteriyor. Ayrıca araştırmalar, aldatmanın ilişki memnuniyetiyle değil, algılanan adalet ve duygusal iletişim düzeyiyle daha yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.” bilgisini paylaştı.</p>

<p><strong>Sadakat, kişinin kendine ve kendi ihtiyaçlarına karşı da dürüst olabilmesidir!</strong></p>

<p>Aldatmanın bir ilişkiyi bitirebileceği uyarısını yapan Uzman Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Ancak kimi zaman bir dönüm noktasına da dönüşebilir. Burada önemli olan ilişkinin devam edip etmemesi değil, kişinin kendini nasıl iyileştirdiği ve bu süreçten nasıl güçlenerek çıktığıdır.” dedi.</p>

<p>Aldatılmanın, bireyin yetersizliği değil, karşı tarafın sınırlarını koruyamamasının bir sonucu olduğunu dile getiren Tunçel, “Bu nedenle süreci kişiselleştirmemek, acele kararlar vermemek ve zamana yayarak değerlendirmek gerekir. Unutmamak gerekir ki sadakat, yalnızca bir başkasına değil, kendine ve kendi ihtiyaçlarına karşı dürüst olabilmektir. İyileşmek mümkündür; sabırla, kendine dürüst kalarak ve gerektiğinde profesyonel destek alarak.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Nov 2025 13:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/11/sadakat-kendine-durust-olmakla-basliyor-gizlenen-iletisim-sinir-ihlali-ve-aldatmadir-1761994712.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tırnak bakımı sadece estetik değil, sağlık işi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tirnak-bakimi-sadece-estetik-degil-saglik-isi-2504</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tirnak-bakimi-sadece-estetik-degil-saglik-isi-2504</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Podoloji Programı Öğr. Gör. Muharrem Tosun, el ve ayak tırnak bakımı konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Sertifikasız çalışanların sayısı azımsanmayacak kadar fazla”</strong></p>

<p>Mahalle arası yerlerde çalışan tırnak bakım uzmanlarının eğitim düzeyi ve sertifika durumlarının farklılık gösterebildiğini ifade eden Öğr. Gör. Muharrem Tosun, “Bazı kişiler güzellik kurslarına katılarak temel eğitimler alsa da birçoğu bu işi tamamen tecrübe yoluyla öğrenmiştir. Sertifikasız çalışanların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Bu durum, özellikle hijyen ve sağlık açısından risk oluşturabilir çünkü profesyonel eğitim almayan kişilerin enfeksiyon, mantar ve siğil gibi bulaşıcı hastalıklar veya cilt rahatsızlıkları gibi konularda yeterli bilgisi olmayabilir.” dedi.<br />
<br />
<img alt="" src="https://www.alevihaberler.com.tr/public/images/detay/%C3%96%C4%9Fr_%20G%C3%B6r_%20Muharrem%20Tosun.jpg" style="height:450px; width:800px" /></p>

<p><strong>“Bu eğitimler tıbbi bilgi içermiyor”</strong></p>

<p>Tırnak bakım hizmeti veren kişilerin genellikle kısa süreli kurslarla yetkinlik kazandıklarını belirten Öğr. Gör. Muharrem Tosun, “Genellikle kısa süreli güzellik ve bakım kurslarına katılarak manikür-pedikür, el-ayak bakımı ve protez tırnak gibi konularda temel eğitim alırlar. Bu kurslar sonunda bazıları sertifika da elde eder. Ancak bu eğitimler tıbbi bilgi içermez; dolayısıyla sağlıkla ilgili sorunlara müdahale yetkileri yoktur. Yetkinlikleri daha çok estetik ve kozmetik bakım alanıyla sınırlıdır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Steril ekipman ve eldiven kullanımı hayati önem taşıyor”</strong></p>

<p>Hijyen kurallarına uyulmadığında ciddi enfeksiyon riskleri doğabileceğine dikkat çeken Podolog Muharrem Tosun, “Bu kişiler mutlaka her müşteri için steril edilmiş veya tek kullanımlık malzemeler tercih etmelidir. Eldiven kullanımı, ellerin ve çalışma alanının temizliği çok önemlidir. Tırnak mantarı, siğil, enfeksiyon gibi bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek için hijyen kurallarına titizlikle uymaları gerekir. Ayrıca herhangi bir sağlık problemi belirtisi gördüklerinde işlem yapmaktan kaçınıp, kişiyi bir uzmana yönlendirmeleri gerekir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Podologlar, ayak sağlığında uzman kişilerdir”</strong></p>

<p>Podologların yalnızca estetik değil, tıbbi bakıma da odaklandığını belirten Tosun, “Podologlar, özellikle ayak sağlığı alanında uzmanlaşmış kişilerdir. Tırnak batıkları, nasırlar, tırnak mantarı ve deforme tırnak gibi problemlerle ilgilenirler. Ayrıca medikal ayak bakımı yapabilirler. Estetik kaygıdan çok, sağlığı ön planda tutarak, kişiye özel tıbbi bakım uygularlar. Podologlar, sadece tırnak bakımı değil; diyabetik ayak bakımı, sporcu ayak bakımı ve hamilelerde ayak bakımı gibi özel sağlık alanlarında da destek sunarlar.” dedi.</p>

<p><strong>“Tırnak bakımı, sağlık sorunlarını erken tespit etmede önemli rol oynar”</strong></p>

<p>Podologların tırnak yapısındaki değişimleri dikkatle incelediğini ifade eden Muharrem Tosun, “Podologlar, bakım esnasında tırnakların rengi, yapısı, kalınlığı ve şekli gibi detaylara dikkat ederek sağlıkla ilgili olası sorunları tespit ederler. Örneğin tırnak mantarı, dolaşım bozuklukları ya da diyabetik komplikasyonlar gibi durumları erken fark edebilirler. Ayrıca bu tarz konularda multidisipliner çalışarak uzman hekimlerle iş birliği yaparlar. Böylelikle probleme zamanında müdahale ederek, ciddi sağlık problemlerinin önüne geçerler. Tedavi sürecinde bilimsel yöntemleri takip edip medikal aletler kullanarak ağrısız ve hijyenik çözümler sunarlar.” şeklinde konuştu.<br />
<br />
&nbsp;</p>

<p><strong>“Düzenli tırnak bakımı yaşam kalitesini artırır”</strong></p>

<p>Tırnak bakımının yalnızca görünüm değil, yaşam kalitesi açısından da önem taşıdığını söyleyen Öğr. Gör. Muharrem Tosun, şöyle devam etti:</p>

<p>“Düzenli tırnak bakımı sadece estetik değil sağlık açısından da önemlidir. Bakım ile tırnakta oluşabilecek mantar, kalınlaşma ve tırnak batması gibi istenmeyen durumların önüne geçilebilmektedir. &nbsp;Ayrıca bazı hastalıkların belirtileri de tırnaklarda renk ve şekil bozukluğuyla kendisini gösterebilmektedir. &nbsp; Özellikle yaşlı bireyler ve diyabet hastalarında tırnaklarda kalınlaşma görülmekte olup bu kişiler ev şartlarında kendi tırnaklarını kesmekte zorlanmaktadır bu da kişinin sosyal hayatını olumsuz etkilemektedir. Bu kişilerde yapılacak tırnak bakımıyla yaşam kaliteleri arttırılabilir ayakta oluşabilecek enfeksiyon riskinin önüne geçilebilir.</p>

<p>Podologlar, işlem sırasında bir sağlık problemi fark ettiklerinde öncelikle görev ve sorumlukları dahilinde işlem yapabilmektedirler. Sorumluluklarını aşan durumlarda ise aldıkları eğitim sonucu ilgili kişiyi hangi alandaki bir uzmana yönlendireceğini bilmektedirler Böylelikle sağlık problemine zamanında ve doğru yaklaşımla müdahale edilecek olduğundan bütüncül bir sağlık yaklaşımı da sunmuş olurlar.”</p>

<p><strong>“Sterilizasyon cihazı kullanımı şart”</strong></p>

<p>Tırnak bakımında en önemli riskin enfeksiyon bulaşması olduğunu hatırlatan Öğr. Gör. Muharrem Tosun, “Yapılan araştırmalar göstermiştir ki tırnaklarda işlem sırasında görülebilen en önemli risk enfeksiyon bulaşma riskidir. Bu sebeple kullanılacak tüm ekipmanların otoklov gibi sterilizasyon cihazlarında steril edilmesi gerekmektedir. Kişilerin bu konuya özellikle dikkat etmesini rica ediyorum.” diye sözlerine son verdi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 15:26:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/tirnak-bakimi-sadece-estetik-degil-saglik-isi-1761928635.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğu araya almak aileyi yıpratıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-2503</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-2503</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, anne-baba arasındaki çatışmalarda çocuğun araya girmesinin aile dinamiğine ve çocuğun ruhsal gelişimine etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çocukların anne ile baba arasına girmesi, ruhsal büyüme sürecini rotasından saptırıyor!</strong></p>

<p>Çocukların hakem rolü üstlendiği ilişkilerin aile dinamiklerini daha sağlıksız bir yapılanmaya sürükleyeceğini kaydeden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Anne ile babanın arasına giren çocuk üçgenleşmeye neden olur.” dedi.</p>

<p>Üçgenleşmenin ilk defa M. Bowen tarafından tanımlandığını aktaran Prof. Dr.&nbsp;Eryılmaz, “İki kişinin çatışmalı ilişkilerini çözememeleri durumunda ya da aralarında ilişki stresi olduğunda, bu strese katlanmanın tek yolu araya çocuğun girmesiyle mümkün olur. Eşler arasındaki ilişki bu sayede kısmen de olsa stabil olurken, çocuğun ruhsal büyüme süreci rotasından sapar.” şeklinde konuştu.<br />
<br />
<img alt="" src="https://www.alevihaberler.com.tr/public/images/detay/Prof_%20Dr_%20G%C3%BCl%20Ery%C4%B1lmaz%20(1).jpg" style="height:450px; width:800px" /></p>

<p><strong>Üçgenleşmede kalan çocuklar köken aileden ayrılamayabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Çocuğun sistemde kalmasının isteneceğini dile getiren Prof. Dr. Gül&nbsp;Eryılmaz, “Çocuk da buradan çıkma kaygısı içinde olacağından çoğu bu durumdaki ailelerde içe içe geçmişlik ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>İç içe geçmiş ailelerde sınırların olduğundan daha katı olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Eryılmaz, şunları söyledi:</p>

<p>“Aileden birinin farklılaşmasına daha az tahammül edilir. Bu da kendi duygularını yönetemeyen bireylerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca üçgenleşmede kalan bu çocukların gelecekte benzer ilişki tarzlarını seçmelerine ya da başka bir aile kurmalarına rağmen köken aileden ayrılması gereken dozda ayrılamamalarına sık rastlanır.”</p>

<p><strong>Ailede sınırlar ve açık iletişim olmalı!&nbsp;</strong></p>

<p>Sağlıklı bir aile yapısının nasıl olması gerektiği hakkında bilgi veren Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Ailede ebeveyn alt sistemi, eş alt sistemi ve çocuk alt sistemi gibi bir yapının olması; bu yapının sınırlarının olması, üçgenleşmelerin olmaması, iletişimin açık olması, koalisyonların olmaması, rollerin belirgin olması daha sağlıklı aile yapısı için önemlidir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 15:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-1761929378.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş eti çekilmesinin en büyük sebebi diş taşı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-eti-cekilmesinin-en-buyuk-sebebi-dis-tasi-2487</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-eti-cekilmesinin-en-buyuk-sebebi-dis-tasi-2487</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, diş eti çekilmelerinin nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Diş taşı temizliğinden sonra çekilen diş eti eski haline gelmez!&nbsp;</strong></p>

<p>Diş eti çekilmelerinin çeşitli nedenlerle karşımıza çıktığını dile getiren Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Farklı nedenleri olsa da en temel sebebi&nbsp;diş taşı birikimidir.” dedi.</p>

<p>Diş taşlarının birikmesiyle diş etinin yavaş yavaş aşağı doğru çekildiğini ifade eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Güler, “Diş taşı temizliğinden sonra ise çekilen diş eti eski haline gelmez.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Tedavi, diş etleri sağlığına kavuştuktan sonra planlanır!</strong></p>

<p>Diş taşı temizliği yapıldıktan ve diş etleri sağlığına kavuştuktan sonra tedavi planlamasının yapılabileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Güler, “En temel tedavi ağzın başka bir bölgesinden bir miktar diş eti alarak o diş eti çekilmesi olan yere yama yapmaktır. Bunun için genellikle damak bölgesinden bir parça kullanılır. Diş eti çekilmesinin boyutuna göre, yani ne kadar parça gerekli ise damak bölgesinden o kadar parça kesilir ve hazırlanan bölgeye çeşitli dikişlerle tutturulur.” şeklinde tedavi yöntemini açıkladı.</p>

<p><strong>Çekilmenin tamamı her zaman kapatılamayabilir!</strong></p>

<p>Müdahalenin ardından hastanın, tedavinin uygulandığı bölgeye mümkün olduğunca iyi bakması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Bölge temiz tutulmalı ve çok kullanmaktan kaçınılmalı. 1 hafta ile 10 gün arasında yama yapılan doku alttaki dokulardan da beslenerek yerine yapışır ve iş eti çekilmesi tedavi edilmiş olur.” dedi.</p>

<p>Yüksek miktarda diş eti çekilmesinin olduğu durumlarda ise her zaman çekilmenin tamamının kapatılamayabileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Güler, “Ancak önemli olan sıkı, yapışık ve dişin hareket etmesini önleyecek güzel bir dokunun oluşmasıdır. Bu da yapılan ‘serbest diş eti grefti’ denilen damaktan diş eti alınarak yama yapılan tedavilerle mümkün olur. İşlem sonrasında ise ağrı ve enfeksiyon oluşmaması için hastaya antibiyotik ve ağrı kesici reçete edilir.” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Dikişler alındıktan sonra hasta normal düzenine dönebiliyor!</strong></p>

<p>Damaktan alınan parçanın yerinde oluşan yara bölgesine de çeşitli uygulamalar yapıldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Güler sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Damakta oluşan yara bölgesi için hastanın kanından elde edilen ve PRF denilen yara bandı benzeri bir biyomateryal oluşturulur ve parçanın alındığı yaralı bölgeye tutturulur. Yeme içme sırasında bu bölgedeki biyomateryal etkilenmez. Bu tedavi süresinde hastalardan beklenen yaklaşık 10 gün kadar yama yapılan bölgeyi kullanmamalarıdır. Bu sürenin sonunda dikişler alınır ve hasta normal yeme içme düzenine dönebilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Oct 2025 14:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/dis-eti-cekilmesinin-en-buyuk-sebebi-dis-tasi-1761784416.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kurala dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-2475</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-2475</guid>
                <description><![CDATA[İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan,</strong>&nbsp;tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Birkaç farklı türü mevcut</strong></p>

<p>İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor.&nbsp;Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Pek çok sebep neden olabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor</strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan,<strong>&nbsp;</strong>idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor. &nbsp;</p>

<p><strong>İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural!&nbsp;</strong></p>

<p>İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan,<strong>&nbsp;</strong>yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı,&nbsp;“Kilo verilmesi, &nbsp;idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler &nbsp;olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor.&nbsp;&nbsp;Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 15:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-1761653028.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toplumda her 4 erişkinden 1’inde görülüyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-2467</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-2467</guid>
                <description><![CDATA[Genellikle boğaz yapısına bağlı sebeplerden dolayı gelişen horlama her 4 erişkinden 1’inde görülen yaygın bir sorun. Çoğu zaman sadece çevredekileri rahatsız eden bir durum gibi görülüyor. Ancak, horlamaya Uyku Apne Sendromu eşlik ediyorsa; gündüz uyuklama ve dikkat dağınıklığı, kalp damarlarında tıkanıklık, inme, insülin direnci, tip 2 diyabet ve kanser gibi pek çok önemli sağlık sorunları gelişebiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, bu nedenle, özellikle solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak,  “Horlama haftada üç geceden sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle&nbsp;boğaz yapısına bağlı sebeplerden dolayı gelişen horlama her 4 erişkinden 1’inde görülen yaygın bir sorun.&nbsp;Çoğu zaman sadece çevredekileri rahatsız eden bir durum gibi görülüyor. Ancak,&nbsp;horlamaya Uyku Apne Sendromu eşlik ediyorsa; gündüz uyuklama ve dikkat dağınıklığı, kalp damarlarında tıkanıklık, inme, insülin direnci, tip 2 diyabet ve kanser gibi pek çok önemli sağlık sorunları gelişebiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,&nbsp;</strong>bu nedenle, özellikle&nbsp;solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan&nbsp;Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak,&nbsp;<strong>&nbsp;</strong>“Horlama haftada üç geceden sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten&nbsp;<strong>Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı</strong>&nbsp;<strong>Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,</strong>&nbsp;“Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.</p>

<p><strong>Hava yolunun dar olması&nbsp;</strong></p>

<p>Boğazımızın arkasında bulunan yumuşak damağın sarkık olması, küçük dilin uzayıp büyümesi, alt çenenin küçük ve geride olması, dilin büyük olması, büyük bademcikler, burun kıkırdağında eğrilik ve burun etlerinin büyük olması hava yolunun daralmasına neden olabiliyor. Özellikle alerjik nezle burun etlerinin şişmesine yol açabiliyor. Uygun hastalar cerrahi tedavi açısından değerlendiriliyor. Bademcik, geniz eti, yumuşak damak veya burun operasyonları uygulanabiliyor. Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>“Alerjik nezlesi olan hastalarda ilaç tedavisi, burun etlerine yönelik küçültme işlemleri ve alerjenlere karşı önlemlerin alınması gerekmektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Obezite &nbsp;</strong></p>

<p>Fazla kilo nedeniyle boyun çevresinin kalınlaşması, kadınlarda 38 cm, erkeklerde 40 cm üzerinde olması, horlama ve Uyku Apne Sendromu için risk taşıyor. Bunun nedeni ise kalınlaşan boynun havayolunu daraltması. Fazla kilolarda hekim ve diyetisyen eşliğinde kilo kaybı öneriliyor. Ayrıca, eşlik eden insülin direnci veya tip 2 diyabet varsa tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleri gerekiyor.</p>

<p><strong>Alkol ve tütün tüketimi</strong></p>

<p>Alkol ve tütün ürünleri havayolundaki kasların gevşemesine neden olarak horlamayı artırıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hava yolunu genişleten ilaçlar&nbsp;</strong></p>

<p>Hava yolunu genişleten ilaçlar da kasları gevşeterek horlamaya sebep olabiliyor. Bu ilaçlar arasında uyku ilaçları, antidepresanlar, anestezi ilaçları ve ağrı kesiciler yer alıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Çeşitli hastalıklar</strong></p>

<p>Soğuk algınlığı, alerjik nezle, reflü ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar ödem oluşturdukları havayolunun daralmasına neden oluyor. &nbsp;Bazı nörolojik hastalıklar da kasları gevşeterek horlamaya yol açabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Uyku yoksunluğu</strong></p>

<p>Yorgun olduğumuzda ve uyku borcu biriktirdiğimizde horlama artabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>---------------kutu bilgisi----------</strong></p>

<p><strong>Bu sendromda her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor</strong></p>

<p>Uyku Apne Sendromu tespit edilen her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor. Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,<strong>&nbsp;</strong>bu nedenle horlama yakınmasıyla başvuran hastalarda mutlaka Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun araştırıldığını belirterek, “Sabah yorgun uyanma, gündüz aşırı uyku hali, uykuda nefes durması, sabah ağız kuruluğu, dikkat eksikliği ve konsantrasyon güçlüğü, Uyku Apne Sendromu’nun tipik bulgularını oluşturmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 17:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-1761575931.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnmeden Koruyan 6 Altın Önlem</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/inmeden-koruyan-6-altin-onlem-2466</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/inmeden-koruyan-6-altin-onlem-2466</guid>
                <description><![CDATA[Tüm dünyada yılda 17 milyon kişi inme geçiriyor, 6 milyonu hayatını kaybediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre her yıl ülkemizde 150 bin kişi inme geçiriyor. Beyin ve damar hastalıkları, ülkemizdeki tüm ölümlerin yüzde 6’sını oluştururken, inme ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. İnmede erken müdahale büyük önem taşıyor. Öyle ki 4,5 saat içinde yapılan müdahaleler bireyde sakatlık ve ölüm riskini en aza indirebiliyor. Umut veren bir başka haber ise inme vakalarının % 90’ının sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri ve risk faktörlerinin kontrolüyle önlenebilmesidir. Memorial Antalya Hastanesi Girişimsel Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Elif Sarıönder Gencer “29 Ekim Dünya İnme Günü” nedeniyle, inmeden korunma yolları hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tüm dünyada yılda 17 milyon kişi inme geçiriyor, 6 milyonu hayatını kaybediyor.&nbsp;Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre her yıl ülkemizde 150 bin kişi inme geçiriyor.&nbsp;Beyin ve damar hastalıkları, ülkemizdeki tüm ölümlerin yüzde 6’sını oluştururken, inme ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. İnmede erken müdahale büyük önem taşıyor. Öyle ki 4,5 saat içinde yapılan müdahaleler bireyde sakatlık ve ölüm riskini en aza indirebiliyor. Umut veren bir başka haber ise inme vakalarının % 90’ının sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri ve risk faktörlerinin kontrolüyle önlenebilmesidir.&nbsp;Memorial Antalya Hastanesi Girişimsel Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Elif Sarıönder Gencer “29 Ekim Dünya İnme Günü” nedeniyle, inmeden korunma yolları hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.&nbsp;</p>

<p><strong>Zaman Beyindir: İlk 4,5 Saat Kritik Önemde</strong></p>

<p>İnme tedavisinde inme belirtilerinin fark edilmesi hayati önem taşımaktadır. Yüzün bir tarafında asimetri, ani kol veya bacak güçsüzlüğü, konuşma güçlüğü, ani görme sorunları, denge kaybı veya ani şiddetli baş ağrısı gibi belirtiler görüldüğünde zaman kaybetmeden uzman yardımı almak gerekir. İlk 4,5 saat içinde yapılan müdahaleler, sakatlık ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azaltabilir. Bu nedenle ”zaman beyindir” teması, inme tedavisinde en önemli ilke olarak öne çıkmaktadır.</p>

<p>İnme tedavisi konusunda son yıllarda ülkemizde önemli adımlar atılmıştır. 2019 yılında başlatılan sertifikasyon süreciyle 57 kapsamlı inme merkezi ve 51 birincil inme merkezi oluşturulmuş; bu merkezler, nüfusun yaklaşık yüzde 85’ini kapsayarak ülke genelinde inme tedavisine erişimi kolaylaştırmıştır.</p>

<p><strong>Birkaç Küçük Değişiklikle İnme Riskini En Aza İndirebilirsiniz</strong></p>

<p>İnmenin en önemli nedenleri arasında; ileri yaş, genetik faktörler, sigara, yüksek tansiyon, diyabet, kötü kolesterolün yüksek olması, fiziksel aktivite eksikliği ve obezitedir. Sigara, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kötü kolesterolün yüksek olması, fiziksel aktivite eksikliği ve obezite gibi risk faktörlerin farkında olmak inme görülme riskini azaltabilir. İnme atağı olsa bile inmeden sonra yaşama ihtimalini artırarak sakatlığın derecesini azaltır. Bu nedenle özellikle yüksek tansiyon ve diyabet hastalarının yüksek kolesterol düzeyleri olan insanların kan şekeri, kan basıncı ve kandaki kötü kolesterol düzeylerini sıkı olarak kontrol altına alması gerekir. Tüm bunların yanında aşağıdaki önlemleri de alarak inme riskini en aza indirmek mümkün;&nbsp;</p>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li>Dengeli ve sağlıklı beslenmek</li>
	<li>Düzenli fiziksel aktiviteye özen göstermek</li>
	<li>Sigara ve alkolden uzak durmak</li>
	<li>Kan basıncı ve diyabet kontrolünü ihmal etmemek</li>
	<li>Düzenli sağlık kontrolleri yaptırmak</li>
	<li>Aile hekimi takibi ve tarama programlarına katılmak</li>
</ul>

<p><strong>AF inme riskini 5 kat artırıyor</strong></p>

<p>Kalp ve damar hastalıkları arasında Atrial Fibrilasyon (AF) ve karotis arter darlıkları, inme riskini önemli ölçüde artıran durumlardır. Atrial fibrilasyon, kalbin düzensiz atmasına neden olan bir ritim bozukluğu olup, inme riskini yaklaşık 5 kat artırmaktadır. Kalpteki düzensiz kasılmalar nedeniyle kan pıhtıları oluşabilir ve bu pıhtılar beyne giderek felce yol açabilir. 65 yaş üstü bireylerde yüzde 8-10 oranında görülen AF, çoğu zaman belirtisiz seyredebilir veya çarpıntı, nefes darlığı ve yorgunluk gibi semptomlarla kendini gösterebilir.</p>

<p><strong>Düzenli kontrol şart!&nbsp;</strong></p>

<p>AF’nin erken tanısı için düzenli nabız kontrolü ve elektrokardiyografi (EKG) tetkiki önerilmektedir. Tanı konulduktan sonra, inme riskini azaltmak için kan sulandırıcı ilaçlar kullanılır. Ayrıca ritim kontrolü sağlayan ilaçlar, elektriksel kardiyoversiyon veya kateter ablasyonu gibi girişimsel yöntemler de tedavi seçenekleri arasındadır. Karotis arter darlığı ise, boyundaki ana atardamarlarda plak birikimi sonucu daralma oluşmasıdır ve iskemik inmelerin yüzde 20-30’undan sorumludur. Risk faktörleri arasında yüksek tansiyon, diyabet, sigara, yüksek kolesterol ve ileri yaş yer alır. Karotis darlığı genellikle belirtisiz seyreder, ancak geçici iskemik atak (TIA) veya inme ile kendini gösterebilir. Erken tanı için Doppler ultrasonografi gibi görüntüleme yöntemleri kullanılır. Tedavide yaşam tarzı değişiklikleri, antiplatelet ilaçlar ve kolesterol düşürücü ilaçların yanı sıra, ciddi darlıklarda karotis endarterektomi (cerrahi plak temizliği) veya karotis stent yerleştirilmesi gibi girişimsel yöntemler uygulanır. Bu tedaviler, inme riskini yüzde 80’e varan oranlarda azaltabilir.</p>

<p>Unutmayın, inme her yaşta ve her an karşımıza çıkabilir. İnme belirtilerini bilmek ve hızlı hareket etmek, hayat kurtarır. Siz ya da çevrenizdekilerde ani konuşma bozukluğu, yüz, kol veya bacakta güçsüzlük, görme kaybı, baş dönmesi ya da ani ve şiddetli baş ağrısı gibi belirtiler fark ederseniz, vakit kaybetmeden inme konusunda donanımlı bir hastaneye başvurmak gerekir. Çünkü erken tanı ve müdahale inmede sağ kalım oranını artırarak engelli kalma riskini en aza indirebilmektedir. &nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 17:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/inmeden-koruyan-6-altin-onlem-1761578087.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gelişen implant teknolojisi yeniden güldürüyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gelisen-implant-teknolojisi-yeniden-gulduruyor-2426</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gelisen-implant-teknolojisi-yeniden-gulduruyor-2426</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, diş kaybı yaşayan kişiler için implant ve protez teknolojilerinin gelişimi, estetik ve fonksiyonel avantajları ile doğru protez planlamasının öneminden bahsetti. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Diş protezinin amacı estetik, fonksiyon, konuşma ve dokuların sağlığının korunması!</strong></p>

<p>Kaplamalar, çıkarılabilen protezler ve yapılan bütün suni yapıların protez olarak adlandırıldığını aktaran Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Diş protezi kullanımında amaç estetik, fonksiyon, konuşma ve dokuların sağlığının korunmasıdır.” dedi.</p>

<p>Teşhis doğru yapıldığı takdirde sorunun düzeltilebileceğini aktaran&nbsp;Prof. Dr. Bellaz, “Fakat teşhis yanlış yapıldıysa hatayı düzeltmek mümkün olamayabilir. O nedenle doğru bilgi ve imkânlarla teşhisin doğru konulması çok önemlidir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Protez yapılacak her dişin, yüz ile uyumlu olması gerekir!</strong></p>

<p>Hareketli protezler de dahil, yapılacak protezlerde gülüş tasarımının çok önemli olduğunun altını çizen Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Doğduğumuzda 7-12 yaş arasında dişlerimiz çıkar, bu dişler 20 yaşından sonra yavaş yavaş aşınmaya başlar ve gitgide boyları kısalır, formu değişir, kasların ve dudakların yapıları değişir, vücut formu değişir.” dedi.</p>

<p>Dolayısıyla protez yapılacak her dişin, özellikle ağızın bütünü ele alınıyorsa, yüz ile uyumlu olması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Bellaz, “Bu da sadece göz kararı ile yapılmaz. Hastanın fotoğrafları alınır, profesyonel programlar üzerinde değerlendirilir ve protezin hastanın yüzü ile uyumlu olması için yapılacaklar gözden geçirilir. Bu sürece ‘gülüş tasarımı’ denir. Hastaya herhangi bir müdahale edilmeden öncesinde gülüş tasarımı yapılır ve hastanın onayı alınır. Böylelikle hasta, işlemler daha başlamadan sonucun ne olacağı hakkında bilgi sahibi olmuş olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Metal destek yerine metal olmayan malzemelerle doğal görünüm yakalanabiliyor!</strong></p>

<p>Porselenin çok eski tarihlerden bu yana kullanılmasına rağmen çok kırılgan olduğunu ve destek yapı gerektirdiğini hatırlatan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz,&nbsp;“Bu yapı siyah renkte bir metal olduğundan dişteki şeffaflığı sağlamak zorlaşır, doğallık elde edilemez. Fakat gelişen teknoloji çeşitli altyapıların gelişimine de katkı sağladı. Artık metal destek yerine metal olmayan malzemeler kullanılmaya başlandı. Bu malzemeler ışık geçirgenliği sağlıyor. Yaprak krom denilen uygulamalar da bunun bir parçası.” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Kemik kaybı arka bölgelere implant koymayı zorlaştırıyor!</strong></p>

<p>Uzun süreli diş kaybının, çene kemiğinde sorunlara neden olabileceğine dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, sözlerine şöyle devam etti:</p>

<p>“İmplantı yerleştirebilmek için bir temele ihtiyaç var. Kemik kaybedilmişse, hasta çok uzun yıllar damak protez kullanmışsa veya diş eti problemi yaşamışsa, arka bölgelere implant koymak bazen mümkün olmayabiliyor. Bu gibi durumlarda dört adet implantı özel pozisyonlarda yerleştirip hastaya bir sabit köprü yapılabiliyor. Hatta bu işlem o kadar hızlı yapılıyor ki, sabahtan tedavisine başlanan hasta öğleden sonra geçici dişini takmış olarak evine dönüp, akşam da yemek yiyebilir hale geliyor. Bu geçici dişler üç ay sonra porselen dişlerle değiştiriliyor. Hasta hiçbir sıkıntı yaşamadan takıldığı andan itibaren sabit protezini kullanabiliyor.”</p>

<p><strong>İmplantlar kemiğin olduğu yere yapılır!</strong></p>

<p>Hekimler için en önemli olan şeyin ağızdaki dokuların korunması olduğunu kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Hastanın geçmişte yaşadığı diş problemleri ve travmatik çekimler gibi nedenlerle dokularda kayıplar olabiliyor.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Damaklar erirken üst çenenin içeri, alt çenenin ise dışarı doğru eridiğini aktaran Prof. Dr. Bellaz, “İmplantlar da yapılırken kemiğin olduğu yere yapılır yani implant doğal dişin olduğu yerden daha içeride olmuş olur. Bu gibi durumlarda sabit köprü yapıldığında estetik olarak başarı ihtimali azalır. Bunun yerine hareketli protez daha uygundur. Fakat hasta, haklı olarak hareketli protez istemeyebilir. Bu durumda hibrit protezler kullanılır. İmplantlar arka taraflara sabit köprü şeklinde yerleştirilir, ön tarafta bir çubuk olur ve çubuğun üzerine takılıp çıkarılabilen bir protez kısmı yapılır. Böylece hasta yemek yerken ve günlük hayatında, sabit implant nasılsa öyle fonksiyon gösterir. Ön taraf ise takılıp çıkarılabilen protez olduğundan dudağı destekleyebilecek şekilde yapılabilir. Tek dezavantajı gece yatarken ön tarafların çıkarılma ihtiyacıdır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Diş olmayan yere implantlarla her durumda sabit köprü yapılabiliyor!</strong></p>

<p>“İmplant teknolojisinin gelişmesinden önce, imkânlar, sağlık durumu ve maddi durum ne olursa olsun insanlar takılıp çıkarılan protezleri kullanmaya mecburdu.” diyen Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“İmplanttan sonra sabit köprü imkânı herkes için mümkün hale geldi. Köprü yapabilmek için iki tane destek gerekir. Eğer bu mümkün değilse hareketli protez uygulanır. Fakat günümüzde diş olmayan yere implantlar yerleştirilerek her durumda sabit köprü yapılabiliyor. Sabit köprü, implant ile yapıldığı takdirde doğal diş gibi çiğneyebilir. Ancak hareketli protez doğal dişin dörtte biri kadar çiğneyebilir. İmplant üstü protezlerle kişi, vefat edinceye kadar gençlikteki diş kalitesi konforunu yaşama imkânına sahip oluyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Oct 2025 18:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/gelisen-implant-teknolojisi-yeniden-gulduruyor-1761149480.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanserinde Ruhsal İyileşme İçin 5 Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/meme-kanserinde-ruhsal-iyilesme-icin-5-oneri-2423</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/meme-kanserinde-ruhsal-iyilesme-icin-5-oneri-2423</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanseri, her yıl milyonlarca kadının yaşamını etkileyen ve kadınlarda en sık görülen kanser türü olarak kabul ediliyor. Tanı konulduğu andan itibaren sadece bedensel bir tedavi süreci değil, aynı zamanda ruhsal bir yeniden yapılanma dönemi de başlıyor. Uzmanlar, fiziksel iyileşmenin yanında psikolojik desteğin de tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzm. Psi. Arzu Beyribey, meme kanseriyle mücadele sürecinde ruhsal dayanıklılığın önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Tanı anında şok, kaygı ve belirsizlik duyguları hakim olur</strong></p>

<p>Kanser tanısını duymak, birçok kadın için hayatın durduğu bir an anlamına gelebilir. “Kanser” kelimesi, sadece bir teşhis değil; ölüm, kayıp ve belirsizlik kavramlarını da beraberinde getirir. Bu dönemde hastalar genellikle şok, inkâr, öfke ve yoğun kaygı yaşarken; psikolojik destek, bilgi kirliliğini azaltmak ve yalnızlık hissini gidermek açısından kritik önem taşır.</p>

<p><strong>Cerrahi süreç ve kadınlık kimliği</strong></p>

<p>Meme kanseri tedavi sürecinde memenin tamamen alınması ya da sınırlı bir kısmın çıkarılması sadece fiziksel değil, duygusal izler de bırakabilmektedir. Meme; kadınlık, annelik ve toplumsal kimliğin sembolü olarak algılandığı için, kaybı ya da şekil değişikliği benlik algısında sarsılmalara yol açabilir. Memenin kaybı ya da şekil değişikliği, kişide “ben hala aynı kadın mıyım?” endişesi ve bedensel bütünlüğün zedelenmesi hissi doğurabilir. “Aynaya bakmaya korkuyorum”, “Eşim beni çekici bulacak mı?” gibi sorular; psikolojik travmanın kaçınılmaz olduğunun bir göstergesidir. Bu süreçte psikolojik destek çok önemlidir. Cerrahi sonrası rekonstrüksiyon fiziksel bir onarım sağlasa da, kadının kendi bedenini yeniden kabullenmesi ve özsaygısını inşa etmesi için psikoterapi büyük önem taşır.&nbsp;</p>

<p><strong>Yorgunluk ve sosyal izolasyon aşaması</strong></p>

<p>Kemoterapi, radyoterapi ve hormon tedavileri, bedeni olduğu kadar ruhu da etkiler. Saç dökülmesi, kilo değişimleri ve yorgunluk gibi yan etkiler, kişinin sosyal çevresinden uzaklaşmasına ve depresif duygulara sürüklenmesine neden olabilir. &nbsp;Bu süreç depresyon, kaygı bozuklukları, uyku sorunları ve sosyal izolasyonla el ele ilerler. Kimi hastalar sevdiklerinden uzaklaşırken kimileri, toplumdan gelen “artık kırılgansın”, “iyi misin?” gibi iyi niyetli ama yargılayıcı bakışlar nedeniyle içine daha da kapanabilir. Bu noktada bilişsel davranışçı terapi (CBT), mindfulness uygulamaları ve grup terapileri hem kaygıyı azaltır hem de yalnızlık hissini hafifletir. Psikolojik destek, tıbbi tedavinin tamamlayıcısı olarak hastaların yaşam kalitesini artırır.</p>

<p><strong>Çiftlerin iletişimi de etkilenebilir</strong></p>

<p>Meme kanseri sadece bireysel değil, aynı zamanda ilişkisel bir mücadeledir. Cerrahi sonrası yaşanan bedensel değişiklikler, çift ilişkilerinde mesafe yaratabilmektedir. Kadın “Eşim beni hâlâ çekici bulacak mı?” diye kaygılanırken, partneri “Ona nasıl yaklaşmalıyım?” ikilemiyle baş başa kalabilir. Bu noktada çift terapisi ve psikoseksüel terapi, açık iletişimi güçlendirmeye destek olabilir. İlişkilerin yeniden güven, sevgi ve anlayış temeline oturmasını sağlar.&nbsp;</p>

<p><strong>Hayata yeniden dönüşle başlayan hastalanma korkusu</strong></p>

<p>Tedavi tamamlandığında hastalarda çoğu zaman yeni bir kaygı başlar; hastalığın tekrarlama korkusu. Bu nedenle her ağrı ya da kontrol, yeni bir endişeye dönüşebilir. Ancak bu dönem aslında, doğru yaklaşımlarla psikolojik destek sağlandığında, “travma sonrası büyüme”nin de mümkün olduğu bir dönemdir. Birçok kadın bu süreçte hayatın anlamını yeniden tanımlar, ilişkilerini güçlendirir ve kendi iç dayanıklılığını keşfeder. Bu dönemde psikolojik destek almak; kaygıları yönetmek, olumlu baş etme stratejileri geliştirmek ve bireyin kendi iç gücünü keşfetmesini sağlamak açısından vazgeçilmezdir.</p>

<p><strong>Beden ve ruhun ortak iyileşmesi sağlanmalı</strong></p>

<p>Meme kanseri tedavi sürecinde beden ile ruh eşzamanlı iyileştiğinde, gerçek iyileşme kalıcı olur. Çünkü gerçek iyileşme yalnızca tümörün alınmasıyla değil, hastanın yaşam sevincini ve özgüvenini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Bu dönemde hasta yakınlarının da dikkat etmesi gereken noktalar var. Örneğin “güçlü olmalısın” demek yerine duygulara alan tanıyın. Beden değişimlerine eleştirel yaklaşmayın; sevgi ve destek diliyle konuşun. Beraber yemek yapmak, refakat etmek gibi basit destekler kişinin yalnızlık hissini azaltır.</p>

<p><strong>Ruhun iyileşmesi için 5 öneri</strong></p>

<ul>
	<li>Duygularınızı paylaşın ve profesyonel destek alın.</li>
	<li>Bedeninizdeki değişimle uyum sağlamak için kendinize zaman tanıyın.</li>
	<li>Grup terapilerine katılın; benzer deneyimlerin paylaşımı yalnızlık hissini azaltır.</li>
	<li>Cinsel veya çift sorunlarında uzman desteğine başvurun.</li>
	<li>Tekrar hastalanma korkusuyla başa çıkmak için nefes, gevşeme ve farkındalık tekniklerini deneyin.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Oct 2025 14:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/meme-kanserinde-ruhsal-iyilesme-icin-5-oneri-1761133406.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Genellikle belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/genellikle-belirti-vermiyor-tesadufen-yakalaniyor-2422</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/genellikle-belirti-vermiyor-tesadufen-yakalaniyor-2422</guid>
                <description><![CDATA[Böbreklerimizin hemen üstünde küçük üçgen şeklinde yer alan ve 4-6 gram ağırlığında olan böbrek üstü bezleri yaşantımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan hormonları üretmek ve salgılamak gibi son derece önemli işlevler üstleniyorlar.  Öyle ki vücudumuzun enerji üretiminden kan basıncının düzenlenmesine, kalp-damar sağlığından stres yönetimine kadar pek çok kritik göreve sahip hormonları salgılıyorlar. Dolayısıyla, bu bezlerde oluşan kitlelerin bazı türleri, zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde vücutta ciddi  sağlık sorunlarına neden olabiliyor.  Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, böbreküstü bezinde gelişen kitlelerin çoğunun belirti vermediğine ve genellikle başka bir sebeple başvurulan görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen bulunduğuna dikkat çekerek, “Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle tehlikeli değildir. Ancak, özellikle pheochromocytoma ve kortizol ile aldosteron hormonu salgılayan kitleler ciddi kardiyovasküler, metabolik ve elektrolit sorunlara yol açabilmektedir. Ayrıca, büyük olan veya sürekli büyüyen kitlelerde de kanser riski artmaktadır. Bunların yanı sıra bu kitleler özellikle akciğer, meme veya böbrek kanserlerinin yayılmaları sonucu da gelişebilmektedir. Dolayısıyla, bazı kitleler ciddi ve acil müdahale gerektirebilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, bu nedenle böbrek üstü bezinde oluşan her kitlenin mutlaka uygun tanı yöntemleriyle değerlendirilmesinin ve ihtiyaç halinde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunuyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Böbreklerimizin hemen üstünde küçük üçgen şeklinde yer alan ve 4-6 gram ağırlığında olan böbrek üstü bezleri yaşantımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan hormonları üretmek ve salgılamak gibi son derece önemli işlevler üstleniyorlar. &nbsp;Öyle ki vücudumuzun enerji üretiminden kan basıncının düzenlenmesine, kalp-damar sağlığından stres yönetimine kadar pek çok kritik göreve sahip hormonları salgılıyorlar. Dolayısıyla, bu bezlerde oluşan kitlelerin bazı türleri, zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde vücutta ciddi &nbsp;sağlık sorunlarına neden olabiliyor. &nbsp;<strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;</strong>böbreküstü bezinde gelişen kitlelerin çoğunun belirti vermediğine ve genellikle başka bir sebeple başvurulan görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen bulunduğuna dikkat çekerek,&nbsp;“Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle tehlikeli değildir. Ancak, özellikle&nbsp;pheochromocytoma ve kortizol ile aldosteron&nbsp;hormonu salgılayan kitleler ciddi kardiyovasküler, metabolik ve elektrolit sorunlara yol açabilmektedir. Ayrıca, büyük olan veya sürekli büyüyen kitlelerde de kanser riski artmaktadır. Bunların yanı sıra bu kitleler&nbsp;özellikle akciğer, meme veya böbrek kanserlerinin yayılmaları sonucu da gelişebilmektedir. Dolayısıyla, bazı kitleler ciddi ve acil müdahale gerektirebilmektedir” diyor.<strong>&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,</strong>&nbsp;bu nedenle böbrek üstü bezinde oluşan her kitlenin mutlaka uygun tanı yöntemleriyle değerlendirilmesinin ve ihtiyaç halinde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bazı risk faktörleri tetikleyebiliyor!</strong></p>

<p>Böbrek üstü bezinde oluşan kitleler büyük oranda sebepsiz olarak ortaya çıkıyor. Ancak, bazı risk faktörleri kitle gelişimini tetikleyebiliyor. Prof. Dr. Melih Kara,<strong>&nbsp;</strong>ileri yaşın risk faktörlerinden biri olduğunu belirtirken, “Ayrıca, önceden&nbsp;kötü huylu tümör varlığının, genetik sendromların (MEN2, von Hippel-Lindau, SDH mutasyonları gibi) ve sürekli kullanılan bazı ilaçların riski artırdığı bilinmektedir. Bu bulgular, böbrek üstü bezi kitlelerinde çok çeşitli faktörlerin rol oynadığını ve tanı ile tedavi süreçlerinde kişiye özel değerlendirmelerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır” diye konuşuyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Çoğunlukla iyi huylu oluyor, ancak…</strong></p>

<p>Vücudumuzun sağlıklı çalışmasında kritik bir rol üstlenen kortizol, aldosteron, androjen, adrenalin ile noradrenalin &nbsp;gibi hormonların üretimini ve salgılanmasını sağlayan böbrek üstü bezlerinde kitleler oluşabiliyor.&nbsp;Adrenal tümörler olarak adlandırılan bu kitleler, temelde hormon üreten ve üretmeyen olarak iki gruba ayrılıyor. &nbsp;En sık görülen tipi olan adrenokortikal adenom genellikle iyi huylu oluyor ve hormon üretmiyor. Ancak, çoğu sorun oluşturmasa da böbrek üstü bezinde oluşan kitlelerin bazı türleri ise vücutta önemli sağlık problemlerine neden olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;böbrek üstü bezinde oluşan ve hormon salgılayan&nbsp;kitlelerin yol açabildikleri problemleri şöyle sıralıyor:&nbsp;</p>

<p>“Aşırı kortizol üreten kitleler&nbsp;Cushing sendromuna neden olabilmektedir. Bunun sonucunda; obezite, hipertansiyon, diyabet, osteoporoz ve ciltte kolay morarma gibi sorunlar gelişebilir. Aşırı&nbsp;aldosteron üreten kitlelerde &nbsp;ise dirençli&nbsp;hipertansiyon veya hipokalemi nedeniyle kas krampları ile halsizlik gibi şikayetler oluşabilir. Pheochromocytoma hormonu üretiyorsa; dirençli hipertansiyon, taşikardi, tekrarlayan baş ağrısı, geçici yüksek tansiyon atakları görülebilir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Sıklıkla belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor</strong></p>

<p>Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle herhangi bir belirti vermedikleri için hastalar tarafından fark edilmiyor.&nbsp;Günümüzde BT ve MR gibi ileri görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşması sayesinde, farklı nedenlerle yapılan taramalarda böbrek üstü bezi kitleleri daha sık tespit ediliyor. Ancak, eğer hormon etkisi varsa hipertansiyon ve metabolik bozukluklar<strong>&nbsp;</strong>sık görülen ilk belirtilerini oluşturuyor. İlerleyen aşamalarda hormon fazlalığına bağlı olarak sistemik komplikasyonlar da gelişebiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ameliyat genellikle tedavinin temelini oluşturuyor</strong></p>

<p>Tedavi planı, böbrek üstü bezi kitlesinin türüne, büyüklüğüne, hormon salgılayıp salgılamadığına ve hastanın genel sağlık durumuna göre düzenleniyor. Küçük, iyi huylu ve hormon salgılamayan kitlelerde BT veya MR gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılan düzenli takip yeterli gelebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, cerrahi müdahalenin genellikle tedavinin temelini oluşturduğunu belirterek, “Özellikle belirgin olarak fazla hormon salgılayan tümörlerde,&nbsp;kanser şüphesi taşıyan veya&nbsp;büyük boyutlu (&gt;4 cm) tümörlerde cerrahi yönteme başvurmak gerekmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Minimal yaklaşımlar tercih ediliyor</strong></p>

<p>Son yıllarda, cerrahi yöntemlerde, sağladıkları pek çok avantaj nedeniyle minimal invaziv (laparoskopi / retroperitoneal / robotik) &nbsp;yaklaşımlar tercih ediliyor. Daha küçük portlar, tek port uygulamaları, gelişmiş görüntüleme teknikleri ve &nbsp;yapay zeka destekli alet tanıma gibi teknolojik yeniliklerin uygulandığı minimal invaziv yöntemler hem cerrahların hem hastaların yüzünü güldürüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Bu teknolojilerle gerçekleştirilen ameliyatlar hastaların daha kısa sürede taburcu olmalarını sağlamakta, iyileşme sürecini hızlandırmakta ve estetik açıdan daha iyi sonuçlar sunmaktadır. Bu etkileri sayesinde de hastaların yaşam kaliteleri artmaktadır” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Laparoskopik yöntem altın standart olarak görülüyor</strong></p>

<p>Laparoskopik adrenalektomi&nbsp;(Transperitoneal lateral yaklaşım) uzun süredir böbreküstü bezi tümörü ameliyatlarının altın standardı olarak kabul ediliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Tercih ettiğimiz ilk seçenek olan ve cerraha iyi görünür bir alan sağlayan bu yöntem &nbsp;geleneksel açık cerrahiye göre daha iyi sonuçlar, hastalarda daha az ağrı, hastanede daha kısa kalış süresi ve daha hızlı iyileşme sunmaktadır” diyor. Özellikle küçük tümörlerde ve obezite hastalarında başvurulan posterior retroperitoneal (PR) laparoskopik yöntemin de doğrudan sırt bölgesinden böbreküstü bezine ulaşılmasını sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Melih Kara, &nbsp;“Bu sayede karın boşluğu açılmadığı için ameliyat süresi kısalmakta ve ağrı şikayeti azalırken, günlük yaşama dönüş daha hızlı olmaktadır. Robotik adrenalektomi yöntemi ise 3 boyutlu görüntüleme ve daha esnek aletler sayesinde zorlu anatomilerde ve büyük veya derin yerde yer alan tümörlerde kolaylık sunmaktadır. Bazı çalışmalarda, bu etkisiyle daha az kan kaybı ve kısa yatış süresiyle sonuçlandığı bildirilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Oct 2025 14:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/genellikle-belirti-vermiyor-tesadufen-yakalaniyor-1761134114.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yüz felci hafife alınmamalı! Kulak çevresindeki kabarcıklar tehlike işareti!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yuz-felci-hafife-alinmamali-kulak-cevresindeki-kabarciklar-tehlike-isareti-2414</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yuz-felci-hafife-alinmamali-kulak-cevresindeki-kabarciklar-tehlike-isareti-2414</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, yüz felci ve daha ağır bir tabloya yol açan Ramsay Hunt sendromu ile ilgili nedenler, belirtiler ve tedavi gerekliliği hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Yüz felci, basit tedavilerle iyileşebilir; Ramsay Hunt sendromu ise daha ağır bir tabloya neden olur!</strong></p>

<p>Yüz felcine, ‘facial paralysis’ denildiğini hatırlatan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Ali Rahimi, “Yüzün bir tarafında olan yüz felcidir. Bu tabi ki nörolojik felçler gibi ağır bir sendrom değildir.” dedi.</p>

<p>Bunun en büyük sebebinin bell paralizisi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Beyinden çıkan ve yüz kaslarına giden sinirin bir kanal içerisinde sıkışmasıdır. Bu durum basit bir tedaviyle geçer. Yüz felcinin ağır olan durumuna Ramsay Hunt sendromu denir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Herpes zoster virüsü iç kulakta kalıcı olarak sinir kaybına neden oluyor!</strong></p>

<p>Ramsay Hunt sendromunda yüz felcinin yanında kulak çınlaması, kalıcı işitme kaybı, sinirlere bağlı olarak denge kaybı yaşanabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ali Rahimi, “Bu belirtilerin hepsi mevcutsa hastanın Ramsay Hunt sendromu olmasından şüpheleniriz. Bu sendrom bir virüsün sebep olması sonucu oluşur.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Ramsay Hunt sendromuyla ilişkilendirilen herpes zoster virüsünün su çiçeğine benzeyen bir virüs çeşidi olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Bu virüs&nbsp;Ramsay Hunt sendromunu tetikler. Virüs iç kulakta kalıcı olarak sinir kaybına, denge bozukluğuna, kulakta çınlamaya neden olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ramsay Hunt sendromunun en belirgin özelliği kulak çevresindeki döküntüler!&nbsp;</strong></p>

<p>Ramsay Hunt sendromundan şüphelenildiğinde önce hastanın kulak çevresine bakıldığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Ali Rahimi, “Kulak çevresinde küçük kabarcıkların varlığını araştırırız. Bu kabartılar su çiçeğine benzer, daha sonra kurur ve dökülür. Döküntüler bu sendromun en belirgin özelliğidir.” dedi.</p>

<p>Bu sendromun diğer yüz felçleri gibi kendi kendine geçmediğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Virüsün tedavisi şarttır. Yüz felci olduğunda zaman çok önemlidir. Hızlı bir şekilde tedaviye başlanmalıdır.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 19:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/yuz-felci-hafife-alinmamali-kulak-cevresindeki-kabarciklar-tehlike-isareti-1761064204.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp hastaları her sonbahar grip aşısı olmalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-2407</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-2407</guid>
                <description><![CDATA[Mevsim geçişleri, özellikle yazdan sonbahara geçiş, kalp sağlığı üzerinde doğrudan etkiler yaratabiliyor. Serinleyen hava; damarların daralmasına, kan basıncının yükselmesine ve kolesterol seviyelerinin artmasına yol açabiliyor. Bu dönemde kalbin özel bir korumaya ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Sonbahar sadece doğanın değil, vücudumuzun da değişim dönemi. Havanın soğumasıyla kalbin iş yükü artar. Bu nedenle dengeli beslenme, düzenli egzersiz ve rutin kontrollerin ihmal edilmemesi her zamankinden daha önemli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Kalp sağlığını korumak için basit ama etkili adımlar atılabileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Serin havada tempolu yürüyüşler yapmak, sofrayı mevsime uygun sebze ve meyvelerle renklendirmek, gribin kalbe bindireceği yükü önleyebilecek grip aşısını olmak ve porsiyon kontrolünü gözetmek çok kıymetli. Sonbaharı bir tehdit değil, sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanmak için bir fırsat olarak görmeliyiz. Kalbe yapılan her küçük yatırım, uzun vadede sağlıklı ve kaliteli bir yaşam olarak geri döner” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Türk Kardiyoloji Derneği grip aşısını öneriyor</strong></p>

<p>Soğuk havalarla birlikte grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonlarının arttığına dikkat çeken Koylan, “Grip gibi hastalıklar vücutta ciddi bir iltihaplanma oluşturur ve bu durum özellikle mevcut bir kalp rahatsızlığı olan kişilerde kalp krizi veya felç riskini önemli ölçüde tetikler. Bu tehlikeye karşı ise en etkili kalkan aşıdır. Türk Kardiyoloji Derneği’nin de aralarında bulunduğu dünya genelindeki sağlık otoriteleri, kalp hastalarının her sonbahar grip aşısı olmasını şiddetle tavsiye eder. Grip aşısı olmak sadece gripten korunmayı değil, aynı zamanda gribin kalbe yükleyebileceği ağır yükten korunmayı da sağlar” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Haftada en az iki porsiyon balık tüketilmeli </strong></p>

<p>Yazın hafifliğinin ardından gelen sonbaharın doyurucu ve sıcak yemeklerini doğru tercihlerle kalp sağlığı için bir avantaja çevirebiliriz diyen Prof. Dr. Koylan, “Balkabağı ve tatlı patates potasyum ve lif açısından oldukça zengin besinlerdir. Amerikan Kalp Derneği, potasyumun kan basıncını dengelemede sodyumun olumsuz etkilerini azalttığını, lifin ise kötü kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcı olduğunu vurguluyor. Sonbahar aynı zamanda palamut ve lüfer gibi yağlı balıkların en lezzetli olduğu dönemdir. Bu balıkların içerdiği omega-3 yağ asitleri trigliserit seviyelerini düşürür, damar plak oluşumunu yavaşlatır ve kan basıncını düzenleyerek kalp sağlığını destekler. Bu nedenle haftada en az iki porsiyon yağlı balık tüketilmesi önerilir. Ayrıca mevsimin taze meyveleri nar, elma ve armut; antioksidanlar ve flavonoidler açısından zengindir. Özellikle narın damar sağlığını koruyucu etkilerini gösteren çok sayıda bilimsel çalışma mevcut” dedi.</p>

<p><strong>Düzenli fiziksel aktivite çok önemli</strong></p>

<p>Bunaltıcı sıcakların geride kalmasının egzersiz için mükemmel bir fırsat sunduğunu ifade eden Koylan, “Düzenli fiziksel aktivite kalp kasını güçlendirir, kan dolaşımını iyileştirir ve stresi azaltır. Sararmış yaprakların üzerinde, serin ve temiz havada yapılacak 30 dakikalık bir yürüyüş hem ruhu hem de kalbi besler. Bu, kan basıncını ve kolesterolü düzenlemenin en kolay yollarından biridir. Yağmurlu ve soğuk günlerde de internet üzerinden ulaşılabilen yoga, pilates veya düşük etkili kardiyo videoları sayesinde ev konforunda da aktif kalmak mümkün yeter ki istikrarını koruyun” dedi.</p>

<p><strong>D vitamini takviyesi gerekebilir</strong></p>

<p>Güneş ışınlarının azalmasıyla birlikte vücuttaki D vitamini üretiminin de azaldığını belirten Koylan, “Araştırmalar, D vitamini eksikliğinin yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık riskleriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle öncelikle bir kan tahlili ile D vitamini seviyesini öğrenmek ardından doktor önerisiyle takviye kullanmak kalp sağlığı açısından fark yaratabilir. Bunun yanında somon gibi yağlı balıklar, yumurta sarısı ve D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ürünlerini beslenme planınıza ekleyebilirsiniz. Ayrıca güneşli günlerde öğle saatlerinde 15-20 dakika yüzünüzü ve kollarınızı güneşe göstermeyi de ihmal etmeyin” dedi.</p>

<p><strong>Mevsimsel depresyon kalp için tehlikeli</strong></p>

<p>Günlerin kısalması ve havanın kapanmasının bazı insanlarda mevsimsel depresyona yol açabileceğini vurgulayan Koylan, “Mevsimsel duygu durum bozukluğunda ortaya çıkan stres, anksiyete ve depresyon, kortizol gibi stres hormonlarını artırarak kan basıncını yükseltir ve kalp sağlığını olumsuz etkiler. Ruh halinizi yükseltmek için sevdiklerinizle vakit geçirmek, yeni bir hobi edinmek, meditasyon ya da derin nefes egzersizleri yapmak faydalı olabilir. Sabahları perdelerinizi açıp gün ışığından yararlanmak bile biyolojik saatinizi düzenleyerek ruh halinizi iyileştirebilir. Unutmayın, mutlu bir zihin sağlıklı bir kalbin en iyi dostudur” şeklinde konuştu.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:39:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-1761046753.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzmanı uyarıyor! Öğrenciler korsan ödev ve tez sitelerinden uzak dursun!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/uzmani-uyariyor-ogrenciler-korsan-odev-ve-tez-sitelerinden-uzak-dursun-2405</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/uzmani-uyariyor-ogrenciler-korsan-odev-ve-tez-sitelerinden-uzak-dursun-2405</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi (MDBF) Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkan Yardımcısı ve Siber Güvenlik Yüksek Lisans Programı Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, son dönemde öğrenciler arasında popüler hale gelen “dijital ödev ve tez siteleri” ne karşı önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Öğrencilerin kendi ödevlerini ve tezlerini bizzat yapmaları hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Günümüzde ”akademik danışmanlık” veya ”ödev yardımı” adı altında hizmet veren platformların sayısının arttığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, öğrencilerin kendi ödevlerini ve tezlerini bizzat yapmalarının sadece akademik etik açısından değil, kendi gelecekleri açısından da hayati önem taşıdığının altını çizdi.</p>

<p>Bu tür sitelerden hem ödev çözümü hem yüksek lisans tezi veya doktora tezi temin edilebildiğini ifade eden Dr. Şenol,<em><strong> “Bu tür siteler, kendilerini ‘akademik danışmanlık hizmeti’ gibi gösterse de aslında korsan faaliyet yürütmektedir. Hem ödev hem de tez çözülürken ve yazılırken öğrencinin gelişimine yardımcı olması, öğrencinin öğrenmesi ve alacağı unvanın gereklerini kazanması için verilir. Öncelikle bu tür sitelerden hazır yapılmış ödevler, tezler indirip kullanan öğrenciler, hile yaptıkları anlaşılmasa dahi (ki düşük ihtimal), elde ettikleri unvanın gerektiği özellikleri kazanamadan geçtikleri veya mezun oldukları için ileriki zamanlarda mutlaka o kazanılmamış yeteneğin eksikliğini yaşayacaklar, başarılı olamayacaklardır. Diğer taraftan, hile yoluna başvuran öğrenci, farkında olmadan türlü risklere maruz kalır.” </strong></em>dedi.</p>

<p><strong>Korsan siteler öğrencileri şantajla tehdit edebilir</strong></p>

<p>Bu platformlara kaydolan öğrencilerin kişisel verilerini paylaşmak zorunda kaldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, şöyle devam etti:</p>

<p><em><strong>“Bu tür siteler kendilerini ziyaret eden ve sözde hizmetlerinden yararlanmak isteyen öğrencilerin kaydolmasını isterler. Kayıt ekranında, normalde para karşılığı verecekleri sözde yardımla orantılı olmayacak kadar bilgi girişi isterler. Muhataplarının T.C kimlik numarası, okudukları okul veya üniversite, öğrenci numarası, facebook, Instagram hesabı gibi… Ödevin veya tezin son teslim tarihini de isterler. Öğrencinin bu bilgileri vermesinden sonra korsan ödev-tez sitesi öğrenci hakkında sosyal ağ bilgilerini de kullanarak öğrencilerden özellikle varlıklı ailelerin çocuklarını, tehdit ve şantajla, okul ve üniversiteye yaptıkları hileyi açık etmekle tehdit ederek para isteyebilirler. Tehdit ve şantaj için öncelikle öğrencinin ödev ve tezini teslim etmesini beklerler. Öğrencinin etik olmayan fiili işlemesini müteakip şantaj faaliyetine geçerler.”</strong></em></p>

<p><strong>Kredi kartı bilgileri ele geçirilebilir</strong></p>

<p>Öğrencinin temin ettiği ödev ve tezin kendi bilgisayarına virüs veya kötücül yazılım bulaştırabileceğini de kaydeden Dr. Şenol, <em><strong>“Kötücül yazılım vasıtası ile öğrencinin bilgisayarında kullandığı kullanıcı kodları, şifreler korsan ödev-tez sitesini işletenlerin eline geçebilir. Hileli olarak elde edilen tez veya ödev karşılığında öğrenci ödeme yaparken kredi kartı ile ödeme yapacak veya havale yapacaktır. Ödemeyi yaparken korsan ödev-tez sitesinin ödeme ekranına yönlendirildiğinde kredi kartı bilgileri, son kullanma tarihi ve kod bilgisini de kaydedecek, bu bilgileri başka korsan faaliyeti yapan kişilerle paylaşacaklardır. Diğer taraftan, yaptıkları ödeme kaydı, korsan ödev-tez sitesinin kendilerine şantaj yapmaları için bir delil ve dayanak teşkil edecektir.”</strong></em> ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Aynı ödev başkasına da satılabilir!</strong></p>

<p>Korsan ödev sitelerinin çoğu zaman aynı içeriği birden fazla öğrenciye sattığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, <em><strong>“Para karşılığı elde ettikleri ödev sadece kendilerine değil önceden veya aynı anda başka öğrencilere verilmiş olabilir. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde de bu durum rastlanabilir. Öğretim üyesi veya öğretmen, benzerlik kontrolü yapan turnitin, ithenticate gibi programlarla aynı veya benzer içeriğe sahip ödev-tezleri rahatlıkla bulabilir. Bu durumda öğrenci okuldan bir yıl uzaklaştırılmak, okuduğu programdan ilişiği kesilmek gibi durumlarla karşılaşabilir. Öğrencinin mezuniyetinden sonra durum ortaya çıkarsa edindiği unvanın kendisinden geri alınması da söz konusu olabilir.” </strong></em>şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Word veya PDF dosyalarına gizlenmiş zararlı yazılımlar olabilir</strong></p>

<p>Korsan ödev veya tez sitelerinden indirilen dosyaların teknik açıdan da tehlikeli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol,<em><strong> “Word dokümanlarında makro dediğimiz, doküman yüklendiğinde otomatik çalışan bazı kodlar bulunabilir. Makro çalıştırılması eğer aktif ise, word dokümanı içindeki kötücül kod barındıran makro çalışıp bilgisayarda bir zafiyet oluşturabilir. PDF dokümanlarında, PDF okuyucudaki bir zafiyet kullanılıp, PDF dokümanı ekrana gösterilirken çalışan kodu kötüye kullanacak şekilde özel hazırlanmış içerik PDF dokümanı içine yerleştirilebilir. PDF dokümanı kurbanın bilgisayarında açıldığında bilgisayarına sömürülebilir bir zafiyet yüklenebilir. Bu zafiyet bazen korsan kişinin uzaktan bilgisayarına bağlanabileceği bir arka kapı yazılımı, bazen klavyeden girilen kullanıcı kodu ve şifrelerin korsanın hesabına gönderen bir yazılım şeklinde tezahür edebilir.”</strong></em> dedi.</p>

<p>Ayrıca programlama ödevleri için indirilen kaynak kodlarının da risk taşıdığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, <em><strong>“Öğrenci C ya da Python gibi bir programı derleyip çalıştırdığında, içine yerleştirilmiş zararlı yazılım bilgisayarına bulaşabilir” </strong></em>diye uyardı.</p>

<p><strong>Kendin yap, güvenli kal!</strong></p>

<p>Öncelikle öğrencilere tez ve ödevlerini kendilerinin yapması gerektiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Şenol, <em><strong>“Kendileri yaparlarsa hem risklerden uzak durmuş olacaklar hem kişisel gelişimlerini sağlıklı şekilde yürütecekler, hem kendilerine duydukları özsaygıyı muhafaza edeceklerdir. Bu tür sitelerin isteyecekleri okul, üniversite numarası, sosyal medya hesabı gibi bilgilerin, verilen sözde hizmetle ilgisini sorgulamalı ve en başından bu tür sitelerden uzak durmalıdırlar. Bazı korsan ödev siteleri öğrencinin üniversite veya okul öğrenci sistemine giriş için kullandığı öğrenci numarası ve şifresini isteyebilir. Bu durum da sitenin doğrudan kötü niyetinin işaretidir. Öğrenciler her yönüyle korsan ödev-tez sitelerinden uzak durmalıdır.”</strong></em> şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/uzmani-uyariyor-ogrenciler-korsan-odev-ve-tez-sitelerinden-uzak-dursun-1761047593.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Osteoporozdan Koruyan 6 Altın Yöntem</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/osteoporozdan-koruyan-6-altin-yontem-2396</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/osteoporozdan-koruyan-6-altin-yontem-2396</guid>
                <description><![CDATA[Kadınlarda menopoz sonrası daha sık görülen, erkeklerde ise ilerleyen yaşlarda ortaya çıkan osteoporoz, kemik yoğunluğunun azalması ve yapısının bozulmasıyla kemiklerin daha kırılgan hale gelmesine neden oluyor. Sistemik bir iskelet hastalığı olan osteoporoz, genellikle hiçbir belirti vermeden ilerliyor. “Sessiz hastalık” olarak da tanımlanan osteoporoz, genellikle ilk kırıkla birlikte fark ediliyor. Ancak hayat tarzında yapılacak basit değişikliklerle osteoporoz riski en aza indirilebiliyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Doç. Dr. Ebru Yılmaz, “20 Ekim Dünya Osteoporoz Günü” nedeniyle, bu hastalıktan korunmak için dikkat edilmesi gerekenler ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kemiklerinizi genç yaştan itibaren korumaya başlayın<br />
&nbsp;</strong>Kemiklerinizin sağlığı yaşam kalitenizi doğrudan etkiler. Osteoporozdan korunmak, sadece ileri yaşlarda değil, her yaşta alınacak doğru önlemlerle mümkündür. Osteoporoz riskini artıran başlıca etkenler arasında ileri yaş, kadın olmak ve menopoz, düşük vücut kitle endeksi, kalsiyum ve D vitamini eksikliği, hareketsiz yaşam tarzı, sigara ve alkol kullanımı sayılabilir. &nbsp; Değiştirilebilir alışkanlıkların değiştirilmesi, değiştirilemeyecek olan risk faktörleri için önlem alınması osteoporozdan korunmak için önemlidir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kırık olmadan osteoporozun fark edilmesi önemli</strong></p>

<p>Kemik mineral yoğunluğu ölçümü (DEXA), osteoporozun erken tanısı için en güvenilir yöntemdir. Genel olarak, 65 yaş ve üzeri tüm kadınlara ve 70 yaş ve üzeri erkeklere kemik taraması önerilmektedir. Ancak bazı bireyler için bu tarama daha erken yaşlarda da gerekebilir. Özellikle menopoz sonrası dönemdeki kadınlar, düşük vücut kitle indeksine sahip olanlar, kırık öyküsü bulunanlar, kortizon gibi kemik sağlığını etkileyen ilaçları uzun süre kullananlar ve aile öyküsünde osteoporoz bulunan bireyler, 50 yaşından itibaren tarama yaptırmalıdır. Erken tanı, osteoporozun yol açabileceği kırıkların önlenmesinde ve kemik sağlığının korunmasında kritik bir rol oynar. Kemik yoğunluğu ölçümü ile yapılacak erken taramalar, kırık oluşmadan önce hastalığın tespit edilmesine olanak tanır. Bu da yaşam kalitesini önemli ölçüde artırır.</p>

<p><strong>Kemik sağlığı için alınabilecek önlemler</strong></p>

<ol>
	<li>Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin beslenme</li>
	<li>Güneş ışığından yeterince faydalanmak</li>
	<li>Düzenli egzersiz yapmak (yürüyüş, dans, direnç egzersizleri)</li>
	<li>Sigara ve alkolden uzak durmak</li>
	<li>Düşme riskine karşı ev ortamını güvenli hale getirmek</li>
	<li>Düzenli doktor kontrolleri ve kemik yoğunluğu ölçümü&nbsp;</li>
</ol>

<p><strong>Osteoporoz tedavi edilebilir</strong><br />
Osteoporozda tanı sonrası uygulanacak tedaviler, kemik kaybını yavaşlatmayı ve kırık riskini azaltmayı hedefler. Tedavi süreci; ilaç kullanımı, beslenme desteği, egzersiz programları ve yaşam tarzı değişikliklerini kapsar.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 16:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/osteoporozdan-koruyan-6-altin-yontem-1760965728.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Önlem alınmazsa ağrı kalıcı hale geliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/onlem-alinmazsa-agri-kalici-hale-geliyor-2395</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/onlem-alinmazsa-agri-kalici-hale-geliyor-2395</guid>
                <description><![CDATA[Dizlerimiz vücudumuzun en büyük eklemi olarak her adımda tüm ağırlığımızı taşıyor. Merdivenlerden inip çıkmak,  çömelmek, spor yapmak, hatta oturduğumuz yerden kalkmak bile dizlerimizin karmaşık bir uyum içinde çalışmalarını gerektiriyor. Ancak, bu kadar aktif bir eklem olan dizlerimiz aynı zamanda çokça yıpranmaya da maruz kalıyor. Zamanında önlem alınmazsa ağrı giderek kalıcı hale geliyor ve hareket kısıtlılığı yaşam kalitemizi düşürüyor. Acıbadem International Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, bu nedenle geceleri uyandıran ağrı, şişlik ve hareket kısıtlanması gibi sorunlar geliştiğinde mutlaka bir hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Dizden gelen her ağrı bir uyarı niteliği taşır. Ağrıyı hafife almak, ‘geçer’ demek diz sağlığını kalıcı biçimde tehdit eder. Çünkü, yıpranma başladığında süreç sessiz ama ilerleyicidir” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dizlerimiz vücudumuzun en büyük eklemi olarak her adımda tüm ağırlığımızı taşıyor. Merdivenlerden inip çıkmak, &nbsp;çömelmek, spor yapmak, hatta oturduğumuz yerden kalkmak bile dizlerimizin karmaşık bir uyum içinde çalışmalarını gerektiriyor. Ancak, bu kadar aktif bir eklem olan dizlerimiz aynı zamanda çokça yıpranmaya da maruz kalıyor. Zamanında önlem alınmazsa ağrı giderek kalıcı hale geliyor ve hareket kısıtlılığı yaşam kalitemizi düşürüyor.&nbsp;<strong>Acıbadem International Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre</strong>, bu nedenle geceleri uyandıran ağrı, şişlik ve hareket kısıtlanması gibi sorunlar geliştiğinde mutlaka bir hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Dizden gelen her ağrı bir uyarı niteliği taşır. Ağrıyı hafife almak, ‘geçer’ demek diz sağlığını kalıcı biçimde tehdit eder. Çünkü, yıpranma başladığında süreç sessiz ama ilerleyicidir” diyor.</p>

<p><strong>Dizlerimizi yıpratan 7 önemli neden!</strong></p>

<p>Vücudumuzun en büyük eklemi olan dizlerimiz &nbsp;yük taşıma ve hareket fonksiyonları açısından kritik bir önem taşıyor. Diz ekleminde menisküsler, bağlar ve eklem kapsülü önemli bir rol oynuyor. Bu sebeple, diz ekleminin diğer eklemlerde olduğu gibi günlük aktivitelerimizi sürdürebilmesi için sağlıklı olması gerekiyor. Ancak bazı etkenler dizlerimizin yıpranmalarına neden olabiliyor. Fazla kilolar, &nbsp;aşırı fiziksel aktivite, sürekli diz üzerinde iş yapma, sık sık diz çökme, kaslarda zayıflık, sert zeminde yapılan sporlar ve eşlik eden metabolik hastalıklar (diyabet, yüksek tansiyon, kan yağlarının yüksekliği) dizlerimizi yıpratan 7 önemli sebebi oluşturuyor. Bu faktörlerin birlikte görülmesi diz ömrünü önemli ölçüde kısaltıyor. Diz yıpranmasının en büyük sebebinin “fazla kilo” olduğunun altını çizen Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, “Her fazla kilo dize binen yükü katlar. Zamanla kıkırdak yüzeyleri aşınır, ağrı ve hareket kısıtlılığı kaçınılmaz hale gelir” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ağrı geceleri uykudan uyandırabiliyor</strong></p>

<p>Dizlerde yıpranma süreci; dizin kıkırdak doku kaybı, aşınma, menisküs yırtıkları, dizde eğrilik ve halk arasında kireçlenme olarak bilinen osteoartrit ve geceleri uyandıran ağrılara kadar gidebiliyor. Kireçlenmenin “paslanma” olarak düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre,<strong>&nbsp;</strong>“Gerçekte olan<strong>&nbsp;</strong>paslanma değil, eskimedir. Dizlerde yıpranma, diz eklemlerinin kıkırdak dokularının aşınması hatta kaybı; diz ağrısı, dizden ses gelmesi, aşırı aktivite sonrasında geceleri uyandıran ağrı, dizin genellikle skoda bacak şeklini alması, dizin iç kısımlarının ağrısı ve hareket kısıtlılığının 90 dereceden fazla olmasıyla kendini belli etmektedir” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>“Kendiliğinden geçer” diyerek ihmal etmeyin!&nbsp;</strong></p>

<p>Bazı belirtiler fark edildiğinde “kendiliğinden geçer” deyip ihmal etmemek, ortopedi hekimine danışmak gerekiyor, aksi halde sorun daha da ilerleyerek kalıcı hale gelebiliyor. Bu belirtiler “ağrı, hareket kısıtlılığı, merdivenleri inip çıkmada zorlanma, dizleri otururken bükülü tutmakta güçlük çekme, uçakta bacakları diğer koltuk altına uzatma ihtiyacı, hareket esnasında ağrılı ses gelmesi, namaz kılar pozisyonda oturamama, geceleri uyandıran ağrı, şekil bozukluğu, dizde güvensizlik, takılma, kilitlenme ve şişlik” olarak sıralanıyor.</p>

<p><strong>Alınabilecek ilk önlem: İstirahat</strong></p>

<p>Diz ağrısını geçirmek için uygulanacak yöntemler, altta yatan nedene ve ağrının şiddetine göre değişiklik gösteriyor. Kronik ya da ciddi durumlarda profesyonel tedavi gerekmekle birlikte hafif rahatsızlıklarda hekimin önerisiyle evde uygulanabilecek yöntemler fayda sağlayabiliyor. Bu yöntemlerin başında istirahat ve dizi zorlayan aktivitelerden kaçınmak yer alıyor. Günde birkaç kez 15-20 dakikalık buz kompresi ile diz desteği veya bandaj kullanımı ağrıyı hafifletiyor. Diz ağrısı yaşayanlara kas dengesizliklerini düzeltmeye yönelik egzersiz programları ve ortopedik tabanlıklar veya uygun spor ayakkabılar tavsiye edilebiliyor. Ayrıca doktor önerisiyle steroid içermeyen antienflamatuar ilaçlar kullanılabiliyor.</p>

<p><strong>En önemli tedavi yıpranmayı önlemek</strong></p>

<p>Diz yıpranmalarında en etkili tedavinin sürecin başlamadan önlenmesi olduğunu vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre,<strong>&nbsp;</strong>“Erken teşhis, doğru egzersiz ve kilo kontrolü diz sağlığını korumanın temel adımlarını oluşturur. Bu önlemler alınmadığında ağrı kalıcı hale gelir, hareket kısıtlanır ve yaşam kalitesi düşer” sözleriyle uyarıda bulunuyor.</p>

<p><strong>Diz protezlerinin ömrü uzun yıllar sürüyor</strong></p>

<p>Dizlerde artrit, yani eklemlerde iltihap varsa veya bir travmadan sonra iyileşme sürecindeyse kasları güçlendirmek için fizik tedavi öneriliyor. Diz ağrısı olan çoğu hastada ameliyata ihtiyaç duyulmuyor. Ancak, ağrı şiddetliyse ve diğer tedaviler işe yaramadıysa, hasarlı bir bağ, kemik kırığı veya şiddetli artrit varsa ameliyata başvurulabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, dizlerdeki ağrı ve diğer semptomların ayakta durma, yürüme ile diğer hareket etme yeteneğini büyük ölçüde etkilediği durumlarda diz protezi gerekebildiğini anlatarak, “Diz protezleri yaşam kalitesinin artmasını sağlar. Diz artrozu olup protez ihtiyacı olmasına rağmen ameliyatı 5-10 yıl geciktirmek, ‘ne kadar geç olursa o kadar iyi olacağını düşünmek’ doğru bir yaklaşım değildir. Günümüzde son teknolojiler sayesinde diz protezleri uzun yıllar aşınmadan kullanılabilmektedir. Unutmayalım ki dizlerimize 60 yaşında iken 70 yaşından daha &nbsp;fazla ihtiyacımız olacaktır” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 16:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/onlem-alinmazsa-agri-kalici-hale-geliyor-1760986870.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan: İstanbul’da kanalizasyonlarda antidepresan ölçülebilir hale geldi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-istanbulda-kanalizasyonlarda-antidepresan-olculebilir-hale-geldi-2394</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-istanbulda-kanalizasyonlarda-antidepresan-olculebilir-hale-geldi-2394</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, başarı başarısızlık konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist&nbsp;Prof. Dr. Nevzat Tarhan, başarı başarısızlık konusunu değerlendirdi<strong>.</strong></p>

<p><strong>Başarı teorilerinde üç temel yaklaşım var</strong></p>

<p>Başarı teorilerinde üç temel yaklaşımın öne çıktığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, <em><strong>“Birincisi, ‘Bir hedefim var, ona ulaştım, başarılıyım’ düşüncesine dayanır. Bu yaklaşım özellikle Batı felsefesinde, mükemmeliyetçilik, ödül odaklılık ve rekabet ortamı çerçevesinde değerlendirilir. İkincisi, anlam odaklı başarı anlayışıdır. Burada kişinin haz değil, anlam odaklı bir yaşam felsefesi vardır. Uzun vadeli bir hedef belirler ve bu hedefe ulaşma sürecinde gösterdiği çaba başarı olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise transandantal başarı anlayışıdır. Bu yaklaşımda başarı, yalnızca kişinin kendi hedeflerine ulaşması veya geleceğine yatırım yapmasıyla sınırlı değildir; topluma sunduğu katkı, kendini aşabilmesi ve değer üretmesi de başarı kapsamında değerlendirilir. Bu üç yaklaşım bir arada düşünüldüğünde çok boyutlu başarı kavramı ortaya çıkar.”</strong></em> dedi.</p>

<p><strong>Sosyal medyanın etkisiyle başarı anlayışı da değişti</strong></p>

<p>Günümüzde ise özellikle sosyal medyanın etkisiyle, klasik başarı anlayışının rekabetçi yapısının farklı bir yöne evrildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, <em><strong>“Fiziksel görünüm, maddi zenginlik, yüksek takipçi sayısı veya fazla beğeni almak gibi ölçütler ‘başarı’ olarak sunulmaktadır. Bu durum, bazı araştırmacılar tarafından toksik başarı kültürü ya da başarı pornosu olarak adlandırılmaktadır. Adeta bir ‘başarı şehveti’ şeklinde, dışsal onay peşinde koşma eğilimi yaygınlaşmıştır. Ancak bu tür bir yaklaşımın, uzun vadede bireyleri tatmin etmediği görülmektedir.” </strong></em>diye konuştu.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, bu kültürün insan beyninin biyolojik zaaflarını kullandığını ve dopamin odaklı, hazza dayalı bir başarı anlayışı yarattığını ifade ederek, dış onaya bağımlılığın tehlikeli olduğunu, alkış kesildiğinde yaşanan çöküşe dikkat çekti.</p>

<p><strong>Bazı kişisel gelişim teknikleri var, çok zarar veriyor</strong></p>

<p>Gerçek başarının kişinin kendisiyle yüzleşmesinden geçtiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, <strong><em>“Bazı kişisel gelişim teknikleri var, çok zarar veriyor. ‘Senin eşin benzerin yok. Sen en iyisin! Başarı vardır, başarısızlık yoktur, sonuçlar vardır.’ Böyle egoyu şişiriyorlar. Ondan sonra iş yerine gidiyor, kimseyi beğenmiyor. Eşine gidiyor, eşini eleştiriyor. ‘Benim kıymetimi anlayamadılar,’ </em></strong>‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ gibi. Bu çağda da özellikle insanların şu anda en büyük organları egoları olmuş.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, onayın ve takdirin ”marifet iltifata tabidir” sözünde olduğu gibi teşvik edici bir rolü olduğunu ancak bunun bir ego tatmin aracına dönüştürülmemesi gerektiğini vurguladı. Sağlıklı başarı anlayışını ise bir yolculuk olarak tanımlayan Prof. Dr. Tarhan, <em><strong>“Başarı sonuç değil, süreçtir. Yolda olmaktır başarı. Yolda olan kişi, hedefe ulaşmak değil, yolda olmaktır. Bu şekilde düşünürse bir kimse, bugün merdiven çıkarken, ‘Bugün bir basamakla başarılı oldum ama önümde çok basamaklar var!’ der.”</strong></em> diye konuştu.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, son olarak dış ödüle bağımlı olmak yerine, kişinin kendi gelişimini takip ettiği ”iç ödül” mekanizmasını çalıştırmasının önemine değinerek, <em><strong>”Bir hafta öncesine göre şunları başardım diyebilmek”</strong></em> gibi öz şefkat odaklı yaklaşımların daha kalıcı bir mutluluk ve başarı getireceğini belirtti.</p>

<p><strong>Başarı bir sonuç değil, süreklilik gerektiren bir yolculuk</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, günümüzün kıyasa dayalı başarı anlayışını eleştirerek, gerçek başarının dışsal alkışlara ve rüzgâra ihtiyaç duymayan ”buharlı gemi” gibi içsel motivasyonla hareket etmek olduğunu söyledi.</p>

<p>Başarının bir sonuç değil, süreklilik gerektiren bir yolculuk olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dış onaya bağımlı motivasyonun tehlikelerine dikkat çekti. Prof. Dr. Tarhan,<em><strong> “İki türlü gemi vardır: Bir yelkenli gemi, bir de buharlı gemi. Buharlı geminin rüzgâra ihtiyacı yoktur. İnsan buharlı gemi gibi olacak. Yelkenli gemi olsa hep dış nedene bağlısın, rüzgarla, alkışla beslenirsin. Eğer motivasyonu içten bulursa, hiçbir şey seni engelleyemez.”</strong></em> şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Derin ilişki kurabilmek de başarıdır</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, yüzeysel ilişkilerin hakim olduğu bu çağda, başarının en önemli tanımlarından birinin de anlamlı ve derin bağlar kurabilme yeteneği olduğunu ifade etti. Bu tür ilişkilerin yalnızlık duygusunu giderdiğini ve bunun başlı başına bir başarı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Derin ilişki kurabilmek de başarıdır. Şu an bu çağda yüzeysel ilişkiler var, derin ilişki kuramıyor insanlar. O derin ilişki insanda yalnızlık duygusunu gideriyor. Bakıyoruz birçok problemin, gençlerin yanlış davranışının arkasında ‘benim farkıma var’ davranışı var. Beni gör, bana değer ver davranışı var. Duygusal bağ kuran kişiler yalnızlık hissetmez ki.” dedi.</p>

<p>Sürekli görünür olmanın ve parmakla gösterilmenin başarı olarak algılanmasının getirdiği risklere de değinen Prof. Dr. Tarhan, <em><strong>“Parmakla gösteriliyor olmak bir insanın hayatında kayalıklarda yürümeye benziyor. Düştüğün zaman bir tarafını kırarsın. Ovada yürümek kolaydır. Ortalama bir insan olmak, ovada yürümek gibidir. Düşsen bile kalkarsın, ama kayaların üzerinde yürürken bir hatayla bir anda karizman çizilir. Bu da risk oluşturur.</strong></em>” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Akıllı kişiler uzun vadeli ödülleri düşünür</strong></p>

<p>Başarı arayışının arkasındaki nörolojik mekanizmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, <em><strong>“İki türlü ödül var: Biri peşin ödüller, bir de uzun vadeli ödüller. Akıllı kişiler uzun vadeli ödülleri düşünerek beynindeki ödül merkezini öyle kullanır. Bu, serotonin odaklı sistemdir; fikir, ideal, anlam peşinde koşar. Dopamin odaklı beyin ise anlık ödüllerle yaşar. Biri bitince tekrar başlar. Bu, haz odaklıdır ve sürdürülebilir değildir.”</strong></em> şeklinde konuştu.</p>

<p>Herkesin kendi başarı tanımını yapması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan,<em><strong> “Keşke ve acabalarla uğraşmak yerine, ‘Ne yapabilirim?’ odaklı olmak gerekiyor. Ve ikinci hemen şu soruyu sor: ‘Nereden başlamalıyım?’ Bir yerden başlamalıyım. Başarı da böyle yapmak gerekiyor. Elmayı kocaman ağzına yutmaya çalışırsan yutamazsın, parçalara ayırırsın.” </strong></em>diye konuştu.</p>

<p><strong>Gerçek başarının başarısızlıklardan ders çıkarmak</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern başarı anlayışının insanları kronik strese sokarak antidepresan kullanımını patlattığını belirterek, gerçek başarının başarısızlıklardan ders çıkarmak ve psikolojik esneklik kazanmak olduğunu söyledi.</p>

<p>Öfke anında soğukkanlı kalabilmenin başarı yolundaki en önemli yeteneklerden biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu duygunun manipülatif kişiler tarafından bir silah olarak kullanılabileceğine dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, “Bazı insanlar öfkelendirir, başarısız hissettirir ve onun üzerine,<em><strong> ‘Sen zaten böylesin, bak. Hiçbir şeyi başaramıyorsun. Ben olmasam sen hiçsin!’ der, o kişiyi esir alır, köleleştirir. Toksik kişiler yapar bunu. Toksik üçlü dediğimiz bu kişilerde empati yoksunluğu vardır, egolarını çok üstün görürler, eleştiriye kapalıdırlar ve hedefe ulaşmak için her şey serbest derler.”</strong></em> dedi.</p>

<p>Günümüzün ”daha çok şeye sahip olma” odaklı başarı kültürünün insanları kronik strese soktuğunu ve bunun bedelinin ruh sağlığıyla ödendiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan,<em><strong> “Toksik başarı öğretisi yapan modernizm, ‘mükemmel olmalısın, hep alkışlanmalısın’ diyor. Bu, kronik strese sebep oldu. Şu an New York’ta, İstanbul’da da öyle, kanalizasyonlarda antidepresan ölçülebilir hale geldi. Neden insanlar bu kadar antidepresan alıyor? Eğer yaşam felsefesi değişmezse 2030’larda antidepresan satışı daha çok olacak. Burada bir şeyler yanlış gidiyor demektir.” </strong></em>ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>İnsanın kendisiyle yüzleşmesi…</strong></p>

<p>İnsanın kendisiyle yüzleşmesinin çok büyük bir özgüven işareti olduğunu ve en büyük özgüven ölçüsünün de insanın kendini sorgulaması, kendisini, üçüncü bir kişi gibi,<em><strong> ”Benim güçlü yönüm bu, zayıf yönüm bu. Bu olayda bu hata oldu. Bu bana ne öğretti?” diyebilmesi olduğunu anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Bu bir olgunlaşma işaretidir. Bu insanın kişilik olgunluğuyla bilgeleşmesidir. Bunu uygulaması kolay değil ama en azından bu yolda olmak gerekiyor. Başarısızlıklardan ders alabilmek sadece mesela… Akademik başarı alanında değil sadece, hayat başarısı alanında da öyle.” </strong></em>diye konuştu.</p>

<p>Evliliğin bitmesini bir ”başarısızlık” olarak görmenin yanlış olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, ”Ayrılmak bir seçenek değil, bir sonuçtur.” dedi</p>

<p>Başarısızlıklar karşısında savunmaya geçmenin insani bir refleks olduğunu Nasreddin Hoca’nın ”Eşekten düşünce zaten inecektim!” fıkrasıyla anlatan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, olgunlaşmanın ve bilgeleşmenin yolunun öz eleştiriden geçtiğini belirtti.</p>

<p><strong>Empati kelimesinin kültürel kodlarımızdaki karşılığı ”insaf”</strong></p>

<p>Hayat başarısında duygusal zekanın önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, empati kelimesinin kültürel kodlarımızdaki en doğru karşılığının ”insaf” olduğunu söyledi. Kelimenin kökenine inerek derin bir analiz sunan Prof. Dr. Tarhan,<em><strong> “Empatiyi ifade eden en güzel kelime insaf kelimesidir. İnsaf kelimesi Arapça ‘nısf’ kökünden geliyor. ‘Nısf’ da yarı demek. Yani elmanın yarısı gibi. İlişkilerde sadece kendi yarından bakma, ‘İnsaflı ol. Diğer tarafın yarısından da bak!’ gibi. İnsaf kelimesi aslında olayları empatik, büyük resmi görerek ele alabilmektir.”</strong></em> şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Zorluklar karşısında yıkılmamanın sırrının ”psikolojik dayanıklılık”</strong></p>

<p>Başarısızlıklar ve zorluklar karşısında yıkılmamanın sırrının ”psikolojik dayanıklılık” olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, bu kavram için ”psikolojik elastikiyet” tanımını önerdi.</p>

<p>Düşünce katılığı olan kişilerin aksine, esnek zihinlerin olaylardan ders çıkararak güçlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Psikolojik dayanıklılığın karşılığı aslında psikolojik esnekliktir. Kişi olay karşısında esner, bir şey öğrenir, tekrar eski haline gelir. Engelsiz sorunsuz bir yakın ilişki olmaz, muhakkak olacak. Olduktan sonra burada bunun ‘yüzde kaçından ben sorumluyum, yüzde kaçından karşı taraf sorumlu?’ diyecek ve gerekiyorsa hata yaptıysa özür dilemeyi bilebilecek.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Gerçek mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığını, ”otantik mutluluk” olarak tanımlanan bu durumun bir içsel olgunluk hali olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Otantik mutluluk, cezaevinde de olsa mutlu olabilmektir. Sarayda da olsa şımarmamaktır. Her ortamda mutlu olmayı başaran, dört mevsim açan çiçekler var ya, onun gibidir.” dedi.</p>

<p>Başarısızlığı bir tehdit olarak değil, ”gelişme fırsatı” olarak görmenin önemine işaret ederek, “Birçok kimse başarısızlık korkusu nedeniyle başarı yolunda ilerleyemiyor. Başarısızlık korkusu olan kişiler başkasını kolayca suçluyor. Eleştiriye kapalı kişiler de böyle. Problem çözme becerisi olan bir kişiler başarısızlığı da çözer ve bir şeyler öğrenir.” şeklinde konuştu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 15:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/10/prof-dr-nevzat-tarhan-istanbulda-kanalizasyonlarda-antidepresan-olculebilir-hale-geldi-1760966217.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anoreksiya tedavisinde erken müdahale hayat kurtarır!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-1692</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-1692</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, anoreksiya nervozanın psikolojik ve fiziksel boyutları ile gelişim nedenleri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Anoreksiya, benlik algısı ile duyguları düzenlemede yaşanan bozukluklarla kendini gösteriyor!</strong></p>

<p>Anoreksiyanın, temel olarak kişinin beden algısı ve kilo kontrolü üzerine yoğunlaşan, ciddi bir yeme bozukluğu olduğunu ifade eden&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, <em><strong>“Anoreksiya nervoza adıyla bilinen bu hastalıkta kişi, şiddetli kilo alma korkusu yaşar, kendisini sürekli kilolu hisseder ve bu nedenle ciddi şekilde kilo kaybeder.”</strong></em> dedi.</p>

<p>Kişinin bedenini olduğundan daha büyük algıladığını ve kilo kontrolü için yemek kısıtlama, aşırı egzersiz, bazen kusma veya laksatif kullanımı gibi davranışlar geliştirdiğini dile getiren Şen, <em><strong>“Psikolojik bir rahatsızlık olarak anoreksiya; benlik algısı bozukluğu, yeme davranışları üzerinde patolojik kontrol ve duygusal düzenleme sorunları ile karakterizedir.” </strong></em>şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sadece kilo verme isteği değil, ciddi bir psikiyatrik bozukluk!&nbsp;</strong></p>

<p>Toplumda bazen sağlıksız diyet yapmanın, aşırı kilo takıntısı veya zayıflama isteğinin ‘anoreksiya’ gibi algılanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen,<em><strong> “Ancak anoreksiya nervoza bir psikiyatrik tanıdır ve yalnızca kilo verme isteğiyle sınırlı değildir.” </strong></em>dedi.</p>

<p><strong>Her iki durum arasındaki temel farklara değinen Şen, şunları söyledi:</strong></p>

<p><em><strong>“Toplumsal zayıflama takıntısı, daha yüzeysel, dönemsel ve sosyal etkiyle gelişebilir. Anoreksiya nervoza ise; kilo almaktan aşırı korku, bozulmuş beden algısı ve kişinin fiziksel sağlığını ciddi riske atan yeme davranışı değişiklikleri ile giden kompleks bir psikiyatrik tablodur. Ayrıca anoreksiya nervozada adet kesilmesi, halsizlik, saç dökülmesi gibi fizyolojik belirtiler ile eşlik eden anksiyete, obsesif-kompulsif belirtiler sık görülür.”</strong></em></p>

<p><strong>Anoreksiya gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılar etkili!&nbsp;</strong></p>

<p>Araştırmaların anoreksiya nervozanın gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılarının etkili olduğunu gösterdiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, <em><strong>“Mükemmeliyetçilik, aşırı kontrolcülük, detaycılık ve katılık, düşük benlik saygısı, onay arayışı gibi durumlar etkili olur.”</strong></em> dedi.</p>

<p>Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantıların anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabileceğini aktaran Şen, aile içi yüksek beklenti, katı kurallar ve düşük duygusal ifade ortamının da risk faktörleri arasında olduğuna işaret etti.</p>

<p><strong>Anoreksiya tedavi edilebilir ama uzun ve çok yönlü bir süreç!&nbsp;</strong></p>

<p>Anoreksiya tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen,&nbsp;<em><strong>“Ancak tedavi süreci karmaşık, uzun soluklu ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Erken müdahale edilmesi, tedavi başarısını artırır.”</strong></em> dedi.</p>

<p>Tedavinin, psikoterapi, psikiyatri, diyetisyen ve gerekiyorsa dahiliye/endokrinoloji uzmanlarının iş birliğiyle yürütüldüğünü açıklayan Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p><em><strong>“Anoreksiya tedavisinde kanıta dayalı psikoterapi yöntemleri uygulanır. Bilişsel Davranışçı Terapi ile yeme davranışını sürdüren olumsuz düşünce ve inançların değiştirilmesi hedeflenir. Aile Temelli Terapi, özellikle ergen ve genç erişkinlerde, ailenin destekleyici rolünü güçlendiren ve birlikte iyileşme süreci öneren bir yaklaşımdır. Duygu Düzenleme Terapileri, kişinin duygularını tanıma, ifade etme ve sağlıklı biçimde yönetmesini amaçlar. Şema Terapi ya da Psikodinamik Terapilerde, derinlemesine kişilik yapılanması ve erken dönem yaşantılarla çalışılır.</strong></em></p>

<p><em><strong>Ayrıca hastalarda ilaç tedavisi ve TMU tedavisinden yararlanılır.”</strong></em></p>

<p><strong>Anoreksiyada kişi hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir!</strong></p>

<p>Anoreksiya nervozada tedaviye direncin çok yaygın olduğunu kaydeden&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, <em><strong>“Çünkü kişi kilo alma düşüncesiyle yoğun anksiyete yaşar ve hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir.”</strong></em> dedi.&nbsp;</p>

<p>Direnç durumunda atılabilecek adımlara değinen Şen, <em><strong>“Empatik ve yargısız yaklaşım, küçük hedeflerle ilerleme, kilo alma korkusunu anlamaya yönelik terapötik çalışmalar, hastanın kontrol hissini tamamen kaybettiği algısını düzeltmek, aileyi sürece katmak ve desteklemek direnci aşmada etkili olur. Zorlayıcı değil, işbirliğine dayalı bir ilişki kurmak önemlidir.</strong></em></p>

<p><em><strong>Tedavi süresi kişiden kişiye değişir. Ortalama olarak 1-2 yıl sürebilir. Beden ağırlığı normale dönse bile psikolojik toparlanma ve beden algısının düzelmesi daha uzun sürebilir. Yeme davranışı düzelse de duygusal düzenleme becerileri, benlik algısı ve sosyal ilişkiler üzerinde çalışmak gerekebilir.”</strong></em> açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Anoreksiya sadece bir yeme problemi değil, derin bir ruhsal sorun!</strong></p>

<p>Anoreksiya nervozada nüks riskinin yüzde 30 ila 50 civarında olduğunun da altını çizen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, <em><strong>“Nüksü önlemek için, tedavi sürecinin yeterince uzun sürmesi, destekleyici psikoterapilerin devam etmesi, anksiyete ve duygu düzenleme becerilerinin güçlendirilmesi, olumsuz beden algısı üzerinde çalışılması gerekir.</strong></em>” dedi.</p>

<p>Beden algısının yeniden inşasında, ayna çalışmaları, dans, sanat terapisi gibi beden odaklı terapiler, duygu ve beden farkındalığı çalışmaları, negatif iç konuşmaların fark edilmesi ve dönüştürülmesinin etkili olduğunu da aktaran Şen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p><em><strong>“Ayrıca, kişinin sosyal destek kaynaklarını güçlendirmesi ve stresle baş etme yöntemleri geliştirmesi uzun vadede koruyucu rol oynar. Anoreksiya yalnızca bir yeme problemi değil, beden algısı ve duygularla ilgili derin bir ruhsal sorundur. Erken fark edilmesi ve destek olunması hayat kurtarıcıdır. Eğer çevrenizde böyle bir sorun yaşadığını düşündüğünüz biri varsa, onu mutlaka bir uzmana yönlendirin ve yalnız olmadığını hissettirin.”</strong></em></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Jun 2025 11:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-1750497003.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kene kaynaklı hastalıklar artmaya başladı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kene-kaynakli-hastaliklar-artmaya-basladi-1653</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kene-kaynakli-hastaliklar-artmaya-basladi-1653</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde, kenelerden insana bulaşabilen en önemli hastalık Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA)’dir. Ortaya çıkan vakaların çoğu Tokat, Sivas, Çorum ve Erzurum’da görülmektedir.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, dünyanın her bölgesinde gözlenmektedirler. Özellikle bahar ve yaz aylarında aktif hale geçerler. Türkiye, iklim ve coğrafi olarak kenelerin yaşamına elverişlidir. Türkiye’nin yaklaşık 30 kene türüne ev sahipliği yaptığı tespit edilmiştir. Ülkemizde, kenelerden insana bulaşabilen en önemli hastalık Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA)’dir. Ortaya çıkan vakaların çoğu Tokat, Sivas, Çorum ve Erzurum’da görülmektedir. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi dışında Lyme hastalığı da kenelerden insana bulaşabilir.</p>

<p>Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsü infekte kenelerin kanı ve diğer vücut sıvıları ile temasla (insana tutunması) bulaşabilir. Hastalığın kuluçka süresi ortalama 1-3 gün kadardır ve belirtiler; yüksek ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, bulantı- kusma ve karın ağrısıdır. Hastalık ilerlemesiyle birlikte deride ve iç organlarda kanamalar meydana gelir. Ağır olgular ölümle sonuçlanabilir. Ülkemizde çoğu olgu genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşılan Tokat, Sivas, Çorum, Erzurum illerinde görülmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kene tutulmasından nasıl korunulur?</strong></p>

<p>Kene tutulmasından korunmanın en önemli yolu, kırsal alana çıkarken kıyafetlerimize dikkat etmektir. Özellikle uzun kollu ve açık renkli kıyafetler tercih edilmeli. Kenelerin vücudumuza ulaşmaması için pantolon paçaları çorabın içine sokulmalı, özellikle bitki boylarının yüksek olduğu bölgelerde dikkatli olunmalıdır. Kene olup olmadığının tespiti için vücudun düzenli olarak mutlaka kontrol edilmesi gerekmektedir. Vücut mutlaka kontrol edilmeli. Kırsal alana çıkarken uzun kollu, açık renkli kıyafetler giyilmeli. Kenelerden kurtulmak için böcek kovucu spreylerde tercih edilebilir.&nbsp;&nbsp;</p>

<p><strong>Öküz gözü şeklinde kızarıklık varsa dikkat</strong></p>

<p>Türkiye’de kene kaynaklı görülen bir diğer hastalık ise Lyme hastalığıdır.&nbsp;<em>Borrelia burgdorferi</em>&nbsp;bakterisinin neden olduğu hastalığın belirtileri hastalığın evresine göre değişmektedir. Erken dönem belirtileri arasında en dikkat çekeni kenenin ısırdığı yerde öküz gözü şeklinde bir kızarıklığın olmasıdır. Diğer belirtileri ise ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, yorgunluktur. Geç dönemde ise; eklem iltihabı, sinir sistemi tutulumu, kalp sorunları yer almaktadır. Ancak bu hastalık nadiren görülmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Vücudunuzda kene varsa mutlaka sağlık kuruluşuna gidin</strong></p>

<p>Keneden kaynaklı hastalıklarda en temel yanlış kenenin vücuttan çıkarılması sırasında kullanılan yöntemlerdir. Özellikle kenenin üzerine alkol, kolonya dökmek, yakmak ya da sigara bastırmak ciddi risklere neden olmaktadır. Yapılan bu işlemler kenenin kusmasına ve enfekte materyali insan vücuduna aktarmasına neden olmaktadır. Vücutta kene görülmesi durumunda yapılacak en doğru yaklaşım en yakın sağlık kuruluşuna gidilmesidir. Kenenin vücuttan çıkarılmasından sonraki 10 günlük süreçte takibi yapılmalıdır. &nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Jun 2025 16:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/kene-kaynakli-hastaliklar-artmaya-basladi-1750080540.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp krizi değil, Kırık Kalp Sendromu!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kalp-krizi-degil-kirik-kalp-sendromu-1652</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kalp-krizi-degil-kirik-kalp-sendromu-1652</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, yoğun stres veya duygusal travmaların tetiklediği ve kalp krizine benzer belirtilerle ortaya çıkan ‘kırık kalp sendromu’ hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Stres hormonlarının kalp kasına olan etkileri kırık kalp sendromuna neden oluyor!</strong></p>

<p>Kırık kalp sendromunun, yoğun stres, ani üzüntü veya aşırı duygusal travmalar sonucunda kalbin geçici olarak zayıflamasıyla ortaya çıkan bir durum olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Genellikle sevilen birinin kaybı, iş ile ilgili problemler, ayrılık, büyük korkular veya beklenmedik biçimde gerçekleşen ani olaylar tetikleyici olabilir.” dedi.</p>

<p>Yapı itibariyle kalp krizine benzer belirtiler gösterse de, ortaya çıkış nedenleri arasında farklar olduğunu vurgulayan Aydın, “Kalp krizi damar ve kalp damarının durumları ile ilgilidir. Yani doğrudan kalpte ortaya çıkan organik problemlerle ilişkili. Kırık kalp sendromu belirtileriyse stres hormonlarının kalp kasına olan etkilerden dolayı ortaya çıkar. Göğüs ağrısı, bulantı, baş dönmesi, nefes darlığı, çarpıntı, halsizlik ve sersemlik gibi belirtiler görülebilir. Kırık kalp sendromu olan kişilerde yapılan testlerde damar tıkanıklığı gibi problemler görülmez. Yoğun strese bağlı olarak kalpte ve vücutta birtakım belirtiler ortaya çıkar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Üzüntü, korku, kayıp veya travmatik olaylar tetikleyebiliyor!</strong></p>

<p>Çoğu hastanın, uygun tedaviyle birkaç hafta içinde tamamen iyileştiğini ve kalpte kalıcı bir hasar kalmadığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Ancak bazı durumlarda, kalp kasının toparlanması daha uzun sürebilir ve nadiren de olsa kalp yetmezliği gibi komplikasyonlara yol açabilir. Özellikle daha önce kalp hastalığı olan veya tekrarlayan ataklar yaşayan kişilerde, kalbin pompalama gücü kalıcı olarak azalabilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle, stres yönetimi ve sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemenin, kırık kalp sendromunun tekrarlamasını önlemek için önemli olduğuna dikkat çeken Aydın, şunları söyledi:</p>

<p>“Kırık kalp sendromu, vücutta aşırı stresin yol açtığı biyolojik değişiklikler nedeniyle gelişir. Ani ve yoğun duygusal stres, vücutta yüksek miktarda, başta adrenalin olmak üzere, stres hormonu salgılar. Bu hormonlar, kalp kasının anormal bir şekilde kasılmasına ve dolayısıyla kalp fonksiyonunun bozulmasına yol açabilir. Beyin, kalbe sinyaller göndererek bu stres yanıtını yönetmeye çalışırken, kalp kası geçici olarak zayıflar ve sağlıklı bir şekilde pompalama yapamaz. Özellikle ani üzüntü, korku, büyük bir kayıp veya travmatik bir olay, bu sendromun tetikleyicisi olabilir. Aşk acısı ve yas bu durumun oluşmasında etkili olabilecek tetikleyicilerdendir.”</p>

<p><strong>Duygusal hassasiyet riski artırıyor!</strong></p>

<p>Kişilik özelliklerinin, kırık kalp sendromunun gelişiminde etkili olabileceğine değinen Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Araştırmalar, daha duyarlı, aşırı empatik, stresle başa çıkma mekanizmaları zayıf olan ya da aşırı duygusal kişilerde bu sendromun gelişme riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Duygusal olarak daha hassas bireylerin, stresli olayları daha yoğun hissedebileceğine ve bu durum kalp üzerinde daha büyük bir baskı yaratabileceğine işaret eden Aydın, “Kişilik özelliklerinin yanı sıra, geçmişte yaşanan travmalar, stresle başa çıkma biçimleri ve sosyal destek düzeyi de risk faktörlerini etkileyebilir. Özetle, duygusal hassasiyet ve stresle başa çıkma yeteneği, kırık kalp sendromu riskini artıran önemli faktörler arasında yer alabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Stres yönetimi kırık kalp sendromu ile başa çıkmak için önemli bir adım!</strong></p>

<p>Kırık kalp sendromu yaşayan bir kişinin, öncelikle duygusal ve psikolojik açıdan desteklenmesi gerektiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Bu kişiler için, duygusal travmanın iyileşmesi kadar, psikolojik destek de önemlidir.” dedi.</p>

<p>Öncelikle, kişinin yaşadığı duygusal acıyı anlamak ve onlara empati göstermek gerektiğini kaydeden Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Kişinin stresle başa çıkma becerilerini güçlendirmek, meditasyon, derin nefes almayı öğretmek gibi rahatlama teknikleri sunmak faydalı olabilir. Ayrıca, destek grupları veya terapi seansları gibi profesyonel yardım seçenekleri, kişinin duygusal iyileşme sürecini hızlandırabilir. Kırık kalp sendromunun tekrarını önlemek için, stres yönetimi ve sağlıklı duygusal ifade yolları hakkında rehberlik yapmak da önemli bir adımdır. Sosyal destek ve sevgi dolu bir çevre, kişinin iyileşme sürecinde büyük bir fark yaratabilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Jun 2025 16:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/kalp-krizi-degil-kirik-kalp-sendromu-1750079394.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Doç. Dr. Elif Ulu, “Sınav stresini yönetmede ailelerin desteği çok önemli”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/doc-dr-elif-ulu-sinav-stresini-yonetmede-ailelerin-destegi-cok-onemli-1608</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/doc-dr-elif-ulu-sinav-stresini-yonetmede-ailelerin-destegi-cok-onemli-1608</guid>
                <description><![CDATA[Doç. Dr. Elif Ulu, sınav süreci boyunca öğrencilerin yaşadığı stres ve ailelerin süreçteki rollerine dair açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:”Times">Sınav dönemleri, &nbsp;aileleri ve öğrencileri hem fiziksel hem de ruhsal olarak etkiliyor.&nbsp;Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Elif Ulu, sınav süreci boyunca öğrencilerin yaşadığı stres ve ailelerin süreçteki rollerine dair açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Elif Ulu, sınav dönemlerinde hem öğrencilerin hem de ailelerin aynı stresi paylaştıklarını, fakat ailenin rolünün sınav dönemindeki çocukların stresini yönetmek olduğunu söyledi.</span></p>

<p><span style="font-family:”Times">Sınavların, hayatın bir parçası olduğunu söyleyen Doç. Dr. Ulu, “Öğrencilerin bu süreçte strese kapılmaları oldukça normal bir durum. Kaygıyı tamamen yok etmek değil, onu yönetmeyi öğrenmek önemli. Belirli düzeyde bir stres, öğrencinin performansını olumlu yönde etkileyebilir. Sorun, bu stresin yoğunlaşıp kişinin işlevselliğini bozmasıdır” dedi. &nbsp;</span></p>

<p><span style="font-family:”Times">Doç. Dr. Ulu, “Sınav dönemlerinde aileler de kendilerini baskı altında hissediyor. Ancak bazı ailelerin bu süreci fazlasıyla içselleştirmesi çocuklar üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor. Sanki sınava çocuk değil de aile giriyormuş gibi davranılıyor. Bu durum öğrencinin ‘başaramazsam ailem beni sevmeyecek’ gibi düşüncelerle baş başa kalmasına neden oluyor. Aileler, çocuklarının kişisel değerini sınav sonuçlarıyla ilişkilendirmemeli. Destekleyici ama baskısız bir yaklaşım göstermeli” diye konuştu.</span></p>

<p><span style="font-family:”Times"><strong>“Sonuca değil sürece odaklanılmalı”</strong></span></p>

<p><span style="font-family:”Times">Sınavın sonucuna değil sürece odaklanılması gerektiğini belirten Doç. Dr. Ulu, “Çocuklara her koşulda değerli oldukları hissettirilmeli. Eskilerin söylediği gibi; ‘Elinden geleni yap. Olursa ne güzel, olmazsa da hayat devam ediyor’ Çocuğa bunu hissettirmek, özgüvenini ayakta tutar. Sınava az bir süre kala öğrencilerin günlük rutinlerini sürdürmesi, psikolojik olarak denge sağlamada etkilidir. Özellikle son gece yaşanan uyku sorunları büyütülmemeli. Bir gece uykusuz kalmak, çocuğun başarısını mahvetmez. Bu tür durumlarda paniklemek yerine nefes egzersizi, rahatlama teknikleri gibi yöntemler daha etkili olur” dedi.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Jun 2025 13:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/doc-dr-elif-ulu-sinav-stresini-yonetmede-ailelerin-destegi-cok-onemli-1749723841.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hashimoto (Haşimato) gençlerde de görülüyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-1577</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-1577</guid>
                <description><![CDATA[İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş, Hashimoto’nun öne çıkan 10 belirtisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>”Sürekli yorgun ve bitkin hissediyorum”, “Sabahları yataktan kalkmakta zorlanıyorum”, “Kendimi bir türlü ısıtamıyorum, sürekli üşüyorum”, “Su içsem kilo alıyorum”… Bu ve benzeri şikayetler Hashimoto (Haşimato) hastalığının belirtileri olabilir. Günümüzde çevresel toksinler, aşırı iyot tüketimi, sigara kullanımı ve aşırı stres derken Hashimoto’nun giderek yaygınlaştığını, son yıllarda sadece yetişkinlerde değil gençlerde de görüldüğünü belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Kartal Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş</strong>&nbsp;“Tüm otoimmün hastalıklar arasında görülme sıklığı açısından ilk sırada yer alan Hashimoto; sürekli yorgunluk, halsizlik, tüm çabalara rağmen kilo verememe, cilt ve saç kuruluğu ile yazın bile üşümeye yol açabilirken, tedavi edilmediğinde tehlikeli sonuçlara da neden olabilir” diyor. &nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş, Hashimoto’nun öne çıkan 10 belirtisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Genellikle yavaş geliştiği ve sinsice ilerlediği için geç fark edilebilen Hashimoto hastalığı, bağışıklık sisteminin tiroit bezini hedef alıp iltihaplandırdığı otoimmün bir hastalık olarak tanımlanıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kartal Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş</strong>, bu durumun tiroit bezinin zarar görmesine ve genellikle hormon üretiminde azalmaya yol açtığını belirterek “Sonuç olarak da hipotiroidizm gelişir ve metabolizma yavaşlar. Ülkemizde Hashimoto tiroiditi olup bundan haberdar olmayan pek çok kişi bulunmaktadır. Belirtiler genellikle yavaş geliştiği için hastalık fark edilmeyebilir. Ayrıca tiroit bezine karşı antikorları olup belirgin hipotiroidi tablosu geliştirmeyen hastalar da mevcuttur. Tedavi edilmediğinde Hashimoto tiroiditi ciddi hipotiroidizme, kardiyovasküler hastalıklara, infertiliteye (kısırlık) ve hatta tıbbi bir acil durum olarak bilinen ve hayati riske yol açabilen “miksödem koması” tablosuna neden olabilir” diyor. Buna karşın Hashimoto tiroiditinin, erken teşhis ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Dr. Demirbaş, tedavide ilacı doğru ve düzenli kullanmanın çok büyük önem taşıdığını, düzenli kontrollerle de mutlaka doz ayarlaması yapılması gerektiğini vurguluyor.</p>

<p><strong>En sık görülen bağışıklık sistemi hastalığı!</strong></p>

<p>Hastalığın ilk kez 1912 yılında Japon bir cerrah olan Hakaru Hashimoto tarafından tanımlandığından bu şekilde isimlendirildiğini belirten Dr. Demirbaş sözlerine şöyle devam ediyor: “Ülkemizde yaklaşık her 1000 kişiden birinde Hashimoto tiroiditi olduğu bilinmektedir. Hashimoto tüm otoimmün hastalıklar içinde en sık görülen hastalıktır. Orta yaş kadınlarda daha sık ortaya çıkmakla birlikte çocuk ve ergenler de dahil tüm yaş gruplarında ve erkeklerde de görülebilir. Bu hastalık sıklıkla hipotiroidiye sebep olmaktadır ancak nadiren hipertiroidi (tiroit bezinin fazla hormon üretimi) görülebilir. Bazı hastalarda ise kalan sağlam tiroit dokusu yeterli hormon üretebildiğinden tiroit fonksiyonları normal seyredebilir. Hashimoto hastalığına yönelik toplumsal farkındalık giderek artmakla birlikte halen yeterli seviyede değildir. Öyle ki; Hashimoto’nun yol açtığı halsizlik, yorgunluk, kilo alma gibi şikayetler başka hastalıklara bağlanarak göz ardı edilebiliyor.” &nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıksız yaşam alışkanlıkları da neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Diğer tüm otoimmün hastalıklar gibi Hashimoto’ya da sadece genetik faktörlerin değil, çevresel faktörlerin ve kişinin sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da yol açabildiğini vurgulayan Dr. Zeynep Ece Demirbaş “Ülkemizde aşırı iyot tüketimi, sigara kullanımı, artan stres düzeyi, &nbsp;aşırı steril ortamlarda büyümek, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve kimyasal toksinlere maruziyet gibi etkenlerle yaklaşık her 10 kadından birinde Hashimoto tiroiditi görülmektedir. Kadınlarda erkeklere göre 7-10 kat daha sık gözleniyor. Son yıllarda hastalık gençlerde de görülmektedir. Tüm dünyada otoimmün hastalıkların sıklığında artış yaşanmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hashimoto’da (Haşimato) bu belirtilere dikkat!</strong></p>

<p>Dr. Zeynep Ece Demirbaş, Hashimoto hastalığı hipotiroidiye yol açtığında en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Sürekli halsizlik ve yorgunluk</li>
	<li>Tüm çabalara rağmen kilo verememe</li>
	<li>Cilt ve saç kurulukları</li>
	<li>Kabızlık</li>
	<li>Depresif ruh hali</li>
	<li>Yüz ve vücutta ödem</li>
	<li>Yaygın kas ağrıları ve güçsüzlüğü</li>
	<li>Cinsel istekte azalma</li>
	<li>Adet düzensizlikleri</li>
	<li>Yaz sıcağında bile sürekli üşüme</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Jun 2025 15:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-1749125564.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendini sevmekle narsisizm aynı şey değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kendini-sevmekle-narsisizm-ayni-sey-degil-1566</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kendini-sevmekle-narsisizm-ayni-sey-degil-1566</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, 4 Haziran Kendine Sarılma Günü kapsamında, bireylerin kendini sevmesi ve kendiyle barışık olmasının öneminden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Psikolojik sağlamlığın temel taşlarından biri bireyin kendisini sevebilme kapasitesi…</strong></p>

<p>‘Kendine Sarılma Günü’ gibi günlerin bireylerin kendileriyle olan ilişkilerini gözden geçirmeleri için anlamlı bir fırsat sunduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Kendine Sarılma Günü, bireylerin kendi iç dünyalarına dönerek kendileriyle barışık olma yolunda önemli bir hatırlatıcıdır.” dedi.</p>

<p>Psikolojik sağlamlığın temel taşlarından birinin de bireyin kendisini sevebilme kapasitesi olduğunu vurgulayan Bal, bunun kesinlikle geliştirilebilen bir beceri olduğuna dikkat çekti.</p>

<p><strong>Her bireyin ‘sağlıklı bir ben’e ihtiyacı var!&nbsp;</strong></p>

<p>Kendini sevmenin, bireyin kendisini kabul etmesi, kendi değerini nesnel ve şefkatli bir biçimde takdir etmesi olarak tanımlanabildiğini kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal, “Kendini kabul demek bireyin her yönünü olduğu gibi yüceltmek anlamına da gelmemeli. Burada vurgu, kendine acımasızca yaklaşmadan gerekli durumlarda değişime açık olabilmekte.” dedi.</p>

<p>Bu sürecin, kişinin kendine yönelik olumlu tutum geliştirmesi, özsaygısını güçlendirmesi ve kendine karşı eleştirel olmayan, destekleyici bir içsel diyalog geliştirmesi anlamına geldiğini ifade eden Bal, “Bunu gerek tek başına gerek profesyonel destek eşliğinde yapabilen birey, hayatın diğer alanlarında bir zorluk yaşadığında iç motivasyonundan destek alarak ayakta kalmayı başarabilir. Sağlıklı sınırlarda kendini sevme, psikolojik dayanıklılığı artırmakta ve bu sayede bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarını olumlu yönde etkilemektedir. Her bireyin ‘sağlıklı bir ben’e ihtiyacı vardır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kendini seven bireyler, başkalarını da sevme potansiyeline sahiptir!</strong></p>

<p>Kendini sevmenin aynı zamanda kendini görmekten geçtiğini dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal, “Kendini görmek dediğimiz ifade ötekini yok saymak gibi algılandığında narsistik örüntüleri konuşuyor oluruz. Toplumda kendini sevme ile narsisizm kavramları sıklıkla karıştırılmakla birlikte, klinik açıdan birbirinden net olarak ayrılır.” dedi.</p>

<p>Bazı bireylerde ‘sağlıklı ben’ ihtiyacının, ‘sadece ben’ gibi bir noktaya evrilebileceğine işaret eden Bal, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu durumda bireyin kendisi dışındaki diğerlerini görememesi söz konusudur. Bu dengeyi sağlayamayan birey klinikte ‘ben artık bencil olmak istiyorum’ gibi ifadelerde bulunabilir. Kendi ihtiyaçlarına kulak vermenin bencillik gibi algılandığı yanlış bir algı ortaya çıkıyor. Bununla birlikte bencil tutumlarda bulunan kişilerin davranışlarını öz değerlilik, öz farkındalık, öz şefkat gibi kavramlarla açıklaması da uygun değildir.</p>

<p>Narsisizm, kendini aşırı abartma, empati eksikliği ve başkalarının ihtiyaçlarını görmezden gelme eğilimini içerir, büyüklenmeci bir tutum söz konusudur. Buna karşın, kendini sevme, sağlıklı sınırlar içinde, özsaygı ve öz şefkatin varlığı ile karakterizedir. Gerçek anlamda kendini seven bireyler, başkalarını da sevme potansiyeline sahiptir. Hem kendilerinin hem de çevrelerindekilerin ihtiyaçlarına saygı gösterme becerileri gelişmiştir.</p>

<p><strong>Bireyin kendini kabulünü artırmayı ve özsaygısını güçlendirmeyi hedefleyen öneriler…</strong></p>

<p>Kendini sevme sürecinde zorluk yaşayan bireylerde genellikle içsel eleştirinin yüksek, özsaygının düşük olduğuna işaret eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal, bu bireylerin uygulayabileceği bazı yöntemlerden bahsetti.</p>

<p>Bal, “Bireyin kendine yönelik tutumunu yumuşatmak amacıyla, öz şefkat temelli bilişsel-davranışçı teknikleri uygulanabilir. Olumsuz ve yıkıcı iç seslerin farkına varılması ve bu seslerin destekleyici ifadeler ile yer değiştirilmesi teşvik edilebilir. Mindfulness teknikleri aracılığıyla, bireyin kendisiyle barışık bir ilişki geliştirmesi desteklenebilir.&nbsp;Bu desteği kendi kaynaklarıyla sağlayamayan bireyler için psikoterapi etkili bir yöntemdir.&nbsp;Psikoterapi bireyin kendini kabulünü artırmayı ve özsaygısını güçlendirmeyi hedefler.” önerisinde bulundu.</p>

<p><strong>Kendisiyle barış içinde olmayanlar, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmakta da zorlanabilir</strong></p>

<p>Kendiyle barışık olmayan bireylerde, düşük özsaygı ve yüksek kendine yönelik eleştirinin kaygı, depresyon ve stres düzeylerinde artışa yol açtığının gözlemlendiğini vurgulayan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal, “Bu durum, bireyin sosyal ilişkilerinde, iş yaşamında ve genel yaşam doyumunda olumsuz etkiler yaratır.” dedi.</p>

<p>Bununla birlikte kendisiyle barış içinde olmayan bireylerin, çoğu zaman başkalarıyla da sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlandığının altını çizen Bal, “Bu da kişilerarası çatışmaların ve yalnızlık duygusunun artmasına neden olabilir. Psikoterapi ile kendini sevme becerisinin geliştirilmesi, bahsedilen psikososyal sorunların azaltılması ve yaşam kalitesinin artırılması açısından öncelikli hedeflerden biridir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Jun 2025 22:46:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/kendini-sevmekle-narsisizm-ayni-sey-degil-1748979977.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı’nda sağlıklı et tüketimi için 6 öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-6-oneri-1562</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-6-oneri-1562</guid>
                <description><![CDATA[Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dr. N. Sinem Türkmen, Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenme konuları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Et yemeklerinin ağırlıkta olduğu özenle kurulan sofralar ve birbirinden lezzetli ikramlar Kurban Bayramı’nın vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Ancak bayram boyunca et, hamur işi ve tatlı tüketiminin fazla olması sindirim ile kalp-damar sistemi başta olmak üzere genel sağlığımızı olumsuz etkileyebiliyor. Bayram ve sonrasında herhangi bir sağlık sorunu yaşamamak için bu dönemde tüketilen gıdalara, miktarlarına ve yemeklerin pişirme şekline çok dikkat edilmesi gerekiyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dr. N. Sinem Türkmen, Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenme konuları hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kalp, diyabet ve mide- bağırsak hastalığı olanlar dikkat !&nbsp;</strong></p>

<p>Kurban Bayramı’nda et tüketmek geleneklerimizin başında gelmektedir. Misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlamak istediğimiz bu özel günlerde et dışında tatlı ve hamur işleri de ikramlarımıza eklenmektedir. Bu nedenle çoğu zaman bayramda yeme içme alışkanlıklarımızı kontrol etmek zor olabilmektedir. Kendi hazırladığımız veya ikram edilen yemeklerin tadını çıkarmak gerekir ancak porsiyon büyüklüğü ve zamanlama çok önemlidir. Kalp- damar hastaları, yüksek kolesterol, diyabet veya karaciğer yağlanması olanlar, mide-bağırsak problemleri yaşayanlar et tüketiminde aşırıya kaçmamalıdır. Bayram sabahı kahvaltıları her zaman keyiflidir. Güne hafif ve sağlıklı bir kahvaltıyla başlanmalıdır. Yumurta, zeytin, avokado, çiğ ceviz, kuru kayısı, bol mevsim sebzesi, tam tahıllı ekmek ile doyurucu bir kahvaltı yapmak sonraki öğünlerde porsiyon kontrolü sağlamanıza yardımcı olacaktır.</p>

<p>Akraba ve arkadaş ziyaretleri bayramların en önemli ritüellerinden birisidir. Çoğu zaman gün içerisinde birden çok ev ziyereti yaparak sevdiklerimizle bayramlaşırız. Her ziyarette de etinden tatlısına çeşitli hamur işleri ve içecekler ikram edilir. &nbsp;Kendi evimiz ve ziyaretlerde ikram edilen yeme içmeye dikkat etmediğimiz takdirde, bayram günlerinde ya da sonrasında sağlık sorunları kaçınılmaz olabilir. Bu problemleri yaşamamak için tam porsiyon yemekler yerine küçük atıştırmalık ikramların tadına bakmayı tercih etmemiz gerekir. Aynı gün içinde birkaç yere gidecekseniz, toplamda ne kadar tatlı yediğinize ve ne kadar çay veya kahve içtiğinize dikkat etmeniz önemlidir. İçtiğiniz çay veya kahve miktarı kadar esktra su içmeye özen göstermelisiniz. Günde toplam 2 fincan sade kahve ve 2 fincan sade çay tüketmeniz yeterli olacaktır.&nbsp;</p>

<p><strong>Egzersizlerinizi aksatmayın</strong></p>

<p>Bayramlarda fazla miktarda et ve tatlı tüketildiği için mutlaka egzersiz yapılması gerekir. Asansörler çıkmak yerine ziyaretler sırasında merdivenleri kullanın, kısa mesafeli ziyaretlerinizi arabayla değil yürüyerek yapın. Yaptığınız düzenli egzersizlere devam edin, bu sayede sindiriminizi destekleyebilir ve bayram sofralarında yediklerinizi enerjiye çevirebilirsiniz.</p>

<p><strong>Et yemeklerinin yanında yoğurt yerine salata tüketin</strong></p>

<p>Kurban Bayramı’nda et tüketimi kaçınılmaz olacaktır. Et yemeklerinin yanında mutlaka bol yeşillikli ve limon eklenmiş salatalar eklenmelidir. Fazla et tüketimi vücudun asit yükünü artırır. Yeşil yapraklı sebzeler bu yükü azaltarak böbreklerin işleyişini destekleyecektir. Ayrıca sindirimi de destekler ve özellikle Kurban Bayramı’nda sıkça yaşanan kabızlık problemini azaltır. Salataya limon eklemek ise, kırmızı etten alacağımız demirin emilimini artırır. Demir emiliminin azalmaması için etle beraber yoğurt, süt, peynir gibi kalsiyum içeren gıdalar tüketilmemelidir.</p>

<p><strong>Kurban etindeki ölüm katılığına dikkat&nbsp;!</strong></p>

<p>Hayvan etinde, kesilirken solunumun durmasıyla kaslardaki oksijen ve enerji tükendiği için kaslar gevşeyemez. Bu nedenle, kasların kasılı olmasından kaynaklı Rigor Mortisadı verilen ölüm katılığı gerçekleşebilmektedir. Eğer kesilen kurban etleri, hemen buzluğa konursa, rigos mortis katılığı devam edecektir. Bu nedenle etleri tüketmeden veya saklamadan önce mutlaka 12 saat oda sıcaklığında dinlendirmek gerekmektedir. Rigos mortisin geçmesini beklemeden tüketilen etler hazımsızlık gibi mide-bağırsak problemlerine neden olur.&nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıklı et tüketimi için bunlara dikkat edins</strong></p>

<ol>
	<li>Tavada, ızgarada veya buharda pişirme tercih edilmelidir.&nbsp;</li>
	<li>Kanserojen maddelerin oluşumunu azaltmak için etler çok yüksek sıcaklıkta ve uzun süre pişirilmemelidir.&nbsp;</li>
	<li>Mangalda pişirme yapılacak ise; önce ön pişirme uygulanmalı ve et suyu uzaklaştırıldıktan sonra ızgara işlemine geçilmelidir.&nbsp;</li>
	<li>Etlerin, antioksidan kapasitesi yüksek baharatlar; (zerdeçal, zencefil, biberiye, karabiber vb.) ve sirke, limon suyu gibi C vitamininden zengin asidik sıvılar ile marinasyonu yapılarak ısıyla teması kesilmelidir. Marinasyona şeker içeriği yüksek maddeler ve yağ eklenmemelidir.&nbsp;</li>
	<li>Etin fazla pişmekten yanmış yerleri varsa, tüketilmeden önce mutlaka yanık kısımlar kesilip atılmalıdır.&nbsp;</li>
	<li>Etler buzdolabında +4 / +7derecede uygun ambalaj veya yağlı kağıda sarılarak 2-3 gün, derin dondurucuda ise (-180C) en fazla 3-4 ay saklanmalıdır.&nbsp;</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Jun 2025 11:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-6-oneri-1748940696.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı bir bayram geçirmek için bu önerilere dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-bir-bayram-gecirmek-icin-bu-onerilere-dikkat-1561</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-bir-bayram-gecirmek-icin-bu-onerilere-dikkat-1561</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Dr. Erdal Gündoğan, etin en az 24 saat dinlendirildikten sonra tüketilmesini tavsiye etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Paylaşma ve yardımlaşmanın simgesi Kurban Bayramı’na sayılı günler kalırken; sağlıklı bir bayram geçirmek için bazı önlemlerin alınması önem taşıyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Dr. Erdal Gündoğan, etin en az 24 saat dinlendirildikten sonra tüketilmesini tavsiye etti. Taze et tüketiminin karın ağrısı, reflü atakları, gaz, karında şişlik ve hazımsızlık gibi sindirim sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulunan Dr. Erdal Gündoğan, “Uzun süre ve fazla et tüketimi, uzun dönemde kolesterol yükselmesine, gut ataklarına, karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarına neden olabilir” dedi. Bayram süresince fazla miktarda ve geç saatlere kadar yemek tüketilmemesi gerektiğini belirten Dr. Erdal Gündoğan, gün içerisinde yürüyüş gibi hafif egzersizler yapılmasını tavsiye etti.</p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Erdal Gündoğan, Kurban Bayramı öncesinde taze et tüketiminde dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili tavsiyelerde bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Etler 24 saat dinlendirilmeli</strong></p>

<p>Taze et tüketiminin erken dönemde sindirim sistemi rahatsızlıklarına yol açabileceği uyarısında bulunan Uzm. Dr. Erdal Gündoğan, “Bu sindirim rahatsızlıkları arasında kabızlık, karın ağrısı ve reflü atakları, gaz, karında şişkinlik ve hazımsızlık sayılabilir.&nbsp; Bunun nedeni taze et içerisindeki kasların henüz gevşememiş olmasıdır. Etler kesildikten hemen sonra tüketilmemeli, serin bir ortamda en az 24 saat dinlendirilerek et içerisindeki kasların gevşemesi beklenmelidir” dedi.</p>

<p><strong>Hijyen kurallarına uyulmalı</strong></p>

<p>Dahiliye Uzmanı Dr. Gündoğan, “Etin kesim, saklama ve pişirme süreçlerinde temizliğe önem verilmelidir ve bu aşamalarda hijyen kurallarına dikkat edilmesi son derece önemlidir. Özellikle çiğ et temasından sonra olmak üzere eller yıkanmalıdır” dedi.</p>

<p><strong>Fazla et tüketimi, sağlık sorunlarına yol açabilir</strong></p>

<p>Fazla et tüketimi ile ilgili uyarıda bulunan Uzm. Dr. Gündoğan, “Uzun süre ve fazla et tüketimi ise uzun dönemde kolesterol yükselmesine, gut ataklarına, karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarına neden olabilir” dedi.</p>

<p><strong>Haşlama ve ızgara şeklinde hazırlanmalı</strong></p>

<p>Etin pişirme şeklinin de önemli olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Gündoğan, “Etler haşlama şeklinde tüketilmelidir. Fırın ya da ızgara gibi sağlıklı pişirme yöntemleri kullanılmalıdır. Kavurma ya da kızartma gibi yağlı pişirme yöntemlerinden uzak durulmalıdır. Etin yanında salata, sebze veya tam tahıllı ürünler kullanılarak denge sağlanmalıdır. Porsiyon olarak 100-150 gram civarında günlük ihtiyaca uygun olacak miktarda tüketilmelidir” tavsiyesinde bulundu.</p>

<p><strong>Diyabet, hipertansiyon ve kalp hastaları dikkat etmeli</strong></p>

<p>Bayramda et tüketiminin yanı sıra geç saatlere kadar düzensiz şekilde öğünler, tatlı ve şeker tüketiminde artışın sağlık sorunları açısından risk oluşturabileceğini belirten Uzm. Dr. Gündoğan, “Bayram günlerinde uygulanan dengesiz ve sağlıksız beslenme modeli, metabolik hastalıklar açısından riskler taşımaktadır.&nbsp; Diyabet hastalarında kan şekerlerinde oynamaya yol açarak kan şekeri dengesinin bozulması ve kan şekerinde aşırı yükselmelere neden olabilir. Hipertansiyon hastalarında şekerli gıdalar ve tuzlu et ürünleri, kan basıncında yükselmelere yol açabilir. Reflü ve gastrit hastalarında ağır ve düzensiz beslenme, bu hastalıklara bağlı şikayetlerde artışa neden olabilir. Kalp hastalıklarında aşırı yağlı beslenme, ritim problemlerine yol açabilir ve kalp krizi riskini artırabilir. Gut hastalarında özellikle kırmızı et ve sakatat tüketimi, gut atağı riskini artırabilir. Obezite hastalarında kalori alımındaki artış, metabolik dengeleri daha da bozabilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir bayram geçirmek için…</strong></p>

<p>Dahiliye Uzmanı Dr. Erdal Gündoğan, bayramda doğru ve dengeli beslenmeye dikkat etmesi gereken hasta gruplarını diyabet hastaları, hipertansiyon hastaları, kalp hastalığı bulunanlar, mide ve barsak rahatsızlıkları bulunanlar ve yaşlı hastalar olarak sıraladı.</p>

<p>Bu hastaların bayramda dikkat etmesi gerekenlere dikkat çeken Uzm. Dr. Erdal Gündoğan, şu tavsiyelerde bulundu: “Bu hastalar tatlı ve şekerli gıdalardan uzak durmalı; şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlıları tercih etmeli. Su tüketimini artırmaları ve bol su içmeleri önemli. Et tüketimi sınırlandırılmalı, tercihen az yağlı ve iyi pişmiş etler tüketilmelidir. Bu hastaların bayram süresince ilaçlarını aksatmamaları gerekir.”</p>

<p><strong>Hafif egzersizler yapılmalı</strong></p>

<p>Bayram süresince fazla miktarda ve geç saatlere kadar yemek tüketilmemesi gerektiğini belirten Dr. Erdal Gündoğan, gün içerisinde yürüyüş gibi hafif egzersizler yapılmasını tavsiye etti.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Jun 2025 23:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/saglikli-bir-bayram-gecirmek-icin-bu-onerilere-dikkat-1748894905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin sisi gerçekte ne?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/beyin-sisi-gercekte-ne-1560</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/beyin-sisi-gercekte-ne-1560</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, zihinsel fonksiyonlardaki bozuklukları tanımlamak için kullanılan ‘beyin sisi’ hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıklı düşünemiyormuş gibi hissetmek tarzı şikayetler beyin sisini tanımlıyor</strong></p>

<p>Beyin sisinin, popüler kültürde sıkça duyulmaya başlanan bir terim olduğunu dile getiren Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Beyin sisi bilimsel ya da tıbbi olarak bir hastalık değildir. Daha çok insanların kendi zihinsel fonksiyonlarıyla ilgili algıladıkları bir soruna halk dilinde verdikleri bir isimdir.” dedi.</p>

<p>Her insanın kendi zihinsel yeteneğindeki azalmayı fark etmesinin bir hastalık anlamına gelmediğine dikkat çeken Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Bazen insanların kendilerinden çok yüksek performans beklentileri olabiliyor. Böyle durumda yüksek performans beklentisini karşılayamamak da bir rahatsızlık gibi algılanabiliyor. Bazen bunun altından farklı bir rahatsızlık da çıkabiliyor. Bu nedenle araştırmak gerekiyor. İnsanlar ‘ben eskisi kadar dikkatimi yoğunlaştıramıyorum, eskisi kadar kafam hızlı çalışmıyor, hafızam eskisi kadar güçlü değil, sanki böyle uykudan uyanamamışım gibi hissediyorum, sağlıklı düşünemiyormuş gibi hissediyorum’ gibi şikayetlerle bize başvurabiliyor ve bu tip şikayetler beyin sisini tanımlıyor. Biz bu şikayetleri duyduğumuz zaman altta yatan nedenleri düşünmeye başlıyoruz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hafıza bozukluğu beyin sisi olarak da algılanabiliyor</strong></p>

<p>Depresyon ve anksiyetenin beyin sisi üzerindeki etkisine değinen Prof. Dr. Barış Metin, bu bozuklukların özellikle beynin ön bölgesini etkilediğini söyledi ve şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu durumu, yapılan nörogörüntüleme tetkiklerinde görebiliyoruz. Depresyon ve anksiyete hastalarında beynin ön bölgesinde, yani frontal loblarda yavaşlama görülüyor. Frontal loblar da beynin karar verme ve hatırlama ile ilgili bölgeleri olduğu için depresyon ve anksiyete bozukluğu olan insanlar özellikle hafıza bozukluğu yaşayabiliyor. Hafıza bozukluğu kişiler tarafından beyin sisi olarak da algılanabiliyor. Yani, depresyon ve anksiyete bozukluğu olan kişiler gerçek zihinsel kapasitesini frontal lob etkilenmesine bağlı olarak kullanamayabilir. Bu nedenle günlük yaşamında performans düşüklüğü yaşayabilir.”</p>

<p><strong>Beyin sisi bir görme bozukluğu sorunu değil!&nbsp;</strong></p>

<p>Sık rüya görmenin beyin sisiyle bir bağlantısı olup olmadığına da açıklık getiren Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Sık rüya görmek, aslında uyku kalitesinin bozuk olduğunu gösteriyor. Aslında her gece rüya görüyoruz, rüyamızı hatırlamamız uykumuzun bölündüğü anlamına geliyor ki o bölündüğü sıralarda uyandığımız için rüyayı hafızaya kaydediyoruz. Sık rüya gören insanların genellikle uyku kalitesi düşüktür. Bu durumun nedeni uyku apnesi, depresyon veya farklı bir rahatsızlık da olabilir. Bunların hepsi beyin sisi ile bağlantılı rahatsızlıklardır.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin ayrıca beyin sisinin bir görme bozukluğu olmadığına ve ‘beyin sisi’ denilince bulanık görme gibi bir durumu düşünmemek gerektiğine vurgu yaptı.</p>

<p><strong>Beyin sisini önlemek için bunlara dikkat!</strong></p>

<p>Beyin sisi tedavisi için altta yatan hastalığın bulunması gerektiğini yineleyen Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Beyin sisi şikayeti bulunan hastalar uzman hekimlere başvurduğunda çoğunlukla hekimler altta yatan nedeni anlayabiliyor. Çoğunlukla beyin sisi şikayetinin altından depresyon, anksiyete bozuklukları, uyku bozuklukları, bunamaların erken dönem belirtisi gibi hastalıklar çıkıyor. Altta yatan hastalık tespit edildikten sonra, bu hastalığa yönelik kişiye özel bir tedavi planlamak gerekiyor.” dedi.</p>

<p>Beyin sisi şikayetini önlemek için önerilerde de bulunan Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Düzenli uyku çok önemli. Uyku bozukluğu problemi varsa mutlaka tedavi edilmeli. Herhangi bir vitamin eksikliği tespit edilmesi halinde ona yönelik tedavi planlanmalı. Bünyeyi yormadan düzenli egzersiz yapılmalı. Stres hayatımızın bir parçası, stressiz bir yaşam mümkün değil. Ancak aşırı stresten kaçınmak gerekir. Yoğun kaygılarınız varsa, kendinizi hiçbir şeyden keyif almıyormuş gibi hissediyorsanız bir uzmandan destek alınması gerekir. Bu tip rahatsızlıklar zihinsel kapasiteyi de etkiler.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Jun 2025 23:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/beyin-sisi-gercekte-ne-1748894858.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayramda şeker göze vuruyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bayramda-seker-goze-vuruyor-1555</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bayramda-seker-goze-vuruyor-1555</guid>
                <description><![CDATA[Uzmanlar, özellikle tüketiminin arttığı bayram döneminde şekerin gözler üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilere dikkat çekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle diyabet hastalarının, bu dönemde fazla şeker tüketimi yüzünden diyabetik retinopati riski taşıdığının altını çizen Op. Dr. Fevzi Akkan,<em><strong> “Özellikle hali hazırda diyabeti olan kişiler, bayram döneminde şeker tüketimini kontrol altında tutmalılar. Bayram süresince normal seviyelerin üzerinde gerçekleşen şeker tüketimi sebebiyle, gözlerde diyabetik retinopati oluşma riski ciddi olarak artış gösterebilir. Dünyada körlüğe sebep olan bir numaralı rahatsızlık olan diyabetik retinopatiye, özellikle diyabet hastaları ve gizli diyabet şüphesi bulunan kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor. Rahatsızlığın oluşmasındaki en temel faktör, kontrol altına alınamayan diyabettir. Kan şekerinin yüksek olması veya yüksek tansiyon, kan akışınızın artmasına sebep olur. Aynı zamanda, yüksek kolesterol ve gebelik dönemleri de diyabetik retinopati oluşması için uygun koşulları sağladığı için bu grupların da düzenli şekilde göz muayenelerini yaptırmalarını tavsiye ediyoruz”</strong></em> dedi.</p>

<p><strong>Diyabet hastaları için göz dibi muayenesi şart!</strong></p>

<p>Hastalığın tanısı için bir göz doktoru tarafından gerçekleştirilecek göz dibi muayenesi yapılması gerektiğini belirten Op. Dr. Akkan,<em><strong> “Özellikle diyabet hastaları ve risk grubunda bulunan kişilerin, yılda en az bir defa detaylı göz muayenelerinin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Hastalığın tanısı ne kadar erken yapılırsa, tedavinin etkili olma şansı da o kadar yüksek olur. Teşhisin konulmasının ardından, hızlıca tedaviye başlanarak görme kaybının engellenmesi ve var olan görme seviyelerinin muhafaza edilmesi amaçlanır. Tedavide geç kalınması, 1-2 yıl içerisinde körlüğe varabilecek ciddi sonuçların doğmasına yol açabilir. Tüm bu nedenlerden ötürü, bayram süresince şeker tüketimine dikkat edilmesini ve halihazırda diyabet hastası olanların kontrollerini kesinlikle aksatmamasını tavsiye ediyoruz”</strong></em> diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Jun 2025 12:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/06/bayramda-seker-goze-vuruyor-1748859876.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>”Sessiz Tehlike: Elektronik Sigara Gençlerin Cebinde!”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sessiz-tehlike-elektronik-sigara-genclerin-cebinde-1535</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sessiz-tehlike-elektronik-sigara-genclerin-cebinde-1535</guid>
                <description><![CDATA[Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Musaffa Salepçi, her yıl dünya genelinde 8 milyondan fazla insanın tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğine işaret etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Musaffa Salepçi, her yıl dünya genelinde 8 milyondan fazla insanın tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğine işaret etti.</p>

<p><strong>“GENÇLERDE ELEKTRONİK SİGARA KULLANIM ORANI YÜZDE 20’LERE ULAŞTI”</strong></p>

<p>Gençler arasında elektronik sigara kullanım oranının dünya genelinde yüzde 20’lere ulaştığını, Türkiye’de ise lise ve üniversite öğrencileri arasında bu oranın yüzde 16 ila 20 arasında değiştiğini belirten Prof. Dr. Salepçi, “Birçok genç sigaraya hiç başlamamışken, sırf karizmatik görüneceğini düşündüğü için elektronik sigara kullanmaya başlıyor. Bu ürünler cazip aromalarla ve renkli tasarımlarla sunularak gençlerin ilgisini çekiyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>”NİKOTİN BAĞIMLILIĞI GELİŞİYOR, AİLELER FARK ETMİYOR”</strong><br />
&nbsp;Gençlerin kullandığı tek kullanımlık puff barların içinde 300 puffa kadar likit bulunduğunu ve ciddi miktarda nikotin içerdiğini belirten Prof. Dr. Salepçi, “Gençler bu ürünleri birlikte alıp kullanabiliyor. Ne kadar nikotin alındığı bilinmediği için ciddi bağımlılık riski taşıyor. Üstelik aileler çoğu zaman çocuklarının elektronik sigara kullandığını fark edemiyor” dedi.</p>

<p><strong>”AKCİĞER HASARI RİSKİ ÇOK YÜKSEK”</strong><br />
&nbsp;Elektronik sigaraların daha az zararlı olduğu algısının gerçeği yansıtmadığını vurgulayan Prof. Dr. Salepçi, “Bu cihazlar 300 dereceye kadar ısındığı için içlerindeki metal ve katkı maddeleri kanserojen hale geliyor. Özellikle akciğer dokusuna ciddi hasar veriyor. Akciğer kanseri riskini artırdığı gibi, geri dönüşü olmayan solunum yetmezliklerine de yol açabiliyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>”HAYATI TEHDİT EDEN SONUÇLARA YOL AÇABİLİYOR”</strong><br />
2019 yılında ABD’de yaklaşık 2 bin 500 kişi ani solunum sıkıntısıyla hastaneye başvurmuş, 67 kişi hayatını kaybetmişti. Prof. Dr. Salepçi, bu vakaların çoğunun elektronik sigara kullandığı ve akut akciğer hasarı yaşadığı tespit edildiğini belirterek, “Elektronik sigaraların içine pek çok aroma katılıyor, E vitamini de bunlardan biri. Öyle bir hasar yaratıyor ki geri dönüşümsüz bir şekilde hastayı yoğun bakıma götürüyor, hatta yaşamına mal oluyor. ABD’de 16 yaşındaki bir genç akciğer nakli olmak zorunda kaldı. Ülkemizde de göğüs hastalıkları polikliniklerine aynı nedenle yatan gençler oluyor.”</p>

<p><strong>”YASALARA ve YASAKLARA RAĞMEN ULAŞIM KOLAY”</strong><br />
&nbsp;Türkiye’de elektronik sigaraların kapalı alanlarda kullanımını yasaklayan ve ithalatını engelleyen yasal düzenlemelere rağmen, bu ürünlere erişimin hâlâ çok kolay olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Salepçi, “Yasaklara rağmen hızla yayılan bir maddeyle karşı karşıyayız. Bugün akciğerlere ciddi zarar verdiğini biliyoruz, ancak uzun vadede sigara gibi kanserojen etkilerinin ortaya çıkacağından eminiz” dedi.</p>

<p><strong>AİLELERE ÇAĞRI: “USB SANMAYIN, E-SİGARA OLABİLİR”</strong></p>

<p>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Musaffa Salepçi, “Bazı ülkelerde elektronik sigaralar sigarayı bırakma yöntemi olarak reçete ediliyor. Ancak Dünya Sağlık Örgütü, gençler üzerindeki etkileri nedeniyle bu ürünlerin acilen&nbsp;denetlenmesi ve 18 yaşından küçüklere satışının yasaklanması gerektiğini belirtiyor. Özellikle astım gibi solunum yolu hastalıkları olan çocuklarda semptomları şiddetlendiriyor. Aileler, e-sigaranın USB ya da oyuncak gibi görünmesinden dolayı fark edemeyebiliyor. Kokusu olmaması da bu riski artırıyor.&nbsp;Bu konuda ailelerin ve okullarda öğretmenlerin çok dikkatli olması gerekiyor.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 30 May 2025 16:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/sessiz-tehlike-elektronik-sigara-genclerin-cebinde-1748610674.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sigaranın Yol Açtığı 5 Hastalığa Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sigaranin-yol-actigi-5-hastaliga-dikkat-1528</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sigaranin-yol-actigi-5-hastaliga-dikkat-1528</guid>
                <description><![CDATA[Tütün kullanımı hem bireylerin hem de toplumun sağlığını ciddi şekilde tehdit eden bir alışkanlıktır. Dünya Sağlık Örgütü verileri her yıl yaklaşık 8 milyon kişinin tütün kullanımına bağlı hastalıklar, 1.2 milyon kişinin de tütün ürünü kullanmadığı halde sigara dumanına maruz kalarak pasif içicilik nedeniyle yaşamını yitirdiğini göstermektedir.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Tütün ve tütün ürünleri kullanımının, akciğer kanseri başta olmak üzere diğer kanserlerin gelişiminde, KOAH (kronik obstruktif akciğer hastalığı), tekrarlayan alt ve üst solunum yolları gibi birçok solunum yolu hastalığının ortaya çıkmasında temel etkendir. Hastalıkların en önemli 3 belirtisi ise; 3 haftadan uzun süren öksürük, nefes darlığı ve balgam (kanlı da olabilir) şeklinde bilinmektedir. Memorial Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Füsun Ülger, “31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü” öncesi tütün ve tütün kullanımının zararları hakkında bilgiler verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Sigara bu hastalıkların kapısını aralıyor!</strong></p>

<p>Tütün ve tütün ürünleri kullanımı akciğer sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kullanıldığı andan itibaren bütün organlara zarar vermeye başlamaktadır.&nbsp;Neden olduğu başlıca hastalıklar;</p>

<ul>
	<li>KOAH&nbsp;</li>
	<li>Akciğer kanseri&nbsp;</li>
	<li>Tekrarlayan alt ve üst solunum yolu enfeksiyonları&nbsp;</li>
	<li>Diğer organ kanserleri&nbsp;</li>
	<li>Kalp ve damar hastalıkları&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>Pasif içicilik de akciğer hastalıklarına neden olabilir</strong></p>

<p>Tütün ürünleri kullanmayan bir birey de, pasif içicilik yoluyla akciğer hastalıklarına yakalanabilmektedir. Tütün sadece kullanan kişiye değil, çevresine de zarar vermektedir. Özellikle risk grubundakiler, çocukluk dönemi maruziyeti olanlar ve kadınlardır. Evde veya kapalı ortamlarda sigara içilmesi çocuklarda astım ve akciğer hastalıklarına neden olmaktadır. Sigara içmeyen kadın KOAH hastalar olabilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Akciğer kanserine yakalananların %90’ı sigara tüketiyor&nbsp;</strong></p>

<p>Akciğer kanseri başta olmak üzere, karaciğer, mesane, dil, dudak, gırtlak ve yemek borusu kanserlerine de neden olabilmektedir. Akciğer kanseri olanların ve KOAH olanların %90’ı sigara kullananlardır. Kadınlarda KOAH görülme artışı sigara kullanımının artmasıyla orantılıdır. Tütün ve tütün ürünleri içerisinde nargile, sarma sigara ve elektronik sigaralar da vardır. Elektronik sigara zararsız sanılmaktadır fakat solunum sistemine verdiği hasar akciğer gelişimini tamamlamamış gençler için çok tehlikeli olmaktadır. Uzun vadede etkileri daha net ortaya çıkacaktır ama şuanda bile etkileri görülmektedir. Elektronik sigara kullanan kişilerde, akciğer sönmesi ve akciğer zarında sıvı birikmesi gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>3 haftadan uzun süren şikayetlerde hekime başvurulmalıdır&nbsp;</strong></p>

<p>Hastalar en çok 3 haftadan uzun süren öksürük, kanlı balgam ve nefes darlığı belirtileriyle hastaneye başvurmaktadır. Hastalıkların tanısında kullanılan en önemli tetkikler ise akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testidir. Solunum fonksiyon testi, astım ve KOAH tanısında en önemli yol göstericidir. Akciğer grafisi ise, ciğerlerdeki kitle veya nodüllerin saptanmasına yardımcı olmaktadır. 50 yaş üstü sigara içen kişilerin, 3 haftadan uzun süren öksürük, nefes darlığı ve balgam (kanlı da olabilir) gibi şikayetleri var ise tomografi çektirmesi önerilmektedir. Hasta, 50 yaş altında balgam ve öksürük belirtilerine sahip ise yine ileri tetkikler yapılması gerekebilir. Sigara içme süresi 20 yılı geçmiş kişilerin, düzenli olarak yıllık akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testi yaptırması gerekmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Bağımlılığın önlenmesi için farkındalık oluşturulmalı!</strong></p>

<p>Tütün ürünleri kullanımının zararlarını insanlara aşılamak, kullanan kişinin bağımlılığını önlemek ve bırakmaya yönlendirmek gerekmektedir. Özellikle genç yaştaki kullanıcılarda farkındalık oluşturulması çok önemlidir. Bazı hastalar hem sigaranın etkilerinden korkmakta hem de bağımlılık nedeniyle sigara kullanımına devam etmektedirler. Onlara günümüzde birçok yöntem kullanıldığı anlatılmalı ve destek alındığı takdirde bırakabilmenin mümkün olduğu konusunda bilgilendirme yapılmalıdır. İş yerlerinde bilinçlendirme toplantıları yapılmalıdır. Hekimler tarafından da hastalara ilk olarak sigarayı bırakması gerektiği vurgulanmaktadır. &nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 May 2025 21:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/sigaranin-yol-actigi-5-hastaliga-dikkat-1748544058.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ogmentasyon ile implant mümkün!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/ogmentasyon-ile-implant-mumkun-1527</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/ogmentasyon-ile-implant-mumkun-1527</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, diş çekimi sonrası implant uygulamasına engel oluşturabilecek çene kemiği erimesine karşı uygulanabilecek ogmentasyon işlemleriyle ilgili bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kemik erimesi sonrası ogmentasyon işlemi ile implant yapılabiliyor…</strong></p>

<p>Diş çekimlerinden sonra, uzun dönemde karşılaşılan en büyük problemlerden biri çene kemiklerinde görülen erime olduğuna dikkat çeken Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Ancak İmplant uygulayabilmek için &nbsp;belirli yükseklikte ve kalınlıkta kemik varlığına ihtiyaç duyulur.” dedi.</p>

<p>Bu tarz vakalarda sıklıkla hastanın kendi kemiğinden alınan ya da yapay biomateryaller kullanılarak sorunun giderildiğini dile getiren Altop, “Basit vakalarda sentetik kemik greftleri ve bariyerlerini &nbsp; kullanılırken, daha geniş hacimde kemiğe ihtiyaç duyulduğunda hastanın kendi çenesinden doku &nbsp;alarak kemik naklini gerçekleştirilebiliyor. Cerrahi prosedür, kemik yetersizliğinin miktarına, &nbsp;yatay yada dikey yönde oluşuna göre değişebiliyor. Ogmentasyon işleminden 4 ila 6 ay sonrasında çene kemiği implant yapımına uygun hale geliyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Vakanın durumu ogmentasyon tercihinde belirleyici!</strong></p>

<p>Otojen greftleme işlemlerinde, hastanın kendi kemiği ve kemik vidalarının kullanıldığını ifade eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bekleme süresinin 4-4.5 ay sürmesi, yüksek biyouyum, düşük komplikasyon riski gibi avantajlar sağlarken, ikinci bir cerrahi alanın oluşması dezavantajına sahip.” dedi.</p>

<p>Yapay biomateryallerin ise sentetik yada hayvan ve insan kaynaklı olarak üretildiğini aktaran Altop, “Operasyonda kemik tozu, bariyer ve fiksasyon vidaları kullanılır. Yeni kemik oluşum süreci 6-7 ay kadar sürebilir, biyouyumu daha düşüktür. Ancak cerrahi prosedürü daha kolaydır. &nbsp;Tercih vakanın durumuna ve hekimin deneyimine &nbsp;göre şekillenir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 May 2025 21:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/ogmentasyon-ile-implant-mumkun-1748544054.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Formda olmak için tabağınızı renklendirin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/formda-olmak-icin-tabaginizi-renklendirin-1526</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/formda-olmak-icin-tabaginizi-renklendirin-1526</guid>
                <description><![CDATA[ Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek “Yaza formda girmek isteyenler kesinlikle şok diyetlerden ve kulaktan dolma bilgilerle hareket etmekten kaçınmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte pek çok kişi fit bir vücuda sahip olmanın yollarını arıyor. Bunun için kimileri birkaç hafta içinde hızlı kilo vermek için internetten ve sosyal medyadan duyduklarıyla şok diyetlere yönelip &nbsp;sağlıklarını tehlikeye atabilirken, kimileri ise diyetin ‘kişiye özel’ olduğunun bilinciyle uzmana danışıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek</strong>&nbsp;“Yaza formda girmek isteyenler kesinlikle şok diyetlerden ve kulaktan dolma bilgilerle hareket etmekten kaçınmalıdır. Bu tarz diyetler verilen kiloların kısa sürede fazlasıyla geri alınmasına yol açarken, hayati riske de neden olabilir. Diyetin kişiye özel olduğunun bilinmesi, dengeli ve yeterli beslenmeye önem verilmesi ve kalori açığı oluşturmak için mutlaka günlük yaşam alışkanlıkları arasına düzenli ve tempolu yürüyüşün katılması hem kilo kontrolünü sağlamak hem de enerjik ve sağlıklı bir yaz geçirmek için en önemli adımlardır” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek, yaza formda girmenin 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Antioksidanlardan zengin beslenin</strong></li>
</ul>

<p>Yaz aylarında artan güneş maruziyeti ve çevresel faktörler, vücutta serbest radikal üretimini artırarak hücre hasarına yol açabilir. Antioksidanlar vücudu serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı koruyan maddelerdir. Ancak sadece hücre hasarını önlemekle kalmazlar, aynı zamanda vücudun metabolik süreçlerini destekleyerek yağ yakımını kolaylaştırıp kilo verme sürecine de doğrudan katkı sağlarlar. Antioksidan besinler düşük kaloriyle yüksek besin değerine ulaşmanızı sağlar ve ani acıklamaları, abur cubur tüketimini önleyerek dengeli bir beslenme planı oluşturmanıza yardımcı olurlar. C, A ve E vitamini, polifenoller ve flavonoidler gibi antioksidan bileşikler; renkli sebze ve meyvelerde, yeşil yapraklılarda, yaban mersini, çilek, domates, havuç, zeytinyağı, ceviz ve yeşil çay gibi besinlerde bolca bulunur. Günlük öğünlerinize farklı renklerde sebze-meyve ekleyerek hem yazın formda ve enerjik olabilir &nbsp;hem de hücrelerinizi koruyabilirsiniz.</p>

<ul>
	<li><strong>Öğün atlamayın, dengeli beslenin</strong></li>
</ul>

<p>Gün boyunca düzenli öğünler tüketmek, kan şekerinin dengede kalmasına yardımcı olur. Özellikle sabah kahvaltısı, gece boyu yavaşlamış olan metabolizmanın yeniden aktive olmasını sağlar. Öğün atlamak, açlık hissini artırır ve bir sonraki öğünde aşırı yemek yeme davranışını tetikleyebilir. Öğünlerinizde protein, sağlıklı yağ, sebze ve lifli karbonhidrat içeren dengeli bir dağılım olmalıdır. Ayrıca ana öğünler dışında, ara öğünlerde kuruyemiş, yoğurt, meyve, kuru meyve gibi sağlıklı atıştırmalıklar tercih ederek iştahınızı yönetebilirsiniz.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Her öğünde protein alın</strong></li>
</ul>

<p>Protein, kas dokusunun korunması, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve tokluk hissinin sağlanması için oldukça önemlidir. Yaza hazırlanırken sağlıklı kilo vermek ve kas kaybını önlemek için yeterli protein alımı mutlaka sağlanmalıdır. Günde ortalama olarak vücut ağırlığının kilogramı başına 0.8-1 gram protein alınması önerilir. Hayvansal protein kaynakları (yumurta, et, tavuk, balık, hindi, süt ve süt ürünleri) kadar bitkisel proteinler (bezelye, mercimek, nohut, kinoa) de günlük diyete dahil edilmelidir. Öğünlerinizin ortasında protein tüketmek, insülin tepkisini dengeler ve uzun süreli tokluk sağlar.</p>

<ul>
	<li><strong>Mevsim sebze ve meyveleriyle renkli tabaklar hazırlayın&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek “Mevsiminde tüketilen sebze ve meyveler besin ögesi açısından daha zengindir. Yaz aylarında çıkan sebze ve meyvelerin genellikle su oranları yüksek, kalorileri düşük ve lif içerikleri fazladır. Bu özellikleriyle kilo kontrolünü desteklerken aynı zamanda bağırsak sağlığını da iyileştirirler. Renkli tabaklar oluşturmak, farklı vitamin ve minerallerin alınmasını sağlar. Örneğin, domates likopen açısından, yeşillikler folik asit ve K vitamini açısından zengindir. Her öğünde tabağınıza en az 2 farklı renkte sebze eklemeye çalışın” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Tuzu azaltın, ödemle vedalaşın</strong></li>
</ul>

<p>Yaz aylarında vücutta en sık karşılaşılan sorunlardan birinin ödem olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Enyüksek şöyle konuşuyor: “Aşırı tuz tüketimi, hücre dışına su çekilmesine neden olur ve ödemi arttırarak şişkinlik hissi yaratır. Özellikle işlenmiş gıdalar, hazır soslar, salam, sosis, cips gibi ürünler yüksek oranda sodyum içerdiklerinden vücutta ödem tutmaktadır. Bu ürünlerin yerine taze pişmiş yemekler ve doğal baharatlarla hazırlanmış tarifler tercih edilmelidir. Limon suyu, sirke, sarımsak, karabiber, kekik gibi lezzetlendiriciler hem yemeğin lezzetini artırır hem de tuz ihtiyacını azaltır. Ayrıca ananas, maydanoz, salatalık gibi doğal ödem atıcı besinler de diyetinize eklenebilir. Her gün en az 2 litre su içmek de hem metabolizmayı hızlandırır hem de cildin nem dengesini korur.”</p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı yağlara sofranızda yer verin</strong></li>
</ul>

<p>”Yağsız diyet” algısı, özellikle kilo vermek isteyen bireyler arasında yaygındır. Oysa vücut için bazı yağlara mutlaka ihtiyaç vardır. Omega-3 yağ asitleri (örneğin ceviz, somon vb), iltihap azaltıcı etkisiyle hem kalp sağlığını destekler hem de cilt ve saç kalitesini iyileştirir. Zeytinyağı gibi tekli doymamış yağlar ise kötü kolesterolü düşürmeye yardımcı olur. Yağları tamamen kesmek yerine, sağlıklı yağları doğru miktarda ve doğru kaynaklardan almak hem diyetin sürdürülebilirliğini artırır hem de tatmin hissini yükseltir.</p>

<ul>
	<li><strong>Beslenmenizi mutlaka egzersizle destekleyin</strong><strong>&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sağlıklı kilo verme sürecinde; yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat etmek kadar bunu her gün düzenli egzersizle desteklemek de kritik önem taşımaktadır. Doğru egzersiz programı sayesinde hem daha hızlı yağ yakımı sağlanır hem de vücut şekillenerek daha fit ve sağlıklı bir görünüme kavuşur. Ayrıca düzenli fiziksel aktivite, enerji seviyesini artırır, stresi azaltır ve genel ruh halini iyileştirir. Açık havada haftada en az üç gün, bir saat orta tempolu yürümek sağlıklı kilo verme sürecinde en büyük destekçiniz olacaktır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 May 2025 21:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/formda-olmak-icin-tabaginizi-renklendirin-1748544036.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında gözlerinizi alerjenlerden koruyun</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yaz-aylarinda-gozlerinizi-alerjenlerden-koruyun-1525</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yaz-aylarinda-gozlerinizi-alerjenlerden-koruyun-1525</guid>
                <description><![CDATA[Gözlerde alerjik reaksiyonlar ise, duyarlı olunan etkene maruz kalındığında ilgili alerjene karşı hassas olan gözlerin verdiği kızarıklık, şişlik, sulanma ile ortaya çıkar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Alerjik hastalıklar dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ni etkilemektedir. Günümüzde bu oran her geçen gün daha da artmaktadır. Ülkemizde de alerjik hastalıklar endüstrileşme, coğrafik özellikler, yaşam koşulları gibi değişkenlere göre bölgesel farklılıklar göstermekle beraber genel olarak toplumun yüzde 25’inde görülmektedir. Gözlerde alerjik reaksiyonlar ise, duyarlı olunan etkene maruz kalındığında ilgili alerjene karşı hassas olan gözlerin verdiği kızarıklık, şişlik, sulanma ile ortaya çıkar. Alerjenler gözdeki mast hücreleri dediğimiz bağışıklık hücrelerini uyarırlar ve bu hücrelerden histamin gibi maddeler salınır ve kızarıklık, şişlik, kaşıntı gibi şikayetlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu reaksiyonlar devam ederse daha fazla hücre bölgeye göç eder ve inflamasyon dediğimiz durumu başlatırlar. Sonuç olarak gözlerdeki bu rahatsız edici bulgular daha da artar.</p>

<p><strong>Evcil hayvan tüyleri ve ev tozları alerjiyi tetikleyebiliyor</strong></p>

<p>Alerjik konjonktivitin en sık görülen tipleri polenler ve küf mantarı sporlarının da etken olabileceği mevsimsel alerjik konjonktivit ve şikayetlerin tüm yıl boyunca devam ettiği perenniyel alerjik konjonktivit şeklindedir. Mevsimsel alerjik konjonktivitli hastalar, ev ya da işyerleri gibi kapalı yerlerde rahat ederken, dışarı çıktıklarında yani havadaki polen, küf gibi alerjenlere maruz kaldıklarında şikayetleri başlar. Ev tozu akarları, evcil hayvanların tüyleri gibi iç ortam alerjenlerine maruz kalındığında alerjik şikayetler artıyor ise bu durum kişinin pereniyel alerjik konjonktivitinin olduğunun işareti olabilir. Bu hastalar gerekli çevresel önlemleri aldıklarında oldukça rahat ederler.</p>

<p><strong>Egzoz dumanı ve paketli gıdalarda alerjiyi tetikliyor</strong></p>

<p>Alerjk konjonktivitler çocuklarda ve adölasan çağda daha sık görülür. İleri yaşlarda görülme sıklığı giderek azalır. Çevresel faktörlerinin etkisinin ve endüstrileşmenin her geçen gün hızlı bir şekilde arttığı günümüzde, paralel olarak alerji ile ilgili rahatsızlıklar da artmaktadır. Hava kirliliğinin artması, egzoz dumanı, işlenmiş ve paketli gıda tüketiminin artması, mikroplastikler, nanopartiküller ve yoğun deterjan ve kimyasal madde kullanımı durumu ne yazık ki daha da kötüleştirmekte. Küresel ısınma ile birlikte polen mevsiminin uzaması da mevsimsel alerjik konjonktivit sezonunun daha uzun sürmesine ve sonuç olarak hastaların rahatsızlığının süresinin de uzamasına sebep olmaktadır.</p>

<p><strong>Yastık, yorgan ve nevresimlerinizi 60 derecede yıkayın</strong></p>

<p>Alerji zamanı gelmeden gerekli önlemleri alabilmek için alerjinin neye karşı olduğunu belirlemek, gerekiyorsa alerjiden koruyacak ilaçları zamanında kullanmaya başlamak kişinin yaşam kalitesini arttırmada yardımcıdır. Ayrıca çocukların işlenmiş, paketli, gıda boyalı, kıvam artırıcılı gıdalardan uzak tutulup mümkün olduğu kadar doğal sebze ve meyvelerle beslenme alışkanlıkları edinmeleri için motive edilmeleri önem arz etmektedir. Mümkünse küçük yaştaki bağışıklık system matürasyonu henüz tamamlanmamış çocukların kreş, alışveriş merkezi gibi ortamlara sokulmaması gerekiyor. Ev içi alerjen miktarını azaltmak da çok önemlidir. Özellikle ev tozu akarlarına karşı alerji var ise kuş tüyü, yün yastık yorgan kullanılmamalı, yün halılardan, kalın perdelerden, nevresimlerden kaçınılmalıdır. &nbsp;Yastık, yorgan, nevresim değişiminin haftalık yapılıp 60 derecede yıkanılması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Dışarı çıkarken siperli şapka ve güneş gözlüğü kullanılmalı&nbsp;</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong>Alerjik konjonktivitin en sık semptomları kaşıntı, kızarıklık ve sulanmadır. Ayrıca yanma, batma, ışık hassasiyeti, göz kapaklarında şişlik ve göz kapağının iç kısmında kızarıklık görülebilir. Göz ile ilgili şikayetlerin yanı sıra burun akıntısı, hapşırma, burun tıkanıklığı, astım ve egzamaya ait bulgular da eşlik edebilir. Hastalığın tanısı ayrıntılı öykü ve detaylı göz muayenesi sonucunda koyulur. Alerjik konjonktivitin tedavisinde öncelikle ilgili alerjen tespit edilebiliyorsa alerjene maruziyetin kısıtlanması çok önemlidir. Bu sebeple ev ortamında toz kontrolü, polen mevsiminde camların kapalı tutulması, dış ortama çıkarken mümkünse siperli şapka ve güneş gözlüğü kullanılması gerekmektedir. Gözleri ovuşturmak semptomları daha da kötüleştirebilir ve mekanik etki göze zarar verebilir. Bu nedenle gözleri ovuşturmaktan kaçınılmalıdır. İlaç tedavisinde ise birinci basamakta antihistaminik göz damlaları, mast hücre stabilizatörü damlalar, kortikosteroid içeren göz damlaları ve suni gözyaşı damlaları kullanılmakta. Kısa süreli de olsa kortizon içeren damlalar kesinlikle hekim bilgisi dışında kullanılmamalıdır. Bu birinci basamak tedaviye cevap vermeyen hastalarda ikinci basamak ve daha ileri tedavilere geçilmesi gerekir. Tedavi kişiye özel planlanmalıdır. Hedef uzun dönem göz sağlığının etkin bir şekilde korunmasıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 May 2025 21:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/yaz-aylarinda-gozlerinizi-alerjenlerden-koruyun-1748544029.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akciğer Kanserinin 9 Sinyaline Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-kanserinin-9-sinyaline-dikkat-1517</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/akciger-kanserinin-9-sinyaline-dikkat-1517</guid>
                <description><![CDATA[Memorial Şişli Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Çağatay Saim Tezel, akciğer kanserinin nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.   ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Akciğerdeki doku ve hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan akciğer kanseri, çoğunlukla belirti vermeden sessizce ilerliyor. Tüm kanserlerin %12- %16’sını oluşturan akciğer kanseri, kadınlar ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin en başında geliyor. Ancak akciğer kanseri taramalarıyla belirtiler ortaya çıkmadan erken evrede teşhis edilebilen bu hastalıkta doğru tedavi planlaması ile yaşam kalitesi ve süresi artırılabiliyor. Bu nedenle sigara kullananlar başta olmak üzere orta yaş ve üzeri bireylerin düzenli bir şekilde akciğer kanseri taraması yaptırması tavsiye ediliyor.</p>

<p><strong>Akciğer kanseri belirti vermeden önlem alınmalı</strong></p>

<p>Akciğerdeki doku ve hücreler kontrolsüz bir şekilde büyüyerek akciğer kanserini oluşturmaktadır. Tümör hücresi olarak da tanımlanabilen bu hücreler, hızla çoğalır ve zamanla kitlesel bir yapı oluşturur. Kanserin ilerlemesiyle birlikte kanser hücreleri, çevre doku ve organlara yayılmaktadır. Bazı vakalarda kanser hücrelerinin dolaşım sistemine karışmasıyla kanser, uzak organlara da sıçramaktadır. Metastaz olarak da tanımlanan bu durumda hastalığın tedavisi çok daha zor olmaktadır. Akciğer kanseri, genellikle belirti vermeden sessizce ilerler. Bu yüzden erken evrede fark edilmesi zordur. Akciğer kanseri belirtileri oldukça geniş bir yelpazede yer almaktadır. Hastalığın erken dönem belirtileri şöyle sıralanabilmektedir:</p>

<ul>
	<li>Yüzde şişme</li>
	<li>Ses kısıklığı</li>
	<li>Lenf bezlerinin şişmesi</li>
	<li>Halsizlik ve güçsüzlük</li>
	<li>Yüksek ateş</li>
	<li>Nedeni anlaşılamayan kilo kaybı</li>
	<li>Parmaklarda şekil bozukluğu</li>
	<li>Baş dönmesi</li>
	<li>Yutkunma zorluğu</li>
</ul>

<p>Kanser oluşumunun akciğerlerde başlaması, birincil (primer) akciğer kanseri olarak tanımlanırken, vücudun farklı bir yerinde oluşan fakat akciğerlere metastaz yapan akciğer kanseri türüne ise ikincil (sekonder) akciğer kanseri denir. Primer akciğer kanseri ise küçük hücreli (yulaf hücreli) akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olmak üzere iki ana grupta incelenir. Primer akciğer vakalarının yaklaşık %88’i küçük hücreli olmayan grupta yer alır</p>

<p><strong>Akciğer kanser taraması hastasının hayatta kalma oranını artırıyor</strong></p>

<p>Akciğer kanseri taraması, belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı erken bir aşamada bulmak için testlerin kullanıldığı bir işlemdir. Diğer kanserlerin aksine, akciğer kanseri için rutin tarama dünya çapında yaygın değildir. Ancak araştırmalar akciğer kanseri taramasının hastanın hayatta kalma oranlarını artırabileceğini göstermiştir. Akciğer kanseri, kanser türleri arasından en çok ölüme neden olan kanser türü olmaya devam etmektedir. Akciğer kanseri riski yüksek olan sigara kullanan bireyler başta olmak üzere orta yaş ve üzerindeki bireylerde düşük doz BT tarama programlarının devreye alınması hayatların kurtarılmasını sağlayabilir ve bu yıkıcı eğrinin değişmesine yardımcı olabilir. Akciğer kanseri taraması ile ilgili yapılan en büyük çalışmanın sonuçları 2011 yılında yayınlanmıştır. Bu çalışmada düşük doz BT taramalarının, göğüs röntgenlerine kıyasla akciğer kanseri kaynaklı ölüm sayısını %20 oranında azalttığı tespit edilmiştir. Belçika ve Hollanda’da 2020 yılında yapılan ikinci büyük araştırmada ise düşük doz BT taramaları yapılan yüksek riskli akciğer kanseri erkeklerde, ölümlerin %24 oranında azaldığı görülmüştür.</p>

<p><strong>Tedavi planı kanserinin türü, evresine göre belirleniyor</strong></p>

<p>Akciğer kanseri teşhisi için detaylı tıbbi öykü, fizik muayene, tanının kesinleştirilmesi, ayırıcı tanıdaki hastalıkların dışlanması için ek laboratuvar testleri ve radyolojik incelemeler istenir. Bu radyolojik incelemeler akciğer grafisi ve/veya BT gibi radyolojik görüntüleme işlemleri ile yapılmaktadır. Akciğer kanserinin kesin tanısı için akciğer dokusundan ve içindeki kitleden biyopsi alınır. Patolojik inceleme kanserin geliştiği hücre tipini, kanser hücrelerinin farklı patolojik yöntemlerle ayırt edici özelliklerinin tespitini sağlamaktadır. Bu şekilde hasta için en uygun tedavi yöntemi ve planı seçilebilmektedir. Akciğer kanserinin tedavisi ise akciğer kanserinin türü, evresi ve hastanın genel sağlık durumu gibi faktörlere bağlı olarak farklılık göstermektedir. Hastalığın tedavisi, immünoterapi, radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi yöntemlerin tek başına ya da birlikte uygulanması şeklinde düzenlenmektedir.</p>

<p><strong>Robotik cerrahi ile hızlı ve konforlu iyileşme süreci&nbsp;</strong></p>

<p>Erken teşhis edilen akciğer kanseri için en etkili tedavi cerrahi ile akciğerin tümör içeren bölümünün ve ilgili lenf bezlerinin alınmasıdır. Erken evre akciğer kanserinde uygulanan ameliyat akciğerin tümörü içeren parçasının çıkarılmasıdır. 1 cm’den küçük tümörlerde lobun alt parçası olan segmentin çıkarılması uygulanabilmektedir. Ayrıca en az 6 lenf bezinin çıkarılması da ameliyatın temel prensibidir. Bu ameliyatların tamamı 3-4 cmlik tek bir kesi veya 2 kesi ile kapalı yöntemle yapılabilmektedir. Ayrıca robotik cerrahi, akciğer kanseri operasyonlarında minimal invaziv bir yaklaşım sunarak daha hızlı iyileşme, daha az ağrı ve hastanede kısa süre kalış imkanı sağlamaktadır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 May 2025 19:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/akciger-kanserinin-9-sinyaline-dikkat-1748451220.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıvı ihtiyacını gidermek için önce suyu tercih edin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sivi-ihtiyacini-gidermek-icin-once-suyu-tercih-edin-1491</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/sivi-ihtiyacini-gidermek-icin-once-suyu-tercih-edin-1491</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, havaların ısınmaya başlamasıyla daha da özen gösterilmesi gereken su tüketimi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıklı bir vücut, sıvı dengesini sağlamakla yükümlü…</strong></p>

<p>Suyun yaşamsal faaliyetler için elzem olduğunu hatırlatan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “İnsan vücudunun yüzde 60’ı sudan oluşur. Vücutta bulunan suyun yüzde 60’ı hücre içinde yüzde 40’ı ise hücre dışında bulunur.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı bir vücudun, sıvı dengesini her zaman sağlamakla yükümlü olduğunu dile getiren Yiğit, “Vücuttan günlük olarak deri, akciğer ve boşaltım organları ile sıvı kaybı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Günlük su ihtiyacı yapılan aktivitelere, ısı durumuna ve metabolizma hızına bağlı olarak değişebilir!</strong></p>

<p>Susama mekanizmasının nasıl çalıştığı hakkında bilgi veren&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “Kandaki iyon yoğunluğunun yüzde 1 artması ile hipotalamustaki susama merkezi uyarılır.” dedi.</p>

<p>Susuzluğun neden olduğu belirtilere de değinen Yiğit, şunları söyledi:</p>

<p>Vücutta yüzde 3 sıvı kaybı kan hacmi ve fiziksel performansı azaltırken, yüzde 5 ve üzeri sıvı kaybı baş dönmesi, yorgunluk ve hatta solunum sıkıntılarına sebep olabilir. Günlük su ihtiyacınız bilimsel verilere göre ağırlığınız başına 30 mililitredir. Yani 60 kg bir bireyseniz günlük 1,8 litre su ihtiyacınız vardır. Ancak bu ihtiyaç günlük yapılan aktivitelere, ısı durumuna ve metabolizma hızına bağlı olarak değişebilir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Su ihtiyacı sadece suyla karşılanmalı</strong></p>

<p>Birçok araştırmanın, vücudun sıvı ihtiyacının öncelikli olarak sudan karşılanması gerektiğini, çay, kahve gibi diğer içeceklerin tüketiminin bu ihtiyacı karşılamadığını belirttiğinin altını çizen&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Çünkü bu içeceklerin diüretik yani vücuttan su atma etkileri de vardır.” dedi.</p>

<p>Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi (TÜBER) 2022 önerilerine göre vücudun sıvı ihtiyacı için günlük en az&nbsp;600-1500&nbsp;ml sade su tüketilmesi gerektiğini kaydeden Yiğit sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Günlük çay ve kahve en fazla 800 ml, yağsız veya az yağlı süt en fazla 500 ml, meyve sularının ise en fazla 125 ml olarak tüketilmesi öneriliyor. Sıcak havalarda vücudun sıvı ihtiyacı artmışken sıvı alımına daha da dikkat etmek gereklidir. Eğer sade su içmeyi sevmiyorsanız tadını meyve dilimleri ekleyerek biraz daha aromalı hale getirebilirsiniz. İçtiğiniz suya herhangi bir kronik rahatsızlığınız yok ise limon, nane yaprağı ve seylan tarçını ekleyerek, antioksidan değerini arttırabilirsiniz.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 May 2025 15:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/sivi-ihtiyacini-gidermek-icin-once-suyu-tercih-edin-1748091207.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Görünmez Zorbalık: Duygusal Manipülasyona Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gorunmez-zorbalik-duygusal-manipulasyona-dikkat-1484</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gorunmez-zorbalik-duygusal-manipulasyona-dikkat-1484</guid>
                <description><![CDATA[Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog F. Arzu Beyribey, duygusal manipülasyonun anatomisini, etkilerini ve korunma yöntemlerini tüm detaylarıyla anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sevginin, ilginin ve hatta normal bir iletişimin ardına saklanan görünmez bir güç: Duygusal manipülasyon. Çoğu zaman fark edilmesi zor olan bu psikolojik baskı, bireyin öz benliğini titizlikle hedef alır, özgüvenini adeta kemirir ve karar mekanizmalarını ele geçirir. İster özel ilişkilerde, ister iş hayatında; manipülasyon her yerde kendini gösterebilir. Kadınların ve erkeklerin farklı rollerde sergilediği bu stratejik davranışlar, mağdurun ruhunda derin ve kalıcı izler bırakabilir.&nbsp;Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog F. Arzu Beyribey, duygusal manipülasyonun anatomisini, etkilerini ve korunma yöntemlerini tüm detaylarıyla anlattı.</p>

<p><strong>Derin psikolojik izler bırakabiliyor</strong></p>

<p>Son dönemlerde toplumda adını sıkça duyuran duygusal manipülasyon, görünürde bir şiddet içermese de, mağdur üzerinde derin psikolojik izler bırakabilen aslında bir psikolojik şiddet biçimidir. Bu manipülasyon türü, bireyin düşüncelerini, duygularını ve kararlarını dolaylı yollarla kontrol etmeye yönelik bir stratejidir. Manipülasyon çoğu zaman ‘normal’ ya da ‘ilgi’ gibi görünen davranış kalıplarıyla gizlenir; fakat etkileri zamanla bireyin öz benliğini sarsacak düzeye ulaşabilir. Oldukça sık karşılaşılan bu durum, özellikle narsisistik, borderline ya da antisosyal özellikler taşıyan bireylerde yaygın görülmektedir.</p>

<p><strong>Manipülatörün kullandığı 4 savunma mekanizması</strong></p>

<p>Duygusal manipülasyon, psikolojide genellikle gaslighting, taşımalı suçlama, sessiz muamele, idealleştirme-değersizleştirme döngüsü, kurban rolüne bürünme gibi davranış örüntüleriyle tanımlanmaktadır. Manipülatör kişi, genellikle mağdurun en hassas noktalarını tanımlayarak, onu suçluluk, utanç veya değersizlik duygularıyla kontrol altına almaktadır. Bu süreçte manipülasyonu uygulayan kişinin kendisine ait kullandığı savunma mekanizmaları bulunmaktadır. Bu savunma mekanizmaları arasında en belirgin olanlar şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Yansıtma (Projeksiyon): Kendi kabul edemediği duyguları karşı tarafa suçlayarak yansıtır.</li>
	<li>İnkar ( Denial): Gerçekliği kabul etmeme yoluyla sorumluluktan kaçar.</li>
	<li>Devalüasyon: Önce aşırı yüceltip, ardından değersizleştirerek karşı tarafı kendine bağımlı hale getirir.</li>
	<li>Rasyonalizasyon: Yaptığı manipülasyonu, mantıklı gerekçelerle haklı göstermeye çalışır.</li>
</ul>

<p><strong>İlişkilerde duygusal manipülasyon tekniklerini tanıyın</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Erkeklerin Duygusal Manipülasyonu</strong></li>
</ul>

<p>Toplumsal rollerin de etkisiyle, erkek manipülatörler genellikle daha direkt ve kontrol edici bir yapı sergiler. Bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanabilir:</p>

<ul>
	<li>Koruma maskesiyle kontrol: “Senin iyiliğin için söylüyorum” diyerek karşı tarafın özgürlük alanını daraltmak.</li>
	<li>Sessiz manipülasyon: Karar alma süreçlerinde mağduru değersiz hissettirmek, onun fikirlerini sürekli eleştirmek.</li>
	<li>Kıskançlık ve denetim: Partneri izlemek, sosyal çevresini sınırlandırmak ve bu davranışları “aşk” olarak meşrulaştırmak.</li>
</ul>

<p>Bu tip davranışlar, zamanla mağdurun özgüvenini ve karar verme becerisini zayıflatır, bireyin benlik algısında çatlaklara neden olur.</p>

<ul>
	<li><strong>Kadınların Duygusal Manipülasyonu</strong></li>
</ul>

<p>Kadın manipülatörlerde ise daha çok dolaylı, pasif-agresif ve duygusal cezalandırıcı tutumlar ön plana çıkar. Bu örüntüler şunları içerebilir:</p>

<ul>
	<li>Kurban rolüne bürünme: Tüm sorunların mağduru olduğunu ima ederek, karşı tarafın suçluluk duymasını sağlamak.</li>
	<li>İdealleştirip sonra değersizleştirme: Önce aşırı sevgi, bağlılık ve hayranlık gösterip, ardından küçümseyen ve mesafe koyan tutumlar sergilemek.</li>
	<li>İnce duygusal şantaj: “Sen beni sevseydin, bunu yapmazdın” gibi ifadelerle karar mekanizmasını etkilemek.</li>
</ul>

<p>Kadın manipülatörler çoğu zaman mağdura ‘duygusal borç’ hissettirerek, onların davranışlarını yönetir. Bu, mağdurun sınırlarını koruyamamasına ve içsel çatışmalar yaşamasına yol açar.</p>

<ul>
	<li><strong>İş Yaşamında Duygusal Manipülasyon</strong></li>
</ul>

<p>Manipülasyon yalnızca özel ilişkilerde değil, iş hayatında da oldukça yaygındır. Özellikle hiyerarşik yapılarda, güç sahibi bireyler, bu gücü duygusal manipülasyon aracı olarak kullanabilir.</p>

<p>-Yöneticilerin Manipülatif Davranışları:-</p>

<ul>
	<li>Mükemmeliyet tuzağı: Sürekli daha fazlasını istemek, çalışanın yaptığı işleri yeterli görmemek ve motivasyonunu düşürmek.</li>
	<li>Psikolojik gaslighting: Çalışanın algılarını sorgulamasına neden olacak şekilde yorum yapmak (“Sen bu toplantıda hiç katkı sunmadın” gibi, oysa kayıtlar aksini gösteriyordur).</li>
	<li>İzolasyon: Çalışanı sosyal çevresinden izole etmek, toplantılardan dışlamak, görünmez hale getirmek.</li>
</ul>

<p>Bu tür manipülasyonlar bireyde tükenmişlik sendromu, özgüven kaybı ve hatta depresif belirtiler ortaya çıkarabilir.</p>

<p>-Çalışanların Manipülasyonu:-</p>

<p>Sadece yöneticiler değil, çalışanlar da üstlerini ya da ekip arkadaşlarını manipüle edebilir. Örneğin:</p>

<ul>
	<li>Mağduriyet stratejisi: İş yükünden kaçmak için sürekli sağlık sorunları, ailevi problemler dile getirilir.</li>
	<li>Bağlılık kisvesi altında kontrol: Fazla yakın ilişkiler kurup, diğer çalışanları dışlamaya çalışmak.</li>
	<li>İş yerinde dedikodu: İmaj zedeleme, algı yönlendirme amacıyla bilgi kirliliği yaratmak.</li>
</ul>

<p>Bu tür manipülasyonlar ekip içi güveni zedeler ve kurum kültürünü olumsuz etkiler.</p>

<p><strong>Bu belirtilere dikkat!</strong></p>

<p>Klinik gözlemlere göre, manipülasyona maruz kalan bireylerde en sık gözlenen belirtiler şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Sürekli suçluluk veya utanç duygusu</li>
	<li>Karar alma süreçlerinde zorlanma</li>
	<li>Özsaygı kaybı</li>
	<li>Sosyal izolasyon ve yalnızlık hissi</li>
	<li>Psikosomatik belirtiler (baş ağrısı, mide problemleri)</li>
	<li>Uyku bozuklukları</li>
	<li>Kaygı bozuklukları ve panik atak</li>
</ul>

<p>Bu belirtiler zamanla kronikleşirse depresyon, yaygın anksiyete bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi klinik tablolara evrilebilir.</p>

<p><strong>Manipülasyona maruz kalma durumu çocukluk sürecine bağlı olabilir</strong></p>

<p>İnsanların manipülasyonlara maruz kalmaları çoğu zaman bireyin erken çocukluk yaşantılarında gizlidir. Özellikle koşullu sevgi deneyimlemiş, sınır çizme becerisi gelişmemiş veya duygusal ihmale uğramış bireyler, manipülasyona daha açık hale gelebilmektedir. Bağımlı kişilik özellikleri ya da aşırı empatik yapılar da manipülatörlerin ilgisini çekmektedir.</p>

<p>Bağlanma kuramına göre, kaygılı-bağlı bireyler onay alma ihtiyacıyla sınırlarını ihlal ettirirken, kaçıngan-bağlı bireyler manipülasyonu fark etse bile, çatışmadan kaçınma eğiliminde oldukları için tepki vermemektedir. Bu durum da manipülasyonu uygulayan kişiler tarafından fark edilmektedir.</p>

<p><strong>Duygusal Manipülasyona Karşı 5 Adım!</strong>&nbsp;</p>

<p>İş hayatında, arkadaşlıklarda ve ilişkilerde duygusal manipülasyona karşı savunmasız olmamak için, bazı temel psikolojik becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bular şöyle sıralanabilir:</p>

<ol>
	<li>Kendini tanıma: Kendi sınırlarını, kırılganlıklarını ve güçlü yanlarını bilmek.</li>
	<li>Duygusal farkındalık: Ne hissettiğini, neden hissettiğini anlayabilmek.</li>
	<li>Net sınırlar koymak: ”Hayır” deme becerisi geliştirmek.</li>
	<li>İlişkileri gözden geçirme: Kendini sürekli kötü hissediyorsan, bu ilişkiyi sorgulamak.</li>
	<li>Profesyonel destek almak: Uzun süreli manipülasyon mağdurları için psikoterapi kaçınılmazdır.<strong>&nbsp;</strong></li>
</ol>

<p><strong>Uzman yardımı almaktan çekinmeyin</strong></p>

<p>Duygusal manipülasyon, görünmeyen ama çok güçlü bir psikolojik baskı biçimidir. Hem bireysel hem de kurumsal düzeyde yarattığı yıkım küçümsenemez. Kadın ve erkek rollerindeki manipülasyon farklılıkları, ilişkilerin doğasını ve güç dinamiklerini şekillendirir. İş yaşamında ise, verimliliği düşüren, tükenmişliği artıran görünmez bir tehdittir. Bu nedenle, bireylerin duygusal farkındalıklarını artırmaları, sınır koyma becerilerini geliştirmeleri ve gerekirse profesyonel yardım almaktan çekinmemeleri çok önemlidir.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 23 May 2025 18:47:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/gorunmez-zorbalik-duygusal-manipulasyona-dikkat-1748015270.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamilelikte en önemli sorunlardan biri: Obezite!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hamilelikte-en-onemli-sorunlardan-biri-obezite-1465</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/hamilelikte-en-onemli-sorunlardan-biri-obezite-1465</guid>
                <description><![CDATA[Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite, son yıllarda küresel boyutta bir halk sağlığı sorunu haline geldi.  Zira, obezite pek çok kronik hastalığın gelişme riskini artırırken, dünya çapında ölüm nedenlerinin de başında geliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, görülme sıklığı dünya ile birlikte ülkemizde de giderek artan obeziteden kadınların daha fazla etkilendiğini belirterek, “Öyle ki Sağlık Bakanlığı tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nın raporuna göre; obezitenin erkeklerde görülme sıklığı yüzde 24.6 iken bu oran kadınlarda yüzde 39.1’e yükselmektedir. Birçok çalışmanın verileri, doğurganlık çağındaki 20-39 yaş grubu kadınlarda obezite görülme oranının yüzde 20-35 olduğunu ve morbid obezite görülme oranlarında giderek artış gözlendiğini göstermektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite, son yıllarda küresel boyutta bir halk sağlığı sorunu haline geldi. &nbsp;Zira, obezite pek çok kronik hastalığın gelişme riskini artırırken, dünya çapında ölüm nedenlerinin de başında geliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ,</strong>&nbsp;görülme sıklığı dünya ile birlikte ülkemizde de giderek artan obeziteden kadınların daha fazla etkilendiğini belirterek, “Öyle ki Sağlık Bakanlığı tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nın raporuna göre; obezitenin erkeklerde görülme sıklığı yüzde 24.6 iken bu oran kadınlarda yüzde 39.1’e yükselmektedir.&nbsp;Birçok çalışmanın verileri, doğurganlık çağındaki 20-39 yaş grubu kadınlarda obezite görülme oranının yüzde 20-35 olduğunu ve morbid obezite görülme oranlarında giderek artış gözlendiğini göstermektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Çocukluk çağı obezitesi riskini 2 kat artırıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Kadın Hastalıkları ve &nbsp; Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, &nbsp; obezite sorunu yaşayan anne adaylarında hamilelik sürecinin düzenli ve yakın takip gerektirdiğine dikkat çekerek, “Obezite hem anne adayının hem bebeğin sağlığını tehdit edebilmektedir. &nbsp;Örneğin, bu annelerin bebeklerinde, çağımızın önemli sorunu olan ve görülme sıklığı giderek artan çocukluk çağı obezitesinin gelişme riski ciddi oranda artmaktadır.&nbsp;Yapılan çalışmalar, gebeliğin ilk &nbsp;3 ayı içindeki maternal obezite ile çocukluk çağı obezitesi arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma sonuçlarına göre; annesi gebeliğin ilk 3 ayında obez olan çocukların 2 yaşına geldiklerinde obez olma riskleri 2 kat artarken, 3 - 5 yaşlarına geldiklerinde bu risk artış göstererek 2.3 kat olmaktadır” uyarısında bulunuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bebeklerde kalp hastalığı, hipertansiyon ve diyabete zemin hazırlıyor!</strong></p>

<p>Bebeklerin fizyolojilerinin hamilelik sürecinde anneden gelen besinlere uyum sağladığını vurgulayan Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu adaptasyonun bebeklerin metabolizmalarını kalıcı olarak değiştirebildiğine işaret ederek, “Anne karnındayken programlanmış olan bu değişiklikler bebeklerde obezitenin yanı sıra kalp hastalığı, hipertansiyon ve insüline bağımlı olmayan diyabet dahil olmak üzere yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan çeşitli hastalıklara da zemin oluşturmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Annede kalıcı sorunlara yol açabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Obezite, hamilelik sürecinde sadece anne karnındaki bebekte değil anne adayında da ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu hastalıkları şöyle özetliyor: “Obezite sorunu yaşayan anne adaylarında gebelik şekeri 2.6, gebelikte yüksek tansiyon 2.5 ve preeklampsi 3.2 kat artış göstermektedir. Gebelik sürecinde ve lohusalıkta damarlarda pıhtı oluşumu gibi ek sorunlar da yaşanırken, &nbsp;doğum sonrasında tip 2 diyabet ve &nbsp;tansiyon yüksekliği gibi sağlık sorunları kalıcı olabilmektedir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Yakın takip ve tedaviyle önlenebiliyor</strong></p>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, &nbsp;aslında hamilelikte obezitenin önlenebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek, &nbsp; “Düzenli beslenme, yeterli fiziksel aktivite ve her şeyden önemlisi gebeliğe ideal kiloyla başlamak ve bunun için doğum öncesi danışmalık almak, sorunların oluşmasını önlemenin etkili ve ulaşılabilir bir yoludur” diyor. &nbsp;Obezitenin oluşturacağı riskleri en aza indirmek için hamileliğin ilk haftalarından itibaren yakın takip &nbsp;ise büyük bir öneme sahip. &nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, ilk muayenede obezitenin neden olabileceği sağlık sorunlarının araştırıldığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun için diyabet açısından açlık kan şekeri, üç aylık kan şekeri göstergesi olan HbA1C ve gerekirse şeker yükleme testi yapılır. &nbsp;Kalp sağlığı açısından kan yağları &nbsp;ve ihtiyaç halinde kardiyolojik değerlendirme istenebilir. Tansiyon takibi günlük bakılabilir ve yüksek tansiyona eşlik eden baş ağrısı veya görme bulanıklığı gibi bulgular açısından &nbsp;anne adayı bilgilendirilir.&nbsp;Bebeğin gelişimi, kilo alımı, anneye ait risk faktörlerinden etkilenme durumu ve iyilik hali her görüşmede değerlendirilir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şart</strong></p>

<p>Hamileliğine aşırı kilolu veya obezite sorunuyla başlayan anne adaylarında aylık kilo alımının bir plana oturtulması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Halenur Bozdağ, diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir diyet listesi oluşturularak sağlıklı beslenme ve kalori kontrolünün yapıldığını belirtiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, fiziksel aktivite konusunda da anne adaylarının desteklenmeleri gerektiğini vurgulayarak, “Düzenli açık hava yürüyüşleri günlük hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Her gün 30 dakikalık açık havada yürüyüş veya ev içinde günde 3 kez 20 dakikalık aktivitede bulunmak, hamileliğin sağlıklı geçmesi için son derece önemlidir” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Obezite sorunu varsa 5-9 kilodan fazla alınmamalı!&nbsp;</strong></p>

<p>Hamilelikte ne kadar kilo alınması gerektiği ise hamileliğin başlangıcındaki kiloya göre değişiyor. Vücut Kitle İndeksine göre zayıf olan anne adaylarının hamilelik sonuna kadar &nbsp;12.5-18 kilo; &nbsp;ideal kiloda&nbsp;olanların 11.5-16 kilo; fazla kilosu olanların 7-11.5 kilo almaları öneriliyor. Obezite sorunu yaşayan anne adaylarının &nbsp;ise 5-9 kilodan fazla almamaları önem taşıyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, “Genel olarak bakıldığında,&nbsp;Vücut Kitle İndeksi’ne göre zayıf ve normal ağırlıktaki gebelerde ayda en fazla 2 kilo alımı, kilolu veya obezite sorunu olan gebelerde ise en fazla bir kilo alımı önerilmektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 May 2025 22:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/hamilelikte-en-onemli-sorunlardan-biri-obezite-1747771124.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHRS şikayetleri yüzde 53 arttı: “Özel hastanelere mecbur bırakılıyoruz”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/mhrs-sikayetleri-yuzde-53-artti-ozel-hastanelere-mecbur-birakiliyoruz-1461</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/mhrs-sikayetleri-yuzde-53-artti-ozel-hastanelere-mecbur-birakiliyoruz-1461</guid>
                <description><![CDATA[Çözüm platformu Şikayetvar, vatandaşların hastanelerde yaşanan randevu sorunlarıyla ilgili verilerini inceledi. Açıklanan verilere göre MHRS şikayetleri Nisan ayında yüzde 53 arttı. Randevu bulamamak en büyük şikayet konusu olurken, kamu hastanelerinde randevu bulamayan yurttaşlar, platform üzerinden özel hastanelere yüksek ücretler ödemek zorunda kaldıklarını dile getirdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Çözüm platformu Şikayetvar, hastanelerde yaşanan randevu sorunlarıyla ilgili verileri açıkladı. Verilere göre MHRS şikayetleri nisanda bir önceki aya oranla yüzde 53 arttı. Mart ayında 70 şikayet alınırken, bu rakam nisanda 107 oldu. MHRS şikayetlerinin başında kamu hastanelerinden randevu bulamamak geliyor. MHRS ve 182 üzerinden talep edilen randevular günler, hatta haftalar sonrasına veriliyor. Devlet hastanelerinde MR, ultrason ve fizik tedavi gibi işlemler için de uzun süre bekleniyor.</p>

<p>Şikayetvar üzerinden sorunlarını dile getiren vatandaşlar, MHRS ve 182 sisteminde yaşanan zorluklar nedeniyle özel hastanelere yönlendirildiklerini ya da gitmek zorunda kaldıklarını ifade ediyor. Birçok vatandaş, randevu alamadıkları veya randevuları iptal edildiği için sağlık sorunlarının kötüleştiğini ve çaresiz kaldıklarını dile getiriyor. Bazı şikayetlerde, sistemin işleyişinin vatandaşları özel hastanelere yönelmek zorunda bıraktığı öne sürülüyor. Özellikle kronik rahatsızlığı olanlar, hamileler, çocuklar ve yaşlılar gibi düzenli takip gerektiren hasta gruplarının bu sistem sorunları nedeniyle daha büyük risk altında olduğu ve mağduriyet yaşadığı platform üzerinden dile getiriliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Platforma konuyla ilgili ulaşan bazı şikayetlerse şöyle:</strong></p>

<p><strong>Aylardır randevu alamıyorum</strong></p>

<p>“182’yi aradığımda ulaşamıyorum. MHRS üzerinden asla randevu bulamıyorum. 2025 yılına gelmiş olmamıza rağmen hâlâ randevu sıkıntısı yaşıyoruz. Sistem düzgün çalışmıyor ve insan sağlığı yeterince önemsenmiyor gibi hissediyorum. Bu kadar basit olmamalı. İnsanların yaşadığı mağduriyetler dikkate alınmıyor. Saatlerce, günlerce arayarak randevu almaya çalışıyoruz ve mağdur oluyoruz. Sesimizi duymadıklarını, görmediklerini veya görmezden geldiklerini düşünüyorum.”</p>

<p><strong>İlla özel hastaneye mi gitmemiz gerekiyor?</strong></p>

<p>“MHRS ve 182 randevu sisteminden aylardır sadece talep oluşturabiliyorum fakat bir türlü bulunduğum il ve ilçeden göz hastalıkları polikliniğinden randevu alamıyorum. İlla özel hastaneye mi gitmemiz gerekiyor? Parası olmayanlar ne yapsın, bunu merak ediyorum.”</p>

<p><strong>Öğrenciyim, özel hastane parasını ödeyemem</strong></p>

<p>“MHRS’den randevu alamıyorum. Aylardır bu şekilde. Adam akıllı talep de oluşturamıyorum ve uzun zamandır cilt problemleri yaşıyorum. Özel hastaneye gitsem en az 2 bin TL gibi bir miktar ödemiş olacağım ve öğrenci halimle karşılamamın imkanı yok.”</p>

<p><strong>Sistem insanları özel hastanelere yönlendiriyor</strong></p>

<p>“MHRS randevu sisteminden kaç gündür kalp damar cerrahisi ya da kardiyoloji bölümlerinden Kocaeli ya da Yalova’dan randevu bulamıyorum. Bu nasıl bir sistemdir ki insanları mecburen özel hastanelere yönlendiriyor. Bıktım artık. Onca hastane var ama randevu yok. Özel hastaneye gidip 15 bin TL harcamak insanı maddi açıdan çok zorluyor. Lütfen çözüm.”</p>

<p><strong>Hasta olmak bile lüks: Bir yıldır randevu alamıyorum</strong></p>

<p>“Balıkesir ve Bandırma diş hastanelerinin endodonti kliniğinden 1 yılı aşkın süredir randevu alamıyorum. Her 6 ayda bir diş hekimine çıkıp endodonti için talep açtırmam gerekiyor, ancak ne yazık ki randevu alamıyorum. Bu durumun nedenini anlamış değilim. Hasta olmak bile artık lüks olmuş.”</p>

<p><strong>Batman’dan Eskişehir’e: Talep dahi oluşturamıyorum</strong></p>

<p>“Batman’da yaşıyorum. Daha önce tedavisini görmüş olduğum bir cilt hastalığım var. Ancak daha önce tedavimi gerçekleştiren doktorumun Eskişehir Şehir Hastanesi’ne tayin olduğunu öğrendim. Bunun için Eskişehir Hastanesi’nde kendisine muayene olmak istiyorum. Tam 2 aydır Eskişehir Şehir Hastanesi’nden cildiye için randevu almaya çalışıyorum ne yazık ki istediğim doktora randevu yok. Talep oluşturmaya çalışıyorum ancak talep dahi oluşturamıyorum.”</p>

<p><strong>Randevu alsam bile muayene olamıyorum&nbsp;</strong></p>

<p>“MHRS sisteminden artık bıktım. Aylardır zor bela aldığım randevularımı iptal edip duruyorlar, 2 ay oldu. Aynı sorunu sürekli yaşıyorum. 15 gün geçiyor, randevuya 3 gün kala randevuyu iptal ediyorlar. Neden yani, neden hep aynı şey? Ben randevu alıp bir kere de muayene olamayacak mıyım?”</p>

<p><strong>MHRS’de randevu bilmecesi: Bekledim, aldım sonra kayboldu</strong></p>

<p>“Yaklaşık bir ayı aşkın süredir MHRS üzerinden cildiye polikliniğinden randevu almak için bekliyordum. Nihayetinde aktif olarak gördüğüm poliklinikten iki hafta sonrasına randevu aldım. Fakat birkaç gün sonra, kontrol amaçlı girdiğimde MHRS’de randevumun görünmediğini fark ettim ve bir buçuk ay olacak, hala gidemiyorum.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 May 2025 13:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/mhrs-sikayetleri-yuzde-53-artti-ozel-hastanelere-mecbur-birakiliyoruz-1747742153.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Azı kararsızlık, fazlası kibir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1436</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1436</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, sağlıklı özgüvenin ne olduğu, nasıl geliştiği, düşük veya aşırı özgüvenin etkileri ve özgüveni güçlendirmek için uygulanabilecek psikolojik yaklaşımlardan bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sağlıklı öz güvenin bazı temel bileşenleri var!</strong></p>

<p>Özgüvenin, bireyin kendisi hakkında sahip olduğu genel değerlendirme olduğunu ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Özgüven, kendi değerini bilme, yeteneklerine inanma ve hayatın getirdiği zorluklarla başa çıkabilme kapasitesidir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı özgüvenin temel bileşenlerini açıklayan Demir, “Gerçekçi öz-değerlendirme, yani ne çok yüceltmek ne de küçümsemek. Kendi değerini kabul etmek, başarıdan bağımsız olarak kendini sevmek. Hata yapmaya açık olmak, hatalardan ders çıkarmak, pes etmemek. Bağımsızlık ve sosyal uyum, kendi kararlarını alırken başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmek.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Özgüvenin azı da fazlası da hayat kalitemizi etkileyebilir&nbsp;</strong></p>

<p>Özgüvenin genetik yatkınlıkla ilişkili olabileceğini, ancak büyük oranda çevresel faktörler ve yaşam deneyimleriyle şekillendiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Çocuklukta bakım verenlerin tutumu, başarının ve başarısızlığın nasıl karşılandığı, sosyal etkileşimler özgüvenin temelini atar.” dedi.</p>

<p>Düşük özgüven ve aşırı özgüven kavramlarına değinen Demir, şunları söyledi:</p>

<p>“Düşük özgüven,<strong>&nbsp;</strong>sosyal kaygı, depresyon ve çekingenlik, karar verme zorlukları ve kendini sürekli sorgulama, başarı korkusu, erteleme ve risk almaktan kaçınma, başkalarının onayına aşırı bağımlı olma gibi durumlara neden olabilir. Aşırı özgüven ise bazen narsistik eğilimler olarak yorumlanabilecek davranışlarla kendini gösterebilir. Kendi hatalarını fark etmeme, eleştiriyi kabul etmeme, empati eksikliği gibi durumlar kibirli veya gerçeklikten kopuk bir izlenim yaratabilir.</p>

<p>Özgüvenin azı da fazlası da hayat kalitemizi etkileyebilir. Düşük özgüven bizi sürekli sorgulamaya iterken, aşırı özgüven bazen gerçekleri görmemizi engelleyebilir.”</p>

<p><strong>Hataları deneyim olarak değerlendirmek öz güveni artırabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Sağlıklı bir özgüven dengesinin kurulabilmesi için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Kendi güçlü ve zayıf yönlerinizi objektif bir şekilde değerlendirmek önemlidir. Kendinizi olduğunuz gibi kabul etmek, eksiklerinizi görüp geliştirmeye açık olmak sağlıklı bir özgüvenin temelidir. ‘Her konuda mükemmel olmalıyım’ yerine, ‘Ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve gelişmeye açığım’ bakış açısını benimsemek, özgüveni dengede tutar.” dedi.</p>

<p>Hata yapmanın kaçınılmaz ve aslında öğrenmenin en güçlü yollarından biri olduğunun da altını çizen Demir, “Hataları başarısızlık olarak görmek yerine, birer deneyim olarak değerlendirirseniz hem daha cesur hareket edebilir hem de kendinize olan güveninizi artırabilirsiniz. Örneğin, bir hata yaptığınızda kendinize ‘Bundan ne öğrenebilirim?’ diye sormak, gelişiminizi destekleyen sağlıklı bir özgüven geliştirmenize yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir özgüven için kendi değerimizi dış faktörlerden bağımsız olarak kabul etmeliyiz</strong></p>

<p>Başkalarının onayına bağımlı olmanın, özgüvenimizi dalgalı hale getirebildiğini kaydeden Demir, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Eğer kendimizi sürekli başkalarının beğenisine göre değerlendiriyorsak, eleştiriyle sarsılabilir veya ilgi görmediğimizde özgüvensiz hissedebiliriz. Sağlıklı bir özgüven için kendi değerimizi dış faktörlerden bağımsız olarak kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Kendi kararlarınıza güvenmek ve içinizdeki sesi duymak bu süreci destekler.</p>

<p>Hayat sürekli değişiyor ve bazen planlarımız istediğimiz gibi gitmeyebilir. Sağlıklı bir özgüvene sahip bireyler, bu değişimlere uyum sağlayabilen, alternatif çözümler üretebilen ve belirsizlikle baş edebilen kişilerdir. ‘Planım işlemedi, demek ki ben başarısızım’ yerine ‘bu beklediğim gibi olmadı ama farklı yollar deneyebilirim’ diyebilmek, özgüvenin sağlıklı bir temele oturmasını sağlar.”</p>

<p><strong>Büyük hedefler yerine küçük ve ulaşılabilir hedeflerle özgüven gelişimi desteklenebilir!</strong></p>

<p>Özgüvenin, doğuştan gelen sabit bir özellik değil, zamanla geliştirilebilen bir beceri olduğunu vurgulayan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Bilişsel davranışçı terapi (BDT) yaklaşımlarına göre, bireyin kendisi hakkında oluşturduğu içsel inançlar ve öğrenilmiş deneyimler, özgüven seviyesini belirler. Beyin nöroplastisite özelliği sayesinde, düşünce ve davranış alışkanlıklarımızı değiştirerek özgüvenimizi güçlendirmek mümkündür.” dedi.</p>

<p>Davranışsal psikolojiye göre, bireyler küçük başarılar elde ettikçe kendilerine olan güvenleri arttığına işaret eden Demir, “Albert Bandura’nın ‘öz yeterlilik’ kavramına göre, bir alanda başarılı deneyimler yaşamak, bireyin o alanda kendine güvenmesini sağlar. Örneğin, büyük hedefler yerine küçük ve ulaşılabilir hedefler koyarak özgüven gelişimi desteklenebilir.” önerisinde bulundu.</p>

<p><strong>Olumlu iç konuşmalar yapın…</strong></p>

<p>Bilişsel psikolojinin, bireyin kendi iç sesiyle kurduğu diyalogların duygusal durumunu etkilediğini gösterdiğini dile getiren Demir, “‘Ben bunu yapamam’, ‘yeterince iyi değilim’ gibi olumsuz iç konuşmalar zamanla düşük özgüvene yol açarken, ‘elimden gelenin en iyisini yapıyorum’, ‘bu bir öğrenme süreci’ gibi destekleyici ve olumlu iç konuşmalar bireyin kendine olan güvenini artırabilir.” dedi.</p>

<p>“Psikolojik araştırmalar, beden dilinin sadece başkalarına değil, kişinin kendisine olan algısını da etkilediğini ortaya koymuştur.” diyen Demir, &nbsp;yapılan bir çalışmada, dik duruş ve geniş beden hareketleri gibi ‘güç pozlarının’ stres seviyesini düşürdüğü ve bireyin kendini daha güçlü hissetmesine katkı sağladığının bulunduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>“Özgüven bir kas gibidir, ne kadar çalıştırırsanız, o kadar güçlenir!”</strong></p>

<p>Öğrenilmiş çaresizlik kavramına göre, bireyin sürekli rahat olduğu bir alanda kalmasının, yeni ve bilinmez durumlara karşı korku geliştirmesine neden olabileceğini ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Özgüveni artırmanın en etkili yollarından biri, yeni deneyimlere açık olmak ve küçük adımlarla alışılmışın dışına çıkmaktır. Yeni beceriler öğrenmek, sosyal ortamlara girmek veya yeni sorumluluklar almak, bireyin kendine duyduğu güveni artırabilir.” dedi.</p>

<p>Sosyal karşılaştırma teorisine göre, insanların kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak özgüvenlerini şekillendirdiğini aktaran Demir, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ancak sürekli olarak daha başarılı veya daha yetenekli görülen bireylerle kıyas yapmak, özgüvenin azalmasına neden olabilir. Bunun yerine, kişinin kendi ilerlemesine odaklanması ve kendi gelişimini geçmişteki durumuyla kıyaslaması daha sağlıklı bir özgüven geliştirmesini sağlar. Özgüven bir kas gibidir, ne kadar çalıştırırsanız, o kadar güçlenir!”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 May 2025 12:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/azi-kararsizlik-fazlasi-kibir-1747473778.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kabızlığa karşı en etkili silah: Su, lif ve hareket!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kabizliga-karsi-en-etkili-silah-su-lif-ve-hareket-1421</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kabizliga-karsi-en-etkili-silah-su-lif-ve-hareket-1421</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kabızlığın nedenlerini ve risk faktörlerini açıklayarak, beslenme ve günlük rutin değişiklikleriyle nasıl önlenebileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve<strong>&nbsp;</strong>Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kabızlığın nedenlerini ve risk faktörlerini açıklayarak, beslenme ve günlük rutin değişiklikleriyle nasıl önlenebileceği hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Su tüketiminin yetersiz kalması kabızlığın en önemli nedenlerinden…</strong></p>

<p>Kabızlığın günümüzde çok sık karşılaşılan önemli bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir kişiye kabız diyebilmemiz için haftada üçten az dışkılama seferinin olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Yine de dışkılama sayısının tek başına kabızlık belirtisi sayılamayacağını aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Zor ve sert dışkılama, elle ya da parmakla çıkartılmış olması, büyük abdestini yaparken zorlanma ve tam boşaltım sağlanamaması gibi durumların hepsini kabızlık olarak adlandırmak mümkün. Kabızlığın oluşmasındaki en önemli faktör beslenme ve diyet alışkanlığıdır. Sağlık sorunu olmayan kişilerde, özellikle yeteri kadar su ve lifli gıda tüketilmediği durumlarda kabızlık ortaya çıkar. Maalesef günümüzde su yeterince içilmiyor. Bunun yerine çok fazla çay, kahve, kola gibi gazlı içecekler tercih ediliyor, ancak bunlar suyun yerini tutmaz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Orta ve ileri yaşlı kadınlar daha çok şikayetçi!</strong></p>

<p>Kabızlığın her cinsiyette ve her yaşta görülebildiğini dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Ancak kabızlık daha çok orta-ileri yaşlarda ve kadınlarda sık görülüyor.” dedi.</p>

<p>Yaşlılarda kabızlığın daha sık görülmesinin nedenlerine değinen Atamer, şunları söyledi:</p>

<p>“Yaşlanmayla beraber bağırsak hareketlerinin yavaşlamış olması, yeteri kadar su tüketilmemesi, hazır gıdalar tercih edilmesi ve en önemlisi de hareketsizlik kabızlığın önde gelen nedenleridir. Kullanılan ilaçlar da kabızlığa neden olabilir. Bu nedenle yaşlı bireylerin sosyal hayata karışması ve aktif yaşamaları kabızlığın önlenmesinde önemli rol oynayan faktörler arasında gelir.”</p>

<p><strong>Ek bir hastalık yoksa, lifli gıda tüketimi kabızlığı önleyebilir!</strong></p>

<p>Kabızlığın tedavisinde, öncelikle kabızlığın nedeninin ortaya konulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir uzman tarafından kabızlığı olan hastanın araştırılması gerekir. Eğer bir hastalığa bağlı olmadan gelişen bir kabızlık söz konusu ise tedavide en önemli faktör, diyettir. Bu nedenle bol miktarda lifli diyet tüketilmeli, beraberinde bol miktarda su alınması gerekir.” dedi.</p>

<p>Lif alımı için öğle ve akşam yemeklerinde sebze, ara öğünlerde ise meyve tüketilmesini öneren Atamer, “Tüketilen 2 litreye yakın su ise bağırsaklarda lifli gıdaların etkileşmesine bağlı olarak kitle etkisi oluşturur ve bağırsak hareketlerini artırarak bağırsakları çalıştırır. Özellikle düzenli yapılan yürüyüşler ve egzersizler bağırsak hareketlerini artırır. Bunun dışında kuru incir, kuru erik bol miktarda tüketilmeli, bol miktarda su içilmeli. Bunlara dikkat edildiğinde bağırsak hareketleri de artar. Alkol ve sigaradan uzak durulması gerekir. Ne kadar mutlu ve hareketli olursak bağırsaklarımız da o kadar mutlu ve hareketli olmuş olur ve böylece kabızlık sorunumuzu engellemiş oluruz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yaşlılarda kabızlığı önlemenin anahtarı hareket ve su tüketimi!</strong></p>

<p>Yaşlılarda, yaşlılığın getirmiş olduğu bağırsak hareketlerinin yavaşlamasına ve metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak ek hastalıklar olabileceğine değinen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaşlılarda ortaya çıkan kabızlık sorunlarını çözmek için ortaya çıkan ek hastalıkların uygun hekimler tarafından tedavi edilmesi gerekir. Bunun yanı sıra muhakkak yaşlılarımızın hareket etmesine önem vermeliyiz ve bol su içmelerini sağlamalıyız. Yaşlılıkta susama hissi de azalır ve yeteri kadar su içilmez. Gerekirse bağırsak hareketini düzenleyen ilaç tedavisine de başlanabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Tuvalet refleksini bastırmak kabızlığı artırıyor!</strong></p>

<p>Kabızlık şikayeti olan kişilerde gereken tedavinin zamanında yapılmaması durumunda gaitanın sertleştiğini, taşlaştığını ve giderek bağırsağın boşalmasının zorlaştığını vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu gibi durumlarda diyet düzenlemesinin yanında ilaç tedavisi de verilebilir.” dedi.</p>

<p>Özellikle kadınların dışarıda tuvalete gitmeme alışkanlığı olduğunu kaydeden Atamer, “Bu durum, gelen refleksi kırmak anlamına geliyor. Refleks kırıldığı zaman, vücut gaita yapma ihtiyacını erteliyor ve zamanla kabızlık artıyor. Bu sebeple kişinin tuvalet ihtiyacı geldiğinde uygun bir mekan bulup hemen ihtiyacını gidermeli. Uzun süren kabızlık bağırsaklarda uzamaya, hareketsizliğe yol açar. Bu sorun bağırsaklarda kansere neden olmaz fakat hayatı zor ve çekilmez bir hâle getirebilir. Bağırsaklar ikinci beynimizdir. Hareket, bol sıvı ve bol lifli diyetle kabızlığı çözmek mümkündür.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>Atamer ayrıca, sabahları aç karnı bir bardak ılık su içmenin bağırsak hareketlerini artıracağını ve kabızlığı önleyeceğini ifade etti ve “Buna gastrokolik refleks denir. Bu şekilde bağırsaklarımızın boşalması kolaylaşır. Tuvalette ayakları hafifçe yükseğe çekmek de daha rahat boşaltım sağlar.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 May 2025 17:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/kabizliga-karsi-en-etkili-silah-su-lif-ve-hareket-1747407741.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Tüp Bebekte Başarı İçin Ön Değerlendirme ve Genetik Tarama Şart”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tup-bebekte-basari-icin-on-degerlendirme-ve-genetik-tarama-sart-1411</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/tup-bebekte-basari-icin-on-degerlendirme-ve-genetik-tarama-sart-1411</guid>
                <description><![CDATA[Tüp bebek tedavisinde başarılı sonuçlara ulaşabilmede kadın yaşının önemli bir faktör olduğunu vurgulayan Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar, ”35 yaş üstü kadınlarda gebelik başarısı ciddi oranda azalıyor. Bu noktada, genetik testler ve akraba evliliklerinde Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) başarılı sonuçlara ulaşmada önem taşıyor” diye konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Tüp bebek tedavisine başlamadan önce hastanın kromozom analizlerinin yapılmasının kritik olduğunu vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erkut Attar, bu noktada iyi bir genetik ünitesinin hastayı doğru hazırlamanın anahtarı olduğunu söyledi. Prof. Attar, sözlerine şöyle devam etti:&nbsp;</p>

<p>“Özellikle, ülkemizde hala yüksek oranda bulunan, akraba evliliği yapmış çiftlerde, genetik testler daha gebelik başlamadan yapılmalı. Gebelik düşünen çiftlerde SMA taraması da günümüzde önemli hale geldi. &nbsp; Embriyo oluştuktan sonra genetik sorgulama teknolojik olarak mümkün, ancak ideal olan bu sürecin gebelik başlamadan önce yürütülmesidir. &nbsp;Gebelik döneminde embriyo üzerinde yapılan genetik testler de bizi yönlendiriyor ve uygun olgularda başarıyı artırmamızı sağlıyor.”</p>

<p><strong>“KADIN HER AÇIDAN AYRINTILI İNCELENMELİ”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisinde başarı oranlarının tüm dünyanda ortalama yaklaşık yüzde 50-60 olduğunun altını çizen Prof. Dr. Attar, “Dolayısıyla, bir tüp bebek tedavisi başarısız olduğunda bu durumun verilen oran içinde gerçekleşebildiği bilinmeli. Ancak hastaların bu sonuçta hemen umutsuzluğa düşmemeleri önemli” dedi. Başarısız sonuçların hastaların yeterince incelenmemesinden kaynaklanabildiğini de işaret eden Prof. Dr. Attar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Örneğin, polikistik over sendromu veya endometriozis (çikolata kisti) gibi hastalıklarda mutlaka ön araştırma yapılmalı. Bu hastalıklar, infertiliteye yol açan ciddi sorunlardır. Bu tür sorunlar önceden saptanıp tedavi edilmezse, tüp bebek tedavisi başarısız olabilir. Tüp Bebek olgularında hormonal durumlar da değerlendirilmeli; endometriozis hastalarında hastalığın derecesi belirlenmeli ve tüp bebek tedavisine geçmeden önce bu konular üzerinde titizlikle çalışılmalı. Eğer hasta gelir gelmez tüp bebeğe başlanırsa, başarısızlık riski artabilir. Bunun yanında embriyonun rahme tutunması için zamanlama da oldukça önemli. Her şey yolunda olsa bile bu durum başarısızlığa yol açabilir. Bu nedenle bir veya iki başarısızlık, büyük bir başarısızlık olarak görülmemeli ve moraller bozulmamalı.”</p>

<p><strong>“BAŞARI İÇİN ÖN DEĞERLENDİRME ŞART”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisinde sonucu etkileyen iki ana faktörün rahmin gebeliğe hazır olması ve embriyo kalitesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Attar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başarısızlıkları değerlendirirken genellikle embriyonun kalitesi ön plandadır. Embriyonun kalitesinden kaynaklanan sorunlar başarısızlığın yüzde 80-90’ını oluşturur. Rahimin hazır olmama oranı ise yüzde 10-20 civarındadır. Dolayısıyla hasta geldiğinde ön değerlendirme ve genetik araştırma büyük önem taşıyor. Bu adımlar atılmazsa başarı şansı düşebilir. Örneğin, sağlıklı bir kadına tüp bebek işlemi esnasında elde edilen 10 embriyonun yaklaşık yarısında genetik soruna rastlanmaktadır. Bu sorun sadece genetik testlerle saptanabilir.”&nbsp;</p>

<p>“Bu testler her hastada rutin olarak yapılmamalı, ancak uygun olgularda kullanmak gerekir” diyen Prof. Dr. Attar, sözlerine şöyle devam etti: “Biz bu uygulamaları yapıyoruz ve devlet de buna önem veriyor. Bazı genetik testler SGK kapsamında karşılanıyor. Böylece tüp bebek tedavisine başlamadan önce başarı şansını artırmak mümkün olabiliyor.”&nbsp;</p>

<p><strong>‘AKRABA EVLİLİKLERİNDE GENETİK TARAMA ŞART’</strong></p>

<p>&nbsp;Akraba evliliklerinde genetik hastalık riskinin arttığını belirterek bu konuya özellikle dikkat çeken Prof. Dr. Attar, “Akraba evliliklerinde Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) doğrudan uygulanmalı. Hastalar bu konuda artık daha bilinçli. Akraba evliliklerinde mutlaka karyotip analizi gibi yöntemlerle başlanmalı. Bu sayede tüp bebek tedavisine bilinçli bir şekilde ilerlenir ve tekrarlayan başarısızlıklar ve sorunu gebelikler büyük ölçüde önlenir” dedi.</p>

<p><strong>“35 YAŞ ÜSTÜ KADINLARDA DİKKAT!</strong></p>

<p>Yaş faktörünün tüp bebek başarısını ciddi şekilde etkilediğini vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Doğum, Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar, “35 yaş üstü kadınlarda gebelik şansı azalıyor. Kariyer veya sosyal nedenlerle gebeliği ertelemek başarıyı zorlaştırabilir. Bu grupta tekrarlayan düşükler, Down sendromu veya diğer genetik anomalilerin riski artıyor. Genetik testler bu hastalarda özellikle faydalı. Bu grupta ön genetik çalışmalar çok yarar sağlıyor. Yaş, çevresel faktörler ve stres, başarıyı ciddi şekilde etkiliyor. Hastalara stres yapmamalarını öneriyorum. Bir veya iki deneme başarısız olabilir, bu tedavinin doğasında var. Ancak ek bir hastalık varsa ve hekim bunu teşhis etmiş veya şüpheleniyorsa, hastanın hormonal, genetik ve diğer açılardan iyi hazırlanması başarı şansını artırır” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>“EMBRİYO KALİTESİ ve RAHİMİN GEBELİĞE HAZIR OLMASI GİBİ FAKTÖRLER ÖNEMLİ”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Attar, endometriumun (rahim iç zarı) önemine de değindi: “Rahimdeki yapısal sorunlar film, ultrason veya histeroskopi ile tespit edilebilir. Embriyonun doğru zamanda transfer edilmesi başarı açısından oldukça &nbsp;kritik bir durıımdur. Kaliteli embriyolar transfer edilmesine rağmen başarısızlık yaşanıyorsa, sorun rahimden kaynaklanabilir. Bu durumda biyopsi veya daha özel yöntemlerle rahmi değerlendiriyoruz.”</p>

<p><strong>“TEDAVİNİN OLMAZSA OLMASI HASTA-HEKİM İLETİŞİMİ”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Attar, hasta-hekim iletişiminin başarıyı artırdığını belirterek, sözlerini şöyle tamamladı: “Hastalar sabırlı olmalı ve hekimleriyle aynı dili konuşmalı. Yaş faktörü önemli olsa da, doğru hazırlık ve genetik testlerle başarı oranı önemli ölçüde artırılabilir. Kaliteli laboratuvar ve deneyimli embriyologlar bu süreçte büyük rol oynuyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 May 2025 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/tup-bebekte-basari-icin-on-degerlendirme-ve-genetik-tarama-sart-1747311249.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şeker, yetişkinlerde de ağız ve diş sağlığını tehdit ediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/seker-yetiskinlerde-de-agiz-ve-dis-sagligini-tehdit-ediyor-1389</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/seker-yetiskinlerde-de-agiz-ve-dis-sagligini-tehdit-ediyor-1389</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, aşırı şeker tüketiminin yetişkinlerde neden olabileceği ağız ve diş sağlığı sorunları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Şeker, diş eti iltihabına neden olan bakterileri besliyor!</strong></p>

<p>Şekerli yiyeceklerin, dişler üzerinde plak oluşturan bakteriler için mükemmel bir enerji kaynağı olduğunu ifade eden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Bu bakteriler şekeri fermente ederken asit üretir ve bu asit diş minesine saldırarak çürük oluşumuna neden olur. Uzun vadede diş kaybına kadar ilerleyen ciddi problemlere yol açabilir.” dedi.</p>

<p>Güler ayrıca, şeker tüketiminin diş eti iltihabına (gingivitis) sebep olan bakterilerin beslenip plak içerisindeki yerleşimlerini artırdığını ve zamanla ilerleyici boyutta diş eti hastalığına sebep olabildiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Şekerin olumsuz etkileri bu yöntemlerle azaltılabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Bu etkileri azaltmak için bazı önlemler alınabileceğini kaydeden<strong>&nbsp;</strong>Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, şunları söyledi:</p>

<p>“Şeker tüketimini sınırlandırın. Özellikle yapışkan ve işlenmiş şeker içeren gıdalardan kaçının. Ağız hijyenine özen gösterin. Yemeklerden sonra dişlerinizi düzenli olarak florürlü diş macunu ile fırçalayın ve diş ipi kullanarak diş aralarını temizleyin. Düzenli diş hekimi kontrollerini ihmal etmeyin. 6 ayda bir diş hekiminizi ziyaret ederek erken müdahaleler için adım atın. Bol su tüketin. Yemeklerden sonra su içmek, ağızdaki asit oranını nötralize eder ve şeker kalıntılarının uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Kazein içeren besinler tüketin. Şekerli gıdalardan sonra bir lokmacık olsun peynir, yoğurt gibi kazein içeren ürünleri yarım dakika ağız içinde bekletip tüketerek şekerin olumsuz etkilerini nötrleyin.”</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenme alışkanlıkları ağız sağlığını da destekliyor…&nbsp;</strong></p>

<p>Yetişkinlerin diş sağlığına zarar veren şekerli yiyeceklerin tüketimine karşı beslenme alışkanlıkları önerilerinde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Şekerli atıştırmalıklar yerine taze meyve, çiğ sebze ve fındık gibi doğal ve besleyici yiyecekler tüketin.” dedi.</p>

<p>Ksilitol içerikli sakız çiğnemenin bakterilerin plak içerisine tutunma gücünü azalttığının çalışmalarla kanıtlanmış olduğunu da sözlerine ekleyen Güler, “Genel olarak sakız çiğnemek tükürük üretimini artırarak ağızdaki asit seviyesini düşürmeye yardımcı olur. Tam tahıllı, lifli gıdalar tüketmek ağız sağlığı için faydalıdır, çünkü bu yiyecekler ağızdaki tükürük akışını destekler. Şekerli içecekler yerine su, soda, ayran gibi diş dostu içecekleri tercih edin.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Şeker ağırlıklı bir diyet, diş etlerinin iltihaplanma riskini artırabilir!</strong></p>

<p>Diş etlerinin, genel sağlığımızdan doğrudan etkilendiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Günümüzde besin bolluğu sayesinde çok nadir gördüğümüz bir durum olsa da, C vitamini eksikliği, diş eti iltihaplarına ve kanamalara neden olabilir. Omega-3 yağ asitleri gibi anti-enflamatuar gıdalar ise diş eti hastalıklarının önlenmesine yardımcı olabilir. Aşırı işlenmiş gıdalar ve şeker ağırlıklı bir diyet, bağışıklık sistemimizi etkileyerek ağız içerisindeki bakterilere karşı bizi güçsüz bırakabilir ve diş etlerinin iltihaplanma riskini artırarak diş eti sağlığını tehdit edebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Aşırı şeker tüketimi diş eti yaşlanmasını hızlandırabilir!</strong></p>

<p>Diş eti yaşlanmasının, genetik ve çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıktığını da dile getiren&nbsp;Güler, “Ancak aşırı şeker tüketimi bu süreci hızlandırabilir. Şeker, diş eti iltihabını tetikleyen bakterilerin çoğalmasını artırır. Kronik iltihaplanma, zamanla diş eti çekilmesine ve diş destek dokularının kaybına neden olur. Bu süreç yaşlanma belirtilerini hızlandırabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Ortodontik tedavi sırasında şekerden uzak durulması tedavinin başarısını artırabilir…</strong></p>

<p>Ortodontik tedavi sırasında dişlerin temizliğinin daha zor olduğunun altını çizen Güler, “Bu nedenle şekerli gıdalar tüketmek, braketlerin çevresinde çürük riskini artırır. Ayrıca, diş eti iltihabı oluşursa tedavi süreci aksayabilir. Ortodontik tedavi sırasında ağız hijyenine daha fazla dikkat edilmesi ve şekerden mümkün olduğunca kaçınılması tedavinin başarısını artırır. Diş sağlığınız için doğru alışkanlıklar edinmek hem ağız hem de genel sağlığınızı korumanın anahtarıdır. Sağlıklı gülümsemeler için şeker tüketimini sınırlandırmayı ve düzenli ağız bakımını ihmal etmeyin!” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 May 2025 14:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/seker-yetiskinlerde-de-agiz-ve-dis-sagligini-tehdit-ediyor-1747220851.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkan Eşki’den Göztepe’ye moral ziyareti</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/baskan-eskiden-goztepeye-moral-ziyareti-1369</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/baskan-eskiden-goztepeye-moral-ziyareti-1369</guid>
                <description><![CDATA[Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, Türkiye Basketbol İkinci Ligi Final Grubu’nda mücadele eden ve bir üst lige yükselme yolunda büyük avantaj yakalayan Göztepe Erkek Basketbol Takımı’nın antrenmanını ziyaret etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong>Göztepe, 15 Mayıs Çarşamba(Bugün) saat 20.00’de Bornova Belediyesi Atatürk Spor Kompleksi’nde oynayacağı kritik Ada Yem Uşak Basketbol maçı öncesi Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin ziyareti ile moral buldu. Başkan Eşki, sarı-kırmızılı oyunculara baklava ikram ederek başarılar diledi.</p>

<p><strong>&nbsp;”Göztepe İzmir’in değeri”</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong>Takımın teknik heyeti ve oyuncularla sohbet eden Başkan Eşki, Göztepe’ye Bornova’da ev sahipliği yapmaktan büyük gurur duyduklarını belirterek, ”Sporun ve sporcunun yanında olmaya devam edeceğiz. İzmir’in bir değeri olan Göztepe’ye şampiyonluk yolunda yürekten başarılar diliyorum” dedi.</p>

<p>Göztepe Başantrenörü Rüçhan Tamsöz ve Basketbol Şube Başkanı Atakan Atalar da sezon boyunca verilen destek ve moral ziyareti için Başkan Eşki’ye teşekkür etti.</p>

<p><strong>&nbsp;Göztepe zirvede, hedef bir üst lig</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong>Final Grubu’nda oynadığı 8 maçta 6 galibiyet ve 2 mağlubiyet alarak lider durumda bulunan Göztepe, Ada Yem Uşak Basketbol karşısında galip gelmesi halinde son maça kalmadan bir üst lige yükselmeyi garantileyecek. Kritik karşılaşma öncesi Bornova’da büyük heyecan yaşanırken, tribünlerde yoğun taraftar desteği bekleniyor.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 May 2025 10:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/baskan-eskiden-goztepeye-moral-ziyareti-1747209533.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yolda dinlenmeye zorlayan sessiz tehlike!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yolda-dinlenmeye-zorlayan-sessiz-tehlike-1356</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yolda-dinlenmeye-zorlayan-sessiz-tehlike-1356</guid>
                <description><![CDATA[Omurga kanalı daralması, üzerine  Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu önemli uyarılar bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağın hareketsiz (sedanter) yaşantısında sinsice ilerleyen omurga kanalı daralması, genellikle 50 yaş üzerinde ortaya çıkarken, son yllarda yanlış yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle görülme sıklığı hızla artıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu&nbsp;</strong>“Hastalığın ilerlemesiyle birlikte kişinin ağrısız yürüyebilme süresi giderek kısalır. Bel ve bacak ağrılarınız sıklaştıysa ve yatak istirahatiyle geçmiyorsa mutlaka beyin ve sinir cerrahına başvurmanız gerekir. Çünkü sinir kayıplarının önlenmesi açısından erken teşhis çok büyük önem taşımaktadır” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, omurga kanalı darlığına yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Omurga kanalı darlığı ülkemizde son yıllarda hızla yaygınlaşmasına rağmen, hastalıkla ilgili toplumsal farkındalığın düşük olması tanı ve tedavide önemli gecikmelere yol açabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu</strong>, tıp dilinde ‘lomber dar kanal’ denilen hastalığın genellikle 50 yaş sonrası ortaya çıktığını, en sık 60-70 yaşları arasında görüldüığünü belirterek “Sokakta yürürken yol kenarında durup, bel ve bacaklarındaki ağrıların geçmesini bekleyen ve bir süre dinlendikten sonra yoluna devam eden insanlara pek çoğumuz rastlamışızdır. Bu tablonun arka planında genellikle “lomber dar kanal” adı verilen omurga kanalı darlığı sorunu yatmaktadır. &nbsp;Lomber dar kanal; omurganın içinde omurilik ve bacağa giden sinirlerin bulunduğu kanalın, kemik veya bağların kireçlenerek sinire ait alanı işgal etmesi neticesinde sinirlerin sıkışmasına yol açan bir hastalıktır. Bel ağrısından sonra başlayan, tek ya da iki taraflı bacak ağrıları belirtisiyle ortaya çıkan bu hastalık, doğumsal veya yaşlanma ile oluşabilmektedir. Eskiden sıklıkla ileri yaşlarda görülen bu hastalık günümüzde artık genç yaşlarda da görülmektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yanlış yaşam alışkanlıkları neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Yaşa bağlı olarak omurgada kireçlenme gibi dejeneratif değişikliklerin omurga kanalını daraltarak bu hastalığa neden olabildiği gibi, yanlış yaşam alşıkanlıklarının da büyük rol oynadığını vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Pandemi sonrası maalesef uzun süre hareketsiz yaşam tarzı, bel ve karın kaslarının zayıflamasına yol açarken, bel omurgası üzerine binen yükü de artırdığından, omurga kanalı darlığının görülme sıklığı artmıştır.&nbsp;Kilolu olma, ağır kaldırma, ters hareket yapma gibi omurgayı yük altında bırakan etkenler sonucunda&nbsp;fıtıklaşma olmasa bile, zaman içerisinde bel eklemlerinde ve bağ dokularında kalınlaşmaya, kireçlenmeye ve kanal içinde sinirlerin sıkışmasına yol açmaktadır. “&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;Bu belirtilerle kendini gösteriyor!</strong></p>

<p>Omurga kanalı darlığının aralıklı topallama belirtisi verdiğini, özellikle uzun mesafe yürüme sonrasında hastanın bacaklarında karıncalanma ve ağrı hissettiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, ağrısız yürüyebilme süresinin de giderek kısaldığını söylüyor. Ağrıların sıklaşması ve belirli süreli yatak istirahati ile geçmemesi durumunda mutlaka bir beyin ve sinir cerrahına başvurulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu şöyle konuşuyor: “Kanal darlığının yaşlılık ile görülen şeklinde tabloya bel fıtıkları da eklenebilir. Bel fıtığı lomber dar kanal ile birleştiğinde daha fazla şikâyete neden olur ve ameliyatı erkene çekebilir. Bu nedenle bel ağrısından sonra başlayan, tek veya iki taraflı bacak ağrısı belirtisiyle ortaya çıkan bu hastalıkta erken teşhis normal yaşama bir an önce ve sağlıkla dönebilmek açısından çok önemlidir.”</p>

<p><strong>Çok ciddi sorunlara neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Hastalığın tanı ve tedavisinin gecikmesi durumunda ağrı ile birlikte uyuşma, ağrının yayıldığı bacakta kuvvet kaybı, basının ilerlemesi durumunda ilgili adalelerde felç hatta hastanın idrarını ve dışkısını tutamama gibi sorunların ortaya çıkabildiğine dikkat çeken Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Beyin cerrahının görevi sinirde kayıplar olmadan önlem almaktır. Hastalık öyküsünün alınması ve fiziki muayenenin ardından çeşitli tetkikler istenebilir. Genellikle bel bölgesinde görülen ama sırt ve boyunda da etkili olabilen bu hastalığın teşhisinde MR altın standarttır. Ağrıya neden olan durumun lomber kanal darlığı olduğu tespit edildiği takdirde ameliyat planlanır. Cerrahinin amacı, omurga kanalında sinirlerin yer aldığı alanı genişletmektir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ağır ameliyatlar yerine mikrocerrahi tekniği uygulanıyor!</strong></p>

<p>Günümüzde tıp ve teknolojideki hızlı gelişmeler sayesinde ağır ameliyatlar yerine mikrocerrahi tekniği uygulanabildiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Son yıllarda minimal invaziv denilen yani dokuya hasarı en az seviyeye indiren yöntemle mevcut şikâyetler giderilmektedir. Mikrocerrahi tekniği ile lomber dar kanal ameliyatlarında alınan sonuçlar son derece yüz güldürücüdür. Bu ameliyat tekniğini yaşlıların çok korktukları diğer ameliyat tekniklerine oranla; kanamanın az olması, kısa sürede sosyal yaşantısına dönüş imkânı sağlaması ve ameliyat konforu nedeni ile özelikle öneriyoruz” diyor. Bu ameliyat sayesinde korse takılması ve vida konması gibi hastaya ek külfet getirecek riskli ameliyat tekniklerinden kaçınılmış olunduğunu belirten Prof. Dr. Çavuşoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Kanal darlığının durumuna göre 2-4 saat süren bu ameliyattan 3 saat sonra hasta yürütülür. İstenildiği takdirde hasta ameliyattan 5 saat sonra taburcu dahi olabilir. Dikiş yoktur, 2 gün sonra pansuman çıkarılıp banyo yapılabilir. Ameliyat sonrası hastanın oturması yürümesi, merdiven inip çıkması serbesttir ancak hastalarımıza iki hafta süresince her seferinde 20 dakikadan uzun oturmamalarını önermekteyiz. Ameliyattan 15 gün sonra da jimnastik programı başlanır. “</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 May 2025 15:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/yolda-dinlenmeye-zorlayan-sessiz-tehlike-1747149953.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı beslenmenin görünmeyen tehdidi: Pestisit</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-beslenmenin-gorunmeyen-tehdidi-pestisit-1338</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/saglikli-beslenmenin-gorunmeyen-tehdidi-pestisit-1338</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, özellikle sebze ve meyvelerdeki pestisit tehdidi hakkında bilgi verdi ve sebze - meyve tüketiminden önce dikkat edilmesi gerekenleri açıkladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sebze ve meyve tüketirken bu tehlike göz ardı edilmemeli!</strong></p>

<p>Sağlıklı beslenme denildiğinde akla gelen ilk şeyin bol sebze ve meyve tüketmek olduğunu dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak bu öneri, göz ardı edilmemesi gereken bir konuyu da beraberinde getiriyor; pestisitler…” dedi.</p>

<p>Tarımda kullanılan bu kimyasal maddelerin, ürünleri zararlılardan koruma amacıyla kullanıldığını, fakat insan sağlığına etkilerinin önemli olduğunu vurgulayan Yiğit, “2025 yılının başlarında, Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine gönderilen bazı tarım ürünleri, özellikle kuru incir ve asma yaprağı, pestisit ve aflatoksin kalıntıları nedeniyle gümrüklerden geri çevrildi. Bu gelişmeler, pestisit konusunun sadece ihracatı değil, sofralarımıza gelen ürünleri de ilgilendiren önemli bir mesele olduğunu gösteriyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Pestisit maruziyeti çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve davranışsal bozukluk riskini artırabiliyor</strong></p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, pestisit maruziyetinin hormonal bozukluklar, bağışıklık sistemi sorunları ve bazı kanser türleriyle ilişkilendirildiğini hatırlatan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “Özellikle ergenlik dönemindeki bireyler, gelişim süreçlerinde oldukları için bu tür kimyasallara karşı daha duyarlıdır.&nbsp;Araştırmalar, pestisit maruziyetinin çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve davranışsal bozukluk riskini artırabileceğini gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Bu durumda ‘sebze meyve yemeyelim mi?’ diye sormanın doğal olduğunu aktaran Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Tam tersine, bu besinler sağlıklı yaşamın olmazsa olmazıdır. Ancak dikkatli ve bilinçli tüketimle bu riskleri azaltmak mümkün. Sebze ve meyveleri önce karbonatlı suda bekletin, ardından durulayıp sirkeli suyla ayrı ayrı yıkayın. Bu işlemi birleştirmeyin, çünkü bazı pestisitler asidik ortamda çözünüp gıdanın içine geçebilir. Mümkünse organik ürünleri veya mevsiminde ve yerel ürünleri tercih edin. Pazardan ya da marketten alınan ürünleri yıkamadan buzdolabına koymayın. Yüzeydeki kalıntılar temasla diğer besinlere &nbsp; de geçebilir. Alışveriş yaparken güvenilir, gıda güvenliği belgeleri olan kaynakları tercih edin. Sertifikalı üreticiler ve denetlenmiş pazarlar öncelikli olmalı.”</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenme, tabağa konulan yiyeceğin nasıl üretildiğiyle de doğrudan ilişkili&nbsp;</strong></p>

<p>Pestisit kalıntılarının en çok hangi ürünlerde görüldüğünün her yıl bağımsız kuruluşlar tarafından kamuoyuyla paylaşıldığına işaret eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “ABD merkezli bağımsız bir çevre sağlığı kuruluşu olan&nbsp;Çevresel Çalışma Grubu&nbsp;(EWG), her yıl en fazla ve en az pestisit içeren ürünleri sıralar.” dedi.</p>

<p>Bu verilere değinen Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“EWG’nin 2024 verilerine göre, en çok pestisit kalıntısı içeren ürünler arasında çilek, ıspanak, kara lahana, üzüm, şeftali, armut, elma, kiraz, biber (tatlı ve acı), yaban mersini, nektarin ve yeşil fasulye yer aldı. En temiz olarak kabul edilen ürünler ise avokado, tatlı mısır, ananas, soğan, papaya, donmuş bezelye, kuşkonmaz, kavun, kivi, lahana, karpuz, mantar, mango, tatlı patates ve havuç oldu. Bu liste, her ne kadar ABD kaynaklı olsa da, dünya genelinde tarımsal üretim ve pestisit kalıntılarına dair önemli bir referans niteliğindedir. Özellikle çocuklar ve ergenler gibi hassas gruplar için bu tür bilgiler, daha bilinçli tercihler yapılmasına katkı sağlar. Unutmayalım; gerçekten sağlıklı beslenme, yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla değil, o yiyeceğin nasıl üretildiği ve nasıl işlendiğiyle de doğrudan ilişkilidir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 May 2025 16:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/saglikli-beslenmenin-gorunmeyen-tehdidi-pestisit-1747057198.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kelime kaybıyla başlayan sessiz tehdit: Primer Progressif Afazi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kelime-kaybiyla-baslayan-sessiz-tehdit-primer-progressif-afazi-1291</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kelime-kaybiyla-baslayan-sessiz-tehdit-primer-progressif-afazi-1291</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzman Prof. Dr. Sultan Tarlacı, nadir bir nörolojik hastalık olan Primer Progresif Afazi’nin (PPA) belirtileri, tanı süreci ve hastaya yaklaşım yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dil becerilerinde yavaş ve ilerleyici bozulmayla ortaya çıkıyor!</strong></p>

<p>Birincil ilerleyen dil kaybı olarak da bilinen Primer Progresif Afazi’nin (PPA), yavaş ilerleyen ve genellikle konuşma ve dil becerilerini etkileyen nadir bir nörolojik hastalık olduğunu dile getiren&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu durum, Alzheimer hastalığı gibi diğer demans türlerinden farklı olarak, başlangıçta sadece dil işlevlerini etkiler ve zamanla diğer bilişsel alanlara yayılmadan önce konuşma ve dilde kelime kayıpları ile belirgin bozulmalara yol açar.” dedi.</p>

<p>PPA’nın en belirgin özelliğinin, dil becerilerinde yavaş ve ilerleyici bir bozulma olduğunu aktaran Tarlacı, bu bozulmaların, genellikle dil üretiminde veya anlama becerilerinde ortaya çıktığını ifade etti.</p>

<p><strong>PPA, psikiyatrik konuşma bozukluğu ile karıştırılabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Karşılaşılan vakaların birçoğunun psikiyatrik konuşma bozukluğu zannedildiğini ve hastaların psikolojik nedenlerle konuşmak istemediğinin düşünüldüğünü kaydeden&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu şekilde karşılaştığımız vakalar var; 10 yıl boyunca psikolojik konuşma bozukluğu zannedildiği için o şekilde takip edilmiş. Genelde konuşma kaybı, kelime kaybı ve anlama kaybı olunca içe çekilme ile psikolojik sanılıyor. PPA başlangıçta yalnızca dil işlevlerini etkilerken, hastalığın ilerleyen aşamalarında diğer bilişsel işlevlerde de bozulmalar görülebilir. Bu, hasta kişilerin daha genel bilişsel işlevlerde de sorun yaşamaya başlaması anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Erkeklerde kadınlardan iki kat daha fazla görülüyor!</strong></p>

<p>PPA’nın ilk olarak 1982 yılında, dünyanın en iyi sinirbilmcilerinden biri olan Türk asıllı Marsel Mesulam tarafından tanımlandığını ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:</p>

<p>“Marsel, PPA’yı demansın eşlik etmediği dil yetisi kaybı (afazi) olarak tanımladı. Ortalama olarak, dil kaybının ilk semptomların ortaya çıkmasından yaklaşık beş yıl sonra, PPA belleği ve diğer bilişsel fonksiyonları ve ayrıca davranışı etkilemeye başlar. Erkeklerde kadınlardan iki kat daha fazla görülür. PPA’lı insanlar genellikle karmaşık işler yapabilir ancak konuşma veya dil konusunda zorluk çekebilirler. Hastalık ilerledikçe, yazılı veya sözlü kelimeleri konuşma ve anlama zorlaşır.”</p>

<p><strong>Empati, sabır ve duygusal destek önemli!</strong></p>

<p>Primer Progressif Afazi’yi fark edebilmek için hastaya ve yakın çevresine önerilerde bulunan<strong>&nbsp;</strong>Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Hastanın konuşurken kelimeleri bulmakta zorlanıp zorlanmadığını veya sık sık duraksayıp duraksamadığını gözlemleyin.” dedi.</p>

<p>Kelimelerin veya cümlelerin anlamını anlamakta zorluk yaşanıyorsa, hastanın kelime seçimlerinde veya ifadelerinde belirsizlikler olabileceğine vurgu yapan Tarlacı, “Cümle yapısında bozulmalar, gramer hataları veya eksik cümleler fark ediliyorsa, bu PPA’nın bir işareti olabilir. Hastanın sosyal etkileşimlerde veya günlük konuşmalarda zorluk yaşayıp yaşamadığı, davranışlarında veya ruh halindeki değişiklikler gözlemlenmeli. PPA hastaları genellikle iletişim zorluklarından dolayı frustrasyon veya sosyal çekilme yaşayabilirler. Hastanın yaşadığı zorluklar karşısında empati ve sabır göstermek önemlidir. Dil bozuklukları kişisel ve duygusal bir etki yaratabilir, bu nedenle duygusal destek sağlamak büyük önem taşır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>PPA’nın tanısı ve yönetimi için bir nörolog veya konuşma terapisti ile görüşmenin önemli olduğunu da sözlerine ekleyen Tarlacı, uzmanların, hastanın belirtilerini değerlendirerek, hikayesi, beyin görüntüleme testleri ve dil testleri ile genelde rahatlıkla tanı koyabileceklerini söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>TMU, PPA için bir tedavi yöntemi olarak değerlenidiriliyor…</strong></p>

<p>Primer progresif afazi (PPA) gibi dil ve konuşma bozukluklarında tedavi ve yönetim stratejilerinin etkinliğinin, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabileceğine ve hastanın yaşam kalitesini artırabileceğine dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu bağlamda, Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMU), PPA’da uygulanabilecek bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilmektedir.” dedi.</p>

<p>TMU’nun, beyin bölgelerine manyetik alanlar uygulayarak sinir hücrelerinin aktivitesini modüle etmeyi amaçlayan non-invaziv bir nöromodülasyon yöntemi olduğunu dile getiren Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Uygulama sırasında, kafa derisine yerleştirilen bir bobin aracılığıyla beynin belirli bölgelerine kısa süreli manyetik darbeler gönderilir. Bu manyetik darbeler, beyin hücrelerinin elektriksel aktivitesini etkileyebilir. TMU, beynin plastisite yeteneğini artırarak dil işleme ve konuşma becerilerinin iyileşmesine yardımcı olabilir. Beyindeki bozulmuş dil bölgelerinin işlevini destekleyerek, dil becerilerinde iyileşme sağlayabilir. TMU, genel bilişsel işlevleri desteklemeye ve potansiyel olarak diğer bilişsel bozuklukların etkilerini hafifletmeye yardımcı olabilir. Bu, dil becerileri ile ilgili kognitif süreçlerin iyileşmesine katkıda bulunabilir. TMU, bazı hastalarda duygusal ve psikolojik durumların iyileşmesine yardımcı olabilir. Dil bozuklukları ile ilişkilendirilen frustrasyon ve stresin azaltılmasına katkıda bulunabilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 10 May 2025 17:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/kelime-kaybiyla-baslayan-sessiz-tehdit-primer-progressif-afazi-1746887438.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaşlılıkta fiziksel aktivite ve egzersiz kronik hastalık riskini azaltıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yaslilikta-fiziksel-aktivite-ve-egzersiz-kronik-hastalik-riskini-azaltiyor-1271</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/yaslilikta-fiziksel-aktivite-ve-egzersiz-kronik-hastalik-riskini-azaltiyor-1271</guid>
                <description><![CDATA[Öğr. Gör. Dr. Büşra Kul, yaşlılık döneminde sağlık durumunun korunmasının ve günlük yaşamın bağımsız sürdürülebilmesinin önemine değindi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (SHMYO) Yaşlı Bakımı Programı Öğr. Gör. Dr. Büşra Kul, yaşlılık döneminde sağlık durumunun korunmasının ve günlük yaşamın bağımsız sürdürülebilmesinin önemine değindi.</p>

<p><strong>Yaşlılara yönelik fiziksel aktivite ve egzersiz kronik hastalık riskini azaltıyor</strong></p>

<p>Yaşlılık döneminde sağlık durumunun korunmasının oldukça önemli olduğuna dikkat çeken Dr. Büşra Kul, fiziksel aktivitenin sağlıkta kritik rol oynadığını belirtti. Kul; “Yaşlılık dönemi bireylerin sağlık durumlarının korunması, geliştirilmesi ve günlük yaşantılarının mümkün olduğunca bağımsız sürdürülmesi için kritik bir süreçtir. Bu dönemde düzenli ve doğru biçimde yapılan fiziksel aktivite ve egzersizler hem bedensel hem zihinsel sağlığın korunmasına önemli katkılar sunar. Yaşlılara yönelik fiziksel aktivite ve egzersiz programları; kronik hastalık riskini azaltırken aynı zamanda yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefler.” dedi.</p>

<p><strong>Zihinsel gerileme azalıyor…</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Dr. Büşra Kul, bu bağlamda yaşlı sağlığına katkı sağlayacak şekilde zihinsel gerilemeyi azaltacak aerobik egzersizleri, düşme riskini azaltacak esneklik ve denge egzersizleri, zihinsel sağlık için ev işleri ve bahçecilik gibi farklı egzersiz türleri önerdi.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşlanma sadece fiziksel sağlık değil…</strong></p>

<p>Sağlıklı yaşlanmada fiziksel sağlığın yanında zihinsel ve sosyal sağlığın da önemli olduğunu vurgulayan Dr. Büşra Kul, aynı zamanda farklı aktivitelerle aktif bir yaşamın mümkün olduğu ve böylece yaşam kalitesinin artabileceğini de belirtti.</p>

<p><strong>Yaşlı sağlığında uyku kalitesi oldukça önemli!</strong></p>

<p>Yaşlı bireylerin her gün aynı saatte yatıp kalkması, gündüz uykularından kaçınması ve yatmadan önce ağır yemeklerden uzak durmasının sağlıklı uyku düzeni açısından önemli olduğundan Kul, “Uyku, bedensel ve zihinsel yenilenmenin en önemli süreçlerinden biridir. Yaşlı bireylerde görülen uykusuzluk, insomnia, uyku apnesi ve huzursuz bacak sendromu gibi problemler hem psikolojik hem de bilişsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle uyku hijyeni, uyku ortamının düzenlenmesi ve uyku saatlerinin planlanması oldukça önemlidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Düşmeler doğru önlemlerle azaltılabilir!</strong></p>

<p>Son olarak yaşlılarda düşme olaylarının önlenebileceğine dikkat çeken Dr. Büşra Kul, “Düşmeler yaşlı bireylerin yaşam kalitesini düşüren, fiziksel ve psikolojik olarak olumsuz etkiler bırakan ciddi olaylardır. Ancak alınacak basit çevresel önlemler ve uygun egzersiz programlarıyla büyük oranda önlenebilirler. Evin ışıklandırmasından tutun, kaymaz paspaslara ve baston kullanımına kadar birçok konuda bilinçli hareket edilmesi gerekir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 08 May 2025 11:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/yaslilikta-fiziksel-aktivite-ve-egzersiz-kronik-hastalik-riskini-azaltiyor-1746693397.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Balık keyfiniz kabusa dönüşmesin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/balik-keyfiniz-kabusa-donusmesin-1266</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/balik-keyfiniz-kabusa-donusmesin-1266</guid>
                <description><![CDATA[Balık, yüksek biyolojik değere sahip proteinleri, omega-3 yağ asitleri (özellikle EPA ve DHA), D vitamini ve iyot gibi önemli mikro besinleri içeren değerli bir hayvansal besin kaynağıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Dyt. Beste Mum, balık alerjisi olan bireylerin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktalara dair açıklamalarda bulundu.</strong></p>

<p><strong>Protein Açığını Karşılamak Mümkün</strong></p>

<p>Balık, yüksek kaliteli protein içermektedir. Ancak balık tüketemeyen bireyler için alternatifler mevcuttur. Tavuk, hindi, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklar ile birlikte mercimek, nohut, kuru fasulye, bezelye, soya ürünleri ve tam tahıllar da yeterli proteini sağlayabilir. Özellikle yumurta ve süt ürünleri, balık proteinine yakın biyoyararlanım sağlar.</p>

<p><strong>Omega-3 Yağ Asitleri Bitkisel Kaynaklardan Sağlanabilir</strong></p>

<p>Bitkisel kaynaklı omega-3’ler, alfa-linolenik asit (ALA) formundadır. Ceviz, keten tohumu, chia tohumu, semizotu, kenevir tohumu ve kanola yağı ALA yönünden zengindir. Ayrıca mikroalglerden elde edilen takviyeler, doğrudan EPA ve DHA içerdiğinden balıktaki omega-3’e alternatif olarak düşünülebilir.</p>

<p><strong>Balık Alerjisi Olan Bireyler Nasıl Dengeli Beslenebilir?</strong></p>

<p>Balık alerjisi olan bireyler için protein, sağlıklı yağlar, vitamin ve mineraller açısından zengin, dengeli bir beslenme planı oluşturulması önemlidir. Protein için yumurta, süt ürünleri ve baklagiller; omega-3 için bitkisel kaynaklar ve mikroalg takviyeleri; D vitamini için yumurta sarısı, güçlendirilmiş süt ürünleri ve güneş ışığı; iyot içinse iyotlu tuz önerilir. Diyet, bireyin yaşına, cinsiyetine ve sağlık durumuna göre kişiselleştirilmelidir.</p>

<p><strong>Balık Yağı Takviyelerine Dikkat</strong></p>

<p>Balık alerjisi olan bireylerin balık yağı içeren takviyelerden kaçınması gerekir. Balık yağı takviyeleri, ciddi alerjik reaksiyonlara yol açabilir. &nbsp;Ürün etiketlerinde ”fish oil”, ”marine oil”, ”omega-3 from fish”, ”cod liver oil” gibi ibarelere dikkat edilmeli, ambalaj üzerindeki alerjen uyarıları kontrol edilmelidir.</p>

<p><strong>Çocuklarda Gelişim Desteklenmeli</strong></p>

<p>Çocuklarda büyüme ve gelişme desteklenmeli; protein, D vitamini, omega-3, çinko ve iyot eksiklikleri önlenmelidir. Yumurtanın diyet içinde yeri önemlidir. Ayrıca süt ürünleri, kuru baklagiller, tahıllar ve ceviz gibi yağlı tohumlar uygun şekilde diyete entegre edilmelidir. Gerekli durumlarda D vitamini ve omega-3 takviyesi düşünülebilir; doktor ve diyetisyen kontrolünde verilmelidir.</p>

<p><strong>Dışarıda Yemek Yerken Çapraz Temas Riski Göz Ardı Edilmemeli</strong></p>

<p>Menülerde balık içerip içermediği net olmayan ürünler mutlaka sorgulanmalıdır. Özellikle Asya mutfağında kullanılan balık sosu, hamsi içeren salata sosları, bazı çorbalar ve kızartma yağlarında daha önce balık pişirilmiş olabilir. Bu nedenle “balık alerjim var, kesinlikle tüketmemem gerekiyor” uyarısı net bir şekilde yapılmalı; çapraz kontaminasyon riski sorulmalıdır.</p>

<p><strong>Alternatif Protein ve Deniz Ürünleri Kaynakları</strong></p>

<p>Balık alerjisi genellikle kabuklu deniz ürünlerine karşı da duyarlılık gösterebilir, bu nedenle deniz ürünleri tamamen diyet dışı bırakılabilir. Bitkisel protein alternatifleri olarak mercimek, nohut, kuru fasulye, soya, kinoa, tofu, tempeh, ceviz, chia ve keten tohumu gibi kaynaklar önerilir</p>

<p><strong>Bağışıklığı Destekleyen Beslenme Planı</strong></p>

<p>Bağışıklık sistemi için antioksidanlardan zengin, yeterli protein ve omega-3 içeren bir beslenme planı önerilir. C vitamini (narenciye, kivi, biber), E vitamini (badem, ay çekirdeği), A vitamini (havuç, ıspanak), çinko (kabak çekirdeği, kırmızı et), selenyum (yumurta, tam tahıllar) ve probiyotik kaynakları (yoğurt, kefir) diyette yer almalıdır.</p>

<p><strong>Bitkisel Omega-3’ün Dönüşüm Oranı Düşük</strong></p>

<p>Bitkisel omega-3’ler (ALA), vücutta EPA ve DHA’ya düşük oranda dönüşür (yaklaşık %5-10). Bu nedenle, özellikle çocuklar, gebeler ve kalp hastalığı riski taşıyan bireylerde mikroalg kaynaklı EPA-DHA takviyesi düşünülebilir. Takviye gereksinimi bireysel değerlendirme ile belirlenmelidir.</p>

<p><strong>Balık Alerjisi Olan Bireyin Günlük Beslenmede Yer Alması Gereken Besin Grupları</strong></p>

<p>Balık alerjisi olan bireylerin günlük menüsünde mutlaka yer alması gereken temel besin grupları şunlardır:</p>

<ul>
	<li><strong>Protein:</strong>&nbsp;Yumurta, süt ürünleri, baklagiller</li>
	<li><strong>Yağlar:</strong>&nbsp;Zeytinyağı, ceviz, chia, keten tohumu</li>
	<li><strong>Tam tahıllar:</strong>&nbsp;Bulgur, esmer pirinç, yulaf</li>
	<li><strong>Meyve-sebze:</strong>&nbsp;Renkli sebzeler, turunçgiller, yeşil yapraklılar</li>
	<li><strong>Takviye gerekirse:</strong>&nbsp;D vitamini, omega-3 (mikroalg bazlı), iyot</li>
</ul>

<p>Menü bireyselleştirilmeli ve gıda çeşitliliği sağlanmalıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 07 May 2025 16:41:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/balik-keyfiniz-kabusa-donusmesin-1746625263.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aileler ileri yaşları beklemiyor, yenidoğan sünnetini tercih ediyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/aileler-ileri-yaslari-beklemiyor-yenidogan-sunnetini-tercih-ediyor-1251</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/aileler-ileri-yaslari-beklemiyor-yenidogan-sunnetini-tercih-ediyor-1251</guid>
                <description><![CDATA[Penisin uç kısmını çevreleyen derinin cerrahi olarak çıkarılmasına dayanan sünnet (sirkümsizyon), her yaşta yapılabilen bir işlem. Ancak zamanlama, çocukların psikolojik ve fizyolojik gelişimini etkileyen önemli bir faktör.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Penisin uç kısmını çevreleyen derinin cerrahi olarak çıkarılmasına dayanan sünnet (sirkümsizyon), her yaşta yapılabilen bir işlem. Ancak zamanlama, çocukların psikolojik ve fizyolojik gelişimini etkileyen önemli bir faktör.Bebeklerin bilinç gelişimlerinin henüz başlamadığı ve yara iyileşmesinin hızlı olduğu yenidoğan dönemi, sünnet açısından uygun bir zaman olarak kabul ediliyor. Dini sebepler dışında sünnet; özellikle genital hijyeni kolaylaştırma, özellikle 1 yaşına kadar idrar yolu enfeksiyonu riskini azaltma, HIV gibi enfeksiyonlara karşı korunma ve penis kanseri riskini düşürme gibi olası sağlık faydalarıyla da yaygın bir işlem.</p>

<p><strong>Her bebek yenidoğan sünneti olabilir mi?</strong></p>

<p>Günümüzde birçok aile, ileri yaşları beklemeden sünneti doğumdan sonraki ilk haftalarda (ilk 28 günde) yaptırmayı tercih ediyor. Ancak yenidoğan sünnetini planlarken dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar var. Özellikle, bebeğin ilk bir haftalık adaptasyon sürecinin tamamlanması, emme refleksinin yerleşmesi, genel sağlık durumunun iyi olması ve yenidoğan sarılığı gibi geçici durumların ortadan kalkması gerekiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yenidoğan sünnetinde hangi yöntem, nasıl uygulanıyor?</strong></p>

<p>Hem cerrahi hem psikolojik yönleri olan sünnetin, bu alanda uzman kişiler tarafından steril ortamlarda ve cerrahi kurallara uygun yapılması gerekiyor. Sünnet için kullanılan ve temelde aynı esasa dayanan pek çok yöntem var. Ancak klasik sünnetin (dikişli yöntem) yanı sıra&nbsp;“Alis Klemp” adı&nbsp;verilen özel bir cihazla uygulanan yöntemde (klipsli) dikiş atılmıyor ve açık yara bırakılmıyor. Lokal anesteziyle uygulanan bu yöntem, özellikle yenidoğan dönemindeki bebekler için iyileşme sürecini de daha konforlu hale getiriyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, işlem sonrasında ise sağlıklı bir bakım için anne ve babaların aşağıdaki adımları uygulamaları gerektiğini söylüyor:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Doktorunuzun verdiği kremi düzenli olarak kullanın.</li>
	<li>Klips çıkarıldıktan sonra krem kullanımına en az bir hafta daha devam edin.</li>
	<li>Klipsin erken düşmesi veya kanama olması halinde, mutlaka hekiminize başvurun.</li>
	<li>Oluşan kabuklanmalar genellikle 7 gün içinde dökülür. Bu süreçte, yapışıklık gelişmemesi için banyo sonrası egzersizleri ve masajları özenle uygulayın.</li>
	<li>Bebeğinizin son kontrolünü (sünnetten 1 ay sonra) ihmal etmeyin.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 May 2025 13:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/aileler-ileri-yaslari-beklemiyor-yenidogan-sunnetini-tercih-ediyor-1746528905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gerçek yüzüm ortaya çıkacak’ korkusu!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gercek-yuzum-ortaya-cikacak-korkusu-1241</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/gercek-yuzum-ortaya-cikacak-korkusu-1241</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, başarılarına rağmen kendini yetersiz ve sahtekâr gibi hisseden bireylerde görülen imposter sendromunun nedenleri, belirtileri ve bu durumla başa çıkma yollarını anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kişiler kendi başarılarının dış etkenlere bağlı olduğunu düşünüyor!</strong></p>

<p>Imposter sendromunun, özünde başarılı, yetenekli ve birtakım yetkinliklere sahip kişilerin, kendilerini süreğen bir halde olmak üzere ‘sahtekâr’ gibi nitelemesiyle karakterize bir olgu olduğunu dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Temelinde bireylerin kendine yönelik derin bir şüpheye sahip olmasıyla birlikte, aslında başkalarının, hakkında düşündükleri kadar iyi, başarılı veya yeterli olmadığına yönelik kuvvetli bir inanca sahip olduklarını söyleyebiliriz.” dedi.</p>

<p>Bu sendromu deneyimleyen bireylerin, becerilerini/başarılarını yahut bulundukları mevkinin kendi çabalarıyla ve başarılarıyla ilgili olmadığını, bilakis şans eseri yahut dış etkenlere bağlı olduğu yönünde akılcı olmayan düşüncelere sahip olduklarına dikkat çeken Beyaz, “Diğer insanların kendisi hakkındaki pozitif yorumlarının yersiz hatta abartılı olduğunu düşünerek bundan rahatsız olurlar ve ‘foyam ortaya çıkacak’ şeklinde yoğun bir suçluluk ve ona entegre bir şekilde korku/endişe hissederler. Somut verilere dayalı başarıları içinse bunun gururunu yaşamaktan ziyade kendilerinden memnun olmama hali sebebiyle son derece mutsuz ve tatminsiz hissederler. Kendileriyle ilgili olumlu olabilecek durumları küçültme/değersizleştirmeye yönelim olurken, hata veya olumlu olmayan gelişmeleri ise mercek etkisiyle olduğundan daha büyük görüp, yorumlarlar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Imposter sendromu mükemmeliyetçi kişilerde daha kolay tetiklenebiliyor!</strong></p>

<p>Imposter sendromunun oldukça karmaşık şekilde ve birçok faktörün kombinasyonu olarak ortaya çıktığını dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Araştırmalara baktığımızda, kültürel faktörler, aile ve çocukluk çağı tecrübeleri, kişinin özsaygı ve özdeğerini incitecek şekildeki ebeveyn beklentileri, aşırı mükemmeliyetçi ve rekabetçi kişilik örgütlenmesi, depresyon-anksiyete gibi ruh sağlığı sorunları ve destekleyici olmayan dış dünya deneyimleri tetikleyici olarak karşımıza çıkar.” dedi.</p>

<p>Mükemmeliyetçi kişilerde bu durum daha kolay tetiklenebildiğini kaydeden Beyaz, büyük ve zor hedeflerin koyulması ve en ufak bir hataya karşı aşırı duyarlılığın bulunması, kişinin kendisinden şüphe ederek bu manada tetikte hissetmesine sebebiyet verebileceği uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>Sosyal medya ve sürekli başarı vurgusu, kişinin kendisiyle ilgili olumsuz algısını pekiştirebiliyor!</strong></p>

<p>Günümüzde sosyal medyanın, sürekli bir mutluluk ve başarı vitrini sunduğuna vurgu yapan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bireyler en parlak anlarını, ödüllerini, deyim yerindeyse ‘mükemmel’ hayatlarını sergiliyor. Fakat bu durum, gerçekliğin sadece bir kısmını temsil ediyor.” dedi.</p>

<p>Sosyal medyanın illüzyonunun, olağan durumları dahi aşırı abartılı başarı öyküleri şeklinde karşımıza çıkarabildiğine işaret eden Beyaz, sözlerini şöyle sürdürdü.</p>

<p>“Sürekli ‘yeterince iyi değilim, yetersiz ve başarısız biriyim’ düşüncelerini besliyor. Imposter sendromu yaşayan biri, halihazırda kendi yetkinliklerinden şüphe duyarken, bu mükemmeliyet bombardımanı altında adeta ezilebilir ve beraberinde kıyasa yönelebilir. ‘Herkes benden daha iyi, ben buraya kendi hakkımla gelmedim ve bu bir şekilde ortaya çıkacak!’ düşünceleri, sosyal medyanın sunduğu bu yapay karşılaştırma kültürüyle etkileşime girmeye sebebiyet veriyor. Ayrıca başarı vurgusu konusunda, toplumda ‘her zaman daha fazlasını yapmalısın’ baskısı olabilmekte. Sosyal medya da bunu körüklüyor. Kıyaslamalar neticesinde kişi kendisiyle ilgili olumsuz olan algısını pekiştiriyor ve imposter sendromu da burada devreye giriyor. Bireyler kendi başarılarını küçümsemeye, onları şansa ya da tesadüfe bağlamaya yönelik döngüsü kuvvetlenebiliyor. Gerçekte ise paylaşımların ardındaki başarısızlıklar, zorluklar yok sayılıyor.”</p>

<p><strong>Imposter sendromu yaşayan kişiler, genellikle sessizce çalışıyor!</strong></p>

<p>Imposter sendromunun, bireylerin kariyer ve akademik başarıları üzerine gölge düşürebileceğine dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Çünkü kişi, başarılarını içselleştiremediği için hep ‘ya yakında gerçek yüzüm ortaya çıkarsa’ korkusuyla yaşar. Bu da cesaretini kırar özsaygısının zedelenmesiyle sonuçlanır.” dedi.</p>

<p>Bu kişilerin iş hayatında terfi ya da yeni sorumluluklar almak yerine gölgede kalmayı tercih ettiklerini ifade eden Beyaz, “Çünkü hata yapma korkusu onları kaçınmaya iter. Her şeyi mükemmel yapma baskısı, işlerini projelerini bitirmesini zorlaştırır ve potansiyelini ortaya çıkarmasını olumsuz etkileyebilir. Imposter sendromu yaşayan kişiler, genellikle sessizce çalışır, yeteneklerini göstermekten kaçınır ve sürekli ‘yeterli değilim, başarısızım’ düşünceleriyle meşguldür zihinleri. Çoğu kere başkalarının takdirine veya onayına ihtiyaç duyar, ama içten içe de bunu hak etmediğini düşünür. Bu döngü hem performansı düşürür hem de kariyer yolunda görünmez duvarlar örer. Meşguliyetlerine karşı mükemmel sonuçlar bekleyebilirler, hatalardan aşırı korkarlar ve stresle baş etmekte güçlük yaşarlar. Bu mental bariyer performanslarını düşürüp kariyer ilerlemelerini sınırlar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ölçülebilir hedeflerle ilerlemek motivasyonu yeşertirken, yetersizlik hissini azaltabiliyor!</strong></p>

<p>Imposter sendromuyla baş etmenin özünün, uzun vadeli bir özgüveni inşa etme süreci ile başladığına işaret eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şunları söyledi:</p>

<p>“Bunun temeli ise kendini kabul etmekten ve kişiye sahtekâr olduğunu söyleyen içsesini tanıyıp, gerçekçi bir bakış açısını oturtmasıyla mümkün olacaktır. Hataların insanların yaşamlarının bir parçası olduğunun kabulü, kendine şefkatle yaklaşma, bu yolculukta güçlü yardımcılardır. Ölçülebilir hedefler koyup ilerlemeyi takip etmek, sübjektiviteyi objektif bir zemine oturtup motivasyonu yeşertirken; yetersizlik hissini de adım adım eritebilmektedir. İş ortamlarında açık iletişim kurmak, çeşitliliği kucaklamaya gayret etmek ve duyguların diğer insanlarla paylaşılması; yalnızlık hissini azaltıp, rahatlamaya vesile olur. Risk almak ve yeni deneyimlere yelken açmak, başarıların farkındalığı artırıcı kutlama ve ödüller koymak bir nebze de olsa özsaygıyı artırır.”</p>

<p><strong>Mücadelenin ilk adımı, bu sendromun farkında olmak ve onu tanımak!</strong></p>

<p>Imposter sendromunun bireyler için ciddi sonuçlar doğurabilen ve aynı zamanda da önemsenmeyip, göz ardı edilebilen ciddi bir sorun olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu sendrom bireyler üzerinde, düşük özgüven, motivasyon kaybı, artan stres düzeyleri ve iş performansındaki düşüş gibi olumsuz etkileri içerisinde barındırır.” dedi.</p>

<p>Bu sorunla mücadelenin ilk adımının, bu sendromun farkında olmak ve onu tanımak olduğunu dile getiren Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Birçok insan bu sendromu yaşayabilir. Özünde insanın kendi sınırlarına karşı şüpheyle yaklaşımı her zaman sağlıksız değildir. Esasen bu halin bir örüntü şeklinde süreğenlik arz edip, etmediği ve bahsettiğimiz şekilde belirtilerin olup, olmadığının ayrımı önem arz eder. Eğer bu sorunla&nbsp;kişi yeterince baş edemediğini düşünüyorsa da bir ruh sağlığı uzmanından destek alınmalı.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 May 2025 18:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/gercek-yuzum-ortaya-cikacak-korkusu-1746458990.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Duyguca zeki olabilmek…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/duyguca-zeki-olabilmek-1235</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/duyguca-zeki-olabilmek-1235</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çoklu zekâ konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Çoklu zekâ kuramı 1983 yılında ortaya atıldı</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çoklu zekâ kuramının, 1983 yılında Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. Howard Gardner tarafından ortaya atılmış bir tez olduğunu, Gardner’ın, bir eğitim psikoloğu olarak, çocukların zekâsının yalnızca matematiksel zekâ ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu savunduğunu ifade ederek, “Bir çocuğu tanımak için sadece matematiksel zekâyı ölçmenin ve Stanford-Binet gibi testlerle değerlendirme yapmanın birçok çocuğa haksızlık yaptığını ifade etmiştir. Forrest Gump filminde, yetenekli olmasına rağmen zekâ seviyesi yeterli görülmediği için dışlanan bir çocuğun müthiş başarılar elde ettiğini görüyoruz. Gardner, böyle örneklerden yola çıkarak, zekânın tek bir yapıdan ibaret olmadığını, çoğul olduğunu ve geliştirilebilir bir yapıya sahip olduğunu savunmuş, bu doğrultuda çoklu zekâ kuramını geliştirmiştir.” dedi.</p>

<p><strong>Sözel zekâ ve mantıksal zekâ testlerde ölçülebilen iki zekâ türü…</strong></p>

<p>O dönemde Gardner’ın yedi farklı zekâ türü tanımladığını dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sözel zekâ ve mantıksal zekâ, genellikle klasik olarak bilinen ve testlerde ölçülebilen iki zekâ türüdür. Diğer zekâ türlerini ölçmek daha zor olabilir, ancak bu türlerin belirli özellikleri vardır. Örneğin, müziksel zekâ. Müziksel zekâya sahip kişiler, çocukluk dönemlerinde kapı gıcırtısından bile ritim çıkarıp dans edebilirler. Bu, kulak zekâsı olarak da bilinir. Nota bilgisi olmadan melodileri ve ritimleri anlayabilen bu kişiler, müziksel zekâ açısından oldukça yeteneklidir. Bir diğer zekâ türü ise görsel zekâdır. Görsel zekâsı yüksek olan bireyler, özellikle harita okuma, tasarım, zihinsel imgeler oluşturma gibi alanlarda başarılıdır. Ressamlar, mimarlar, çizerler ve pilotlar bu zekâ türüne sahip kişilere örnek gösterilebilir. Gördükleri bir şeyi kolayca çizebilir veya tasarlayabilirler. Ayrıca, bedensel zekâ da önemli bir zekâ türüdür. Bedensel zekâya sahip kişiler, beden duyumlarını çok iyi algılar ve koordine edebilirler. Koordinasyon, denge, hız ve fiziksel dayanıklılık gibi beceriler bu zekâ türünün en belirgin özellikleridir. Mesela atletler, dansçılar, cerrahlar.. İnce motor becerileri, bunlarda çoktur.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Zekâ yüzde 60-70 oranında eğitimle geliştirilebilir</strong></p>

<p>Zekânın, doğuştan gelen bir kapasite olarak yüzde 30-40 oranında belirleyici olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yüzde 60-70 oranında eğitimle geliştirilebilir. Zihinsel yatırım, emek ve çabayla daha hızlı yol alınabilir ve bu kişiler daha avantajlı olurlar. Sosyal zekâ da var. Mesela bunlar eğitimciler arasında, liderler arasında, terapistler arasında, psikologlar arasında önemlidir. Karşı tarafın duygularını okurlar. Diğer bir zekâ türü de içsel zekâ. İçsel zekâ da kendini tanır, analiz eder, okur. Filozoflar, din adamları, psikologlar da içsel zekâyla, öz güvenli, öz disiplinli, kendini geliştirebilen kişilerdir. Bir de doğasal zekâ var. Çok çevreci olurlar bu kişiler. Florayı tanır, bitkiyi tanır, çiçekleri, ağacı çok iyi tanır.” dedi.</p>

<p><strong>Evrensel bir ahlaki zekâ var mı?</strong></p>

<p>Bir de tanımlanmış zekâlar arasında varoluşçu zekânın olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu çoklu zekâdaki kişi varoluşu sorguluyor: ‘Ben niçin varım? Ölüm nedir? Neden ölürüz? Başka insanlara neden âşık oluruz? Dünya nasıl, niçin geldi?’ gibi varoluşsal sorular soran kişilerdir. Bir diğeri de ahlaki zekâ olarak ifade ediliyor.” ifadesinde bulundu. &nbsp;</p>

<p>Gardner’in, evrensel bir ahlaki zekâ konusunda bir karara varamadığını da söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Düzenlediğimiz Pozitif Psikoloji Kongresi’ne Gardner’i davet ettik. 90 yaşında olmasına rağmen çevrimiçi olarak etkinliğimize katıldı. Bir soru sordum ‘Teknoloji gelişiyor, bilgisayarlar hızla artıyor, yapay zekâ ile ilgili açılımlar başladı. Bu insanlığın geleceği ne olacak?’ diye… Dedi ki; ‘Maddi refah artacak, daha da artacak. Teknoloji de artacak ama insani değerlerin artacağı konusunda çok endişelerim var’. Gerçekten de kötülükleri görüyoruz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘Vicdani zekâ’ kavramını tanımlamıştım…</strong></p>

<p>Türkiye’de ve dünyada kötülüklerin, maddi refah arttıkça azalması beklenirken tam tersine artış gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bu durum, toplumsal çürümenin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. 2010 yılında yayımlanan Pozitif Psikoloji kitabında, ‘vicdani zekâ’ kavramını tanımlamıştım. ‘Ahlaki zekâ’ yerine ‘vicdani zekâ’ demek, bu kavramın daha ölçülebilir ve tanımlanabilir olmasını sağladı. Kitabın yayımlanmasının ardından bir ekip benimle iletişime geçti. ‘Kitapta tanımladığınız kavramları bir test ve ölçek hâline getirmek istiyoruz.’ diyerek bir çalışma yaptılar ve ‘Vicdani Zekâ Ölçeği’ ni geliştirdiler.” diye anlattı.</p>

<p><strong>Anne baba ve öğretmenlere zekâ türlerini içeren rehber</strong></p>

<p>Duyguların Psikolojisi kitabında zekâ türünün içeriğini tanımlayan 10’ar soruluk ölçek paylaştığını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Böylece anne babalar ve eğitimciler, çocuklarına bu soruları sorarak hangi zekâ türünün baskın olduğunu kolayca belirleyebilirler. Anne, baba veya rehber öğretmenler ilkokul seviyesindeki çocuklara bu ölçümleri yaparak çocukları analiz eder. Sınıf öğretmeni çocuğu iyi tanıdığı için de yetenek avcılığı yapabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Gerçek liderler farklı zekâ türlerini dengeli kullanır</strong></p>

<p>Zekâ türlerinin birbirleriyle ilişkileri konusuna da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Aslında ideal olan, tüm zekâ türlerini yerinde ve zamanında kullanabilmektir. Bazı zekâ türlerinde çok başarılı olabilirsiniz, ancak gerçek liderler ve kanaat önderleri, farklı zekâ türlerini dengeli bir şekilde kullanabilen kişilerdir. Bu insanlar, topluma katkı sağlar ve diğer insanlara yol gösterir. Bu nedenle, her bireyin tüm zekâ türleriyle ilgili becerilerini geliştirmesi gerekir. Hiç kimse tek bir zekâ türüyle ilerleyemez, çünkü hayatın farklı alanlarında çeşitli zekâ türlerine ihtiyaç duyulur. Örneğin, sosyal zekâ da içsel zekâ da önemlidir. Belki bir konuda en iyi olmayabilirsiniz, ancak tüm zekâ türlerinde asgari bir seviyeye ulaşmak gereklidir.”</p>

<p><strong>Mantıksal zekâsı yüksek olanın duygusal zekâsının düşük olabilir…</strong></p>

<p>Bazı insanların birkaç dili çok iyi konuşabildiğini ancak biriyle sohbet etmekte zorlanabildiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu durum, onların mantıksal zekâsının yüksek, ancak duygusal zekâsının düşük olduğunu gösterir. Örneğin, Einstein son derece dâhiydi; satranç oynuyor, keman çalıyor ve olağanüstü keşifler yapıyordu. Ancak duygusal ve sosyal zekâsı gelişmiş değildi. Evliliğinin 10. yılında eşine, ‘Benimle evli kalmak istiyorsan üç öğün yemeğimi hazırla, benden ilgi bekleme’ demişti. Bunun üzerine eşi, evliliği bitirme kararı aldı. İlkokul yıllarında ise öğretmenleri ona ‘Bu çocuk okumaz, adam olmaz’ demişti. Einstein, kendi alanında son derece başarılıydı, ancak diğer zekâ türlerini ihmal etmişti. Bu durum, insan bedeninin dengeli bir şekilde büyümesine benzetilebilir. Gözümüz anormal şekilde büyük olursa, yüzümüzün doğal uyumu bozulur. Aynı şekilde, zekâ türleri de dengeli bir psikolojik bütünlük içinde gelişmelidir. Elbette, bir zekâ türü diğerlerine kıyasla daha baskın olabilir, ancak diğerlerini ihmal etmemek gerekir. Eğitimcilerin bu dengeyi sağlamak için yönlendirme yapması çok önemlidir. Müziksel zekâsı yüksek bir çocuğun illa müzik sanatçısı olması gerekmez. Ancak bu çocuk ders çalışırken müzik dinleyerek daha kolay öğrenebilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 May 2025 14:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/duyguca-zeki-olabilmek-1746445820.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cilt kanserinin 6 belirtisine dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cilt-kanserinin-6-belirtisine-dikkat-1229</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/cilt-kanserinin-6-belirtisine-dikkat-1229</guid>
                <description><![CDATA[Cilt kanseri, cildin en dış tabakası olan epidermisteki hücrelerin, onarılmamış DNA hasarı kaynaklı anormal bir şekilde büyümesi ile ortaya çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Cilt kanseri, toplumda oldukça sık görülmektedir. Bazal hücreli karsinom (BCC), skuamöz hücreli karsinom (SCC) ve melanom olmak üzere üç farklı türe sahiptir. Yaygın belirtiler olarak bilinen cilt üzerinde gözle görülür bende oluşan değişiklikler, yaralar, kanamalar ve derideki soyulmalar, cilt kanserinin en erken evrede tespit edilmesine yardımcı olmaktadır. Ciltte oluşan şüpheli değişimlerin kontrol edilmesi başarılı cilt kanseri tedavisi için oldukça fayda sağlamaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülüyor</strong></p>

<p>Cilt kanseri tüm dünyada en sık görülen kanser türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıklığı yıllar içinde artmaya devam etmektedir. Erkeklerde 5’inci, kadınlarda ise 7’inci en sık görülen kanser türü cilt kanseridir. Toplumda görülme sıklığı ise %2 gibi oldukça yüksek bir orandır. Genellikle yaşlı bireylerde daha sık görülmektedir. Çünkü yaş ilerledikçe cilt daha fazla UV ışınlarına maruz kalmış olmakta ve hücrelerde DNA hasarı birikimi artmaktadır. Ayrıca, cilt kanseri erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir.</p>

<ol>
	<li>Cilt kanserinden şüphelenmek için sayılabilecek belirtiler aşağıdaki gibidir;</li>
	<li>Ciltte iyileşmeyen (2-3 hafta boyunca), kanayan, kabuk bağlayan ve iyileşip sonra tekrar kanayan yara oluşumları,&nbsp;</li>
	<li>Kubbe şeklindeki büyüme, yani ciltten kabaran kitle oluşumu, bazen kabuklanan bazen de kanayan kitle veya yara oluşumları,</li>
	<li>Sınırları düzensiz, asimetrik leke büyümeleri,</li>
	<li>Çapı 6 mm’den büyük benlerin gözlenmesi.</li>
</ol>

<p><strong>Fiziki muayene ve biyopsi ile tanı konulabiliyor</strong></p>

<p>Öncelikle uzman bir dermatolog vücuttaki mevcut benlerde veya diğer cilt lekelerinde değişiklik fark edilip edilmediğini veya yeni ben büyümeleri olup olmadığını değerlendirmektedir. Daha sonra saç derisi, kulaklar, avuç içleri, ayak tabanları, ayak parmakları ve diğer özel bölgeler dahil olmak üzere tüm cilt üzerinde fizik muayene yapmak en doğru adım olacaktır. Fizik muayenenin ardından cilt kanserinden şüphelenilecek bir durum gözlemlenmiş ise biyopsi yöntemine başvurulabilmektedir. Biyopside, bir doku örneği alınmakta ve patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenmesi sağlanmaktadır. Örneğin incelenmesi sonrasında ciltteki değişimlerin cilt kanseri olup olmadığı ve eğer cilt kanseri mevcut ise hangi tür bir cilt kanseri olduğu kanıtlanmış olmakta ve tedavi süreci başlamaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Cilt kanserinde tedavi etkilenen alanın durumuna göre değişkenlik gösteriyor</strong></p>

<p>Cilt kanseri tedavisi; kişiye özel tedavi edilmesi gereken bir kanser türüdür. Tümörün büyüklüğü, yeri, derinliği ve hastanın genel sağlık durumu bu tedavinin planlanmasında belirleyici etken olacaktır. Genelde cilt kanserinin tedavisinde eksizyonel cerrahi uygulaması yapılmaktadır. Bu işlemde tümör ve çevresindeki bir miktar sağlıklı dokuyu içerecek şekilde tümör çıkarılmaktadır. Bir diğer işlem de Mohs mikrografik cerrahisi olarak bilinmektedir. Özellikle yüz gibi kritik alanlardaki kanserler için tercih edilen bu yöntemde, tümör katman katman çıkarılmakta ve her katman mikroskop altında incelenmektedir. İşlem, kanserli hücreler tamamen temizlenene kadar devam etmektedir. Bu yöntem, sağlıklı dokunun korunmasını maksimize etmekte ve nüks oranını azaltmaktadır. Bu tedavilerin dışında cilt kanserinde, topikal tedaviler de uygulanmaktadır. Bazı yüzeysel bazal hücreli karsinomlar için topikal kremler (örneğin, imikimod veya 5-fluorourasil içeren kremler) kullanılabilmektedir. Ayrıca Fotodinamik terapi (PDT) de cilt kanserinin tedavisinde etkili olması sebebiyle kullanılabilmektedir. Bu yöntemde, öncelikle kanserli dokuya duyarlaştırıcı bir kimyasal uygulanmaktadır. Birkaç saat sonra bölgeye belirli dalga boyunda ışık verilmektedir. Bu işlemde verilen ışık, uygulanan kimyasalın kanserli hücreleri yok etmesini tetiklemektedir. Tüm bu tedavilerin hangi hastaya uygulanacağı ise hekimin muayenesi ve patoloji sonucuna göre kişiye özel planlanmalıdır.&nbsp;</p>

<p><strong>Her 2 saatte bir güneş koruyucuyu tazelemek gerekiyor</strong></p>

<p>Cilt kanserine neden olan risk faktörleri ve UV ışınlarından korunmak için uygulanması gereken bazı durumlar şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Her gün SPF’si 15 veya daha yüksek olan geniş spektrumlu bir güneş koruyucu kullanmayı unutmayın.</li>
	<li>Gün içinde güneş kreminizi her iki saatte bir yenileyin.</li>
	<li>Bulunduğunuz alanda gölge mevcut ise mutlaka gölgede kalmaya dikkat edin.</li>
	<li>Mümkünse hafif ve uzun kollu bir gömlek, pantolon, geniş kenarlı bir şapka ve UV korumalı güneş gözlükleri kullanmaya özen gösterin.</li>
	<li>Derinizi takip edin, düzenli olarak cildinizi inceleyin ve gözlemlediğiniz dikkat çeken bir değişiklikte doktorunuza başvurmayı ihmal etmeyin.</li>
</ul>

<p><strong>Güneşin zararlı etkilerinden korunmak cilt kanseri riskini düşürüyor</strong></p>

<p>Doğrudan güneş maruziyetinden kaçınmak, güneş ışınlarının en güçlü olduğu 10:00 ile 14:00 saatleri arasında dışarıda olmamaya özen gösterilmek cilt kanseri oluşumunu önlemenin en önemli adımıdır. &nbsp;Eğer dışarıda bulunulması gerekli ise gölge bir alanda beklemeye dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle hem kadın hem de erkeklerin sıklıkla estetik amaçlı tercih ettikleri solaryum gibi zararlı işlemlerden uzak durulması oldukça önemlidir. Solaryumda vücuda verilen ultraviyole ışık, cilt kanserine ve erken cilt yaşlanmasına neden olabilmektedir. Korunmasız ve kontrolsüz güneş maruziyetinin deri kanseri oluşumunun en önemli sebebi olduğunun unutulmaması önemlidir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 May 2025 10:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/cilt-kanserinin-6-belirtisine-dikkat-1746432445.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Özveren: Ani kalp ölümü her yaşta vurabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-ozveren-ani-kalp-olumu-her-yasta-vurabilir-1228</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/prof-dr-ozveren-ani-kalp-olumu-her-yasta-vurabilir-1228</guid>
                <description><![CDATA[Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Olcay Özveren, özellikle risk grubundaki kişilerde kalp damar sağlığını ayrıntılı şekilde değerlendirmek için koroner tomografik anjiyografinin önemli bir seçenek olduğuna vurgu yaptı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle son yıllarda vaka sayısında artış gözlenen, ani kardiyak ölüm, yaygın bilinen adıyla ani kalp ölümü durumunun çoğu zaman hiçbir belirti vermeden gerçekleştiğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Olcay Özveren, özellikle risk grubundaki kişilerde kalp damar sağlığını ayrıntılı şekilde değerlendirmek için koroner tomografik anjiyografinin önemli bir seçenek olduğuna vurgu yaptı.</p>

<p>Son yıllardaki artış oranlarıyla birlikte dikkat çeken bu tabloyla ilgili bilgi veren&nbsp;Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri, Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr.&nbsp;Olcay&nbsp;Özveren, ortaya çıkaran faktörleri, yaş gruplarına göre değişen riskleri ve hayat kurtarabilecek önlemleri anlattı.</p>

<p><strong>HER YAŞTA RİSK VAR</strong></p>

<p>Ani kardiyak ölüm&nbsp;nedenlerinin yaş gruplarına göre farklılık göstermekle birlikte her yaşta risk yaratabildiğini anlatan Prof. Dr. Özveren, “35 yaş altında genellikle doğuştan ritim bozuklukları veya kalp kası hastalıkları, 35 yaş üstünde ise kalp damar tıkanıklığı veya kalp krizi ön plandadır. Dünya genelinde erişkinlerde görülme sıklığı binde 1-2 arasında. Ancak bu oran, sağlıksız yaşam tarzlarının yaygınlaşması ve farkındalığın artmasıyla daha çok dikkat çekmeye başladı” dedi. &nbsp;</p>

<p><strong>BU BELİRTİLERE DİKKAT: GÖĞÜS AĞRISI VE BAYILMA ALARM VERİYOR</strong></p>

<p>Sayıların artmasının bir yandan farkındalığın yükselmesine, diğer yandan da sağlıksız yaşam tarzlarının yaygınlaşmasıyla ilişkilendirildiğini belirten Prof. Dr. Özveren, özellikle dikkat edilmesi gereken belirtileri şöyle aktardı: “Daha önce hiçbir kalp sorunu yaşamamış bireylerde, egzersiz, efor, merdiven çıkma gibi durumlarla birlikte göğüs ağrısı, baskı hissi, çarpıntı, efor sonrası bayılma gibi belirtiler ortaya çıkıyorsa, bu kişiler vakit kaybetmeden kardiyoloji uzmanına başvurmalı.&nbsp;Özellikle açıklanamayan bayılma atakları, gençlerde ve ailesinde ani kalp ölümü öyküsü olanlarda ciddi bir uyarıdır.” &nbsp;</p>

<p><strong>RİSK GRUBUNDAKİLER DÜZENLİ KONTROL YAPTIRMALI</strong></p>

<p>Risk altındaki bireylerin düzenli kardiyolojik kontrol yaptırması gerektiğini belirten Prof. Dr. Özveren, “Ailesinde ani kalp ölümü öyküsü olanlar, sigara kullananlar, hipertansiyon veya diyabet hastaları mutlaka yıllık check-up yaptırmalı. EKG, ekokardiyografi veya koroner tomografik anjiyografi gibi tetkikler, olası riskleri önceden tespit edebilir. Özellikle 35 yaş üstü risk grubundaki kişilerde bu kontroller hayat kurtarıcıdır” dedi. &nbsp;</p>

<p>‘<strong>TOMOGRAFİK ANJİYOGRAFİ İLE 35 YAŞ ÜSTÜ ANİ ÖLÜMLERİ ÖNGÖRMEK MÜMKÜN’</strong></p>

<p>Son yıllarda koroner tomografik anjiyografinin, belirli risk gruplarında kalp damar sağlığının daha ayrıntılı değerlendirilmesinde dünyada da önemli bir seçenek haline geldiğini anlatan Prof. Dr. Özveren, şu ifadeleri kullandı: “Hipertansiyonu, diyabeti olan, sigara içen ya da ailesinde erken yaşta kalp krizi öyküsü bulunan kişilerde;&nbsp;damar tıkanıklığı ya da darlıkları gibi hayati risk oluşturabilecek sorunlar tomografik anjiyografi ile yüksek doğrulukla tespit edilebiliyor.&nbsp;Bu nedenle risk grubundaki kişilere, örneğin 5-10 yılda bir tomografik anjiyo ile değerlendirme yaptırmalarını öneriyoruz.&nbsp;Ancak bu yöntemin herkes için rutin bir tarama aracı olarak görülmemesi, sadece gerekli durumlarda ve hekimin önerisiyle yapılması gerekir.”</p>

<p><strong>RİTİM BOZUKLUĞU OLANLAR ENERJİ İÇECEKLERİNDEN UZAK DURMALI</strong></p>

<p>Enerji içeceklerinin kalp hızını artırabileceği ve bazı bireylerde ritim bozukluklarını tetikleyebileceği uyarısını yapan Prof. Dr. Özveren, sözlerine şöyle devam etti:&nbsp;“Enerji içeceklerinin, ritim problemi olan kişilerde ani kardiyak ölümü tetiklediğine dair kesin veriler bulunmamakla birlikte; kalp hızını artırdığı, çarpıntı ataklarını tetiklediği biliniyor. Bu içecekler yüksek dozda teofilin ve kafein içerdiğinden gerçekten enerjik hissettirebiliyorlar. Ancak ritim bozukluğu olan kişilerin bu içeceklerden uzak durmalarını öneriyoruz. Bir diğer konu da soğuk havalar. Soğuk havaların ani kalp ölümünü tetiklemesi ise şu şekilde gerçekleşiyor; Eğer kişinin koroner kalp hastalığı, geçirilmiş kalp krizi, kalp yetersizliği ya da kontrolsüz hipertansiyonu varsa; soğuk hava bu hastalıkları tetikleyip kötüleştirebilir. Bu nedenle özellikle soğuk havalarda yoğun egzersiz yapılmasını, ya da yemek sonrası egzersiz yapılmasını önermiyoruz.”</p>

<p><strong>ANİ KALP KRİZİ DURUMUNDA İLK MÜDAHALE</strong></p>

<p>Ani kalp krizi sırasında yapılması gerekenlerden bahseden Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr.&nbsp;Özveren, sözlerini şöyle sonlandırdı:&nbsp;“Kriz anında ilk birkaç dakika kritiktir.&nbsp;Eğer bu tür bir tabloyla karşılaşılırsa, hastanın&nbsp;bilinci yoksa, düz bir zemine yatırılarak solunumu ve nabzı kontrol edilmeli. Nabız yoksa hemen kardiyopulmoner resüsitasyona (CPR) başlanmalı ve 112 Acil Sağlık Hattı aranmalıdır. Bu konuda toplumun temel yaşam desteği eğitimi alması, hayat kurtarır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 May 2025 10:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/prof-dr-ozveren-ani-kalp-olumu-her-yasta-vurabilir-1746431529.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Takma kirpik kullanımında göz sağlığına dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/takma-kirpik-kullaniminda-goz-sagligina-dikkat-1212</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/takma-kirpik-kullaniminda-goz-sagligina-dikkat-1212</guid>
                <description><![CDATA[Öğr. Gör. Birgül Erbaş, takma kirpik ve kirpik kıvırıcı kullanımı konusunda önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri Programı Başkanı<strong>&nbsp;</strong>Öğr. Gör. Birgül Erbaş, takma kirpik ve kirpik kıvırıcı kullanımı konusunda önemli uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Takma kirpik yapıştırıcıları alerjiye yol açabiliyor</strong></p>

<p>Takma kirpik ve kirpik kıvırıcıların daha belirgin ve etkileyici bakışlar için sıkça kullanıldığını ifade eden Öğr. Gör. Birgül Erbaş, “Ancak bu ürünlerin yanlış kullanımı göz sağlığına zarar verebilir. Takma kirpik yapıştırıcıları bazı kişilerde alerjiye yol açabilir. İçindeki güçlü kimyasallar ciltte kızarıklık, kaşıntı ve gözlerde sulanmaya neden olabilir. Özellikle hassas ciltler için hipoalerjenik ürünler tercih edilmeli ve önce küçük bir bölgede denenmelidir.” dedi.</p>

<p><strong>Yanlış kullanım göz tahrişine neden olabiliyor</strong></p>

<p>Yanlış kullanılan yapıştırıcıların göz tahrişine, enfeksiyonlara ve kirpik dökülmesine neden olabildiğini de dile getiren Öğr. Gör. Birgül Erbaş, “Ayrıca, yanlış çıkarma işlemi doğal kirpiklerin kopmasına yol açabilir. Yapıştırıcıyı göz kapağının içine değil, sadece kirpik hattına uygulamak gerekir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kirpik kıvırma aletleri de masum değil!</strong></p>

<p>Kirpik kıvırma aletleri konusunda da uyarıda bulunan Erbaş, “Çok sert bastırmak kirpiklerin kırılmasına neden olabilir. Makyajlı kirpiklerde kullanmak, rimelin sertleşmesiyle kirpiklerin kopmasına yol açabilir. Göz kapağına çok yakın kullanmak, cildin sıkışmasına ve tahrişe sebep olabilir. Kirpik kıvırıcınızı nazikçe ve temiz kirpikler üzerinde kullanarak zarar riskini en aza indirebilirsiniz.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Aleti başkalarıyla paylaşmak göz enfeksiyonlarına yol açabiliyor</strong></p>

<p>Kirpik kıvırıcıda biriken rimel ve kirin, bakteri ürettiğine dikkat çeken Öğr. Gör. Birgül Erbaş, “Aleti başkalarıyla paylaşmak göz enfeksiyonlarına yol açabilir. Lastik kısmını düzenli değiştirmek ve her kullanımdan sonra silmek hijyen açısından önemlidir. Kıvırıcının yüzeyini alkollü bir pamukla silerek temizlemek en iyi yöntemdir. Takma kirpikler her kullanımdan sonra yağsız makyaj temizleyiciyle silinmeli ve kendi kutusunda saklanmalıdır. Kirpik kıvırıcılar haftada bir alkollü mendille silinmeli, lastik kısmı düzenli olarak değiştirilmelidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Takma kirpikler ve kıvırıcılar</strong>&nbsp;<strong>bakteri ve mantar üremesi için uygun bir ortam oluşturuyor</strong></p>

<p>Takma kirpik yapıştırıcıları ve kirpik kıvırma aletlerinin mikropların çoğalmasına neden olabileceğini de dile getiren Öğr. Gör. Birgül Erbaş, şöyle devam etti:</p>

<p>“Düzenli temizlenmeyen takma kirpikler ve kıvırıcılar bakteri ve mantar üremesi için uygun bir ortam oluşturur. Bu da göz enfeksiyonlarına, arpacık oluşumuna ve tahrişe yol açabilir. Sürekli takma kirpik kullanımı, doğal kirpiklerin zayıflamasına, dökülmesine ve incelmesine yol açabilir. Aynı şekilde, kirpik kıvırıcıyı her gün kullanmak, kirpik yapısını zayıflatır ve kırılmalara neden olabilir.”</p>

<p><strong>Göz sağlığınızı koruyun!</strong></p>

<p>Göz sağlığını korumak için takma kirpik ve kirpik kıvırıcı kullanırken hijyen kurallarına dikkat edilmesi, doğru ürünlerin tercih edilmesi ve kirpiklere düzenli bakım yapılması gerektiğini hatırlatan Öğr. Gör. Birgül Erbaş, “Göz sağlığınızı riske atmadan güzel ve hacimli kirpiklere sahip olabilirsiniz.” Şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 May 2025 12:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/takma-kirpik-kullaniminda-goz-sagligina-dikkat-1746263552.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş Tedavilerinde Dijital Uygulama RealGUIDE 6.0 ilk kez İstanbul’da Tanıtılacak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-tedavilerinde-dijital-uygulama-realguide-60-ilk-kez-istanbulda-tanitilacak-1211</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-tedavilerinde-dijital-uygulama-realguide-60-ilk-kez-istanbulda-tanitilacak-1211</guid>
                <description><![CDATA[Diş tedavilerinde dijital dönüşümün öncü yazılımı RealGUIDE, en yeni versiyonuyla 7-10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek IDEX İstanbul- Uluslararası Dental Fuar ve Konferansı’nda yerini alacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diş tedavilerinde dijital dönüşümün öncü yazılımı RealGUIDE, en yeni versiyonuyla 7-10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek IDEX İstanbul- Uluslararası Dental Fuar ve Konferansı’nda yerini alacak. Dünyada ilk kez tanıtılacak olan RealGUIDE 6.0 versiyonu, SDT Dental Studio’nun fuardaki standında diş hekimleri ve sektörün diğer profesyonellerine uygulamalı olarak da anlatılacak. 3D görüntüleme, implant planlama ve protez modelleme uygulamalarını mobil cihazlar ve bulut üzerinde entegre eden RealGUIDE, dünyanın ilk açık sistemi olarak dikkat çekici özellikler taşıyor.</p>

<p><strong>İstanbul Fuar Merkezi’nde düzenlenecek&nbsp;</strong>Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Afrika’nın en büyük dental&nbsp;<strong>buluşması IDEX İstanbul’da&nbsp;</strong>İtalyan yüksek teknoloji üretici firması 3Diemme’nin Türkiye distribütörü SDT Dental Studio’nun standında tanıtılacak olan RealGUIDE 6.0, güçlü yapay zeka algoritmalarıyla en karmaşık vakalarda bile mükemmel sonuçlar veren özelliklere sahip. Dijital platform, Diş Hekimliği’nde tüm ihtiyaçlar için zahmetsiz, yüzde 100 güvenli ve yüzde 100 başarı ile klinik diş tedavilerinde milimetrik doğruluk ile başarılı sonuçlar vererek tüm süreçleri kolaylaştırıyor.</p>

<p>Son derece basit kullanımı ile hastaları, bir parmak dokunuşuyla yönetebilmeye de olanak tanıyan cerrahi rehber planlama yazılımı RealGUIDE<strong>&nbsp;</strong>platformu, farklı yazılımlar arasında sürekli dosya alışverişinin de önüne geçiyor. Diş tedavilerinde kısa süre içinde, güvenli ve her türlü ihtiyaca uygun çözümler sunan modül, dijital iş akışı yönetimi için hem diş hekimleri hem de diş teknisyenleri için tek bir entegre ortamda hata payını sıfıra indirerek veri aktarımı da sağlıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 May 2025 11:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/05/dis-tedavilerinde-dijital-uygulama-realguide-60-ilk-kez-istanbulda-tanitilacak-1746259304.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Genetik bilimi, tıp, biyoteknoloji ve halk sağlığı alanında çığır açıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/genetik-bilimi-tip-biyoteknoloji-ve-halk-sagligi-alaninda-cigir-aciyor-1191</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/genetik-bilimi-tip-biyoteknoloji-ve-halk-sagligi-alaninda-cigir-aciyor-1191</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, günümüzde genetik biliminin etkilerinin yalnızca laboratuvar ortamıyla sınırlı kalmayıp tıp, biyoteknoloji ve halk sağlığı gibi alanlarda devrimsel sonuçlar doğurduğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Genom çalışmaları ve gen düzenleme teknolojileri başta olmak üzere genetik biliminde yaşanan devrim niteliğindeki gelişmeler sayesinde hastalıkların moleküler temelleri detaylı olarak tanımlanıyor, bireysel genetik profillere dayalı risk değerlendirme, erken tanı ve etkin tedavi stratejileri geliştirilebiliyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, günümüzde genetik biliminin etkilerinin yalnızca laboratuvar ortamıyla sınırlı kalmayıp tıp, biyoteknoloji ve halk sağlığı gibi alanlarda devrimsel sonuçlar doğurduğunu söyledi. Irmak Yazıcıoğlu, DNA’nın yapısal ve işlevsel özelliklerinin derinlemesine incelenmesinin, evrimsel süreçlerin daha iyi kavranmasının yanı sıra kalıtsal ve kompleks hastalıkların risk değerlendirmesi, erken tanısı ve etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde kritik bir rol oynadığını vurguladı.</p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, DNA ile ilgili çalışmaların önemine değindi.</p>

<p><strong>DNA, temel biyomoleküler yapı taşı</strong></p>

<p>Irmak Yazıcıoğlu, DNA’nın (Deoksiribonükleik Asit), tüm canlı organizmalarda bulunan ve kalıtsal bilgiyi nesiller boyunca aktararak organizmaların fenotipik özellikleri ve hücresel işleyişinde belirleyici rol oynayan temel biyomoleküler yapı taşı olduğunu söyledi.</p>

<p>DNA’nın keşfinin bilim dünyası açısından önemini vurgulayan Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, “Yaşamın genetik şifresini kodlayan bu eşsiz bilgi deposu, 1953 yılında James Watson ile Francis Crick’in, Rosalind Franklin’in X-ışını kristalografisi verilerine dayalı olarak geliştirdikleri çift sarmal model ile üç boyutlu yapısının açıklığa kavuşmasıyla, genetik materyalin organizasyonu, replikasyonu ve kalıtım mekanizmalarının anlaşılmasında çığır açan bir adım olarak bilim dünyasına sunulmuştur. Bu yapısal keşif, moleküler biyoloji ve genetik biliminin evriminde kritik bir dönüm noktası oluşturarak modern araştırmaların zeminini hazırlamıştır” dedi.</p>

<p><strong>İnsan Genom Projesi önemli bir adım…</strong></p>

<p>2003 yılında tamamlanan İnsan Genom Projesi’yle devasa bilimsel ilerlemelerin elde edildiğini kaydeden Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, “İnsan genomunda yer alan yaklaşık 3 milyar baz çiftinin diziliminin detaylı olarak haritalanması, genetik varyasyonların ve mutasyonların sistematik tespiti sayesinde, kalıtsal hastalıkların moleküler patogenezi hakkında derin ve bütüncül bir anlayışın geliştirilmesine olanak tanımıştır. Bu kapsamlı genomik girişim, bireyselleştirilmiş tıp yaklaşımlarının temelini oluştururken, başta kanser, kistik fibrozis, SMA (Spinal Musküler Atrofi), orak hücre anemisi ve kalıtsal metabolik hastalıklar olmak üzere birçok hastalığın erken tanısı ve hedefe yönelik tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde modern tıbbın dönüşüm sürecine katalizör görevi görmüştür” diye konuştu.</p>

<p><strong>Genetik testler ve biyobelirteç araştırmalarla riskler belirlenebiliyor</strong></p>

<p>Bilimsel gelişmelerle beraber genetik çalışmalarda önemli bir yol kat edildiğini ifade eden Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, “Bu bilimsel atılımların ardından, gelişmiş biyoinformatik yöntemler ve kapsamlı genetik analizler sayesinde genomik verilerin klinik uygulamalara entegrasyonu önemli bir dönüşüm yaşamıştır. Klinik genetik testlerin ve biyobelirteç araştırmalarının artan önemi, hastalıkların moleküler temellerinin detaylı olarak tanımlanmasını sağlayarak, bireysel genetik profillere dayalı risk değerlendirme, erken tanı ve etkin tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde belirleyici rol oynamaktadır” diye konuştu.</p>

<p><strong>Gen düzenleme teknolojileri umut vadediyor</strong></p>

<p>Son yıllarda genetik biliminde dikkat çeken gelişmelerden biri olan CRISPR-Cas9 gen düzenleme teknolojisinin, DNA dizilerinde hassas değişiklikler yapılmasına olanak tanıyan güçlü bir araç olduğunu belirten Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, “CRISPR-Cas9 gen düzenleme teknolojisi, genomun istenilen bölgelerinde mutasyonların düzeltilmesi veya belirli genlerin devre dışı bırakılması gibi işlemleri mümkün kılarak, genetik hastalıkların tedavisinde umut verici yaklaşımlar sunmaktadır. Özellikle SMA gibi nadir hastalıkların tedavisinde gen düzenleme çalışmaları, kalıcı ve hedefe yönelik çözümler geliştirilmesine olanak sağlamakta; bu teknolojinin sağladığı hassasiyet ve etkinlik, kalıtsal hastalıkların yalnızca tedavisi değil, gelecekte önlenebilir hale gelmesi yönünde de önemli bir adımdır” diye konuştu.</p>

<p><strong>DNA çözümlemesi katkılar sağlamaya devam ediyor</strong></p>

<p>Günümüzde genetik biliminin etkilerinin yalnızca laboratuvar ortamıyla sınırlı kalmayıp tıp, biyoteknoloji ve halk sağlığı gibi alanlarda devrimsel sonuçlar doğurduğunu ifade eden Prof. Dr. M. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: “DNA’nın yapısal ve işlevsel özelliklerinin derinlemesine incelenmesi, evrimsel süreçlerin daha iyi kavranmasının yanı sıra kalıtsal ve kompleks hastalıkların risk değerlendirmesi, erken tanısı ve etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde kritik bir rol oynamaktadır. DNA’nın çözümlenmesiyle elde edilen bilgi birikimi, canlı organizmaların biyolojik bütünlüğünün kavranmasında ve modern tıbbın dönüşümünde devrim niteliğinde katkılar sağlamaya devam etmektedir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Apr 2025 22:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/genetik-bilimi-tip-biyoteknoloji-ve-halk-sagligi-alaninda-cigir-aciyor-1746040872.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş eti çekiliyorsa kemik de eriyordur!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-eti-cekiliyorsa-kemik-de-eriyordur-1185</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/dis-eti-cekiliyorsa-kemik-de-eriyordur-1185</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, diş eti çekilmesinin nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş diplerinde sarılık fark ediliyorsa çekilme olabilir!</strong></p>

<p>Diş eti çekilmelerinin genel olarak diş taşlarına bağlı olarak oluştuğunu kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Diş taşı birikimiyle birlikte diş eti itilmesi gerçekleşir. Frenulum dediğimiz ağız içerisinde bir takım kas bağlantıları vardır. Bu kas bağlantıları bazen dişe yakın yerden bağlandığı için dudağın her hareketiyle diş etinin çekilmesine sebep olur.” dedi.</p>

<p>Bu gibi durumlarda frenektomi denilen işlemle kas bağlantısının alındığını dile getiren Güler, “Tırnakla diş etini geri itme ağıza kalem, anahtarlık gibi ürünler alma ve agresif diş fırçalama gibi durumlarda diş eti geri çekilebilir. Diş normalde daha beyaz kök ise sarı renklidir. Bakıldığında bu renk ayrımı anlaşılır. Sarılık fark ettiğimizde diş eti çekilmesi yaşanmış olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Diş eti çekilmesi kemik kaybının da göstergesi!</strong></p>

<p>Diş etinin sadece kendisinin yalın olarak çekilmediğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, şöyle devam etti:</p>

<p>“Diş eti ile kemik arasında her zaman belirli bir mesafe vardır. Dolayısıyla diş eti çekildiği zaman kemikte çekilmiş, erimiştir. Yani kemik kaybı da vardır. Dişin kökünü kemik üzerinde tutan alveolitlerdir. Bunda erime olursa diş sallanmaya başlar, zamanla çekilmesi gerekebilir. Aynı zamanda diş eti çekilmesi olan dişte kök yüzeyi açıktadır. Kök yüzeyi çok pürüzlü bir yapıya sahiptir, mine gibi pürüzsüz değildir. Bu nedenle yemek artıklarının daha fazla oluşmasına neden olur. Temizlenmesi çok daha zordur. Temizlenmemesi durumunda da diş çürüklerine sebep olabilir.”</p>

<p><strong>Diş etinin eski konumuna getirilmesi her hastaya uygulanamayabilir!</strong></p>

<p>Diş taşı birikimiyle alakalı diş eti çekilmelerinin altı ayda bir diş temizliği yapılarak önlenebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Bunun dışında frenulum ile ilgili ya da kişinin kendi ağız içini etkileyen müdahaleleri ile diş eti çekilmesi durumunda onların tedavisi yapılmalıdır. Diş etinin yeniden eski konumuna getirilmesi her hastada yapılamaz. Ağız içi ölçümler uygunsa damaktan aldığımız parçalarla diş etinin çekilmesine cerrahi operasyonla müdahale edilebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Apr 2025 14:28:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/dis-eti-cekiliyorsa-kemik-de-eriyordur-1746012486.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeğinizin Bağışıklığını Güçlendirmeye Yardımcı 4 Altın Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bebeginizin-bagisikligini-guclendirmeye-yardimci-4-altin-oneri-1178</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bebeginizin-bagisikligini-guclendirmeye-yardimci-4-altin-oneri-1178</guid>
                <description><![CDATA[Bebeğin anne rahmine düştüğü ilk andan itibaren sağlıkla dünyaya gelebilmesi ve anne- bebek sağlığının korunması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bebeğin anne rahmine düştüğü ilk andan itibaren sağlıkla dünyaya gelebilmesi ve anne- bebek sağlığının korunması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekiyor. Anne adayının yaşı, kalıtsal hastalıkları, beslenme şekli, yaşam biçimi, uyku düzeni ve pek çok durum bebeğin gelişim sürecini etkileyebiliyor. Bebeklerin bağışıklık sistemlerinin güçlü olması onları hastalıklardan koruyor ve sağlıklı bir yaşam sürebilmelerinde büyük bir yer tutuyor. Bağışıklık, tek bir etkene bağlı değil, pek çok etkenle birlikte ortaya çıkan bir sonuç olarak ifade ediliyor. Bundan dolayı bebek sağlığı için birde fazla kritere uyularak bağışıklığın desteklenmesi gerekiyor. Memorial Dicle Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Aycan Yıldız, bebeklerde bağışıklığı artırmaya yönelik öneriler paylaştı.</p>

<p><strong>Anne sütü hem sizi hem bebeğinizi korur</strong></p>

<p>Özellikle ilk 6 ay olmak üzere mümkünse bebeğin ilk 24 ay anne sütünü alması bağışıklık sisteminin güçlenmesine ve hastalıkları daha hafif atlatmasına yardımcı olmaktadır. Bebeğin gelişimini ve büyümesini destekleyecek tüm besin maddeleri anne sütünün içerisinde yer almaktadır. Yalnızca büyüme ilişkili olmayan bu durum bebeğin sağlığının korunması bakımından zengin içeriği ile antikorlar olarak bilinen koruyucu maddeler içermektedir. Bu mucizevi besin yalnızca bebeği değil aynı zamanda emziren annelerin de toplumda meme kanseri riskini önemli ölçüde azalttığı düşünülmektedir. Hem anne hem de bebek sağlığı açısından emzirme önem taşır.&nbsp;</p>

<p><strong>Ek gıdaya geçiş sürecini önemseyin &nbsp;</strong></p>

<p>Gelişim ve büyüme süresi sağlıklı ilerleyen bebeklerde genellikle ilk 6 ay sonrası anne sütüne ek olarak tadım şeklinde başlanarak ek gıdaya geçiş önerilmektedir. Toplumda var olan “kilolu bebek sağlıklı bebektir” yanlış bir algıdır. Bazen bu algı yeni ek gıdaya geçen bebeklerde kilo alımını hızlandırmak için aşırı şeker içeren besinlerin tüketilmesine yol açmaktadır. Bu durumun bebeğe faydadan çok zararı olacaktır. Burada önemli olan bebeğin ideal kiloya yakın bir ağırlıkta olmasıdır. Bebeğin ne kadar çok beslendiğinden ziyade nasıl beslendiği ile ilgilenilmelidir. Bebeğin ayına göre ve mevsim ürünlerine göre yeşil sebze, balık, kuru baklagiller, et, yumurta gibi besin değeri açısından yüksek vitamin ve mineralli besinlerin ölçülü şekilde tüketilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki bebeklik döneminde oluşmaya başlayan bağışıklık sistemi bebeğinizin tüm yaşam boyunca sağlığını etkileyecek bir durumdur. Bundan dolayı beslenme konusunda özen gösterilmelidir.&nbsp;</p>

<p><strong>Bebek ayına uygun uyku düzenini oturtun&nbsp;</strong></p>

<p>Bebeklerde ilk dönemlerde orta sertlikte bir yatakta sırt üstü pozisyonda uykuya yatırılmalıdır. İlk bebeklik döneminde süt çürütme olarak bilinen sütün geri atılması veya bebeğin kusması bazı uyku pozisyonlarında ağza geriye kaçma ihtimalinden dolayı tehlikeli olabilmektedir. Bilişsel, fiziksel ve duygusal gelişimin temelini oluşturan uyku aynı zamanda bağışıklık sistemi ile de ilişkilidir. Bebekler 0-3 ayda 13-18 saat arası, 3-6 ay arası 14-16 saat ve 6-12 ay arası 10-12 saat kadar uyuyabilmektedir. Uyku aynı zamanda büyüme ve bağışıklık için önemli bir kriterdir. Bebeğin doğru saat diliminde belirtilen ölçeklerin çok altına veya üstüne çıkılmayacak şekilde uykuya yatırılması gelişimsel sürecini destekleyecektir.</p>

<p><strong>Aşı takvimine mutlaka uyun</strong></p>

<p>Yetişkin bireylere oranla bebeklerin bağışıklık sisteminin daha güçsüz olması ve henüz yeni yeni oluşuyor olması bazı hastalıkların bebeklerde daha ağır geçirilmesine neden olabilmektedir. Ağır seyreden hastalıklar bazı durumlarda kalıcı hasarlara neden olabileceği gibi ani kayıplara da yol açabilmektedir. Özellikle ülkemizde kabul edilen ve belli dönemlerde yapılan aşıların bebek ve çocuk sağlığı ile toplum sağlığının korunması için yapılması gerekmektedir. Aşı takvimimizde yer alan bazı özel aşıların ise doğru zaman ve uygun şartlarda yapılması tavsiye edilmektedir. Özellikle rotavirüs gibi her çocuğun 5 yaşına kadar en az bir kez geçirdiği sulu ishal, ateş ve kusma gibi şikayetler ile çoğunlukla aşısız çocuk ve bebekleri hastaneye yatışa kadar götüren bu virüs aşı ile daha hafif atlatılabilmektedir. &nbsp; Menejit konusunda ülkemiz orta risk grubunda yer almaktadır. Ancak bu virüs hastalığı, &nbsp;ölüm dahil ağır ve ciddi hasarlara yol açabilir. Bu yüzden menejit aşılarının doğru zaman ve uygun şartlarda yapılması önerilmektedir.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Apr 2025 12:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/bebeginizin-bagisikligini-guclendirmeye-yardimci-4-altin-oneri-1746004709.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kontrol edilemeyen kıskançlık ilişkiyi yıkıma sürükler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kontrol-edilemeyen-kiskanclik-iliskiyi-yikima-surukler-1163</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/kontrol-edilemeyen-kiskanclik-iliskiyi-yikima-surukler-1163</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, kıskançlık duygusunun psikolojik, biyolojik ve toplumsal nedenleri ile sağlıksız hale geldiğinde bireyler ve ilişkiler üzerindeki yıkıcı etkileri hakkında bilgi verdi ve bu durumla başa çıkmak için önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Birçok faktör kıskançlık duygusunu tetikleyebiliyor</strong></p>

<p>Kıskançlığın insan doğasının en karmaşık ve en ilkel duygularından birisi olduğunu aktaran&nbsp;Dr. Mert&nbsp;Sinan&nbsp;Bingöl, “Normalde ‘olağan’ bir duygu olarak hissedilmesine rağmen, eğer kontrolsüz bir hal alırsa, hem bizi hem de ilişkimizi yıpratmaya başlayabilir.” dedi.</p>

<p>Sağlıksız kıskançlığın pek çok sebebi olabileceğini ifade eden Bingöl, “Özellikle kişide özgüven eksikliği olması, partnerini aşırı sahiplenmesi, değersizlik ve yetersizlik hissi nedeniyle kendisini güzel veya çekici bulmaması, ‘partnerimi ne kadar çok kontrol edersem, aldatılma olasılığımı o kadar çok azaltırım’ yanılgısı, yoğun terk edilme korkularının olması, sürekli başkalarının ilişkileriyle kendi ilişkisini kıyaslaması, son yıllarda artan sosyal medya etkileşimleri, partnerin tutarsız davranışlarının olması veya bir başkasına ilgi göstermesi gibi sebepler kıskançlığı ortaya çıkarabilir. Ayrıca kültürel değerler, inançlar ve ataerkil söylemler, kıskançlığın günümüzde daha sık yaşanmasına sebep olabilmekte.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Erkekler cinsellik, kadınlar duygusal temelli kıskançlık yaşıyor&nbsp;</strong></p>

<p>Psikoloji dünyasında Freud’un, kıskançlığı çocukluk dönemine ait olan çözülmemiş travmalara bağladığı, Klein’ın ise babaya karşı hissedilen kuşku ve rekabet duygusuna dayandırdığının gözlendiğini dile getiren&nbsp;Dr. Mert&nbsp;Sinan&nbsp;Bingöl, şunları söyledi:</p>

<p>“Bilişsel yaklaşımda kıskançlık, öğrenilen bir tepki olarak ele alınırken, sosyo-kültürel yaklaşımda, kültürel etkileşimlerin ve söylemlerin önemi vurgulanır. Evrim teorisyenleri ise, kıskançlık hissinin doğuştan geldiğini, hem erkeklerde hem kadınlarda benzer düzeyde görüldüğünü, fakat erkeklerin daha çok ‘cinsellik’ temelli, kadınların ise daha çok ‘duygusal’ temelli kıskançlık yaşadığını vurgulamıştır.”</p>

<p><strong>Biyolojik nedenler kıskançlığı artırabiliyor!</strong></p>

<p>“Biyolojik açıdan bakıldığında, araştırmalar hem obsesif kişilerde, hem aşıklarda, hem de patolojik kıskançlığı olanlarda ‘serotonin’<strong>&nbsp;</strong>düzeylerinin<strong>&nbsp;</strong>aşırı<strong>&nbsp;</strong>miktarda<strong>&nbsp;</strong>azaldığını ve ‘dopamin’ dengesizlikleri olduğunu göstermiştir.” diyen&nbsp;Dr. Mert&nbsp;Sinan&nbsp;Bingöl, bu nedenle, kişide patolojik kıskançlık varsa, tedavi amacıyla serotonin veya dopamin düzenleyici ilaçların önerilebildiğini kaydetti.</p>

<p>Bunun dışında, beynin sağ lobunda gözlenen kanamaların ve diğer olası hasarların, kişide aşırı güvensizlik ve şüpheciliğe yol açtığını da sözlerine ekleyen Bingöl, buna bağlı olarak da bazı bireylerde aşırı kıskançlık duygularının tespit edildiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Kıskançlık duygusu, kontrol edilemediğinde ilişkiyi yıkıma sürükleyen bir zehir gibi…</strong></p>

<p>İlişkilerde, sahiplenici, korumacı veya aşırı hassas tavırların, bazı partnerler tarafından yanlışlıkla ‘sevgi’ olarak değerlendirebildiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Mert&nbsp;Sinan&nbsp;Bingöl, “Özellikle medyada, ‘seven insan kıskanır, ya benimsin ya kara toprağın’ gibi klişe söylemlerin yer alması, ciddi bir sorundur. Seven insan, tabi ki kıskanır, fakat bu kıskançlık sağlıklı ölçülerde olmalıdır.” dedi.</p>

<p>Kıskançlık duygusunun, kontrol edilemediğinde ilişkiyi yıkıma sürükleyen bir zehir gibi olduğunun altını çizen Bingöl, ancak doğru miktarda yer aldığında, ilişkiyi geliştirici ve canlandırıcı bir rehbere de dönüşebilir dedi.</p>

<p><strong>Kıskançlık sorun haline geldiğinde önlem alınmazsa partnere yönelik fiziksel şiddet başlayabilir</strong></p>

<p>Sağlıksız kıskançlığın&nbsp;yıpratıcı bir süreç olduğuna işaret eden&nbsp;Dr. Mert&nbsp;Sinan&nbsp;Bingöl, şöyle devam etti:</p>

<p>“Sürekli partnerini takip etmek, mesajlarını okumak, sosyal medya hesaplarını kontrol etmek gibi özgürlüğü kısıtlayıcı davranışlara sebep olur. ‘Kiminle görüştün? Neredeydin? Neden geç kaldın?’ sorularının sonu gelmez. Yersiz şüpheciliğin ve alınganlıkların yoğunlaşarak devam etmesi, kıskançlığın ciddi bir ruhsal sorun haline geldiğinin net göstergesidir. Bu aşamaya gelindiğinde, önlem alınmazsa maalesef partnere yönelik fiziksel şiddete de sebep olabilmektedir.&nbsp;</p>

<p>Kıskançlık cinayetlerinin çoğunun gerçek bir aldatma vakasından değil, kişinin kendi şüphe, korku ve kuruntularından kaynaklandığı bilinmektedir, bu nedenle gerektiğinde uzman desteği almak ihmal edilmemelidir.&nbsp;Öte yandan, kadın cinayetlerinin bir kısmının, medyada ‘kıskanç eş, kıskanç koca, kıskanç sevgili’ başlığı altında normalleştirilerek yansıtılması, ülkemizde kıskançlığın algılanma biçimlerini olumsuz etkilemektedir.”</p>

<p><strong>İlişki, kıskançlık ve kontrol üzerine değil, güven ve anlayış üzerine kurulmalı</strong></p>

<p>Sağlıksız kıskançlıkla nasıl başa çıkılabileceği konusunda önerilerde bulunan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yoğun kıskançlık duygularıyla mücadele edebilmek için, ilk olarak bu duygunun varlığı fark edilmeli ve nereden kaynaklandığı anlaşılmalı. Yani bizim kendimizden mi, partnerimizden mi, yoksa diğer insanlardan mı kaynaklandığı tespit edilmeli. Partnerle daha açık ve şeffaf iletişim kurulmalı.&nbsp;İlişki, kıskançlık ve kontrol üzerine değil, güven ve anlayış üzerine kurulmalı.&nbsp;Mevcut ilişkinin, diğer ilişkilerle kıyaslanmasına son verilmeli.&nbsp;Eğer kıskançlık duygusu ilişkiyi yıpratmaya başladıysa, bir uzman desteği almak çok faydalı olabilir.”</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 20:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/kontrol-edilemeyen-kiskanclik-iliskiyi-yikima-surukler-1745950097.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koronavirüsle beraber 25-44 yaş arasında kalp krizi oranı yüzde 30 arttı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/koronavirusle-beraber-25-44-yas-arasinda-kalp-krizi-orani-yuzde-30-artti-1160</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/koronavirusle-beraber-25-44-yas-arasinda-kalp-krizi-orani-yuzde-30-artti-1160</guid>
                <description><![CDATA[Yapılan son araştırmalar koronavirüsle beraber 25 ila 44 yaş arasında kalp krizi oranının yüzde 30 arttığını gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yapılan son araştırmalar koronavirüsle beraber 25 ila 44 yaş arasında kalp krizi oranının yüzde 30 arttığını gösteriyor. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bilge Erdoğan, kalp krizinin yaşanmadan önce hastaların büyük çoğunluğunda kritik sinyaller verdiğini söylüyor. Ancak Prof. Dr. Erdoğan, özellikle diyabetik hasta ve yaşlılarda kalp krizinin işaret vermeden meydana gelebileceği konusunda da uyarıyor. Peki, kalp krizinden önce vücudumuz bizi nasıl uyarıyor? Son yıllarda kalp krizi vakalarındaki artışın ardında ne var? Erken tanı neden önemli? Prof. Dr. Mustafa Bilge Erdoğan, kalp kriziyle ilgili merak edilenleri şöyle anlattı:</p>

<p><strong>HER İKİ HASTADAN BİRİNDE SEMPTOMLAR GÖRÜLÜYOR</strong></p>

<p>“Kalp krizi geçiren hastaların önemli bir kısmında daha önce bazı belirtiler veya risk işaretleri olabilir, ancak bunlar her zaman açık ya da belirgin olmak zorunda değil.&nbsp;Yüzde 50-70 civarında hastada, kalp krizinden günler ya da haftalar önce bazı uyarıcı semptomlar görülebilir.&nbsp;Bu belirtiler genellikle göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, halsizlik gibi bulgulardır. Ancak yüzde 25-30 kadar hastada hiçbir ön belirti olmadan kalp krizi meydana gelebilir. Bu özellikle diyabetik hastalarda ve yaşlılarda daha sık görülür.&nbsp;Bununla beraber yaklaşık yüzde 10-20 hasta ise&nbsp;sessiz geçirir. Bu türde hasta farkında bile olmayabilir. Kriz tesadüfen EKG veya başka bir görüntüleme sırasında saptanabilir.</p>

<p><strong>GECE UYKUDAN UYANDIRAN GÖĞÜS AĞRISI</strong></p>

<p>Kalp krizi belirtileriyse genellikle benzer şekilde karşımıza çıkar. Eforla gelen göğüs ağrısı veya baskı hissi, nefes darlığı, efor kapasitesinde azalma, sırta, kola, çeneye vuran ağrı, aşırı yorgunluk ve gece uykudan uyandıran göğüs rahatsızlığı olarak genellikle ‘ben geliyorum’ der. Bununla birlikte&nbsp;hipertansiyon, diyabet, hiperkolesterolemi, sigara, aile öyküsü ve obezite gibi riskler varsa ön belirti olmasa da risk yüksektir.&nbsp;Bulgularımız kadınlarda belirtilerin değişebildiğini de gösteriyor. Mesela mide bulantısı, yorgunluk ve sırt ağrısı gibi rahatsızlıklar karşımıza çıkabiliyor.</p>

<p><strong>KORONAVİRÜSLE BERABER KALP KRİZİ ARTTI</strong></p>

<p>Son yıllarda Türkiye ve dünyada kalp krizinde artış göze çarpıyor. Bunun birçok sebebi olsa da en önemlisi COVİD-19 salgını olarak görülebilir. Son bulgular özellikle 25 ila 44 yaş arasında kalp krizi görülme oranının yüzde 30 arttığını gösteriyor. Bunun yanında yaşam tarzı da etkili. Pandemi sürecinde fiziksel aktivitenin azalması, sağlıksız beslenme ve obezite gibi faktörler kalp krizi riskini yükseltiyor. Yine genetik faktörler ve ailesel hiperkolesterolemi de kalp krizi riskini artıran faktörler arasında yer alıyor. Ayrıca yine pandeminin etkisiyle rutin sağlık kontrollerinin ihmal edilmesi de kalp krizine yönelik tedavide geç kalınmasına yol açtığını söylemek mümkün. Tüm bunları dikkate aldığımızda, erken tanı&nbsp;korener arter (damar tıkanıklığı) hastalıklarında, hastalığın ilerleyerek kalp krizine neden olmaması için çok önemli. Erken tanı ile damar tıkanıklığı fark edilerek tedaviye hemen başlanılır. Bu aşamada damar daralması ilerlemeden müdahale edilirse kişi uzun süre normal yaşamına devam edebilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 20:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/koronavirusle-beraber-25-44-yas-arasinda-kalp-krizi-orani-yuzde-30-artti-1745951218.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda yapılmalı”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bilimsel-tartismalarin-ekranlarda-degil-uzmanlar-arasinda-kapali-ortamlarda-yapilmali-1152</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/bilimsel-tartismalarin-ekranlarda-degil-uzmanlar-arasinda-kapali-ortamlarda-yapilmali-1152</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki depremin ardından toplumda yaşanan korku ve kaygı duyguları ile deprem psikolojisi konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Depreme 360 derece açıyla bakmak gerekir</strong></p>

<p>Depreme 360 derece açıyla bakmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sadece yer bilimleri açısından bakma eğilimi kaygıyı artırıyor. Deprem sonrası psikoloji üç aşamadan oluşuyor. İlk 15 gün içerisinde yaşanan akut stres doğaldır ve genellikle kendiliğinden düzelir. Eğer bu durum dört haftayı aşarsa, posttravmatik stres bozukluğu riski ortaya çıkar. Sekiz haftayı geçtiğinde ise profesyonel klinik yardım alınması gerekir.” dedi.</p>

<p><strong>Deprem korkusu kişilik yapısına göre farklılık gösteriyor</strong></p>

<p>Deprem korkusunun kişilik yapısına göre farklılık gösterdiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, bazı kişilerin dışarıdan sakin görünmesine rağmen içsel panik yaşayabileceğini, bu tür durumlarda soğukkanlılığın bir savunma mekanizması olduğunu, ancak çözüm bulunamadığı takdirde kronik strese dönüşebileceğini belirtti.</p>

<p>Deprem korkusunun artmasında belirsizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının büyük etkisi olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tarhan, Japonya örneğine vererek, güçlü sistemlerin, toplumun deprem korkusunu azaltmada etkili olduğunu söyledi.</p>

<p><strong>Sorgulamadan inanmamak lazım!&nbsp;</strong></p>

<p>Deprem tahminleriyle ilgili kamuoyunda yapılan çelişkili açıklamaları da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>”Her uzman kendi penceresinden bakarak açıklamalar yapıyor. Bu tür bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda, bilimsel platformlarda yapılması gerekiyor. Resmi kurumlar, uzman görüşlerini bilimsel veriler ışığında değerlendirip toplumla net, güven verici bir dille paylaşmalı. Aksi takdirde halkta daha fazla kaygı ve güvensizlik oluşuyor. Biri diyor ki ‘İstanbul’u terk edin’. Diğeri ‘Geçti bitti.’ Bunu söylerken sadece kendi penceresinden bakıyorlar. En kötü senaryoya göre hareket ediyorlar. En kötü senaryoya karşı kendi ruh halini topluma yansıtıyor. Onun için şu andaki deprem uzmanlarının söylediklerinin hepsini sorgulamadan inanmamak lazım. Yani fazla iyimser olanı da fazla kötümser olanı da.”</p>

<p><strong>Topluma yeni stres faktörleri eklendi</strong></p>

<p>Deprem sonrası oluşan kronik stresin toplum üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan “Toplumda kronik bir mutsuzluk hali var. Zaten çalkantılı bir toplumuz, buna yeni stres faktörleri eklendi. Bu tür durumlar grup stresi oluşturur ve sonuçta tartışmalar, kavgalar ve şiddet olayları artar,” dedi.</p>

<p>Toplumda zaten var olan suç oranlarının daha da artabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, bu gibi dönemlerde liderliğin kritik rol oynadığını ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Toplum, yöneticilere ve karar vericilere güven duymazsa kriz daha da derinleşir. Liderler gerçekleri gizlerse kaygı artar. Güvenin kaybolduğu yerlerde kimse rahat edemez. Şu an Türkiye’de depremle ilgili plan ve projeler hazırlandı hissi oluşmadı.” ifadelerini kullandı.&nbsp;</p>

<p><strong>İletişim sistemleri yetersiz kaldı!</strong></p>

<p>Deprem sonrası iletişim sistemlerinin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirileri de değerlendiren Tarhan, ”İnternet ve telefon hatları çöktü. Sonrasında sadece özürler geldi. Bu tür afetlere hazırlıkta devletin düzenleyici ve denetleyici rolü çok önemli. Vatandaş vergisini ödüyor; karşılığında etkili kriz yönetimi bekliyor.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Deprem için beyin egzersizleri önerisi</strong></p>

<p>Deprem korkusuyla baş etmek için ”kabul egzersizleri” yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, Japonların da kullandığı ’Acceptance Commitment Therapy’ (Kabul ve Kararlılık Terapisi) tekniklerini önerdi.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, egzersizlerin temel adımlarını şöyle açıkladı:</p>

<p>“Korkuya şefkatle yaklaşmak; korkuyu reddetmek yerine onu kabul etmek gerekiyor. Özellikle çocuklar, ebeveynlerinin tepkilerine göre şekilleniyor. Anne-baba soğukkanlı olursa çocuk da korkuyu daha kolay yönetiyor. Nefes ve kas gevşeme egzersizleri; bedenle iletişim kurarak geçmişte aşılmış stresli durumları hatırlamak, şükran duygusunu artırmak önemli. ‘Şu anda sağlıklıyım, şu anda bilincim yerinde’ gibi olumlu düşünceler zihni rahatlatır. Zihinsel sığınak oluşturmak; büyük bir anlamın parçası olduğunu hissetmek kişiye güç verir. İnanç sistemlerinde olduğu gibi yüksek bir varlığa güvenmek, evrende bir düzen olduğunu görmek insanı rahatlatır. Panik anında yalnız olmadığını bilmek çok önemli.” &nbsp;</p>

<p><strong>Sosyal temas travma etkisini azaltıyor!</strong></p>

<p>Deprem gecesinde insanların aileleriyle birlikte olma ihtiyacının arttığını gözlemlediklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, ”Bu içgüdüsel bir davranış. Sosyal temas travmanın etkisini azaltır.” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>Travmalar, anlam arayışını yoğunlaştırıyor…</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, travma anlarında insanların anlam arayışının yoğunlaştığını belirterek, ”Böyle anlarda insan hayatı, değerleri, ilişkileri ve benlik algısını yeniden gözden geçirir. Korkuyu kabul egzersizi yapmak, kendine şefkatle yaklaşmak ve geçmişi pozitif değerlendirmek önemlidir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Kontrol duygusu yüksek olan kişilerin korkuyu daha yoğun yaşadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Özellikle panik bozuklukta bu durumun sıkça görülür. Bütçesi milyar doları bulan bir şirketi yöneten bir iş insanı, kendi tansiyonunu yönetemediğini söylemişti. Çünkü insanın kontrol edebileceği ve edemeyeceği şeyler vardır.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Çocuklarda travma yönetimi nasıl olmalı?</strong></p>

<p>Çocukların deprem gibi travmatik olaylardan etkilenme biçiminin yaş gruplarına göre değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, 0-6 yaş arasındaki çocukların en çok bağlılık ilişkisine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarhan, ”Deprem anında çocuklar mutlaka anne-baba ile birlikte olmalı. Onların yanında olmak, beyinde güven ve sevgi hormonu oksitosin salgılanmasını artırıyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p>6 yaş sonrası çocukların ise olayları sorgulamaya başladığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, ”Bu yaş grubundaki çocuklar ’Neden oldu? Bana bir şey olur mu? Sana bir şey olur mu?’ gibi sorular sorar. Bu dönemde çocukları susturmak yerine, onları dinlemek çok önemli. Konuşmak değil, duygularını ifade etmelerine izin vermek gerekir.” dedi.</p>

<p>Anne-baba tutumunun çocukların travmaya karşı dayanıklılığını doğrudan etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, ”Büyük insan tepkisi beklemeyelim ama büyük insan gibi yaklaşalım. Çocuğun kendini değerli ve güvende hissetmesi, bu dönemin en önemli kazanımıdır.” İfadesinde de bulundu.</p>

<p><strong>Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri ne?</strong></p>

<p>Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri üzerine de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Tarhan, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin yaşadığı kimlik sorgulamalarının, anlam arayışlarının doğal olduğunu vurguladı.</p>

<p>Ergenlik döneminin “Ben kimim? Nereye yönelmeliyim? Niçin?” gibi soruların yoğunlukla sorulduğu fırtınalı bir dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaş grubunda varoluş ve anlam sorgulaması yapmaları sağlıklı bir gelişim göstergesidir. Deprem gibi büyük olaylar da bu sorgulamaları tetikleyebilir. Eğer ergenler bir grup içinde güvenli bir ortamdaysalar birbirlerine desteklerler. Dış arkadaşlık aileden daha önemlidir. Ergenlik döneminin doğası budur. Aileler bu dönemde ergenlere akıl vermekten çok onların fikirlerine başvurmalı. ’Sence ne yapabiliriz?’ gibi sorularla aidiyet duygusu güçlendirilmelidir. Bu yaklaşımın bile terapötik etkisi olur” diye konuştu.</p>

<p><strong>Narsistler depremden daha fazla korkar!</strong></p>

<p>Narsistik kişilerin dışarıdan korkmuyormuş gibi görünebileceklerini ancak depremden en çok korkan gruplardan biri olduklarını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Narsistik kişiler, güçlü görünme zorunluluğunda oldukları için korkularını gizlerler. Aslında güçlü bir karaktere sahip değillerdir; sadece güçlü rolünü oynarlar. Kritik anlarda, örneğin bir depremde, en hızlı kaçış tepkisini gösterenler arasında olabilirler.” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Zorluklar, daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunar!&nbsp;</strong></p>

<p>Türkiye’nin zor bir coğrafyada bulunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, son dönemde toplumda ‘kalabalıklar içinde yalnızlık’ kavramının yaygınlaştığını belirtti.&nbsp;</p>

<p>“Üzerine bir de deprem kaygısı eklendiğinde toplumda geleceğe dair umutsuzluk duyguları artabiliyor. Ancak Türkiye geçmişte çok daha büyük krizleri aştı. İstiklal Savaşı, I. Dünya Savaşı gibi büyük zorluklar yaşandı. O dönemlerde bir amaç vardı; şimdi de toplum olarak yeni bir amaç belirlememiz gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, yaşanan zorlukların insanlara daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>Kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var!</strong></p>

<p>Herkesin kendini sorgulaması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de şu andaki bu gerilim ortamını hak etmiyor. Şu anda Türkiye’yi kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var. Şu anda herkesin kendisini sorgulaması gerekiyor. Bu olaylar bize ne öğretti diye düşünmeliyiz.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p>Türkiye’deki sosyal yapıdaki çözülmelere de dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, aile sistemindeki çöküş, gençlerin evlilikten uzaklaşması, ekonomik sıkıntılar ve yalnızlık gibi sorunların toplumun genel ruh halini olumsuz etkilediğini kaydetti.&nbsp;</p>

<p><strong>Gençlere güven ve adalet duygusu verilirse sorunların büyük kısmı çözülür</strong></p>

<p>Bu olumsuzluklara rağmen, toplumsal barışı sağlayacak ortak bir anlamın bulunabileceğini ancak toplumda ciddi bir kaygı ortamı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, ”Şu anda toplumda savaş ortamı ruh hali hâkim. İnsanlar gelecekle ilgili güven ve ümit duygusunu hissedemiyor. O yüzden yeni bir amaç ve vizyon ortaya konulması gerekiyor. Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi ortak bir amaç etrafında birleşilirse, toplumdaki stresin ve olayların yüzde 50’si azalır.” dedi.</p>

<p>Toplumun sessiz kalmasının da riskli olduğuna değinen Prof. Dr. Tarhan, karamsarlığa kapılmadan umutla hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. Özellikle genç nesilde adalet beklentisinin yüksek olduğunu belirten Tarhan, ”Gençler kötü değil. Masumiyet arayışı içindeler. Onlara güven ve adalet duygusu verirsek, sorunların büyük kısmı çözülür.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 16:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/bilimsel-tartismalarin-ekranlarda-degil-uzmanlar-arasinda-kapali-ortamlarda-yapilmali-1745931863.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşı kararsızlığı, dünyayı tehdit eden 10 küresel sorundan bir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/asi-kararsizligi-dunyayi-tehdit-eden-10-kuresel-sorundan-bir-1149</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/asi-kararsizligi-dunyayi-tehdit-eden-10-kuresel-sorundan-bir-1149</guid>
                <description><![CDATA[Son günlerde özellikle okul çağı çocuklarda artan vaka sayılarıyla gündeme gelen meningokok enfeksiyonları (menenjit), aşı ile korunmayı yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde özellikle okul çağı çocuklarda artan vaka sayılarıyla gündeme gelen meningokok enfeksiyonları (menenjit), aşı ile korunmayı yeniden gündeme taşıdı. Vakaların çok büyük bir kısmında meningokok aşısının olmadığı dikkat çekerken; özellikle, başta risk grubundaki çocuklar ve yetişkinler olmak üzere herkesin bu konuda güvenilir ve temiz bilgilere erişimi gittikçe daha önemli bir konu haline geliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Hemen hepsi bulaşıcı olan enfeksiyon hastalıkları, çocukluk yaş grubundaki sağlık sorunlarının en önemli sebeplerinden biri. Bu hastalıklardan korunmaya yönelik aşı uygulamaları ise, çocukluklarda koruyucu sağlık hizmetlerinin önde gelen yapıtaşlarından biri. Aşılama, riskli grupları da (Gebeler, çok küçük bebekler, savunma sistemi yetersizliği olanlar, organ nakli yapılanlar, dalağı alınanlar, böbrek yetmezliği olanlar, kanser hastaları gibi) bu enfeksiyonlara karşı koruyarak bulaşıcılığı engelliyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Özellikle COVID-19 pandemisi sonrası ülkemizde de hızla artan aşı reddi ve aşı kararsızlığı sorununun tekrar ele alınması gerektiğine dikkat çeken İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Serkan Atıcı, aşılarla ilgili bilgi kirliliği ile mücadele edilerek, ailelerin şeffaf ve doğru bilgilendirilmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Unutulmamalı ki; aşılama oranları düştüğünde, aşılanmamış ya da eksik aşılı çocuk sayısı arttığında, kaybolup gitmekte olan bazı hastalıkları tekrar görmeye; kızamık, meningokok gibi enfeksiyonlarla da daha sık karşılaşmaya başlayacağız. Bu noktada ailelere büyük rol düşüyor. Uzmanlara güvenilmeli ve bu yönde gerekli önlemler alınmalı.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 13:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/asi-kararsizligi-dunyayi-tehdit-eden-10-kuresel-sorundan-bir-1745923828.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Estetik yaptırmak isteyenlerin en sık düştüğü 5 hata!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/estetik-yaptirmak-isteyenlerin-en-sik-dustugu-5-hata-1146</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/estetik-yaptirmak-isteyenlerin-en-sik-dustugu-5-hata-1146</guid>
                <description><![CDATA[ Acıbadem Taksim Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün “Artık pek çok kişi, fotoğraflarındaki düzenlemeleri gerçek hayatta da elde etmeyi istiyor"dedi.. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformları, günümüzde güzellik anlayışını köklü bir şekilde değiştirdi. Sürekli karşımıza çıkan filtreli fotoğraflar ve mükemmel görünümler, pek çok kişiyi, bu görüntüleri kendilerine hedef alarak estetik cerrahiye yöneltiyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün</strong>&nbsp;“Artık pek çok kişi, fotoğraflarındaki düzenlemeleri gerçek hayatta da elde etmeyi istiyor. ”Snapchat dismorfisi” adı verilen bu olgu, kişilerin düzenledikleri selfie’lerinden memnun kalıp, o görüntüyü gerçek hayatta da yakalamak istemelerini tanımlar. Ancak bu arzu, bazen imkansız görünen estetik standartlara ulaşma çabasına dönüşebiliyor ve telafisi çok zor hatta mümkün olamayan sorunlarla da karşılaşılabiliyor” diyor. Özellikle ünlüler ve influencerların, estetik işlemleri açıkça paylaşarak bu konuyu sosyal medyada aktif olan genç nesil başta olmak üzere pek çok kişi için daha cazip hale getirdiğini belirten Dr. Üstün, estetik cerrahinin artık sıradan bir uygulama gibi görüldüğünü, bunun sonucunda da bazı önemli hatalara çok sık düşülebildiğini söylüyor. Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün, toplumumuzda estetik yaptırmak isteyenlerin en sık düştüğü 5 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Cerrah seçimini sadece sosyal medya üzerinden yapmak&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>Sosyal medyanın, bir doktor hakkında fikir edinmek için kullanılabileceğini ancak karar vermek için yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Nihal Üstün “Takipçi sayısı ya da estetik görseller, bir hekimin bilgi ve beceri düzeyini garanti etmez. Cerrahın tıp eğitimini, uzmanlık sürecini, deneyimini ve hasta memnuniyetini sorgulamak gerekir. Estetik cerrahi, ciddi bir tıbbi süreçtir ve doğru uzmanla çalışmak, hem güvenli hem de tatmin edici sonuçlara ulaşılmasını sağlar. Aksi taktirde yaşanacak sorunların telafisi çok zor olabilir hatta mümkün olmayabilir” diyor. &nbsp;</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Filtreli fotoğraflara bakıp gerçek dışı bir görünüm beklemek &nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün “Estetik yaptırma isteğiyle &nbsp;başvuran hastalar zaman zaman filtreli, dijital olarak oynanmış fotoğraflarla geliyor. Ancak bu görsellerin çoğu, fiziksel olarak mümkün olmayan oranlar ve pürüzsüzlük içeriyor. Estetik cerrahi kişinin doğasına uygun iyileştirmeler yapabilir ama bir sosyal medya filtresi kadar yapay bir görüntü oluşturmak gerçekçi değildir” diyor. Dr. Üstün, gerçek beklentilerle yola çıkıldığında, daha başarılı ve doğal sonuçlara ulaşılabileceğinin vurguluyor.&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Olası riskleri ve komplikasyonları göz ardı etmek</strong></li>
</ul>

<p><strong>Her estetik işlemin belirli riskler taşıdığını, bu gerçeği görmezden gelmenin doğru olmadığını vurgulayan Dr. Üstün şöyle konuşuyor: “Sosyal medyada sıkça, sadece güzel sonuçlar paylaşıldığı için bazı hastalar süreci olduğundan basit zannedebiliyor. Halbuki iyi bir cerrah, ameliyat kadar risklerini de açıkça anlatmalıdır. Yapılacak işlem ve olası komplikasyonları hakkında önceden doğru kaynaklardan detaylı bilgi sahibi olmak, güvenli bir karar süreci ve sağlıklı sonuçlara ulaşılmasını sağlar. Ancak ne yazık ki toplumumuzda bu konuda önemli eksiklikler var ve bazı kişiler kurdukları hayal doğrultusunda tüm imkansızlıkları ve olası olumsuzlukları göz ardı ederek ısrarcı davranabilmektedir.”</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Sadece popüler olduğu için ameliyat olmak&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>Bazı estetik uygulamalar dönem dönem çok popülerleşebiliyor ancak popülariteden ziyade kişinin kendini tanıması ve ona göre hareket etmesi gerekiyor. Dr. Üstün “Her bireyin vücut yapısı, yaşam tarzı ve beklentisi farklıdır. Bu nedenle estetik cerrahiye sadece trend olduğu için karar vermek yerine, gerçekten kişinin kendisine uygun olup olmadığını konunun uzmanı ile değerlendirmesi gerekir. Bu sayede hem olumsuz sonuçların önüne geçilebilir hem de uzun vadede daha iyi sonuçlara ulaşılması sağlanır” diyor.&nbsp;</strong></p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Ameliyat sonrası süreci hafife almak&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>Kimi hastaların ameliyat sonrası süreci önemsemediğini, bu nedenle bazı sorunlarla karşılaşıbildiğini belirten Dr. Nihal Üstün “Estetik ameliyat, ameliyat masasından kalktığınız anda bitmiş olmaz. Sonuçların oturması, iyileşmenin sağlıklı ilerlemesi ve komplikasyon risklerinin düşmesi için iyi bir bakım süreci gerekir. Bazı hastalar, bu süreci göz ardı ettiği için istenmeyen durumlarla karşılaşabiliyor. Doktorun önerdiği şekilde dinlenmek, bakım yapmak ve kontrolleri aksatmamak, işlemin başarısını doğrudan etkiler ve istenilen sonuca ulaşılmasını sağlar” diyor.</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 13:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/estetik-yaptirmak-isteyenlerin-en-sik-dustugu-5-hata-1745924363.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Deprem sonrası sallanma hissi beynin alarm durumunu gösteriyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/deprem-sonrasi-sallanma-hissi-beynin-alarm-durumunu-gosteriyor-1142</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/deprem-sonrasi-sallanma-hissi-beynin-alarm-durumunu-gosteriyor-1142</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul depremi, yeniden deprem korkusunu tetikledi.Birçok vatandaş, sarsıntının ardından "hayalet deprem algısı" olarak bilinen, gerçekte olmamasına rağmen sallanıyormuş gibi hissetme durumunu yaşadığını ifade etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Geçtiğimiz günlerde yaşanan İstanbul depremi, Türkiye'nin deprem gerçeğini bir kez daha acı bir şekilde hatırlattı. Bu doğal afet durumu; sadece fiziki hasarlara yol açmakla kalmayıp, ruhsal dünyamızda da derin sarsıntılara neden oluyor. Deprem sonrası pek çok kişi "hayalet deprem algısı", aksiyete ve panik atak gibi sorunlarla karşı karşıya kalırken, nöroteknoloji alanındaki yenilikler bu zorlu süreçte umut ışığı oluyor.</strong></p>

<p>Geçtiğimiz günlerde yaşanan İstanbul depremi, yeniden deprem korkusunu tetikledi. Can kaybı ve büyük çaplı hasarın yaşanmadığı sarsıntı, uzmanlar tarafından Türkiye'nin deprem kuşağında yer alması nedeniyle beklenen bir durum olarak değerlendirildi.</p>

<p>Ancak, depremin fiziki etkilerinin yanı sıra, psikolojik sonuçları da gündeme geldi. Birçok vatandaş, sarsıntının ardından "hayalet deprem algısı" olarak bilinen, gerçekte olmamasına rağmen sallanıyormuş gibi hissetme durumunu yaşadığını ifade etti. Bu hassas süreçte ise nöroteknoloji alanındaki umut vadeden gelişmeler, kaygıyı hafifletmek ve ruhsal iyileşmeyi desteklemek için yeni bir kapı aralıyor.</p>

<p><strong>Nörogeribildirim, Deprem Sonrası Stres ve Kaygıyı Yönetmede Etkili Oluyor</strong></p>

<p>Deprem anında beynimizin verdiği ilk tepki, hayatta kalma mekanizmasıyla devreye giren yoğun bir alarm durumu olduğunu dile getiren Auto Train Brain Ceo’su Dr. Günet Eroğlu, “Bu da sarsıntı geçtikten sonra bile beynin daha aktif sinyaller üretmesine ve 'hayalet deprem' olarak adlandırdığımız, gerçekte olmayan sallantı hissinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Beyin, potansiyel bir tehlikeye karşı sürekli tetikte kalarak çevreyi taramaya devam eder. Denge sistemini kontrol eden beyin bölgelerindeki bu aşırı aktivite, yanıltıcı hareket sinyallerine yol açar.</p>

<p>Nörogeribildirim (NGB), bireyin kendi beyin dalgalarını gerçek zamanlı olarak izleyerek, bu aktiviteyi bilinçli bir şekilde düzenlemeyi öğrenmesine dayanan bir nöroteknolojik yaklaşımdır. Deprem sonrası ortaya çıkan stres, kaygı ve hayalet deprem algısının yönetilmesinde NGB önemli faydalar sunar. Seanslar aracılığıyla beynin sakinleşmesini destekleyen frekansları güçlendirir, otonom sinir sistemini dengelemeye yardımcı olur ve denge mekanizmalarını yeniden düzenleyerek bu yanıltıcı hissin azalmasına katkıda bulunur.” dedi.</p>

<p><strong>Deprem Psikolojisine Bilimsel Çözüm</strong></p>

<p>Deprem ülkesi olarak psikolojik hazırlığın kritik önem taşıdığını belirten Dr. Eroğlu sözlerine şöyle devam etti: “Nöroteknoloji ve nörogeribildirim gibi bilimsel temelli yaklaşımlar, depremin ruhsal sonuçlarıyla başa çıkmada güçlü araçlar sunuyor.. Bireylerin psikolojik sağlamlıklarını artırmak ve travmanın uzun vadeli etkilerini en aza indirmek için bu tür yenilikçi yöntemlerin değerlendirilmesi gerekiyor. Nöro geribildirim ile beynin sakinleşmesini destekleyen frekansları güçlendirir, otonom sinir sistemini dengelemeye yardımcı olur ve denge mekanizmalarını yeniden düzenleyerek bu yanıltıcı hissin azalmasına katkıda bulunur.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Apr 2025 02:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/deprem-sonrasi-sallanma-hissi-beynin-alarm-durumunu-gosteriyor-1745882642.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DEÜ Onkoloji Araştırmalarına KİTVAK Desteği</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/deu-onkoloji-arastirmalarina-kitvak-destegi-1139</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/deu-onkoloji-arastirmalarina-kitvak-destegi-1139</guid>
                <description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) ile Kemik İliği Transplantasyon ve Onkoloji Merkezi Kurma ve Geliştirme Vakfı (KİTVAK) arasında imzalanan protokol kapsamında, DEÜ Onkoloji Enstitüsü’nün laboratuvar altyapısı yaklaşık 3,5 milyon liralık destekle güçlendirilecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) ile Kemik İliği Transplantasyon ve Onkoloji Merkezi Kurma ve Geliştirme Vakfı (KİTVAK) arasında imzalanan protokol kapsamında, DEÜ Onkoloji Enstitüsü’nün laboratuvar altyapısı yaklaşık 3,5 milyon liralık destekle güçlendirilecek.</em></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) ile Kemik İliği Transplantasyon ve Onkoloji Merkezi Kurma ve Geliştirme Vakfı (KİTVAK) arasında önemli bir bağış protokolü imzalandı. DEÜ Rektörlüğü’nde yapılan imza töreni, DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, KİTVAK Mütevelli Heyet Başkanı H.Engin Cankeş, Yönetim Kurulu Başkanı A. İklil Ulueren ve yönetim kurulu üyeleri ile DEÜ Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Refik Emre Çeçen’in katılımıyla gerçekleştirildi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>ARAŞTIRMALARA KATKI SUNACAK</strong></p>

<p>İmzalanan protokol kapsamında, DEÜ Onkoloji Enstitüsü Temel Onkoloji Bölümü Laboratuvarı’nın yeniden yapılandırılması sürecinde ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin bir kısmı KİTVAK tarafından sağlanan yaklaşık 3,5 milyon liralık destekle temin edilerek Üniversite’ye bağışlanacak. Destek sayesinde, onkoloji hastalarında tekrarlayan, tedaviye direnç gösteren ya da tedaviye yanıt vermeyen klinik tabloların araştırılması için gerekli altyapının güçlendirilmesi ve genel anlamda kanser araştırmalarına katkı sunması hedefleniyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>“KİTVAK İLE UYUM İÇİNDEYİZ”</strong></p>

<p>KİTVAK’a sağladığı destek için teşekkür eden DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, “Ülkemizin en önemli hayır kuruluşlarından biri olan KİTVAK ile uzun yıllara dayanan bir iş birliğimiz, paydaşlığımız var. Gerek Balçova’daki sağlık kampüsümüzde hasta yakınlarına yönelik kurulan KİTVAK Abdulrezzak Sancak Hasta ve Hasta Yakınları Konukevi gerek kanser araştırmalarımıza yönelik bizlere sundukları destekler ile iyi ve uyumlu bir çalışma içindeyiz. İlgilendiğimiz konular zorlu süreçler. Bugün de bir araya gelmemizin sebebi halihazırdaki iş birliklerimizi pekiştirmek. İmzaladığımız protokol ile güncel destek olarak yaklaşık 3,5 milyon Türk lirası değerinde bir bağışla, Onkoloji Enstitümüzde yer alan laboratuvarımızın malzeme ihtiyacının karşılanmasına önemli bir katkı sağladılar. Gerçekten tüm katkıları için Üniversitemiz, hastalarımız ve yakınları adına Vakfımıza şükranlarımı sunuyorum. İyi ki varlar” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>TOPLUMSAL FAYDAYA KATKI</strong></p>

<p>Türkiye’de yalnızca üç Onkoloji Enstitüsünden biri olma özelliğini taşıyan ve Ege Bölgesi’nde alanında kurulan tek enstitü olan DEÜ Onkoloji Enstitüsü’nün bu destekle araştırma ve tedavi çalışmalarını daha ileri bir seviyeye taşıyacağını belirten Rektör Yılmaz, üniversite-sanayi-vakıf iş birliklerinin akademik ilerleme ve toplumsal fayda açısından büyük önem taşıdığını da vurguladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>“İYİLİKTE BULUŞUYORUZ”</strong></p>

<p>KİTVAK Yönetim Kurulu Başkanı A. İklil Ulueren ise kanser araştırmalarına katkıda bulunmanın toplum sağlığı için taşıdığı öneme dikkat çekerek, Dokuz Eylül Üniversitesi ile iş birliği yapmaktan mutluluk duyduklarını ifade etti. Ulueren, “KİTVAK’ın varlığı hastaya ve hasta yakınlarına hep destek olmuştur. Bununla onur duyuyoruz. Dokuz Eylül Üniversitesi ile de uzun yıllara dayanan bir paydaşlığımız var. Bu birlikteliği iyilik amaçlı devam ettirmek istiyoruz. Bugün de bu kapsamda Üniversite ile bir araya geldik ve hastalığa umut olacak son derece önemli bir yatırıma daha imza attık. Birlikten kuvvet doğar. Bize yüreğini açan ve son derece samimi yaklaşan Sayın Rektörümüze ve tüm üniversite yetkililerine teşekkür ediyoruz” ifadesinde bulundu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>“HASTALARA HİZMET OLARAK GERİ VERECEĞİZ”</strong></p>

<p>DEÜ Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Refik Emre Çeçen ise konuşmasında şunları kaydetti: “KİTVAK yetkililerine iyi ki varsınız demek istiyorum. Sağlık alanının geneli şüphesiz çok önemli ama onkoloji apayrı. Bir ailenin bir çocuğun başına geldiğinde adeta bir afet gibi geliyor ve tüm aile etkileniyor. Ertelenemez bir hastalık. Bu anlamda KİTVAK bu zorlu süreçlerde gerek hastalara gerek hasta yakınlarına sunduğu destekler ile gerçekten büyük destekçilerimiz arasında. Kendilerine tüm destekleri için teşekkür ediyorum. Rektörümüze de çok teşekkür ediyorum çünkü bugüne kadar her konuda bizim önümüzü açtı, yardımcı oldu. Bizler de bu gelişmeleri hastalarımıza hizmet, araştırma anlamında ileriye taşıyacağız” diye konuştu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Apr 2025 23:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/deu-onkoloji-arastirmalarina-kitvak-destegi-1745871587.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Afet psikolojisi: Toplumsal dayanışmadan klinik müdahaleye</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/afet-psikolojisi-toplumsal-dayanismadan-klinik-mudahaleye-1136</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/afet-psikolojisi-toplumsal-dayanismadan-klinik-mudahaleye-1136</guid>
                <description><![CDATA[Depremin psikolojik etkileriyle baş etmede günlük yaşamda alınacak önlemler etkili olabilir. İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Hale Kahyaoğlu Çakmakcı, açıklamada bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Depremin psikolojik etkileriyle baş etmede günlük yaşamda alınacak önlemler etkili olabilir. İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Hale Kahyaoğlu Çakmakcı, bu süreçte uyku düzeninden sağlıklı beslenme rutinlerinin sürdürülmesine kadar günlük yaşamda alınacak bazı önlemlerin ruh sağlığının korunmasında kritik rol oynadığını söyledi.<br />
Büyükşehirlerde deprem korkusu yardıma ulaşamama endişesiyle artıyor<br />
İstanbul gibi yoğun nüfuslu kentlerde deprem korkusunun yalnızca sarsıntıyla sınırlı olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Hale Kahyaoğlu Çakmakcı, “Büyük şehirlerde insanların birbirine ulaşamaması ve yardım alamayacağına ilişkin korkuların artması doğaldır. Bireylerin önceliği hem kendi yaşamlarını hem de yakınlarının güvenliğini temin etmektir” ifadelerini kullandı.<br />
Toplumsal dayanışmanın önemine de dikkat çeken Kahyaoğlu Çakmakcı, “Kişilerin ve sevdiklerinin yaşamını tehdit eden ve acil müdahale gerektiren afet durumlarında, toplumsal yapımızın en belirgin özelliklerinden biri olarak pro-sosyal davranışlar, yani toplumsal dayanışma eğilimleri ön plana çıkmaktadır. Bu tür kriz anlarında, hem fiziksel olarak olay yerinde bulunan bireyler hem de dijital platformlar aracılığıyla etkileşimde bulunan topluluklar tarafından sergilenen yardımsever tutumlar, bireylerin yalnız olmadıkları duygusunu pekiştirmekte ve psikolojik dayanıklılığı artırmaktadır” dedi.<br />
Travmatik süreçlerde en sık görülen klinik durum: Akut Stres Bozukluğu<br />
Depremin hemen ardından toplum genelinde yoğun bir duygusal reaksiyon gözlemlendiğini belirten Kahyaoğlu Çakmakcı, “Depremin ardından ilk iki gün boyunca ölüm korkusu, belirsizlik, çaresizlik, suçluluk ve öfke gibi duygular yaygın olarak yaşanabilir. Toplumun büyük çoğunluğu doğal afetler sonrasında toplumsal dayanışma, aile desteği ile bu endişelerini atlatabilmektedir. Bunun yanında ilk günlerden 1 aya kadar devam eden tabloda Akut Stres Bozukluğu en sık görülen tablolardandır. Akut Stres Bozukluğu’nun en belirgin belirtileri arasında çaresizlik duygusu, duygusal hissizlik, travmatik olaya ilişkin tekrar eden kabuslar ve rahatsız edici anılar, dikkat ve konsantrasyonda bozulmalar ile aşırı uyarılmışlık hali yer almaktadır” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Akut Stres Bozukluğu’nun uzun süre devam etmesi durumunda, toplumda yüzde üç ila yüzde beş oranında görülen Travma Sonrası Stres Bozukuğu’na (TSSB) dikkat çeken Kahyaoğlu Çakmakcı “Bu bozukluk, bireyin kendisini travmatik olaydan zihinsel olarak uzaklaştıramaması, olaya ilişkin olumsuz düşünce ve duyguların yoğun bir şekilde rahatsızlık vermesiyle karakterizedir. TSSB’ye ek olarak, depresyon, anksiyete bozuklukları, yas sürecine ilişkin güçlükler ile alkol ve madde kullanımında artış da gözlenebilir. Ayrıca, stresin bedensel yansımaları olarak karın ağrısı, mide sorunları, baş ağrıları, aşırı yorgunluk ve nefes alamama hissi gibi psikosomatik belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Bu tür belirtilerin bireyin yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebileceği göz önünde bulundurularak, başa çıkmakta zorlanılan durumlarda mutlaka bir ruh sağlığı uzmanından ya da psikologdan profesyonel destek alınması önemlidir” diye belirtti.</p>

<p>Çocuklarla deprem hakkında açık ve yaş düzeyine uygun konuşulmalı<br />
Depremin çocuklar üzerindeki etkilerine de değinen Kahyaoğlu Çakmakcı, çocuklara yapılacak açıklamaların açık ve yaşa uygun olması gerektiğini vurguladı ve “Çocuklara depremin tüm doğa olayları kadar normal olduğunu anlatmak gerekir. Ancak karmaşık, belirsiz ya da çelişkili açıklamalar çocuklarda kaygıyı artırabilir. Sorduğu sorulara açık ve net yanıtlar verilmeli, çocukların duygusal tepkilerinin normal olduğu ifade edilmelidir” dedi.<br />
Çocuğun deprem görüntülerine sosyal medyada denk gelmesi ya da çevresindeki kişilerin korkulu tepkilerine maruz kalmasının travmayı kalıcı hale getirebileceğini belirten Kahyaoğlu Çakmakcı, “Ebeveynler önce kendilerinin güvende olduğunu içselleştirmeli, sonra çocuğa bunu aktarabilmelidir. Çocukların depremi yaşamasından ziyade medyada deprem ve panik anlarını izlemeleri, endişe ve kaygı içerikli konuşmalara şahit olmaları çocukları olumsuz etkiler. Ebeveynlere aşırı bağlanma, oyun içeriklerinde korku temalarının öne çıkması, sık ağlama, kabus görme, alt ıslatma, öfke nöbetleri, yalnız uyumakta zorlanma ve karanlıktan ya da yalnız tuvalete gitmekten korkma gibi yeni korkuların gelişmesi yer alabilir. Bu belirtilerin bir aydan uzun süre devam etmesi durumunda, mutlaka bir uzmandan profesyonel yardım alınmalıdır. Çocukların yaş grubu ve gelişim düzeyine uygun olarak EMDR ve Oyun Terapisi gibi terapötik müdahaleler, travmaya bağlı gelişen kaygı ve korkular için yardımcı olabilir.”</p>

<p>Psikolojik sağlık için rutinler ve sosyal destek hayati rol oynar<br />
Bireylerin bu süreçte psikolojik sağlıklarını koruyabilmeleri için önerilerde bulunan Kahyaoğlu Çakmakcı, “Uyku düzeni, sağlıklı beslenme ve günlük rutinlerin sürdürülmesi kritik rol oynar. Düzenli uyumaya, sağlıklı beslenmeye ve günlük rutinlerinizi sürdürmeye devam edin. Ailenizle ve yakın çevrenizle birlikte olmak, çocuklarla zaman geçirmek, güvenli alanlarda bulunmaya </p>

<p><br />
özen göstermek kişilerin kendisini toparlamasına yardımcı olur. İkincil travmaların önlenebilmesi için felaket haberlerine sürekli maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.”<br />
Kahyaoğlu Çakmakcı, bir ayı geçen psikolojik belirtilerin mutlaka uzman desteğiyle ele alınması gerektiğini belirterek, “Bu süreçte geçmiş travmalar da tetiklenebilir. Psikoterapi ve travmaya özgü müdahale yöntemleri bireyin iyileşmesini destekleyebilir” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Apr 2025 22:08:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/afet-psikolojisi-toplumsal-dayanismadan-klinik-mudahaleye-1745867303.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Plansız ev doğumları önerilmiyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/plansiz-ev-dogumlari-onerilmiyor-1128</link>
                <guid>https://www.alevihaberler.com.tr/haber/plansiz-ev-dogumlari-onerilmiyor-1128</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı, Ebelik Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, 21-28 Nisan tarihleri arasında kutlanan “Ebeler Haftası” nın, ebelik mesleğinin önemine dikkat çekmek ve bu alandaki farkındalığı artırmak adına önemli bir fırsat sunduğunu dile getirerek, evde doğum ve doğumun doğasına dönüş konusunu ele aldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı, Ebelik Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, 21-28 Nisan tarihleri arasında kutlanan “Ebeler Haftası” nın, ebelik mesleğinin önemine dikkat çekmek ve bu alandaki farkındalığı artırmak adına önemli bir fırsat sunduğunu dile getirerek, evde doğum ve doğumun doğasına dönüş konusunu ele aldı.</p>

<p><strong>Türkiye’de evde doğum yasal mı?</strong></p>

<p>Bu yılın gündeminde giderek daha fazla tartışılan evde doğum konusunun olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Türkiye’de evde doğum yasal bir haktır. Hiçbir kanun, bir kadının bebeğini ev ortamında doğurmasını yasaklamaz. Ancak uygulamada durum biraz farklıdır. Sağlık Bakanlığı, doğumların hastane ortamında gerçekleşmesini önermektedir ve devlet güvencesindeki doğum hizmetleri neredeyse sadece hastanelerle sınırlıdır. Dolayısıyla evde doğum yapmak isteyen bir kadının, kendi imkânlarıyla eğitimli bir ebe ve kadın doğum uzmanı bulması gerekir. Bu durum, yasal bir hak olmasına rağmen, uygulamanın yaygınlaşmasını zorlaştırmaktadır.” dedi.</p>

<p><strong>Evde doğumun artıları ve eksileri</strong></p>

<p>Planlı evde doğumların, doğuma iyi hazırlanılmış, düşük riskli gebeliklerde, ebeler eşliğinde uygun evde doğum koşullarının sağlanması ve şartların evde doğum için bir risk oluşturmadığı durumlarda gerçekleştirildiğinde güvenli olabildiğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Kadınların evde doğumu tercih etmesinin başlıca nedenleri arasında; doğum ortamını kontrol edebilmek, istenmeyen tıbbi müdahalelerden kaçınmak, daha sakin bir ortamda doğurmak ve doğumda aktif rol alabilmek yer alıyor. Ayrıca planlı ev doğumlarında; sezaryen, doğum indüksiyonu, epizyotomi gibi müdahaleler daha az sıklıkla uygulanıyor. Buna karşın, plansız veya riskli evde doğumlar hem anne hem bebek için ciddi sağlık riskleri taşıyabiliyor. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, plansız ev doğumlarında doğum öncesi bakımın yetersiz olduğu, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacının ve anne ölüm oranlarının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Özellikle makat geliş, çoğul gebelik veya önceki sezaryen öyküsü olan kadınlarda evde doğum önerilmemektedir.”</p>

<p><strong>Evde doğum güvenli mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Son yıllarda doğumun doğal sürecine saygı duyan, müdahalesiz ve kadın merkezli yaklaşımların giderek daha fazla ilgi görmeye başladığını da kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Bu bağlamda ‘Evde doğum güvenli mi?’ sorusu da hem anne adayları hem de sağlık profesyonelleri tarafından sıkça soruluyor. Cevap; Evet, güvenli olabilir, ancak bazı şartlarla. 2019 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan ve yaklaşık 500 bin doğum verisini içeren kapsamlı bir sistematik derleme ve meta-analiz, planlı evde doğum ile hastane doğumu arasında yenidoğan veya perinatal ölüm oranlarında anlamlı bir fark olmadığını ortaya koydu. Bu bulgu, doğumun iyi entegre edilmiş sağlık sistemleri içinde, eğitimli ebeler eşliğinde gerçekleştiği sürece evde doğumun güvenli olduğunu güçlü biçimde destekliyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Acil durumlarda ne olur?</strong></p>

<p>Eğitimli ebelerin doğum sırasında gerekli acil müdahaleleri yapabilecek donanıma ve ilaçlara sahip olarak çalıştıklarını belirten Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Gerektiğinde hızlı hastane transferi yapılabilecek şekilde organizasyon sağlanır. Nitekim Hollanda’da yapılan bir araştırma, doğum sonrası kanama gibi ciddi bir durumda dahi ebelerin etkin müdahalesiyle annelerin tamamının tamamen iyileştiğini gösterdi. 2023 yılında yayımlanan Cochrane Derlemesi’ne göre, planlı hastane doğumlarının komplikasyonsuz gebeliklerde her zaman daha iyi sonuçlar vermediği, aksine daha fazla müdahale, sezaryen ve yenidoğan sorunlarıyla ilişkilendirilebildiği belirtildi.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Evde doğumun faydaları</strong></p>

<p>Evde doğum sadece fiziksel değil, psikolojik ve sosyal faydalar da sağladığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “İngiltere ve İrlanda’da yapılan bir çalışmada, evde doğum yapan kadınların emzirme oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca, evde doğuma tanıklık eden babalar bu deneyimi ‘büyülü’ ve ‘dönüştürücü’ olarak tanımlamıştır. Evde doğum, düşük riskli gebeliklerde, uygun sağlık sistemleri içinde ve eğitimli sağlık profesyonelleri eşliğinde planlandığında, güvenli bir alternatif olabilir. Bu konuda doğru bilgiye ulaşmak ve kadınların bilinçli tercihler yapabilmesini sağlamak, anne-bebek sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de de evde doğum, yasal olarak mümkündür; yani hiçbir kadın, doğumunu evde yapma kararından dolayı cezai veya hukuki bir yaptırımla karşılaşmaz. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın yaklaşımı, doğumların hastane gibi sağlık kuruluşlarında, uzman sağlık personeli eşliğinde gerçekleştirilmesini teşvik etmektedir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Ebelik mesleği “yaşayan kültürel miras”…</strong></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, ebelik mesleğinin yalnızca doğum anında değil; gebelik öncesi eğitim, gebelik takibi, doğum yönetimi ve doğum sonrası bakım gibi süreçlerde de çok önemli bir role sahip olduğunu belirterek, UNESCO’nun ebelik mesleğini “yaşayan kültürel miras” olarak tanımladığını hatırlattı.</p>

<p>Türkiye’de üniversite adayları arasında ebelik bölümünün son yıllarda en çok tercih edilen bölümler arasında yer alsa da sahada hâlâ birçok ebenin yeterince görünür olmayan koşullarda çalıştığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, ebelerin sadece doğum gerçekleştiren değil; kadın, bebek ve toplum sağlığını bütüncül olarak destekleyen profesyoneller olduğunu söyledi.</p>

<p><strong>Uluslararası yaklaşımlar…&nbsp;</strong></p>

<p>Dünyanın farklı ülkelerinde doğuma ve ebelik hizmetlerine yaklaşımın büyük farklılıklar gösterdiğine de vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Bu farklar çoğunlukla ülkelerin sağlık sistemleri, doğuma yüklenen anlam, kadının doğumdaki rolü ve sağlık profesyonellerine duyulan güven ile şekilleniyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, evde doğum bir seçenek olarak yeniden önem kazanmaya başladı.” dedi.</p>

<p><strong>“Kontrollü, steril, tıbbi doğum” anlayışı artık sorgulanıyor</strong></p>

<p>Yüzyıllardır süregelen “kontrollü, steril, tıbbi doğum” anlayışının da artık sorgulandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Doğal yaşam, sağlıklı beslenme, organik yaşam gibi konulara gösterilen ilgi arttıkça, doğuma da ‘doğal’ yaklaşma talebi yükseliyor. Kadınların doğumda daha çok söz sahibi olmak istemesi, evde doğumun da yeniden gündeme gelmesini sağlıyor. Ancak bu sürecin güvenli bir şekilde yürütülebilmesi için yasal düzenlemelere, ebelik sisteminin güçlendirilmesine, ebelerin malpraktise karşı sigortalandırılmasına ve toplum farkındalığının artırılmasına ihtiyaç var. Ebeye yatırım, kadına ve topluma yatırımdır. Ebeler yalnızca bebek doğurtmaz; kadınların doğum gücüne tanıklık eder, sağlık sisteminin insani yüzünü temsil eder.” şeklinde sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Apr 2025 17:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.alevihaberler.com.tr/images/haberler/2025/04/plansiz-ev-dogumlari-onerilmiyor-1745849270.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
