Türkoğuz Kılıçgedik yazdı: Sosyalizm retoriği, ideolojik dönüşüm ve çözüm arayışları
GÜNDEMYazar Türkoğuz Kılıçgedik, kaleme aldığı makalede 1960 sonrası süreçte sosyalist söylemin Alevi toplumuyla ilişkisini, bu ilişkinin “ateizm” ve “Ali’siz Alevilik” gibi kavramlara dönüşümünü ve çözüm arayışlarını inceledi.
Türkiye’nin sosyopolitik ve dini yapısında önemli bir yere sahip olan Alevilik, modern dönemde çeşitli siyasi aktörler tarafından farklı ideolojik çerçevelerde ele alındı. Yazar Türkoğuz Kılıçgedik, kaleme aldığı makalede 1960 sonrası süreçte sosyalist söylemin Alevi toplumuyla ilişkisini, bu ilişkinin “ateizm” ve “Ali’siz Alevilik” gibi kavramlara dönüşümünü ve çözüm arayışlarını inceledi.
Türkoğuz Kılıçgedik'in makalesinin tam metni şöyle:
ALEVİLİK VE SİYASİ AKTÖRLER
Sosyalizm Retoriği, İdeolojik Dönüşüm ve Çözüm Arayışları
Giriş
Türkiye’nin sosyopolitik ve dini mozaiğinde Alevilik, tarihsel olarak hem bir inanç ve kültür sistemi hem de belirli toplumsal ilişkiler ağı içinde şekillenmiş bir kimlik olarak önemli bir yer tutar. Modern Türkiye siyasetinde ise Alevilik, çeşitli siyasi aktörler tarafından farklı ideolojik çerçeveler içinde ele alınmış, zamanla bu aktörlerin söylem ve stratejilerinin bir nesnesi haline gelmiştir. Bu çalışma, özellikle 1960 sonrası dönemde Anadolu’da yaygınlaşan sosyalist söylemin, Alevi toplumu ile ilişkisini ve bu ilişkinin zaman içinde “Ateizm” ve “Ali’siz Alevilik” gibi kavramsal dönüşümlere yol açan ideolojik bir stratejiye evriliş sürecini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Temel argüman, sosyalizmin eşitlikçi ve kurtarıcı vaadinin, belirli örgüt ve partiler (PKK, HEP-HDP) eliyle araçsallaştırılarak, Aleviliğin geleneksel yapısını dönüştürmeye ve bölmeye yönelik bir manipülasyon aracına dönüştüğüdür. Bu süreç, nihayetinde, sorunun kaynağı olan aktörlerle çözüm üretmenin imkansızlığını ortaya koymakta ve çözümün ancak yeni bir zihniyetle, yeni bakış açıları ve sistem değişikliği ile mümkün olabileceğini göstermektedir. Makale, bu süreci tarihsel ve kavramsal bir perspektifle inceleyecek, mevcut siyasi yakınlaşmaların (AK Parti, MHP, DEM Parti) ve desteğin (CHP) yarattığı “Barış ve Milli Birlik” söyleminin bu bağlamdaki potansiyel rolünü değerlendirecek ve akademik bir çerçevede sonuçlandıracaktır.
Ana Bölümler
Sosyalizmin Anadolu’da Görünümü: İdeolojik Bir Maske Olarak İşlevi
1960’lı yıllar, Türkiye’de sol düşüncenin kitlesel bir hareket olarak örgütlendiği bir dönemdir. Anadolu’nun kadim toplumsal ve inançsal düzenine (köylülük, toplum yapılanmaları, Alevilik, Sünnilik ve ayrımı) yabancı olan bu ideoloji, kendini ezilen sınıfların, kültürlerin ve inançların kurtarıcısı olarak sunmuştur. Teorik olarak sosyalizm, ekonomik sömürünün yanı sıra kültürel ve dini tahakküm mekanizmalarına da karşı çıkan, eşitlikçi ve kapsayıcı bir proje vaat eder. Ancak Türkiye bağlamında, bu vaadin pratiğe geçirilişi sorunlu olmuştur.
CHP ve DSP gibi geleneksel sol partiler, Kemalist ulusalcılık ile sosyal demokrat söylemi harmanlayan bir çizgi izlemiş, Alevi toplumu ile ilişkileri daha çok laiklik ekseninde ve seçmen tabanı olarak değerlendirme üzerinden kurmuştur. Bu partiler, Alevi kimliğini özerk bir sosyokültürel ve dini varlık olarak tanımak ve güçlendirmek yerine, ulusalcı bir üst kimlik içinde eritme eğilimini sürdürmüşler. Dolayısıyla, bu partiler sosyalizmin radikal eşitlikçi ve özgürleştirici potansiyelini hayata geçirememiş, bu ideolojiyi sembolik bir düzeyde tutmuştur.
Buna karşılık, 1990’lardan itibaren PKK ve onun siyasi uzantısı konumundaki HEP-HDP-DEM (ve öncülleri), sosyalist retoriği daha agresif bir şekilde sahiplenmiş ve bu retoriği Kürt ulusal hareketi ile Anadolu’daki diğer “ezilen” grupları, özellikle Alevileri, birleştirmek için bir araç olarak kullanmıştır. Burada sosyalizm, artık sınıfsal bir analizden ziyade, etno-dinsel bir ittifak diline dönüştürülmeye çalışılmıştır. Zamanla, bu hareketin sosyalizmi, vaat ettiği kurtarıcı rolünden sıyrılarak, stratejik ve trajedik bir “maske” görünümünü almıştır. Maskenin ardında, Alevi toplumunu kendi siyasi projesine eklemlemeye ve dönüştürmeye yönelik bir hedef yatmaktadır.
İdeolojik Stratejinin Dönüşümü: “Ateizm” ve “Ali’siz Alevilik” Akımlarının İnşası
1990-2012 ve sonrası dönem, söz konusu stratejinin somutlaştığı ve radikalleştiği bir evreyi temsil eder. PKK-HEP-HDP hattının popülaritesi arttıkça, bu hareket Aleviliği salt bir “ezilen inanç” olarak değil, ideolojik ve inanç olarak yeniden şekillendirilmesi gereken bir alan olarak görmeye başlamıştır. Geleneksel Alevilik, Hz. Ali sevgisi, On İki İmam inancı, Dört Kapı öğretili, cem ritüelleri ve dedelik kurumu gibi İslami Velayet gelenekle iç içe geçmiş unsurlarla tanımlanır. Ancak, marksist materyalist, etnik ulusalcı ve seküler bir dünya görüşünü benimseyen bu siyasi hareket için, Aleviliğin bu dini boyutları ve özelikle İslam ile olan derin bağı sorunlu hale gelmiştir.
Buradan, “Ateizm” ve “Ali’siz Alevilik” olarak adlandırılabilecek iki paralel akım doğmuştur. “Ateizm” akımı, Aleviliği tamamen dinsel bir çerçeveden çıkararak, onu seküler, hatta anti-teist bir kültürel direniş veya bir felsefe olarak yeniden tanımlamaya çalışmış. “Ali’siz Alevilik” ise, Aleviliğin İslami köklerini ve özellikle Hz. Ali merkezli inanç sistemini reddederek ederek, onu tarih öncesi Anadolu inançlarına, Zerdüştlüğe veya sadece bir “kültürel kimlik”e indirger. Bu yaklaşımlar, İsmail Beşikçi, Faik Bulut, Erdoğan Aydın gibi bazı Sünni kökenli yazarların “Alevilik İslam dışıdır” uydurma tezleriyle, Erdoğan Ç. gibi yazarların M. Önceki uydurulmuş tarih anlatılarıyla ve sosyal medyada K. S. / B. A. gibi anonim veya pseudonim hesapların yaydığı senaryolarla beslenmiş, karmaşık ve tutarsız bir söylemler ağı oluşturmuştur.
Bu stratejinin amacı, sosyalizmin eşit statü vaadini gerçekleştirmek değil, Alevi toplumunun inanç, kültür ve sosyal yapısını kendi içinde bölmek, geleneksel dedelik kurumu ile yeni seküler aydınlar arasında çatışma yaratmak ve nihayetinde bu toplumu, egemen Sünni-muhafazakar kesimlere karşı, kendi siyasi projesine tamamen bağımlı hale getirmektir. Bu, sosyalizme vurulan en büyük darbedir; çünkü bu ideoloji, ezilenleri özgürleştirmek yerine, onları yeni bir ideolojik tahakküm altına almak için kullanılmıştır.Paradoxal bir şekilde, bu süreç Alevi toplumunun hak taleplerini sekteye uğratıp itibarsızlaştırırken, söz konusu örgüt ve partiler popülerlik ve siyasi güç kazanmıştır.
Çözüm Arayışlarının Çıkmazı: Sorun Yaratanlarla Çözüm Üretmek
Tüm bu siyasi stratejiler zamanla kendi iç çelişkileri, tarihsel dayanaksızlığı ve toplumsal kabul görmeme sorunuyla karşılaşmıştır. “Altan Tan” ve şürekâsı olarak tanımlanan bu ağ (önceki sol örgütler, belirli yazarlar, HDP içindeki bu çizgiyi savunan kesimler), argümanlarını ve inandırıcılıklarını kaybetmiştir. Bunlara inanan Aleviler ise Aleviliğini kaybetmişlerdir. Ancak, Albert Einstein’ın “Sorunları, onları yaratırken kullandığımız düşünce yapısıyla çözemeyiz” sözünü doğrularcasına, bu kesimler sorunun kaynağı oldukları için çözüm üretme kapasitesinden yoksundur.
Bu yoksunluğun nedenleri şu şekilde analiz edilebilir:
“Çıkar Çatışması:” Sorunun devamı (Alevi toplumundaki bölünmüşlük ve kimlik krizi), bu aktörlere siyasi taban ve mobilizasyon aracı sağlamaktadır. Sorunun çözülmesi, onların bu araçsallığını ortadan kaldıracaktır.
“Kör Noktalar ve Ego Engeli:” Kendi ideolojik dogmaları ve “haklı çıkma” çabası, Alevi toplumunun gerçek taleplerini (inanç özgürlüğü, tanınma, ayrımcılıkla mücadele) görmelerine engel olur. Özeleştiri ve uzlaşma kapasiteleri düşüktür.
“Gelişim Direnci:” Değişime kapalı, katı bir ideolojik çerçeveye hapsolmuşlardır. Sonradan üretikleri, “Ali’siz Alevilik” gibi kurgusal kavramları terk etmek, temel dünya görüşlerini sorgulamak anlamına gelir.
Daha da çarpıcı olan, bu siyasi kesimlerin, kendi yarattıkları “Ateizm ve Ali’siz Alevilik” enkazının sorumluluğundan, onu yaratmamış “mazlumlar” gibi sıyrılmaya çalışmaları ve çözümü, 500 yıl önce Alevilere yönelik katliamlarla anılan Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi stratejilerine sarılarak aramalarıdır. Bu, hem tarihsel bir paradoks hem de çözümsüzlüğün itirafıdır. Sorun yaratanlarla çözüm olmayacağı ilkesi, burada açıkça tezahür etmektedir.
Gerçek Çözüm İçin Çerçeve: Yeni Bakış Açısı, Sistem Değişikliği ve Mevcut Siyasi Dinamikler
Gerçek bir çözüm, sorunu yaşayan Alevi toplumunun kendisini, geleneksel temsilcilerini (dedeler, ocakzadeler) ve tarafsız akademik analizi merkeze alan yeni bir bakış açısı gerektirir.
“Yeni Bakış Açısı:” Sürece, duygusal ve ideolojik bağlardan azade,yeni bir zihniyetle ve objektif bir perspektifle bakabilmek esastır. Çözüm masasına, sorunun nesnesi değil öznesi olan devlet-hükümetle barışık Alevi kurumları ve sivil toplumu dâhil edilmelidir.
“Sistem Değişikliği:” Bireyler veya grupları (Ateizm, Ali’siz Alevilik, siyasi kutuplaşma) suçlamak yerine, bu yapıları ve sorunları var eden siyasi partilerin ve sistemin ideolojilerini farklı kesimlerinbirliğine hizmet edecek şekilde değiştirmek gerekir. Bu sistem, Aleviliğin hukuki tanınması, ibadethanelerinin (Cemevi) statüsü, zorunlu din dersi ve devlet-din ilişkileri gibi yapısal meseleleri içerir. Siyasi aktörlerin Aleviliği bir “oy deposu,” “ideolojik müttefik” veya "dönüştürülmesi gereken" bir topluluk olarak görmesine dayanan siyaset kültürünün değişmesi gerekir.
“Objektif Analiz:” Duygusal söylemler ve kişisel hesaplar yerine, özelikle "Dört Kapı sistemli" tarihsel veri, sosyolojik araştırma ve hukuki mantık çözümün temelini oluşturmalıdır.
Bu bağlamda, AK Parti, MHP ve DEM Parti (HDP’nin devamı olarak) arasındaki yakınlaşma ve CHP’nin desteğiyle oluşturulması öngörülen “Barış ve Milli Birlik” söylemi, ulusal bütünlüğü sağlamada önemli bir potansiyel taşımaktadır. Bu sürecin geleneksel çoğulculuğu kapsaması halinde, “Ateizm ve Ali’siz Alevilik” gibi marjinal ve bölücü akımlara karşı, “öz ve geleneksel Alevilik” lehine siyasete bir denge unsuru olabileceği beklenebilir. Devletin yürüttüğü bu tür bir birlik inşa faaliyetine Alevi kurumlarının destek vermesi, sorunun çözümünü devlet nezdinde meşru bir talep haline getirebilir ve yapısal değişiklikler için zemin hazırlayabilir.
Öte yandan, çoğunlukla DEM Parti tabanında var olan Aleviliğe ve Anadolu İslam geleneğine zarar veren “Ateizm ve Ali’siz Alevilik” eğilimleri, partinin bu yeni siyasi yakınlaşma içindeki konumu nedeniyle bir dönüşüm yaşayabilir. Ya parti, bu marjinal eğilimleri terk ederek ulusal birliği korumak için daha geleneksel Alevi söylemlerine yaklaşacak ve Alevi toplumu içinde yeni bir uzlaşı zemini yaratacaktır. Ya da bu eğilimler (Ateizm - Ali’siz Alevilik), parti içinde ve Alevi toplumunda daha da marjinalleşerek, yarattığı bölünme ve asimilasyon tehdidi zayıflayacaktır. Her iki senaryo da, Alevi toplumu için, manipülatif ideolojik müdahalelerden arınmış bir kimlik inşası sürecine katkı sağlayabilir.
Sonuç
Türkiye’de Alevilik ve siyasi aktörler arasındaki ilişki, sosyalist ideolojinin araçsallaştırılması ve Aleviliğin kullandırılması üzerinden karmaşık ve çoğu zaman trajik bir seyir izlemiştir. 1960’larda bir umut ve eşitlik vaadi olarak gelen sosyalizm, önceleri CHP, DSP, 1990’lar ve sonrasında ise PKK-HDP hattı tarafından, Alevi toplumunu dönüştürmek ve kendi siyasi projesine eklemlemek için bir stratejiye dönüştürülmüştür. Bu stratejinin ürünü olan “Ateizm,” “Ali’siz Alevilik” ve “siyasi kutuplaşma” akımları, Aleviliğin geleneksel dini ve kültürel dokusunu tahrip etmeyi, toplumu içten bölmeyi ve nihayetinde onu siyasi bir enstrümana indirgemeyi hedeflemiştir. Bu süreç, sosyalizmin özüne ihanet etmiş ve Alevi toplumunun gerçek eşitlik ve tanınma mücadelesine sekte vurmuştur.
Çözüm, sorunu yaratan aynı ideolojik çerçeve ve aktörlerden beklenemez. Albert Einstein’ın ilkesi burada geçerlidir: Yeni bir zihniyet-düşünce yapısı gereklidir. Bu yapı, sorunu yaşayan Alevi toplumunu merkeze alan, özerk (farklı) yapısını tanıyan yapısal ve sistemsel değişiklikleri hedefleyen, tarafsız ve veriye dayalı bir analizi temel almalıdır. Mevcut siyasi zeminde AK Parti, MHP, DEM Parti ve CHP’yi içeren “Barış ve Milli Birlik” arayışı, bu yeni bakış açısı için bir fırsat penceresi açabilir. Bu sürecin, Alevilerce desteklenmesi, devlet nezdinde Alevi sorununun çözümüne yönelik samimi bir girişime dönüşmesi ve Alevi toplumunun geleneksel, öz kimliğini koruyarak eşit yurttaşlık statüsüne kavuşması, Türkiye’nin demokratik konsolidasyonu için hayati önem taşımaktadır. Nihai çözüm, ideolojik ve bölücü maskelerin ardındaki manipülasyonlarda değil, diyalog, tanınma, demokrasi, birlik ve hukuki eşitlikte yatmaktadır.
İlginizi Çekebilir