Dr. Valentin Deniz Baki Yazıcıoğlu yazdı: Haddini aşmanın sessiz bedeli
KONUK YAZARDr. Valentin Deniz Baki Yazıcıoğlu, Zümer Suresi’nin 53. ayetini merkeze alarak kaleme aldığı yazısında insanın kendi nefsine karşı işlediği hataların, başkalarına verdiği zararlardan daha ağır sonuçlar doğurabileceğini vurguladı.
Dr. Valentin Deniz Baki Yazıcıoğlu, Zümer Suresi’nin 53. ayetini merkeze alarak kaleme aldığı yazısında insanın kendi nefsine karşı işlediği hataların, başkalarına verdiği zararlardan daha ağır sonuçlar doğurabileceğini vurguladı.Yazıcıoğlu, “kendi nefisleri aleyhine haddi aşanlar” ifadesinin, kişinin vicdanını susturması, değerlerinden uzaklaşması ve hayatını zorlaştırması anlamına geldiğini belirtti.
Dr. Valentin Deniz Baki Yazıcıoğlu'nın makalesinin tam metni şöyle:
Kur’an-ı Kerim’de Zümer Suresi’nin 53. ayetinde şöyle buyurulur: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Bu ayette beni en çok düşündüren ifade, “kendi nefisleri aleyhine haddi aşanlar” sözüdür. Çünkü insan her zaman başkasına karşı hata yapmaz. Bazen insanın yaptığı en ağır yanlış, doğrudan kendisine karşı işlediği yanlıştır. Kendi vicdanını susturur, kendi değerlerinden uzaklaşır, kendi hayatını zorlaştırır ve sonunda yaptığı tercihlerin ağırlığını yine kendisi taşır.
İnsanın hayatında had kavramının önemli bir yeri vardır. Had, yalnızca başkasına karşı konulan sınır değildir. Aynı zamanda insanın kendi nefsine koyması gereken ölçüdür. Allah, insanı yalnızca yaratmamış; ona doğru ile yanlışı ayırt edebilmesi için vahiy, peygamberler ve ahlaki ölçüler göndermiştir. İnsan bu ölçüleri bildiği hâlde nefsinin arzusuna teslim olduğunda, aslında yalnızca ilahi bir sınırı değil, kendi huzurunun sınırını da aşmış olur.
İnsan nefsinin istediği her şeyi yaptığında kendisini özgür zannedebilir. Oysa bu her zaman özgürlük değildir. Bazen insan, kendi arzularının esiri hâline gelir. Öfkesini kontrol edemeyen insan öfkesinin, hırsını kontrol edemeyen insan hırsının, intikam duygusunu kontrol edemeyen insan ise intikamının yönetimine girer. İnsan kendisini yönettiğini zannederken, aslında arzuları tarafından yönetiliyor olabilir.
Gerçek özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilmesi değildir. Asıl özgürlük, insanın istediği hâlde yanlış olanı yapmamayı başarabilmesidir. Öfkeli olduğu hâlde ölçülü davranabilmek, gururuna rağmen özür dileyebilmek, intikam alma imkânı varken bundan vazgeçebilmek ve nefsinin istediği bir şeyi sırf doğru olmadığı için terk edebilmek gerçek iradenin göstergesidir.
Bu mesele yalnızca İslam düşüncesinde ele alınmış değildir. İnsanlığın farklı inanç ve düşünce geleneklerinde de insanın kendi arzularını ve davranışlarını kontrol etmesi önemli bir ahlaki mesele olarak karşımıza çıkar. Ancak bu gelenekleri birbirinin aynısı olarak görmek doğru değildir. İslam, Budizm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Konfüçyüs düşüncesi farklı inanç ve felsefi temellere dayanır. Buna rağmen insanın kendi iç dünyasıyla mücadelesi konusunda bazı dikkat çekici ortak noktalar bulunmaktadır.
Budist düşüncede arzu ve bağlanma, insanın huzursuzluğunun önemli kaynakları arasında değerlendirilir. İnsan bir şeyi elde ettiğinde kısa süreli bir tatmin yaşar; fakat ardından başka bir istek ortaya çıkar. Böylece insan sürekli yeni bir arzunun peşinden gider. Bu yaklaşım, İslam’daki nefis terbiyesi anlayışıyla aynı değildir. Fakat her iki gelenekte de insanın kontrolsüz arzularının onu huzursuzluğa sürükleyebileceği konusunda önemli bir benzerlik vardır.
Hristiyanlıkta insanın yalnızca dış davranışları değil, kalbi ve niyeti de önem taşır. Bu açıdan ahlaki sorumluluk yalnızca yapılan davranışlarla sınırlı değildir. İnsan içinde kin, öfke ve düşmanlık taşıdığında da kendi ruh dünyasıyla hesaplaşmak zorundadır. İslam’daki niyet ve kalp vurgusuyla burada bir karşılaştırma yapmak mümkündür; ancak iki geleneğin teolojik temelleri birbirinden farklıdır.
Tevrat geleneğinde ise insanın hayatını düzenleyen ilahi emirler ve sınırlar önemli bir yere sahiptir. Öldürmemek, çalmamak, yalancı şahitlik yapmamak ve başkasının hakkına göz dikmemek gibi emirler, insanın kendi arzusunu mutlak ölçü hâline getirmemesi gerektiğini gösterir. Buradaki temel ahlaki düşünce açıktır: İnsanın bir şeyi arzulaması, onu elde etmeye hakkı olduğu anlamına gelmez.
Konfüçyüs düşüncesinde ise insanın kendini eğitmesi, karakterini geliştirmesi ve davranışlarında ölçülü olması önemlidir. İnsan yalnızca bilgi sahibi olarak iyi bir insan hâline gelmez. Kendisini disipline etmesi, başkalarına karşı sorumluluk taşıması ve davranışlarını sürekli gözden geçirmesi gerekir. İslam’daki nefis terbiyesi ile Konfüçyüs düşüncesindeki ahlaki öz-disiplin aynı şey değildir; ancak insanın kendisini eğitmesi gerektiği konusunda belirgin bir paralellik vardır.
Dolayısıyla bu farklı gelenekler bize aynı dini veya aynı felsefeyi anlatmaz. Fakat hepsi, farklı kavramlarla da olsa, önemli bir insanlık sorusunun etrafında düşünür: İnsan kendi arzularının kölesi olmadan nasıl yaşayabilir?
Bu soru bugün de önemini koruyor. Teknoloji değişti, toplum değişti, insanların yaşam biçimleri değişti; fakat insanın öfkesi, hırsı, kıskançlığı, korkusu ve arzuları değişmedi. İnsan hâlâ kendi iç dünyasıyla mücadele ediyor.
Nefsine sürekli taviz veren insanın sınırları zamanla genişler. Dün yanlış gördüğü bir davranışı bugün savunabilir. Başkasında eleştirdiği bir davranışın aynısını kendisi yaptığında bunu açıklamak için çeşitli gerekçeler bulabilir. İnsan kendi hatasını kabul etmek yerine kendisini haklı çıkarmaya başladığında, asıl tehlike burada ortaya çıkar. Çünkü insan görmediği hatasını düzeltemez.
İnsanın başkalarını kandırması mümkündür. Fakat kendi vicdanından tamamen kaçması kolay değildir. İnsan toplum içinde normal hayatına devam edebilir; çalışabilir, gülebilir, insanlarla konuşabilir. Fakat kendi içinde taşıdığı huzursuzluk başka bir meseledir. Bazı yanlışların cezası mahkeme tarafından verilmez. İnsan onları yıllarca kendi içinde taşır.
Bu nedenle haz ile huzuru birbirinden ayırmak gerekir. Nefsin istediği şey çoğu zaman anlık bir tatmin sağlar. Fakat insanın ruhunun aradığı şey daha kalıcıdır. Bir anlık öfke uzun süreli bir pişmanlığa, bir anlık gurur yıllarca kurulmuş bir güvenin yıkılmasına, geçici bir arzu ise insanın kendi değerlerinden uzaklaşmasına neden olabilir.
İnsan bazen birkaç dakikalık bir kararın sonuçlarını yıllarca taşır.
Bu yüzden insanın hayatında yalnızca yaptığı davranışlar değil, o davranışlardan sonra kendisiyle nasıl yaşadığı da önemlidir.
Tam bu noktada tövbe kavramı önem kazanır. Tövbe, yalnızca dil ile “Estağfirullah” demekten ibaret değildir. İnsan önce kendi hatasıyla yüzleşmelidir. Yanlış yaptığını kabul etmeli, neden düştüğünü anlamalı ve aynı hataya yeniden düşmemek için iradesini güçlendirmelidir.
İnsan geçmişini değiştiremez. Fakat geçmişinden sonra nasıl yaşayacağını değiştirebilir. Bu nedenle tövbe yalnızca geçmişe yönelik bir pişmanlık değildir; aynı zamanda geleceğe yönelik bir iradedir.
Zümer Suresi’nin 53. ayetinin en güçlü tarafı da burada ortaya çıkar. Allah, “kendi nefisleri aleyhine haddi aşan” insanlara “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” diye seslenmektedir. Bu, yapılan yanlışı önemsiz görmek değildir. İnsanlara, hatalarının içinde sonsuza kadar kalmak zorunda olmadıklarını hatırlatmaktır.
İnsan düşebilir. Fakat düşmek, hayatının geri kalanını belirlemek zorunda değildir. İnsan nefsine yenilebilir. Fakat nefsinin mahkûmu olmak zorunda değildir. İnsan yanlış yapabilir. Fakat yanlışını hayatının son hükmü hâline getirmek zorunda değildir.
Rahmet, insanın hatasını inkâr etmesi değil, hatasından sonra dönüş imkânının bulunmasıdır.
Bu nedenle gerçek güç, başkalarına hükmetmekten önce insanın kendisine hükmedebilmesidir. Kendi öfkesini yönetebilmek, kendi hırsını sınırlayabilmek, kendi gururuyla mücadele edebilmek ve gerektiğinde “Ben yanlış yaptım” diyebilmek, insanın karakterini gösterir.
İnsan nefsini yok etmek zorunda değildir. Onu terbiye etmek zorundadır. Arzularını tamamen ortadan kaldırmak zorunda değildir; onları ölçülü hâle getirmelidir. Dünyadan uzaklaşmak zorunda değildir; dünyanın kendi kalbini yönetmesine izin vermemelidir.
Bence insanın gerçek özgürlüğü de burada başlar.
İnsan her istediğini yaptığı için değil, yanlış olanı yapmama iradesine sahip olduğu için özgürdür.
Sonuçta insan yine kendisiyle baş başa kalır. İnsanların ne söylediği, dünyanın ne düşündüğü bir noktadan sonra önemini kaybeder. Geriye insanın kendi vicdanı ve inancı kalır.
İşte o noktada Zümer Suresi’nin 53. ayeti yeniden anlam kazanır:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
Bu, insana verilmiş büyük bir imkândır. Çünkü insanın yaptığı hata, onun bütün hayatının özeti olmak zorunda değildir.
Haddini bilmek küçülmek değildir; insanın kendi sınırını ve sorumluluğunu bilmesidir. Nefsine hâkim olmak kendinden vazgeçmek değildir; kendini yeniden kazanabilmektir. Tövbe ise geçmişin önünde sonsuza kadar kalmak değil, geçmişten ders alarak yeniden doğru yola yönelmektir.
İnsan bazen kendi nefsi aleyhine haddi aşabilir. Fakat geri dönebilir. Hatasını kabul edebilir. Tövbe edebilir. Kendisiyle yeniden barışabilir.
Çünkü insanın hayatındaki en önemli mesele, kaç kez düştüğü değil, düştükten sonra ne yaptığıdır.
Ve belki de insanın gerçek huzuru, nefsinin istediği her şeyi elde ettiği gün değil; nefsinin istediği her şeyi yapmak zorunda olmadığını anladığı gün başlar.
Rabbimiz bizleri nefsinin esiri olanlardan değil, nefsine hâkim olanlardan; haddini aşanlardan değil, haddini bilenlerden; hatasının içinde kaybolanlardan değil, tövbe ederek yeniden doğrulanlardan eylesin.
28 Agustos 2023 - Berlin
İlginizi Çekebilir