Bülent Kara yazdı: Aleviliğin güncel paradigmalarının anatomik savruluşu ve CHP
GÜNDEMProf. Dr. Bülent Kara, alevihaberler.com.tr haber sitesi için kaleme aldığı yazısında, küresel emperyalist güçlerin Ortadoğu'da kışkırttığı Şii-Sünni kutuplaşmasına karşı direnmesi gereken Alevi kurumlarının, liyakatsizlik ve belediyelerle kurulan rant ilişkileri nedeniyle öz bağımsızlığını yitirip siyasete bağımlı hale geldiğini savunuyor. Yazıda, bu yozlaşma sonucu Alevi toplumunun tarihsel anti-emperyalist özünden kopup siyasi manipülasyonlara açık hale geldiği belirtilerek, kurtuluşun Horasan erenlerinin evrensel irfanına dayanan bağımsız bir paradigmaya dönmekle mümkün olacağı vurgulanmaktadır.
ALEVİLİĞİN GÜNCEL PARADİGMALARININ ANATOMİK SAVRULUŞU VE CHP
Prof. Dr. Bülent KARA
1. Giriş
Toplumsal inanç gruplarının ve kadim kültürlerin sosyo-politik serüvenleri kendi içsel dinamikleriyle ya da yerel siyasetin dar kalıplarıyla anlaşılamaz aksine içine doğdukları bölgesel çatışmaların ve küresel hegemonya mücadelelerinin dolaysız birer yansıması olarak görülürler. Günümüz dünyasında uluslararası ilişkiler sistemi ve jeopolitik güç dengeleri, köklü bir kriz ve yeniden yapılanma sürecinden geçmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İsrail ekseninde şekillenen küresel emperyalist blok ile Siyonist aklın, Ukrayna krizinde çok kutuplu dünyanın jeopolitik duvarına çarpması, Afrika kıtasında ise halkların yükselen anti-sömürgeci başkaldırısıyla askeri üslerinden sökülüp atılması, bu krizin en somut göstergelerindendir. Ortadoğu’da ise İran ve bölgesel direniş hattı karşısında net ve sürdürülebilir bir askeri başarı elde edilememesi, küresel ölçekte bir stratejik tıkanmışlık yaratabilmektedir. Mevcut hegemonya krizini gizlemek ve askeri yenilgileri maskelemek isteyen bu emperyalist merkezler, yegâne çıkış yolu olarak insanlık tarihinin en yıkıcı fay hattını, yani inanç ve mezhep eksenli çatışmaları yeniden alevlendirmeyi seçmişlerdir. Bu bağlamda, 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO Zirvesi’nin Ankara’da toplanması yapısal bir tesadüf olmanın yanı sıra Doğu Akdeniz’den Mezopotamya’ya uzanan hattı ateşe verecek yeni kaos senaryosunun stratejik üssünün ilan edilmesi anlamını taşıyabileceği düşünülmektedir.
Genel bir bakış açısıyla bakıldığında askeri müdahalelerle boyun eğdirilemeyen bu kadim coğrafyayı içeriden çökertmek amacıyla kurulan bu "kirli laboratuvar", topyekûn bir Şii-Sünni savaşı çıkarmayı hedefleyebilmektedir. Bu stratejik mühendislikte, Türkiye ve Suriye yapay bir "Sünni-Emevi Bloku" teolojisiyle sahanın ana aktörleri olarak konumlandırılırken planın finansörlük ve lojistik yükü Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi Körfez sermayesine ihale edilmiştir. Bu yapay eksenin karşısına ise İran, Irak, Yemen ve Lübnan’dan oluşan bir hat yerleştirilerek Ortadoğu'dan Kafkaslar'a, Balkanlar'dan Afrika'ya uzanan devasa bir coğrafyada yeni dönemin total mezhep savaşı ilmek ilmek işlenmektedir. Toplumun ve entelektüel çevrelerin gözden kaçırdığı en büyük tehlikelerden biri ise bu emperyalist laboratuvarların nüfuz kabiliyetleri olarak görülmektedir. İdeolojik rengi fark etmeksizin ister dini cemaatler ister siyasal İslamcı hareketler ister milliyetçi yapılar, isterse seküler ve sol topluluklar olsun her yapı, kitlelerin zihnine enjekte edilen bu sinsi kutuplaşmanın manipülasyonuna açık birer piyon haline getirilmektedir. Siyasal İslam’ın mezhepçi körlüğü, solun tarihsel miyopluğu ve Kürt siyasal hareketinin pragmatik denge arayışları, bölgeyi saran bu total kuşatmayı doğru okumaktan uzaktır.
Genel olarak bu yazı böylesi bir varoluşsal kaosun ortasında kalan Alevi toplumunun sosyolojik savruluşunu ve kurumsal krizlerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Küresel ölçekte sipariş edilen Şii-Sünni kutuplaşmasını ideolojik olarak mahkûm etmesi gereken Alevi kurumları, bugün yerel siyasetin ve belediyelerin patronaj ağlarına hapsolmuş durumdadır. Aleviliğin kendi tarihsel genetiğine Ahmet Yesevi’nin hikmetine, Hacı Bektaş Veli’nin sevgisine, Şeyh Safiyüddin Erdebili’nin ahlakına, Ahi Evran’ın adaletine ve tüm Horasan erenlerinin evrensel irfanına dönerek, devletin ve egemenliğin kendisine biçtiği pasif role karşı nasıl sarsılmaz bir "teolojik anti-tez" ve yeni bir paradigma geliştirebileceğini tartışmaya açmaya çalışmaktır.
2. Küresel Hegemonya Krizi ve Ortadoğu’da Yeni Fay Hatları
Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere öncülüğündeki emperyalist blok ile Siyonist aklın, Ukrayna'da çok kutuplu dünyanın jeopolitik duvarına çarpması ve Afrika'daki anti-sömürgeci dalgayla mevzi kaybetmesi, Ortadoğu'da yeni bir kaos stratejisini zorunlu kılmıştır. İran ve bölgesel direniş hattı karşısında askeri bir egemenlik kuramayan bu merkezler çıkış yolunu İslam coğrafyasında topyekûn bir Şii-Sünni savaşı kışkırtmakta bulmuştur. NATO'nun Ankara zirvelerinde billurlaşan bu süreç, Doğu Akdeniz'den Mezopotamya'ya doğru uzanan bölgeyi ateşe vermeyi hedeflemek istediği düşünülmektedir.
Bu bağlamda, Türkiye ve Suriye merkezli yapay bir "Sünni-Emevi Bloku" inşa edilmeye çalışılırken, Körfez sermayesi bu yıkıcı mühendisliğin mali destekçi konumuna getirilmiştir. Bu küresel laboratuvar, ideolojik rengi ne olursa olsun (seküler, milliyetçi veya siyasal İslamcı) bölgesel aktörleri kendi stratejisinin birer piyonu haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu total kuşatmaya ve varoluşsal kaosa karşı Alevi toplumunun üstlenmesi gereken tarihsel rol ise bu yapay Şii-Sünni kutuplaşmasını reddederek Ahmet Yesevi'nin, Hacı Bektaş Veli'nin, Ahi Evran'ın ve Horasan erenlerinin evrensel mantığına dayanan, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş anti-emperyalist bir halk barikatı inşa etmektir.
3. Kurumsal Yozlaşma
Küresel düzlemdeki bu ağır tabloya karşın, Türkiye'deki Alevi toplumunu temsil etme iddiasındaki kurumların mevcut durumu derin bir sosyolojik çürümeye işaret etmektedir. Kurumların liyakatten uzak ve ranta dayalı bir yapıya bürünmesi, genel olarak temel sorunların başında gelmektedir. Genel anlamda kurum yöneticilerinin %95'ini aşan kesiminin akademik formasyondan yoksun olması bir yana, asıl kriz bu aktörlerin sorunlara genellikle "tüccar mantığı" ile yaklaşmasıdır.
Bugün Alevi kurumları, Sivas, Maraş veya Çorum katliamlarının anma etkinliklerini bile siyasi partilerin ve belediyelerin maddi desteği olmadan organize edemeyecek denli kötürümleşmiştir. İnanç merkezlerinin ziyaret masraflarından aşure kazanlarının kaynatılmasına kadar her alan, belediye başkanlarının inisiyatifine terk edilmiştir. Son dönemde CHP içinde yaşanması muhtemel "temizlik" süreçleri karşısında bazı Alevi kurumlarının orantısız panik yaşamasının ardında yatan gerçek de inançsal hassasiyetler olmaktan ziyade bu kirli ihale ve istihdam ağlarının kesilme korkusu olarak görülebilmektedir.
4. Siyasal Temsilde Çifte Standart
Yerel siyasette Alevi kimliğinin araçsallaştırılması, en net biçimde Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ve sonrasında yaşanan tartışmalarda kristalize olduğu görülebilmektedir. Kılıçdaroğlu'na yöneltilen siyasi eleştirilerin ve yürütülen linç kampanyasının (örneğin Çubuk'taki linç girişimi ile Sivas Katliamı zihniyeti arasındaki süreklilik) özünde, siyasi başarısızlık argümanlarının arkasına saklanmış sistematik bir "Alevi nefreti" yattığı gözlemlenebilmektedir. Geçmişte partiyi baraj altında bırakan Deniz Baykal ve Önder Sav gibi isimlerin Sünni kimlikleri siyasi bir eleştiri veya handikap konusu yapılmazken Kılıçdaroğlu'nun "seçilemezlik" kisvesi altında genel anlamda kimliğiyle hedefe konması profesyonel bir psikolojik harptir.
Burada asıl sosyolojik boyut, farklı toplumsal kesimlerin kimlik saldırılarına verdiği refleks farklılıklarıdır. Sermayenin önemli bir figürü olan Rahmi Koç'un Kürt toplumunu hedef alan ifadeleri karşısında Kürt siyaseti ve halkı topyekûn bir boykot ve sarsılmaz bir korku eşiği yaratabilmiştir. Oysa Alevi toplumu, kendi kimliğine yönelik örtük veya açık saldırılarda entelektüel tuzaklara düşmekte, içeriden bölünmekte ve kendi kalelerini kendi elleriyle yıkmaktadır.
Bu kimliksel karmaşa ve özgüven kaybı, Alevi tabanının siyasi yönelimlerinde de trajikomik bir "Stockholm Sendromu" yaratmıştır. "Partiyi Alevilerden kurtardık" mealinde açıklamalar yapan Ekrem İmamoğlu'na veya cuma günlerini siyasete alet eden Özgür Özel'e karşı Alevi kitlesinin radikal bir itiraz geliştirmek yerine onlara adeta "denize düşen yılana sarılır" misali sarılması, Alevi kurumsal aklının ve siyasi bilincinin ne derece felç olduğunu gösterebilmektedir. Bunların yanı sıra CHP Kayseri İl Başkanı Ümit Özer’in "Aleviler PKK'lı bu partinin düşmanı. Alevileri tanıdıkça MHP'lileri baş tacı ediyorum" şeklinde ifadeler kullandığına dair iddiaların bulunması, 5 Haziran 2026 tarihinde Trabzon’da “Biz yakarsak söndüremezler” pankartının açılması ve son olarak Özgür Özel’in Kemal Kılıçdaroğlu’nun basın danışmanı olan Atakan Sönmez’e “iğrenç bıyıklı” demesi ve tüm bu olanlara Alevilerin siyasal olarak bir tepki ortaya koymaması, tarihsel duyarlılık geliştirmemeleri bunlara bağlı olarak Aleviliğin geleceği hakkında endişe duyulabilmektedir.
5. Kültürel Alanın İstilası
Siyasal çürüme, kültürel üretim alanına da sıçramıştır. Dün siyasi güç odaklarındayken Kılıçdaroğlu'na övgüler düzen ancak rüzgâr tersine döndüğünde eserlerini yasaklayarak sahte bir "onurlu duruş" sergileyen popüler türkücülerin durumu bunun en somut örneğidir. Geçmişte CHP'li belediyelerden alınan yüksek bütçeli konser bedelleri ve kazanılan vekillik maaşları iade edilmezken kurulan şirketler aracılığıyla devasa bir kültürel tekelleşme yaratılmıştır.
Bu menfaat şebekeleri, kendi biat halkasına girmeyen gerçek sanatçıları piyasadan dışlamakta ve ambargolarla boğmaktadır. Mahzuni Şerif'in "Adam olamadın gitti zevzek", Ahmet Kaya'nın "Rüzgâra tapar, dönekliğin tavan yapmış", Neşet Ertaş'ın "Gönül parayla alınmaz, rüzgarla dönülmez" şeklindeki tarihsel manifestoları, bugünün rantçı ve pervaneye dönüşmüş sözde sanatçılarına verilmiş en net tarihsel yanıtlardır.
6. Sonuç
İlgili yazı, Türkiye'deki inanç gruplarının mevcut durumunun basit bir temsil veya özgürlük sorunundan ziyade küresel emperyalizm, yerel hegemonya ve asimilasyon sarmalında derinleşen ontolojik bir varoluş krizi olduğunu gözler önüne sermektedir. Ortadoğu'yu hedef alan mezhepsel kaos planlarına karşı tarihsel bir direnç merkezi olması gereken kurumsal yapılar maalesef siyasi ikbal peşinde koşan liyakatsiz kadroların tüccar zihniyetine esir düşmüştür. İnanç ritüellerinin ve kültürel faaliyetlerin devamlılığı bile yerel yönetimlerin bütçelerine bağlanmış bu ekonomik mecburiyet, kurumsal bağımsızlığı yok ederek topluluğu siyasi partilerin arka bahçesine dönüştürmüştür.
Söz konusu bağımlılık, siyaset sahnesindeki ikiyüzlülüğü de perçinlemektedir. Yakın geçmişte, partiyi başarısızlığa sürükleyen aktörlerin inanç kimlikleri asla sorgulanmazken Kemal Kılıçdaroğlu şahsında yürütülen "seçilemezlik" propagandası, aslında profesyonel bir psikolojik harp ve örtük bir ötekileştirme operasyonudur. Kürt toplumunun, kimliğine yönelik en ufak bir tehditte sergilediği sarsılmaz dayanışma ile kıyaslandığında bu kesimin kendi sözde aydınları eliyle içeriden parçalanması sosyolojik bir trajedidir.
Mevcut karamsar tablodan çıkışın yegâne yolu egemen aklın ve yozlaşmış siyasetin dayattığı edilgen rolleri reddederek, kökleri kadim coğrafyaya uzanan sarsılmaz bir "anti-tez" geliştirmektir. İhtiyaç duyulan bu yeni teolojik paradigma, Tengricilikten ve Horasan erenlerinin evrensel irfanından beslenen senkretik heterodoks geleneğin ta kendisidir.
Dışarıdan bakıldığında atomize ve kırılgan sanılan ancak özünde muazzam bir dayanıklılık ile "düzensizliğin düzenini" barındıran bu seküler toplumsal yapı, tarihsel bir esnekliğe sahiptir. Tabanın ve aydınların bu potansiyeli idrak ederek, rantçı kurumsal yapıları tasfiye etmesi ve liyakati hâkim kılması elzemdir. Hiçbir inanç, yerel siyasetin ihale mezesi yapılamaz. Gerçek kurtuluş kılıç ve tahakküm kültürüne karşı vicdanı, emeği ve bir arada yaşamı merkeze alan kadim değerler üzerinde yeniden bağımsızca ayağa kalkmakla mümkündür.
İlginizi Çekebilir