Prof. Dr. Ümit Yazıcıoğlu yazdı: Pirin ışığı
GÜNDEMHukuk ve siyaset bilimi alanındaki başarıları ile dünya çapında takdir edilen bilimcilerimizden olan Prof. Dr. Ümit Yazıcıoğlu, Erzurum'un Tekman ilçesinde geçirdiği çocukluk yıllarından anılarından yola çıkarak "Aleviler ne istiyor?" sorusuna cevap aradı. İşte, o yazı:
O sabahı hatırlıyorum. Mart 1973. Tekman’da kış hâlâ hüküm sürüyordu. Kar ilçenin üzerine çökmüştü, yollar kapalıydı, evlerin bacalarından tüten duman bile donuyordu. Babam Abdulbaki Yazıcıoğlu, o yıllarda Tekman Belediye Başkanı’ydı ve CHP’den yeniden adaydı. Seçimlere aylar vardı, ama siyasetin nefesi her sabah erkenden evimize dolardı.
Güneş doğmamıştı. Kapı çalındı. Babam henüz kahvesini içmemişti. Açtım. Karşıda, Kuruca’nın soğuğundan gelmiş, üzerinde ince bir ceket, elinde baston, sakalları buz tutmuş bir ihtiyar duruyordu: Baba Hasan. Babamın piri. Onu tanırdım. Köyümüzün en yaşlı erenlerinden biriydi. Ama onu bu saatte, bu soğukta Tekman’da görmek alışılmış bir şey değildi.
Babam koşarak çıktı: “Baba Hasan, ne işin var burada bu saatte? Yollar kapalı, hava buz gibi. Nasıl geldin?” Baba Hasan gülümsedi. Nefesi buhar olup havada kayboldu. “Yürüdüm evladım,” dedi. “Kuruca’dan Tekman’a yürüdüm. Çünkü sana bir şey söylemem lazım.”
Babam onu içeri aldı, sobanın yanına oturttu. Elleri hâlâ titriyordu. Babam bir bardak sıcak su verdi. İçti. Sustu. Sonra doğruldu ve babamın gözlerinin içine baktı. “Abdulbaki,” dedi. Sesinde dağların yankısı vardı. “Dün gece bir rüya gördüm. Rüyada bir pınar vardı. Kuruca’nın yukarısındaki pınar. Ama bu pınardan su değil, ışık akıyordu. Işık, taşların arasından süzülüp Tekman’a doğru yayılıyordu. Bütün ilçe o ışıkla aydınlanıyordu. Ve o ışığın ortasında sen duruyordun. Elinde bir bayrak vardı. Bayrakta ne yazıyordu biliyor musun?” Babam sessizdi. Başını iki yana salladı. “Hak” yazıyordu, Abdulbaki. Sadece “hak”. Ne partinin adı, ne bir isim. Sadece “hak”.
Baba Hasan ellerini babamın omzuna koydu. “Bu rüya bana sana gelmemi söyledi. Kesinen kazanacaksın. Şüphen olmasın. Ama kazanman yeterli değil. Kazandığında, bu ışığı unutma. Suyu, yolu, hakkı unutma. Kuruca’nın susuzluğunu unutma. Çünkü pirin ışığı, makamda değil, hizmette parlar.”
Babamın gözleri doldu. O soğuk sabah, sobamızın yanında, iki adam birbirine sessizce baktı. Baba Hasan cebinden küçük bir tesbih çıkardı, babamın eline verdi: “Bunu sakla. Dua ettim senin için. Şimdi ben gideyim, yol uzun.” Babam itiraz etti: “Kalmayacak mısın? Kahvaltı etmedin.” “Yolum var,” dedi Baba Hasan. “Kuruca’da sabah namazına yetişmem lazım.”
Kapıyı açtı, soğuk yüzüne vurdu. Bir an durdu, arkasına döndü ve babama son sözünü söyledi: “Pir, yalnızca yol gösteren değildir; halkın derdini omzunda taşıyandır. Bunu unutma, evladım.” Ve yürüyüp gitti. Karın içinde kayboldu. Babam, elindeki tesbihle uzun süre kapıda bekledi.
O yıl, 1973 seçimlerinde babam CHP’den Tekman Belediye Başkanı olarak yeniden seçildi. Seçim gecesi, ilk iş olarak Kuruca’ya telefon açtı: “Baba Hasan’a söyleyin, ışık geldi.” Baba Hasan o gece çoktan ölmüştü. Kuruca’da sabah namazına yetiştiği günün akşamı gözlerini yummuştu. Ama rüyası tuttu. Işık, su gibi aktı.
Babam, belediye başkanlığı boyunca o tesbihi hep yanında taşıdı. Ne zaman bir dilekçe gelse, ne zaman bir köylü kapısını çalsa, Baba Hasan’ın o sabahki sesini hatırladı: “Hak.” Onun başkanlığı, sadece bir makam değil, bir hizmet anlayışıydı. Suyu, yolu, hakkı önceleyen bir yönetimdi. Çünkü o, pirinin sözünü tuttu.
Bugün Tekman’da kimse o sabahı hatırlamaz. Ama Kuruca’nın susuzluğu hâlâ devam eder. Kuruca, Tekman’ın dağları arasında, Erzurum’un doğusunda, dört yüz yıldır aynı yerde duran bir köydür. Ama durmak, yaşamak değildir. Kuruca’da yaşamak, her sabah su için uyanmak demektir. Dört yüz yıl boyunca değişen tek şey, suyun azalmasıdır. Gerisi hep aynı kalmıştır: kova, sırt, ter, umut ve her seferinde kırılan bir sabır.
Köyün ortasında bir çeşme vardır. 1962 yılında döşenmiş demir borularla dağdaki bir kaynağa bağlanmıştır. O tarihten beri ne borular değişmiş, ne de suyun tadı. Köylüler, içtikleri suyun arsenikli olduğunu söyler. Kimse bunu teyit etmemiş, kimse analiz yaptırmamıştır. Zira analiz yapmak, önce orada yaşayanları görmek demektir. Ve Kuruca, görülmeyen köylerdendir.
Eylül ve ekim aylarında çeşme tamamen susar. Damla bile düşmez. O günlerde köyde hayat durur. Evlere su girmez. Banyo yapılmaz, çamaşır yıkanmaz, bulaşık durur, hayvanlar susuz kalır. Her şey, o tek çeşmenin başında, kadınların omzunda taşınan kovalarla yürür. Naime Yolla, yetmiş yaşında, her gün çeşmeden eve su taşır. “Su çekip banyo mu yapalım, su çekip çamaşır mı yıkayalım?” der. Bu soru cevap beklemez. Sadece bir tespittir.
Köy halkı, yıllar boyunca tam yüz dilekçe vermiştir. Kaymakamlığa, valiliğe, Tekman Belediyesi’ne. Her dilekçede aynı kelimeler yazar: “Su yok, yardım isteniyor.” Her dilekçenin altında aynı imzalar, aynı mühürler. Ve her dilekçenin üzerine aynı cevap yazılır: “Yakında yaparız.” Bu “yakında” ilk kez 1980’lerde söylenmiştir. 1989 yılında köy üç gün boyunca tamamen susuz kalmıştır. Yetkililerden tanker istenmiştir. Tanker gelmemiştir. “Yakında” denmiştir. 1990’larda bir sondaj yapılmış, “su var” denmiş, ardından analizlerde “yeterli kaynak bulunmadığı” söylenerek borular sökülüp götürülmüştür. Köylüler bir kez daha umutlanmış, bir kez daha ellerinde kovalarla çeşmenin başında bulmuşlardır kendilerini.
Bingöl dağından su getirilmesi önerilmiştir. Cevap: “Çok uzak.” Oysa Tekman’a yol yapılmış, okul yapılmış, hastane yapılmıştır. Uzaklık, sadece su için bahane olmuştur. Çünkü yol, okul ve hastane seçmendir; su ise sadece susuzdur.
Köyde kırk hane varken, şimdi üç hane kalmıştır. Yazın bile ancak on bir hane dolabilmektedir. İnsanlar göç etmiştir. Gençler şehre gitmiş, yaşlılar ölmüş, evler harabe olmuştur. Göç edenlerin ardından ocaklar sönmüş, cemler azalmış, cemevine suyu yukarıdaki depodan taşımak zorunda kalmışlardır. Hayvanlar susuzluktan telef olmuş, meralar kurumuş, tarlalar verimsizleşmiştir. Köy, adım adım bir hayalet köye dönüşmektedir.
Muhtar Hasan Yolla, elinde kalın bir dosyayla yetkililerin kapısını her çaldığında aynı sözleri duyar: “Dilekçeniz alındı, değerlendirilecek.” Dosya kalınlaşır, su azalır. Değerlendirme süresi, köyün ömründen uzundur.
Oy zamanı yetkililer gelir. Vali gelir, kaymakam gelir, belediye başkanı gelir. Fotoğraf çektirirler, çocukları okşarlar, kahve içerler, “sorunlarınızı biliyoruz” derler. Oy bitince kapı bir daha çalınmaz. Ne telefon ederler, ne uğrarlar, ne de su gelir. Urfiye Aslan, köyün en yaşlı kadınlarından biri, bunu en net söyleyendir: “Biz de insanız. Aleviyiz diye insan değil miyiz?” Soruyu sorarken sesi titremez, çünkü titremeyi çoktan bırakmıştır. “Oy zamanı geliyorlar, hal hatır soruyorlar; oy bitince kimse kapımızı çalmıyor. Biz kimseden ayrıcalık istemiyoruz. Sadece su, yol, hizmet istiyoruz.”
Yol yapılmıştır, ama su yapılmamıştır. Hizmet denilen şey, sadece seçim afişlerinde kalmıştır.
Köylüler, Baba Hasan’ı anar. O, bu köyden çıkmış bir pir olarak bilinir. Rivayet ederler ki, bir gün genç Ali’ye şöyle demiştir: “Pir, hakikatin suyunu insanlara ulaştıran bir pınardır. Gerçek pir, insanlara hükmeden değil, onlara hizmet edendir. Bir gönül kırılmışsa onarır, bir yetim varsa başını okşar, bir insan karanlıkta kalmışsa ona yol olur.” Bu sözler köyün duvarlarında asılıdır. Ama bu sözler, ne kaymakamlığın raporlarına girmiş, ne valiliğin bütçesine, ne de belediyenin planlarına. Çünkü devlet, pirlikle değil, kanunlarla yönetilir. Ve kanunlar, susuz köyleri değil, oy çokluğunu görür.
Kuruca’da her kova su, aslında bir belgedir. Taşınan her damla, devletin yok saydığı bir gerçekliktir. Kadınların omuzlarındaki nasırlar, mahkeme tutanaklarına geçmeyen bir davadır. Çocukların susuzluktan hasta olması, istatistiklere girmeyen bir ölçüttür. Ve her yıl tekrarlanan “yakında”, zaman aşımına uğramış bir sözdür.
Yetkililer, köyü haritada gösterirler. Ama haritada su yoktur. Haritada sadece çizgiler vardır. O çizgilerin arasında Kuruca kaybolur. Tıpkı dilekçelerin dosya raflarında kaybolduğu gibi. Tıpkı sondaj makinelerinin sökülüp götürüldüğü gibi. Tıpkı umutların her seçim dönemi yeniden canlanıp, her seçim sonrası öldüğü gibi.
1989’daki üç günlük susuzluk, köyün kolektif hafızasıdır. O günleri yaşayanlar hâlâ anlatır: “Tanker istedik, gelmedi. Yetkililer ‘yakında’ dedi, ama o yakında hiç gelmedi.” O günden bugüne, otuz yedi yıl geçmiştir. Otuz yedi yıl boyunca aynı demir borulardan arsenikli su akmış, aynı kovalar taşınmış, aynı dilekçeler yazılmıştır.
Köyün yaşlıları, Baba Hasan’ın bir başka sözünü hatırlar: “Pir, yalnızca yol gösteren değil; halkın derdini omzunda taşıyandır.” Bugün Kuruca’nın derdini omzunda taşıyan kimse yoktur. Kaymakam oturduğu makamda “yakında” der, Vali uzaktan “biliyoruz” der, Belediye bütçesinde “kalem yok” der. Ve devlet, tüm bu söylemlerin arkasında, sessizce durur.
Oysa susuzluk, bir doğa olayı değildir. Susuzluk, bir tercihtir. Bir köyün susuz kalması, o köyün seçmen değeri ile orantılıdır. Kuruca’nın seçmen değeri düşüktür, çünkü nüfusu azalmıştır. Nüfusu azalmıştır, çünkü su yoktur. Su yoktur, çünkü seçmen değeri düşüktür. Bu kısır döngü, dört yüz yıldır işlemektedir.
Cemevi, köyün en yüksek yerindedir. Oraya su çıkmaz. İbadet için gidenler, yanlarında su götürmek zorundadır. Cem sırasında okunan dualar, susuzluğu gidermez. Ama dualar, yetkililerin kapısından daha çok işitilir. Çünkü dualar, makam tanımaz. Oysa devlet, makamı tanır. Makam, susuz köyleri duymaz.
Köylüler, Bingöl dağından su getirme önerisini hâlâ hatırlar. O proje, bir rapor olarak kalmıştır. Raporda “uzaklık” yazar. Aynı rapor, yol için “yakın” der, okul için “makul” der, hastane için “gerekli” der. Ama su için hep “uzak” der. Çünkü su, siyasi değildir. Su, sadece yaşamdır. Ve yaşam, siyasetin dışındadır.
Baba Hasan, ölmeden önce son sözünü söylemiş rivayete göre: “Pirlik makamla değil, gönülle olur. Bir insanın büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, kaç gönüle dokunduğuyla ölçülür.” Kuruca’da bugün hiçbir makam gönüle dokunmamıştır. Sadece susuzluk dokunmuştur. Ve susuzluk, her gün biraz daha derine işlemiştir.
Köyün mezarlığı, yamacın ucundadır. Orada yatanlar, su hasretiyle ölmüşlerdir. Taşlarında su damlası figürü yoktur. Sadece isimler, tarihler ve bir cümle: “Suya hasret.” Bu cümle, köyün resmî tarihine yazılmamıştır. Ama her mezar, bir belgedir. Her mezar, bir şikâyettir. Ve her mezar, devletin sustuğu bir tanıktır.
Kuruca halkı, artık yetkililerden bir şey beklemez. Çünkü beklemek, bir zaman sonra umutsuzluğa dönüşür. Naime Yolla, her sabah çeşmeye gider, kovasını doldurur, eve taşır. Yusuf Yola, İzmir’den sağlık sebebiyle köye dönmüştür, ama döndüğüne pişmandır. “Hayat su üzerinde kuruludur,” der. “Su olmayınca hayat duruyor.” Ve hayat durdukça, köy boşalır.
Yetkililere sorulur: “Kuruca’ya su niçin gelmez?” Cevap hazırdır: “Bütçe yok, altyapı yetersiz, proje aşamasında.” Aynı cevaplar, 1989’da da verilmiştir. 1990’da da, 2000’de de, 2010’da da, 2020’de de. Değişen tek şey, bütçenin büyüklüğü ve altyapının yaşıdır. Ama su, hâlâ gelmemiştir.
Oysa aynı yetkililer, bir başka köye asfalt yapmış, bir başka ilçeye hastane dikmiş, bir başka beldeye park kurmuştur. Kuruca’ya sadece söz gelmiştir. Sözler de tıpkı demir borular gibi paslanmıştır. Paslanan sözler, içilemez. Ama yetkililer, paslı sözlerle yetinir.
Baba Hasan’ın pirin ışığı, hâlâ köyün üzerindedir. Ama ışık, su değildir. Işık, sadece gösterir; susuzluğu gidermez. Köylüler, Baba Hasan’ın adını anarken, aslında bir adalet ararlar. Adalet, suyun herkese eşit akmasıdır. Ama Kuruca’da su eşit akmaz, hiç akmaz.
Sonuçta, bir köy susuz kalır. İnsanlar göç eder. Evler yıkılır. Cemevi boşalır. Mezarlık dolar. Ve yetkililer, “yakında” demeye devam eder. Yakında, belki bir gün, su gelir. Ama o gün gelene kadar, Kuruca bir hatıra olur. Tıpkı Baba Hasan gibi. Sadece anlatılan, ama yaşanmayan.
Ve köyün yaşlıları, torunlarına şöyle der: “Baba Hasan yaşasaydı, önce suyu değil, insanların gönlünü sorardı. Ama bilirdi ki gönül de su gibi, susuz kalınca kurur.” Bugün Kuruca’nın gönlü kurumuştur. Geriye sadece kovalar, dilekçeler ve paslı borular kalmıştır. Ve bu borular, hâlâ arsenikli su taşımaktadır. Devlet ise, o boruları değiştirmemektedir. Çünkü değiştirmek, görmek demektir. Ve görmek, sorumluluk demektir.
Sorumluluk, susuz köylerde değil, raporlarda durur. Raporlar ise, yakında yapılacakların listesidir. O liste hiç bitmez. Tıpkı Kuruca’nın susuzluğu gibi.
Ben, Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu, her seçim dönemi o soğuk mart sabahını ve Baba Hasan’ın yürüdüğü o buzlu yolu düşünürüm. Çünkü bir pir, sadece rüya görmez. Bir pir, yürür. Kuruca’dan Tekman’a, soğuğun ortasında, hakkı söylemek için yürür. Ve o yürüyüş, bugün hâlâ bitmemiştir.
Babam Abdulbaki Yazıcıoğlu, o yürüyüşü anlamıştı. O, pirinin ışığını makamında değil, hizmetinde taşıdı. Suyu, yolu, hakkı önceleyen bir belediye başkanıydı. Onun döneminde Tekman, susuz köylerini unutmadı. Çünkü o, Baba Hasan’ın şu sözünü hiç unutmadı: “Pir, yalnızca yol gösteren değildir; halkın derdini omzunda taşıyandır.” Babam, bu derdi omzunda taşıdı. Ve bu yüzden, onu minnetle anıyorum.
Aleviler ise, bu toprakların en kadim halklarından biridir. Onlar, susuzlukla, ihmal ve ayrımcılıkla imtihan edilmişlerdir. Ama Urfiye Aslan’ın dediği gibi: “Biz de insanız.” Onlar, kimseden ayrıcalık istemez; sadece su, yol, hizmet isterler. Onların sabrı, insanlık onurunun en yalın ifadesidir. Babam, onların bu onurlu duruşunu bilirdi. Ve onlara hizmet etmeyi, pirinin bir emri sayardı.
Baba Hasan ise, bu yazının ruhudur. O, yalnızca bir rüya görmedi; o, o rüyanın peşinden yürüdü. Kuruca’nın soğuğunda, Tekman’a kadar yürüdü. Çünkü biliyordu ki, pir, hakikatin suyunu insanlara ulaştıran pınardır. Onun sözleri, bugün hâlâ Kuruca’nın duvarlarında asılıdır. Ve onun ışığı, hâlâ o köyün üzerindedir. Ama ışık, yetmez. Su gerekir. Adalet gerekir. Ve devletin, susuz köyleri görme sorumluluğu gerekir.
O mart sabahı, Baba Hasan’ın babama verdiği tesbih, hâlâ bizdedir. Babam, onu hep yanında taşıdı. Ve ben, bu tesbihi her elime aldığımda, o soğuk sabahı, o yürüyüşü, o “hak” kelimesini hatırlarım. Çünkü hak, su gibidir. Susuz kalan her yerde, o hak da susar. Ama Baba Hasan’ın ışığı, susmayan tek şeydir. Ve o ışık, bugün hâlâ Kuruca’nın üzerinde parlamaktadır. Ta ki su gelene kadar. Ta ki adalet sağlanana kadar.
İlginizi Çekebilir