© Alevi Haberler

Yüksel Gülsoy yazdı: Ben de bu yayladan Pir'e giderim!

Sosyolog ve Bektaşi Dervişi Yüksel Gülsoy, Arnavutluk'ta kurulacağı ilan edilen sözde Bektaşi devletinden yola çıkarak, sınır ötesi Alevi Bektaşi siyaset hakkında bizim de önemli bulduğumuz görüşlerini tartışmaya sunuyor. Yüksel Gülsoy'un tartışmaya açtığı görüşlerini okurlarımızın değerlendirmelerine sunuyoruz.

BEN DE BU YAYLADAN PÎR’E GİDERİM

(Erdebil’den Tiran’a uzanan yeni bir çekim merkezi ihtimali)

Arnavutluk’un başkenti Tiran’da Bektaşilik merkezli, Vatikan benzeri bir egemenlik yapısı oluşturulması fikri, yalnızca Balkanlar’ın dini ve siyasi haritasını ilgilendiren bir girişim olarak görülmemeli. Böyle bir yapının ortaya çıkması, özellikle Türkiye’de kendilerini Alevi ve Bektaşi olarak tanımlayan insanların yönelimleri, dış politika ve Türkiye’nin Arnavutluk, Balkanlar, İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkileri bakımından yeni bir tartışma alanı yaratabilir.

Burada asıl mesele, kurulması düşünülen yapının ilk gününde ne kadar güçlü olacağı değildir. Asıl mesele, zaman içinde ne tür bir sembolik, kültürel ve siyasi çekim merkezi hâline gelebileceğidir. Çünkü tarih, dini merkezlerin zaman içerisinde siyasi bir kimlik kazanmasının, sınırların ötesindeki toplulukların aidiyetleri ve siyasi tercihleri üzerinde önemli sonuçlar doğurabildiğini bize göstermektedir.

Bu noktada akla gelen en çarpıcı tarihsel örneklerden biri Safevî hareketidir. Erdebil Tekkesi başlangıçta tasavvufi bir merkez iken zaman içerisinde siyasi bir güce dönüşmüş, Şah İsmail döneminde ise devletleşmiştir. Safevîlerin Anadolu’ya uzanan siyasi ve dini etkisi, Anadolu’daki bazı Türkmen ve Kızılbaş toplulukları üzerinde güçlü bir çekim meydana getirmiştir.

O dönemin insanı için siyasi bağlılığın arkasında bugünkünden farklı araçlar vardı. Vergi, güvenlik, himaye, inanç ve siyasi aidiyet birbirine yaklaşabiliyordu. Anadolu’daki bazı Kızılbaşların Safevîlere duyduğu sempatiyi ve Osmanlı-Safevî rekabetinin Anadolu’daki yansımalarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Elbette XVI. yüzyıl ile XXI. yüzyılı birbirinin kopyası gibi görmek doğru değildir. Ancak tarihsel analojinin anlamı da zaten olayların birebir tekrarlanması değildir. Asıl mesele, benzer bir çekim mekanizmasının farklı araçlarla yeniden ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.

Geçmişte eksen Erdebil’den Anadolu’ya doğru uzanıyordu. Bugün ise tartışılan yeni eksen Tiran’a doğru kayıyor.

Ve burada şu kritik soru ortaya çıkıyor: Tiran’da kurulacak Bektaşi merkezli siyasi yapı yalnızca Arnavutluk’taki Bektaşiler için sembolik bir merkez olarak mı kalacak, yoksa Balkanlar, Türkiye ve Avrupa’daki Alevi ve Bektaşi toplulukları açısından daha geniş bir çekim merkezi hâline mi gelecek?

Benim asıl dikkat çekmek istediğim risk tam da burada başlıyor.

Öncelikle Alevi ile Bektaşi kavramlarını birbirinden ayırmak zorundayız.

Türkiye’de tarihsel ve örgütlü Bektaşi kimliği ile Alevilik aynı şey değildir. Bu iki gelenek arasında tarihsel, kültürel ve inanç alanında önemli temaslar ve ortaklıklar bulunmasına rağmen, Alevi olmak ile Bektaşi olmak aynı kimliğin iki farklı adı değildir. Dolayısıyla “Alevi-Bektaşi” ifadesinin her durumda tek ve yekpare bir toplumsal kimliği tanımlıyormuş gibi kullanılması, bu ayrımı görünmez hâle getirebilir.

Tam da burada Tiran’da kurulması düşünülen Bektaşi devletinin doğurabileceği önemli bir risk ortaya çıkıyor. Türkiye’de Alevi ve Bektaşi kavramlarının sürekli birlikte anılması, yeni oluşumun kendisini Türkiye’deki çok daha geniş Alevi topluluğunun doğal siyasi veya manevi temsilcisi gibi sunmasına elverişli bir zemin oluşturabilir. Başka bir ifadeyle, kavramsal yakınlık siyasi bir araç hâline getirilebilir ve bu ortaklaştırma, Tiran merkezli yapının Türkiye’deki Alevilere ulaşmasını kolaylaştıracak biçimde suiistimal edilebilir.

Bektaşilerin sayısal büyüklüğü bu açıdan tek başına belirleyici değildir. Asıl önemli olan, Türkiye’de Alevilik ile Bektaşilik arasındaki tarihsel ve kültürel yakınlığın nasıl yorumlanacağı ve bunun yeni bir siyasi merkezin lehine nasıl kullanılabileceğidir.

Özellikle genç kuşak bakımından mesele daha da farklı bir zemine taşınabilir. Eğer dini-kültürel aidiyet ile eğitim, çalışma, seyahat, Avrupa’da yaşama ve kariyer imkânları aynı kanalda buluşursa, ortaya yalnızca sembolik değil, son derece somut bir çekim gücü çıkabilir.

Bir Alevi genci, Tiran merkezli bu yeni yapı üzerinden Avrupa’da daha kolay eğitim alabildiğini, İtalya’da çalışma imkânı bulduğunu veya Londra’da üniversiteye gitme yolunun açıldığını düşünmeye başlarsa, bunun zaman içerisinde yaratacağı toplumsal algıyı küçümsememek gerekir.

İşte o noktada mesele artık “Tiran’da yeni bir dini merkez kuruluyor” meselesi olmaktan çıkar. Soru şuna dönüşür: Türkiye dışındaki bir merkez, Türkiye’de yaşayan gençlerin geleceğine ne ölçüde etki etmeye başlamıştır?

Daha ileri bir senaryo düşünelim.

Bu yapının ileride vatandaşlık vermeye başlaması veya vatandaşlıkla bağlantılı bazı ayrıcalıkların ortaya çıkması ve Avrupa ülkelerinin bu vatandaşlara serbest dolaşım, geçici oturum, eğitim ya da çalışma bakımından kolaylıklar sağlaması ihtimali gerçekleşirse, dini-kültürel aidiyet ile ekonomik fırsat birbirini besleyebilir.

Geçmişte Anadolu’daki konar-göçer Türkmenler için Şah İsmail’in vergisiz yaylaları ve otlakları vergi, himaye ve siyasi bağlılık nasıl bir çekim oluşturduysa, bugün bunun karşılığı Tiran merkezli Bektaşi Devletinin sağlayacağı eğitim, kariyer, seyahat, oturum ve vatandaşlık imkânları olabilir.

Böyle bir gelişme Türkiye açısından yalnızca diplomatik tanıma veya tanımama meselesi değildir. Türkiye Cumhuriyeti zaten kendisini de etkileyecek böyle bir din devletini tanımayacaktır. Buna rağmen diğer dünya devletlerinin tanıması ise Türkiye’nin dışında oluşan bu siyasi-kültürel merkezin, Türkiye’de yaşayan gençlerin eğitim ve kariyer tercihlerinde etkili olmaya başladığı anda, Türkiye’nin toplumsal ve siyasi yapısıyla da ilgili hâle gelecektir. Diplomatik tanımama da tek başına bir çözüm olmayacaktır.

Bu tartışmanın İran boyutu da ayrıca önemlidir.

Türkiye’de son dönemde konuşulan bazı siyasi gelişmelerin Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî dönemindeki ittifaka benzetilmesi, ister istemez tarihsel hafızayı yeniden gündeme getiriyor. Bu benzetmenin Alevi ve Bektaşileri rahatsız ettiği son derece açıktır. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: siyasetçilerin ve toplumsal aktörlerin söylemlerindeki sığlık, bu gelişmelerin asıl jeopolitik hedeflerinden birinin İran olabileceği ihtimalinin ve Türkiye’de yaşayan Alevi ve Bektaşiler üzerindeki olası etkilerinin gözden kaçırılmasına sebep olmaktadır.

Bu gelişmelerin hedeflerinden birinin İran olduğu varsayımı üzerinden bakıldığında, Türkiye’deki Alevi topluluklarının İran ile kurabileceği kültürel veya siyasi bağların zayıflatılması, Tiran merkezli yeni bir yapının olası jeopolitik sonuçları arasında da değerlendirilebilir. Bu nedenle meseleyi yalnızca dini bir proje olarak okumak eksik kalabilir.

Burada bir risk daha ortaya çıkıyor: Türkiye’de İran’a yakınlığı ile bilinen bazı topluluklar ile Alevi ve Bektaşiler arasında bir çatışma üretilmek istenmesi olasılığı da vardır. Böyle bir çatışmanın üretilmesi, farklı toplumsal kesimleri birbirine karşı konumlandırarak hem Türkiye’nin iç siyasetini hem de Alevi ve Bektaşi kimliklerinin algılanışını daha da karmaşık hâle getirebilir. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının oluşturduğu Danışma Kurulunun, oluşabilecek bir çatışma zemininin önlenmesinde önemli bir işlev görebileceği açıktır. Danışma Kurulunda yer alan Caferiler, Bektaşiler, Çelebiler ve Alevi Ocaklarınn kanaat önderleri, farklı toplumsal kesimler arasında ortak bir iletişim zeminini canlı tutabilirler.

Bir de Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail boyutu var.

Bu konuda artık yalnızca soyut bir “destek ihtimali”nden söz etmek yerine, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Arnavutluk ziyareti sırasında Baba Mondi ile görüşmüş olması gibi somut siyasi temasların da tartışmanın parçası hâline geldiğini görüyoruz.

Buradan hareketle, projenin arkasındaki stratejik hedeflere ilişkin daha ileri yorumlar yapılabilir. Bunlardan biri, İsrail’in bölgedeki siyasi ve kültürel meşruiyet alanını genişletme arayışı ve Müslüman toplumlar içerisinde kendisine daha yakın bir dini-kültürel söylem oluşturma çabasıdır.

Daha iddialı bir yorum ise “Siyonist bir Müslümanlık” veya “Siyonist bir İslam Tasavvuf ekolü” oluşturulmak istendiği yönündedir. Böyle bir yorum, özellikle İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş ve buna yönelik Müslüman dünyadaki tepki düşünüldüğünde, İsrail açısından Müslüman toplumlar içerisinde yeni bir meşruiyet alanı açma arayışı olarak okunabilir.

Ancak burada önemli olan, niyetleri kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak değil; ortaya çıkan temasların ve siyasi yönelimin hangi sonuçlara hizmet edebileceğini sorgulamaktır. Bir köşe yazısının görevi de tam olarak budur: Görünen olayların arkasındaki ihtimalleri tartışmaya açmak.

Türkiye açısından bence en ciddi risk, Bektaşilerin sayısal büyüklüğünden bağımsız olarak, Alevi ve Bektaşi kimlik alanının, ama özellikle Alevilerin, Türkiye dışındaki yeni bir siyasi merkezin etkisine açılmasıdır.

Türkiye’de Bektaşiliğin tarihsel merkezi Hacı Bektaş’tır. Hacı Bektaş Veli’nin adıyla özdeşleşen bu merkez Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindedir. Dolayısıyla yazının başlığındaki “Pîr” ifadesi yalnızca edebi bir kelime değildir. Buradaki Pîr, Hacı Bektaş merkezli Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan tarihsel ve kültürel hafızaya işaret etmektedir.

“Ben de bu yayladan Pîr’e giderim” sözü, tam da bu nedenle tarihsel bir karşılık taşıyor. Geçmişte “Şah’a gitmek” nasıl bir siyasi ve dini çekim ifadesine dönüşmüşse, bugün de “Pîr’e gitmek” üzerinden Türkiye’nin kendi tarihsel merkezinin nerede olduğu sorusunu sormak gerekiyor.

Tiran’da oluşacak yeni merkezin zaman içerisinde kendisini Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi dünyasının alternatif siyasi veya manevi adresi olarak sunması hâlinde, Türkiye’nin kendi tarihsel merkezleriyle yeni merkez arasında bir rekabet algısı oluşabilir. Bu rekabetin kendisi bile kimlik tartışmalarını derinleştirmeye yeter.

Gözden kaçabilecek bir başka risk ise beyin göçüdür.

Türkiye’de eğitimli, yabancı dil bilen ve uluslararası hareketliliğe açık gençlerin önemli bir bölümü zaten Avrupa’da eğitim ve çalışma imkânlarını araştırıyor. Eğer yeni Bektaşi siyasi yapısı bu hareketliliğe ek bir kanal sunarsa, dini-kültürel kimlik ile Avrupa’ya erişim arasında yeni bir bağ kurulabilir.

Bu durumda mesele “kaç kişi vatandaş olacak?” sorusundan çok daha büyüktür. Asıl soru, Türkiye’nin yetişmiş insan kaynağının bir bölümünün başka bir siyasi-kültürel merkezin etrafında toplanmasını sağlayacak yeni bir ağ oluşup oluşmayacağıdır.

Bu risk yalnızca Alevi gençleri açısından değil, Türkiye’nin genel beyin göçü sorunu açısından da önemlidir.

Peki Türkiye ne yapmalı?

Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti’nin vereceği cevap hukuk devleti sınırları içerisinde kalmalıdır. Alevi yurttaşların demokratik taleplerini baskılamak veya onları potansiyel bir güvenlik tehdidi gibi görmek, dışarıdaki çekim merkezlerinin etkisini azaltmak yerine artırabilir.

Devletin yapması gereken, kimlikleri cezalandırmak değil; dışarıdan gelecek siyasi ve ekonomik çekimlere karşı Türkiye’deki meşru alanları güçlendirmektir. Eğitim ve istihdam imkânlarının artırılması, gençlerin uluslararası hareketliliğinin sağlıklı kanallarla desteklenmesi, kültürel kurumların güçlendirilmesi ve Alevi ile Bektaşi geleneklerinin Türkiye’deki tarihsel merkezleriyle bağlarının canlı tutulması bunun parçalarıdır.

Vatandaşlık, oturum, eğitim ve çalışma imkânlarının yabancı siyasi-dini yapılar tarafından Türkiye’de siyasi nüfuz aracı hâline getirilmesi ihtimaline karşı da diplomatik ve hukuki mekanizmalar geliştirilmelidir.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır: Türkiye’nin amacı Alevi gençlerin Avrupa’ya gitmesini engellemek olmamalıdır. Bir gencin Londra’da okumak, İtalya’da çalışmak veya başka bir Avrupa ülkesinde yaşamak istemesi doğal bir tercihtir. Devletin görevi bu tercihi cezalandırmak değil, kendi vatandaşlarına Türkiye’de de güçlü eğitim, kariyer ve gelecek imkânları sunmaktır.

Asıl mesele, bu meşru bireysel tercihlerin zaman içerisinde başka bir siyasi merkeze bağlılık mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

Tarih bize dini merkezlerin yalnızca ibadet mekânları olmadığını gösteriyor. Bazen kültürel hafızanın, siyasi bağlılığın ve toplumsal hareketliliğin merkezine dönüşebiliyorlar.

Erdebil’in Anadolu üzerindeki tarihsel etkisini bugün Tiran’a birebir taşımak elbette mümkün değildir. Fakat tarihsel deneyim bize, kimlik ile siyasi gücün aynı zeminde buluştuğu noktaların dikkatle izlenmesi gerektiğini öğretiyor.

Bugün sorulması gereken soru belki de şudur: Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi dünyasının tarihsel ve kültürel hafızası Türkiye’nin kendi sınırları içerisinde ne kadar güçlü yaşatılabiliyor?

Eğer gençler geleceğe ilişkin umutlarını, eğitim ve kariyer imkânlarını veya kültürel aidiyetlerini başka bir merkezin sunduğu imkânlarla daha fazla ilişkilendirmeye başlarsa, bunun Türkiye açısından sonuçları ne olur?

Ve belki de en önemlisi, bugün kimlerin bu yayladan Tahran’a veya Tiran’a gideceği değil, yarın kimin hangi yaylada daha güçlü bir çekim merkezi hâline geleceğidir.

Bizim tercihimiz ise her daim Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ilelebet payidar olacak olan Türkiye Cumhuriyeti’dir ve bu Cumhuriyetin manevi anlamda kökü, zemini ve aslı olan Pîr Hünkâr Hacı Bektaş Velî’dir.

Yüce Tanrı bizim bu tercihimizi herkes için en güçlü tercih hâline getirmesi dileği ile son sözümüz şudur:

“Ben de bu yayladan Pîr’e giderim!”

Yüksel GÜLSOY
Sosyolog
06.09.2026

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER