© Alevi Haberler

Ali Aktaş yazdı: Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisî İttifakı

Sosyolog Ali Aktaş, 16. yüzyıl Osmanlı-Safevi mücadelesini, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki ittifakı ve bu sürecin Anadolu’daki Kızılbaş-Alevi topluluklar üzerindeki etkilerini ele aldığı kapsamlı bir değerlendirme yayımladı.

YAVUZ SULTAN SELİM-İDRİS-İ BİTLİSÎ İTTİFAKI VE ALEVİLİĞİN SİYASET VE ETNİK KÖKEN ÜZERİNDEN TANIMLAMA GİRİŞİMLERİNİN AÇMAZI

Ali Aktaş-Sosyolog

Giriş: 16. Yüzyıl Başında Anadolu'da Güç Mücadelesi

XVI. yüzyılın başlarında Anadolu, Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti arasında giderek sertleşen siyasî, askerî ve inançsal bir mücadelenin merkezindeydi. Bu mücadelenin bir tarafında Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, diğer tarafında Safevi hükümdarı Şah İsmail bulunuyordu. İdris-i Bitlisî[1] ise bu dönemde Yavuz Sultan Selim’in doğu siyasetinde danışmanlık yapan, Çaldıran Seferi’ne katılan ve savaşın ardından Osmanlı yönetimiyle bölgedeki Kürt beyleri arasında ilişki kurulmasında önemli rol oynayan bir tarihçi ve devlet adamıydı. Onun tarihsel konumunu anlayabilmek için Çaldıran Savaşı’nı, Kızılbaş topluluklarına yönelik takibatı ve Osmanlı’nın Doğu Anadolu siyasetini birlikte değerlendirmek gerekir.

 

Osmanlı-Safevi Mücadelesinin Başlangıcı

Safevi hareketinin kökeni, Erdebil’de Şeyh Safiyüddin tarafından kurulan Safeviyye tarikatına dayanmaktadır. Tarikat, Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar dönemlerinde siyasî ve askerî bir nitelik kazandı. Şah İsmail ise çoğunluğu Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Afşar, Kaçar ve Dulkadirli gibi Türkmen Kızılbaş topluluklarından oluşan kuvvetlerin desteğiyle 1501’de Tebriz’e girerek Safevi Devleti’ni kurdu. Ayrıca Anadolu’daki bazı Türkmen aşiretleri de Erdebil dergâhına bağlılık duyuyor, Safevi halifeleri aracılığıyla Şah İsmail’le ilişki kuruyordu.

Osmanlı yönetimi, Anadolu’daki bu bağlılığı yalnızca dinî bir farklılık olarak görmedi. Şah İsmail’e yönelen manevî ve siyasî bağlılık, Osmanlı merkezi açısından bir hâkimiyet ve güvenlik meselesine dönüştü. 1511’de meydana gelen Şahkulu Ayaklanması, bu kaygıları daha da artırdı. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından Anadolu’daki Safevi taraftarlarının izlenmesi ve denetlenmesi Osmanlı siyasetinin temel konularından biri hâline geldi.

 

İdris-i Bitlisî ve Yavuz Sultan Selim Dönemi Politikaları

Yavuz-Bitlis ittifakı, Safevi Devleti’nin (Şah İsmail) bölgedeki Şii/Kızılbaş nüfuzuna karşı, Osmanlı Sultanı I. Selim (Yavuz) ile Kürt âlim ve devlet adamı İdris-i Bitlisî (Mevlana Hakimeddin İdris) aracılığıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Sünni Kürt aşiret beyleri arasında kurulan stratejik ortaklıktır.

Şah İsmail’in Doğu Anadolu’daki Sünni emirlikleri tasfiye etmesi ve bölgeyi valileri aracılığıyla doğrudan merkeze bağlama politikası, Kürt beylerini ciddi biçimde tehdit ediyordu. İdris-i Bitlisî diplomatik bir deha göstererek 25’e yakın Sünni Kürt aşiret beyini ikna etti. Bu beyler, Osmanlı’nın Safevi karşıtı askeri harekâtına (özellikle Diyarbakır’ın kuşatmadan kurtarılması ve bölgedeki kalelerin alınmasında) içeriden lojistik ve askeri destek sağladılar.

Osmanlı, bu ittifak karşılığında Kürt beylerine geniş bir özerklik (otonomi) ve babadan oğula geçen (yurtluk-ocaklık) yönetim hakkı tanıdı. Yani Kürt elitleri kendi yerel iktidarlarını korumak adına rasyonel bir siyasi hamle yaptılar. Bu süreçte her ne kadar büyük/baskın Sünni emirlikler Osmanlı’yı tercih etmiş olsa da, aşiretler arası rekabetler, mülkiyet kavgaları ve yerel güç dengeleri nedeniyle Safevi saflarında kalan veya tarafsız kalarak gelişmeleri izleyen Sünni Kürt gruplar da mevcuttu. Ayrıca bölgenin tam anlamıyla Osmanlı kontrolüne girmesi ancak 1530'lu yıllardaki tahrir süreçleriyle, yani Kanuni Sultan Süleyman döneminde tamamlanabildi.

 

Çaldıran Öncesinde Kızılbaşların Tespit Edilmesi ve “40.000” Tartışması

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine sefere çıkmadan önce Anadolu’daki Safevi taraftarlarının belirlenmesini istedi. Taşra yöneticilerine gönderilen emirlerle, Safevi hareketiyle bağlantılı görülen kişilerin araştırılması ve adlarının merkeze bildirilmesi emredildi.

İdris-i Bitlisî’ye ait müsveddelerden oluşturulan ve ölümünden sonra oğlu Ebülfazl Mehmed Efendi tarafından tamamlanan Selimnâme metninde bu süreç ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır.[2] Eserde, köy ve şehirlerde Safevi çevresiyle ilişkili olduğu düşünülen kişilerin adlarının tek tek araştırıldığı; hazırlanan listelerin Divan’a gönderildiği belirtilir. Günümüz Türkçesine yapılan akademik çeviride şu kayıt bulunmaktadır: “İdareciler tarafından isimleri tespit edilip divana gönderilen kırk bin kişiden fazla kişi yakalanıp tutuklandıktan sonra padişahın emriyle kılıçla öldürüldüler.” Eserin ilerleyen bölümünde de yaklaşık 40.000 kişinin “idam kılıcına maruz kaldığı” tekrar edilir. Bu anlatım, Yavuz Sultan Selim döneminin resmî tarih yazımında Kızılbaşlara yönelik takibat ve öldürmelerin açıkça kabul edildiğini göstermektedir.

Selimnâme’de 40.000’den fazla kişinin öldürüldüğünün yazıldığı kesindir. Bununla birlikte modern tarih araştırmalarında bu sayının gerçekliği ve kapsamı tartışılmaktadır.

Günümüze kadar, adları yazılı 40.000 kişinin tamamının öldürüldüğünü gösteren eksiksiz bir infaz defteri bulunamamıştır. Bu nedenle bazı araştırmacılar kroniklerde verilen sayının:

Fişlenenlerin toplamını gösterebileceğini,

Öldürülenlerle birlikte hapsedilen ve sürgün edilenleri kapsayabileceğini,

Devletin gücünü yüceltmek amacıyla büyütülmüş olabileceğini,

Sonraki kroniklerde tekrar edilerek kalıplaşmış bir rakama dönüşmüş olabileceğini belirtmektedir.

Yani 40.000 sayısı tartışmalı olsa da Kızılbaş takibatının kendisi tartışmalı değildir. Osmanlı yönetiminin Çaldıran öncesinde kapsamlı bir soruşturma yürüttüğü; çok sayıda insanı fişlediği, tutukladığı, sürgün ettiği veya öldürdüğü anlaşılmaktadır.

Bu nedenle tarihsel bakımdan en ihtiyatlı sonuç şöyledir: Yavuz Sultan Selim döneminde geniş çaplı bir Kızılbaş takibatı yapılmıştır. Selimnâme ve bazı Osmanlı kronikleri öldürülenlerin sayısını 40.000’in üzerinde gösterir; ancak bu rakamın tamamı bağımsız arşiv kayıtlarıyla kesinleştirilememiştir.[3]

 

Kızılbaşlara Karşı Dinî Meşruiyet Oluşturulması

Yavuz Sultan Selim’in Safevilere karşı açacağı savaşın yalnızca askerî ve siyasî bakımdan değil, dinî yönden de meşrulaştırılması gerekiyordu. Bu amaçla Osmanlı ulemasından fetvalar alındı. Dönemin etkili isimlerinden Müftü Hamza’ya atfedilen fetvada Şah İsmail ve taraftarlarını ağır biçimde suçlanmaktadır. Bu fetvada Safevilere karşı savaşmanın dinen meşru olduğu savunulmaktadır. Fetvanın içeriğinde yer alan “Kızılbaşların can ve mal dokunulmazlığını ortadan kaldırmasına yönelik olan bu anlayış”, uygulanacak şiddetin dinî dayanaklarından biri hâline getirilmektedir. Ancak Müftü Hamza’ya atfedilen: “Yedi Kızılbaş öldüren Cennet-i Âlâ’ya gider” biçimindeki yaygın sözün özgün fetva metninde aynen bulunduğu doğrulanamamaktadır. Ayrıca Kanuni döneminin Şeyhülislamı olan Ebussuud Efendi ise Çaldıran Seferi’nden sonraki dönemde yaşayan bir ismi ve onun Kızılbaşlar hakkındaki fetvaları, özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki takibatlar da etkili olmuştur. Ayrıca Müftü Hamza ile Ebussuud Efendi aynı tarihsel aşamaya yerleştirilmemelidir.

 

Çaldıran Savaşı ve Sonrası

Yavuz Sultan Selim’in ordusu 1514 baharında İstanbul’dan hareket etti. Osmanlı ordusu Anadolu üzerinden doğuya ilerlerken Şah İsmail, Osmanlı kuvvetlerini uzun ve yorucu bir yürüyüşe zorlamak amacıyla geri çekildi ve güzergâhtaki bazı yerleşimlerle erzak kaynaklarını boşalttı.

İki ordu 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovası’nda karşılaştı. Safevi ordusu ağırlıklı olarak hareket kabiliyeti yüksek Kızılbaş süvarilerinden oluşuyordu. Osmanlı ordusu ise yeniçeriler, sipahiler, tüfekli birlikler ve sahra toplarıyla daha güçlü bir ateş gücüne sahipti. Safevi süvarilerinin saldırıları Osmanlı merkezini sarsmakla birlikte topçu ve tüfek birlikleri karşısında sonuç alamadı. Şah İsmail yaralandı ve savaş alanından çekildi. Safevi ordusu ağır kayıplar verdi. Yavuz Sultan Selim’in kuvvetleri Çaldıran Savaşı’nı kazandı ve ardından Tebriz’e girdi. Ancak Osmanlı ordusu Tebriz’de uzun süre kalamadı. Ordudaki huzursuzluk, ikmal sorunları ve yaklaşan kış nedeniyle Yavuz Sultan Selim geri dönmek zorunda kaldı. Çaldıran, Safevi Devleti’ni ortadan kaldırmadı; ancak Safevilerin Anadolu’daki ilerleyişini sınırlandırdı ve Doğu Anadolu’nun siyasî dengesini Osmanlı lehine değiştirdi.

 

Çaldıran’dan Sonra Doğu Anadolu

Çaldıran zaferi, bölgedeki mücadeleyi sona erdirmedi. Safevi kuvvetleri Diyarbekir, Mardin ve çevresindeki bazı merkezlerde varlığını sürdürüyordu. Bölgedeki yerel hanedanlar ise Osmanlı ve Safevi devletleri arasında tercih yapmak durumunda kaldı.

Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisî’yi bölgedeki çoğu Sünnî Kürt beyleriyle görüşmekle görevlendirdi. İdris-i Bitlisî, yerel beylerin Osmanlı yönetimini kabul etmeleri için diplomatik faaliyetlerde bulundu. Bu süreçte Bitlis, Hizan, Cizre, Eğil, Palu, Çemişgezek, Çapakçur, İmadiye, Sason, Çermik ve çevresindeki çeşitli yerel yönetimler Osmanlı tarafına geçti. Bazı beylerin eski topraklarını ve idarî yetkilerini belirli ölçülerde korumalarına izin verildi. Böylece Osmanlı Devleti, doğu sınırında doğrudan merkezden yönetilen bölgelerle yerel hanedanların yönetimindeki yurtluk-ocaklık ve hükümet sancaklarını bir arada bulunduran esnek bir idarî yapı oluşturdu.

İdris-i Bitlisî’nin bu süreçteki temel rolü, Osmanlı Devleti ile yerel beyler arasında arabuluculuk yapmak ve Safevi etkisine karşı Osmanlı tarafını güçlendirmekti.

 

Çaldıran’ın Anadolu Kızılbaşlarının Demografik ve Etnik Yapısına Etkisi

16. yüzyılın başındaki Osmanlı-Safevi rekabeti, Anadolu’nun etnik, inançsal ve nüfus yapısını kalıcı olarak değiştirmiştir. Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrasında, Safevi yanlısı olarak görülen Kızılbaş Türkmen toplulukları yoğun baskı, takibat ve sürgünlerle karşı karşıya kalmıştır. Türkmen boylarının bir kısmı İran coğrafyasına göç ederken, bir kısmı da Anadolu'nun daha iç ve dağlık kesimlerine çekilmek zorunda kalmıştır.

Büyük Göçler ve Nüfus Kaybı: Şah İsmail’in çağrısıyla Anadolu’daki (özellikle Tokat, Sivas, Amasya, Antalya, Aydın ve Yozgat bölgelerindeki) yüz binlerce Kızılbaş Türkmen aşireti (Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Zülkadirliler) İran’a göç etti [Akkoyunlu Devleti tarihi]. Bu göçler, Anadolu’nun en üretici köylü ve göçebe Türkmen nüfusunun azalmasına, tarımsal üretimin düşmesine neden oldu.

İskân ve Demografik Dönüşüm: Çaldıran Savaşı (1514) sonrasında, Osmanlı Devleti Safevi yanlısı unsurları sınır bölgelerinden uzaklaştırmak için yoğun bir sürgün ve iskân politikası uyguladı. Sınır güvenliğini sağlamak amacıyla, Sünni Kürt aşiretleri Safevi sınır hatlarına (Doğu ve Güneydoğu Anadolu) yerleştirildi ya da mevcut yerlerinde muafiyetlerle güçlendirildi. Bu durum, bölgenin yüzyıllar boyunca sürecek olan demografik ve inançsal haritasını çizdi.

Kırsala ve Dağlara Çekilme: Osmanlı merkezi yönetiminin takibatı ve Şeyhülislam Müftü Hamza veya İbn-i Kemal gibi isimlerin verdiği "Kızılbaşların katli vaciptir" içerikli fetvalar, geride kalan Alevi topluluklarının hayatta kalmak için merkezi otoritenin ulaşamayacağı dağlık, kırsal ve izole bölgelere (Dersim, Toroslar, Karadeniz’in iç kesimleri) çekilmesine yol açtı. Bugün Alevi köylerinin genellikle dağlık bölgelerde yer almasının tarihsel kökeni bu döneme dayanır.

Etnik Asimilasyon Tezi: Tarihçiler ve sosyologlar arasında, bugün Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevi toplulukların (özellikle Dersim/Tunceli, Bingöl, Muş gibi bölgelerdeki Alevilerin) kökenine dair iki temel yaklaşım bulunmaktadır. İlk yaklaşım “Türkmen Kökeni ve Dilsel Dönüşüm Tezi”, bu görüşü savunan araştırmacılar (örneğin Yusuf Halaçoğlu, İrene Melikoff gibi isimlerin bazı çalışmaları ve yerel şecere incelemeleri), bölgede sıkışıp kalan Kızılbaş Türkmen boylarının, varlıklarını sürdürebilmek ve baskılardan korunabilmek adına zamanla çoğunlukta olan Kürt ve Zaza aşiret yapılarıyla bütünleştiğini, bu süreçte dillerini kaybederek asimile olduklarını ileri sürmektedirler. Birçok Alevi Ocağının (örneğin Baba Mansur, Kureyşan vb.) şecerelerinde veya sözlü geleneklerinde Horasan kökenine yapılan vurgular bu teze dayanak gösterilmektedir. İkinci yaklaşım olan “Kadim Kürt/Zaza Aleviliği Tezi” ise, bölgedeki Alevi (Reya Haq) inancına sahip Kürt ve Zaza toplulukların etnik köken açısından bölgenin yerli unsurları olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre, inançsal benzerlikler ve tarihsel süreçteki kader ortaklığı Türkmenler ile Kürt/Zaza Alevilerini birbirine yaklaştırmış olsa da, bu topluluklar baştan beri kendi özgün dilleri ve kimlikleriyle var olmuşlardır.

 

Osmanlı-Safevi Mücadelesinin Değerlendirilmesi İdris-i Bitlisî’nin Tarihsel Sorumluluğu

İdris-i Bitlisî’nin Anadolu’daki Kızılbaş takibatının bütün aşamalarını yönettiğini veya 40.000 kişinin öldürülmesi emrini bizzat verdiğini gösteren bir belge bulunmamaktadır. Selimnâme’de emir Yavuz Sultan Selim’e, uygulama ise taşra yöneticileriyle Osmanlı kuvvetlerine atfedilmektedir.

Bununla birlikte İdris-i Bitlisî’yi yalnızca tarafsız bir tarihçi olarak değerlendirmek de olanaklı değildir. Çünkü kendisi:

Yavuz Sultan Selim’in doğu siyasetine danışmanlık yaptı,

Çaldıran Seferi’ne katıldı,

Osmanlı–Safevi mücadelesinde açıkça Osmanlı tarafında yer aldı,

Kızılbaşları din ve devlet düşmanı olarak gösteren dili benimsedi,

Kızılbaşlara uygulanan şiddeti eserinde eleştirmeden, meşru bir uygulama olarak anlattı,

Osmanlı yönetiminin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yerleşmesinde görev aldı,

Osmanlı Devleti ile yerel Kürt beyleri arasındaki ittifakın kurulmasına katkıda bulundu.

Dolayısıyla İdris-i Bitlisî’nin sorumluluğu, katliam emrini veren hükümdarın sorumluluğuyla aynı değildir. Onun tarihsel sorumluluğu, Yavuz Sultan Selim’in siyasetini savunması, meşrulaştırması, kayıt altına alması ve bölgedeki Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasına fiilen hizmet etmesidir.

Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı-Safevi mücadelesi, Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları için ağır sonuçlar doğurdu. Çaldıran Seferi öncesinde Safevi taraftarı olduğu düşünülen kişiler araştırıldı, adları kaydedildi ve geniş çaplı bir takibat yürütüldü. Çok sayıda insan öldürüldü, tutuklandı veya sürgün edildi.

İdris-i Bitlisî’ye ait müsveddelerden oluşturulan Selimnâme, 40.000’den fazla kişinin padişahın emriyle öldürüldüğünü yazmaktadır. Ancak günümüze ulaşan belgeler, bu sayının tamamını kesin bir infaz toplamı olarak doğrulamaya yeterli değildir. Bu nedenle hem kronikteki kayıt aktarılmalı hem de sayının tarihçiler arasında tartışmalı olduğu belirtilmelidir.

İdris-i Bitlisî, Kızılbaş takibatının emrini veren kişi değildir. Asıl siyasî sorumluluk Yavuz Sultan Selim yönetimine aittir. Bununla birlikte Bitlisî, bu yönetimin doğu siyasetinde görev almış; Kızılbaşlara yönelik düşmanlaştırıcı dili benimsemiş, uygulanan şiddeti meşru göstermiş ve Osmanlı hâkimiyetinin bölgede kurulmasına katkıda bulunmuştur.

Yavuz Sultan Selim döneminde Kızılbaşlara karşı devlet eliyle geniş kapsamlı bir takip ve cezalandırma siyaseti uygulanmıştır. İdris-i Bitlisî ise bu siyasetin hükümdarı veya emir vereni değil; danışmanı, savunucusu, tarihçisi ve doğudaki etkili uygulayıcı aktörlerinden biridir.

 

Geçmişteki Kırılmaların Günümüz Türkiye Siyasetindeki Sosyolojik Yansımaları

1514’te Çaldıran Ovası'nda kurulan denklemler ve yaşanan travmalar, bugün Türkiye’deki siyasi ittifakların, kimlik çatışmalarının ve toplumsal hafızanın bilinçaltını oluşturmaya devam etmektedir. Bu tarihi ittifak, son dönemde Türkiye siyasetinde “Kürt Sorunu”nun çözümü, yeni anayasa tartışmaları ve bölgesel ittifaklar bağlamında çok tartışılan, adeta kriz yaratan bir referans haline gelmiştir.

Tartışmanın güncel fitili şu gelişmelerle ateşlen ise İmralı merkezli açıklamalarda ve DEM Parti çevrelerinde, devlet ile Kürtler arasında yeni bir uzlaşı veya ortak gelecek inşa edilecekse, bunun tarihsel temeli olarak “Yavuz-İdris-i Bitlisî” ittifakı (ve hatta Kurtuluş Savaşı'ndaki Amasya Protokolü) birer “Türk-Kürt ortaklığı” örneği olarak referans gösterildi. Kürt hareketinin pragmatik kanadı, bu referansla devlete “Tarihte nasıl ortaklaştıysak bugün de bölgesel çıkarlar (Suriye ve Irak bağlamı dahil) için demokratik bir ortaklık kurabiliriz” mesajı vermeyi amaçlıyordu.

Bu tarihsel referans, Alevi kurumları, aydınları ve demokratik çevreler tarafından çok sert bir tepkiyle karşılandı. 53 Alevi aydınının imzaladığı ortak bir bildiriyle “Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisî referanslı arkaik ve kanlı ittifakı reddediyoruz” denildi.

Alevi toplumu haklı olarak, 16. yüzyıldaki bu ittifakın doğrudan Kızılbaş-Alevi katliamları ve dışlanması üzerine kurulduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, günümüzde eşit yurttaşlık, barış ve seküler evrensel değerler temelinde çözülmesi gereken bir soruna, özünde bir inanç grubunun (Alevilerin) kanı ve gözyaşı olan arkaik bir askeri/mezhebi paktın referans gösterilmesi “tehlikeli, dışlayıcı ve kaygı verici” bulunmuştur.

Bu durum DEM Parti içinde ve sol-demokratik blokta ciddi bir iç tartışmaya (Yavuz-Bitlisi krizine) yol açtı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın bildiriye imza atan bazı isimlere yönelik sert eleştirileri, eski bakan Müslüm Doğan gibi Alevi siyasetçilerin sert yanıtlarıyla karşılandı.

Dün Şah İsmail ve Osmanlı arasındaki jeopolitik savaşta Kürt beyleri ile Osmanlı sarayının yaptığı pragmatik anlaşma, bugün Türkiye'de demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü arayışlarında “ortaklık modeli” olarak masaya sürülmek istenirken; tarihsel hafızasında bu ittifakı büyük acılarla (katliamlarla) eşleştiren Aleviler için ise kabul edilemez “mezhepçi ve kanlı bir referans” olarak güncelliğini korumaktadır. Tarihin bugünün siyasetine nasıl alet edildiğinin ya da tarihsel yaraların günümüz demokrasisini nasıl doğrudan etkilediğinin en somut örneğidir.

 

Tarihsel Hafıza / Kırılma

Günümüz Sosyolojik ve Siyasi Yansıması

Sünni-Merkezi Otorite İttifakı

Devlet mekanizmalarında, bürokraside ve egemen siyasi dilde Sünni-İslam sentezinin baskın karakterini koruması. Alevi toplumunun "eşit yurttaşlık" taleplerinin (Cemevlerinin statüsü vb.) hala tam olarak çözülememesi.

Kızılbaş/Alevi Katliamları Hafızası

Yavuz Sultan Selim isminin köprülere veya projelere verilmesine yönelik Alevi toplumundaki refleks. Çorum, Maraş, Sivas gibi yakın tarihsel acıların, 16. yüzyıl travmalarının bir devamı olarak algılanması ve devlete karşı yapısal bir güvensizlik yaratması.

"Tampon/Kullanışlı Unsur" Eleştirisi

Günümüz Kürt siyasi hareketinin veya Alevi dinamiklerinin, büyük siyasi bloklar (Cumhur veya Millet ittifakları, Kent Uzlaşısı süreçleri) tarafından seçim dönemlerinde "stratejik ortak", seçim sonrasında ise "arka bahçe" olarak görülmesi eleştirisi.

Üçüncü Yol Arayışı

Sosyal medyadaki tartışmada da görüldüğü üzere, ne egemen devlet aklına (Yavuz çizgisi) ne de radikal etnik/mezhepsel ayrışmalara sığınan; rızalığa, barışa ve seküler cumhuriyet değerlerine dayalı bağımsız bir siyasi hat (Üçüncü Yol) inşa etme çabası.

 

Aleviliğin Siyaset ve Etnik Köken Üzerinden Tanımlama Girişimlerinin Açmazı

Alevi toplumu tarih boyunca ezilenin yanında durma refleksi göstermiştir. Ancak günümüzde hem iktidar odaklarının “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” gibi yapılarla inancı devletleştirme/Sünnileştirme hamleleri, hem de bazı siyasi hareketlerin Aleviliği kendi etnik ajandalarına entegre etme çabaları, toplumu manipülasyona açık hale getirmektedir. Bu manipülasyonlardan dolayı Alevi toplumu günümüz Türkiye sosyolojisinde, siyasetinde ve kurumsal yapılarında yaşadığı kimliksel sıkışmayı, entelektüel iç hesaplaşmayı ve özeleştiri dinamiklerini iki farklı düzlemde ortaya koymaktadır. İlki, Aleviliğin tarih boyunca maruz kaldığı veya bugün içine çekilmek istendiği iki büyük etnik girdaba (Türkçülük ve Kürtçülük) karşı çok net bir “Üçüncü Yol” manifestosu sunmaktadır. “Yavuzlaşma” tarihsel bir figürün ötesinde bir zihniyet biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani insan kendi inanç ve ahlak ilkelerini (Yol ve Erkân) bırakıp; iktidar mücadelesini, mikro milliyetçiliği veya kendi mahallesinin holiganlığını merkeze koyduğu an “Yavuzlaşmaktadır”. Burada ölçüt etnik kimliklerin (Türk veya Kürt olmanın) insan olmanın doğal bir parçası olduğunu ancak bu kimliklerin Aleviliğin evrensel, hümanist ve “72 millete bir nazarda bakan” felsefesinin önüne geçirilmesinin bir yol ihaneti olduğunu savunmak olarak tanımlanmaktadır. İkincisi ise teorik felsefenin sahaya, yani kurumlara, vakıflara ve güncel siyasete yansıdığında nasıl çatışmalara yol açtığını gösteren somut anlamlandırmaları içermektedir. Doğu’da Kürtçe/Zazaca konuşan Aleviliğinin sosyolojik gerçeğine dayanarak “Hem Kürt/Zaza hem Alevi olarak iki kez eziliyoruz” olarak ifade edilen bu durum çift katmanlı ezilmişlik biçiminde anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu durum bize bazı Alevilerin neden etnik milliyetçi reflekslere daha açık olduğunu açıklayan tarihsel ve psikolojik bir zemin sunmaktadır. Ancak karşı argüman, bu ezilmişliğin panzehirinin başka bir milliyetçilik (ırkçılık) olamayacağını hatırlatmaktadır.

“Bırakalım insanlar nasıl istiyorsa öyle inansın... Irkçılığın her türlüsüne hayır” ifadesi, aslında Alevi felsefesinin en temel yapı taşı olan “72 millete aynı nazarla bakmak” ilkesinin günümüz dilindeki karşılığıdır. Alevilik, doğası gereği evrensel bir insan sevgisini ve rızalığı merkezine alır. Bu yüzden, inancın özünü savunanlar için Türk milliyetçiliği (Türkçülük) de Kürt milliyetçiliği (Kürtçülük) de Yol'un önüne geçtiği an birer “yozlaşma” ve “Yavuzlaşma” emaresi olarak görülür. Sorun kimliklerin kendisi değil, bu kimliklerin ideolojik birer silaha veya siyasi pazarlık aracına dönüştürülmesidir.

Sabahat Akkiraz’ın ulusalcı/milliyetçi refleksleri eleştirilirken, benzer etnik milliyetçi refleksleri gösteren diğer tarafın (örneğin Mikail Aslan veya Ferhat Tunç gibi figürlerin) kendi kitleleri tarafından alkışlanması, entelektüel bir tutarsızlıktır ve çifte standarttır. Eleştiri, kişilerin milliyetçiliğine değil, “bizim mahallenin milliyetçisi olmadığı için” yapılıyorsa, bu durum “Yol ve Erkân” kaygısı taşımaz; yalnızca siyasi bir kamplaşmanın tezahürüdür. Sabahat Akkiraz sonuçta bireysel bir sanatçıdır; hatası veya doğrusu kendisini bağlamaktadır. Ancak asıl tehlikenin, kitleleri peşinden sürükleyen, devlete veya egemen güç odaklarının (AKP, MHP veya muhalefet bloklarının) kuyruğuna takılarak sistemi meşrulaştıran, “yedek lastik” olmaya çalışan kurumsal yapıların, partilerin ve örgütlerin sistemle kurduğu kirli ilişkiler olduğu vurgulanmaktadır. “Güç odakları öpüşüp barıştığında biz yine ayazda kalacağız” ifadesi, tabandaki halkın siyasi elitlere duyduğu derin güvensizliği ve haklı kaygıyı özetlemektedir.

Hacıbektaş postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy üzerinden yürüyen “fidan/ağaç” ve “vakıf işleyişi” diyalogu, çok önemli bir iç muhasebedir. Bir taraf, 1000 fidan projesi gibi pratik bir usulsüzlük iddiası üzerinden kurumsal çürümeyi ve “küçük adamların büyük makamları işgal etmesi”, yani en tepedeki isimlerin bile çevrelerindeki usulsüzlüklere, küçük hesaplara göz yumduğunu veya alet olduğunu iddia ederek sert bir eleştiri getirirken; diğer taraf ise çok güçlü bir kurumsal savunma mekanizması geliştirerek profesyonel vakıf yönetimlerindeki çürümelerin kişileri bağlayacağını, “çorba tabağına sinek düştüğünde tabağın döküleceğini ancak tencerenin (kazanın) dökülmeyeceğini” ifade etmektedir. Bu savunma, profesyonel/idari hataların inancın ana omurgasını ve devlet asimilasyonuna karşı direnen merkezleri tamamen itibarsızlaştırmak için kullanılmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu diyaloglar, aynı zamanda Alevi kurumlarının modern dünyada şeffaflık, denetim ve liyakat konularında yaşadığı sancıları özetlemektedir.

Bu diyaloglar, Alevi toplumunun kendi içindeki entelektüel derinliği, özeleştiri kapasitesini ve karşı karşıya kaldığı “kimlik kıskacını” en çıplak haliyle ortaya koymaktadır. Tartışma artık yalnızca 16. yüzyılın tarihsel figürleri değil; doğrudan bugünün yaşayan aktörleri, kurumları, sanatçıları ve bizzat Yol’un özü üzerinden yürümektedir. Bundan dolayı da içinden geçtiğimiz bu süreç, Alevi toplumunun kendi elitlerini (sanatçılarını, Dedelerini, kurum başkanlarını) “özünü dara çekmeye” çağırdığı bir dönemdir. Siyasi rant, mikro milliyetçilik, ihale, burs veya popülarite için inancın evrensel felsefesini feda edenlerin toplum tarafından “kusulması” gerektiği fikri, toplumsal hafızanın hala diri olduğunu göstermektedir.

Ne egemen devlet aklının sınırlarına hapsolmuş bir Alevilik ne de etnik kimliklerin gölgesinde kalmış bir Alevilik; Yol'un kendi durduğu yer, tüm bu siyasi aparatların ve güç odaklarının çok üzerindedir. Tekke düştüğünde kelin görünmemesi için, inancın özündeki o “üçüncü yola”, yani rızalığa ve insan merkezli felsefeye amasız, fakatsız sahip çıkmak tek çıkış yolu gibi görünmektedir.

Alevi toplumunun bugün hem sanatsal/kültürel figürleri (Akkiraz, Aslan) hem de inançsal/kurumsal önderleri (Ulusoy ve kurum başkanları) üzerinden çok ciddi bir arınma ve özünü dara çekme süreci yaşadığı görülüyor.

Tabanın mesajı nettir: İster Türkçülük yapsın ister Kürtçülük; ister devlet aygıtına yedeklensin ister muhalif siyasetin rantını yesin; Yol’un özünü, rızalığı ve evrensel insan sevgisini kendi siyasi veya ekonomik pazarlarına alet eden her aktör, toplumun vicdanında meşruiyetini kaybetmektedir.

 

Sonuç

Tarihsel coğrafya ve demografi çalışmaları, Doğu Anadolu’daki toplulukların yüzyıllar boyunca iç içe geçtiğini, kültürel, dinsel ve dilsel etkileşimlerin çok yoğun yaşandığını göstermektedir. Bu bağlamda, günümüzde Kürtçe veya Zazaca konuşan bazı Alevi toplulukların kökeninin Kızılbaş Türkmen boylarına dayanması ihtimali, tarihsel göç yolları ve siyasi baskılar göz önüne alındığında sosyolojik ve akademik olarak meşru bir tartışma alanıdır. Tarihsel gerçekleri ideolojik kaygılardan uzak, belgeler ve objektif veriler ışığında ele almak, geçmişi daha doğru anlamamızı sağlar.

Günümüzde sosyal medyada veya kahvehanelerde yapılan hararetli siyasi tartışmalar, aslında 500 yıl önce Doğu Anadolu dağlarında, Osmanlı saraylarında ve Safevi dergâhlarında temelleri atılmış olan bir kimlik yapısının güncel tezahürleridir. Sağlıklı bir toplumsal tefekkür; geçmişteki acıları bugünün intikam veya nefret unsuru yapmak yerine, bu tarihsel mekanizmaları doğru anlayıp günümüz Türkiye'sinde yurttaşlık bağı, ortak yaşamı ve demokratik anlayışı kurmaktan geçmektedir.

Günümüzde yapılan tartışmalar ve ona bağlı gelişen yanıtlar zinciri bütüncül olarak incelendiğinde; tarih, etnisite, sosyolingvistik ve inanç (Alevilik) ekseninde şekillenen, çok sesli ve derinlikli bir kimlik tartışması ortaya çıkmaktadır. Tartışma boyunca katılımcılar, mikro örneklerden makro teorilere uzanan argümanlarla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki demografik dönüşümü anlamlandırmaya çalışmaktadır.

Süreç içinde öne çıkan 16. yüzyılda (özellikle Çaldıran Savaşı sürecinde) Osmanlı-Safevi rekabetinin bölgeye etkisi ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yüzyıllarca süren güçlü Türkmen (Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi nüfuzu) egemenliğinin Çaldıran süreciyle zayıfladığıdır. Diyarbakır ve çevresindeki Alevi Türkmen yerleşimlerinin (Şarabı, Büyükkadı, Türkmenacı vb.) zamanla boşalması, Seyyid Nesimi gibi figürlerin varlığı ve bölgedeki Ocak Sistemleri (Ağu İçen, Dede Kargın, Sarı Saltuk) üzerinden sunulan veriler, tarihsel Türkmen varlığının somut delilleri olarak metne güçlü bir nesnellik katmaktadır. Şanlıurfa Karakeçili Aşireti gibi somut örnekler üzerinden, ova ve ticaret yollarındaki Türkmen unsurların bölgedeki hâkim ekosisteme entegre olarak Kürtleştiği/Kürtçe konuştuğu gerçeği taraflarca kabul edilmektedir. Bu duruma sosyolinguistikte “dil kayması” denmektedir. Karşı argüman ise bu ova modelini Dersim veya Koçgiri gibi dağlık, kapalı coğrafyalara genellemenin bilimsel hatasına (saman adam safsatası) işaret etmektedir. Dağlık ve izole coğrafyalarda dil unutulmamakta, aksine korunmaktadır. Yüzyıllardır ağıtlarını ve dualarını Zazaca/Kürtçe yapan izole toplulukların kökenini yalnızca “dilini unutmuş Türkmenler” teziyle açıklamak, tek taraflı bir kimlik mühendisliği olarak eleştirilmektedir. Kürtleşen Türkmenler olduğu kadar, tarihsel süreçte Türkmenleşen Kürt aşiretlerinin de bulunduğu gerçeğinden hareketle; bölge kimliğinin saf ve homojen bir asimilasyon ürünü değil, yüzyıllara yayılan çok katmanlı bir etkileşim, evlilik bağları ve inançsal ortaklık (senkretizm) ürünü olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de Aleviliği yalnızca etnik kökenlere (Türklük, Kürtlük, Zazalık) indirgeyen yaklaşımlar yerine, inancın evrensel, insan merkezli ve kültürlerüstü bağını vurgulamak gerekmektedir.

Tartışmalarda yer alan “devlet kurmamış halkların medeniyeti olmadığı” yönündeki iddia, modern antropoloji ve tarih bilimi tarafından reddedilen, ulus-devlet paradigmasına sıkışmış anakronik bir yaklaşımdır. Yine “eski dil” sözcükleri (av, dest, nan vb.) üzerinden Kürtçenin aslında öz Türkçe ya da Türkmenistan Türkçesiyle aynı olduğu yönündeki çıkarımlar, dil bilimsel gerçeklerle uyuşmayan, tamamen kulaktan dolma ve zorlama “halk etimolojisi” örnekleridir. Kürtçe Hint-Avrupa, Türkçe ise Altay dil ailesi içinde yer almaktadır; bu tür sözcük benzerlikleri dil ailelerinin kökenini değil, coğrafi komşuluktan kaynaklanan kelime alışverişlerini göstermektedir.

Anadolu’nun etnik ve inançsal haritasını anlamaya çalışırken resmi ideolojilerin tezleri ile sahada yaşanan sosyolojik gerçeklerin çarpışmasını gözler önüne sermektedir. Tartışmanın Karakeçili, coğrafi izolasyon ve çift yönlü etkileşim kısımları ne kadar nesnel, bilimsel ve rasyonel ise; son kısımdaki dil bilimsel zorlamalar ve etnik inkarcılığa varan ifadeler o denli ideolojik ve duygusaldır. En dengeli sentez; bölgenin tekil ve saf bir ırk kökeniyle değil, çok katmanlı, melez ve geçişken bir tarihsel mirasla açıklanabileceği gerçeğidir.

 

 

[1]        İdris-i Bitlisî yaklaşık 1457’de doğdu. Ailesi Bitlis kökenliydi. Babası Hüsâmeddin Ali el-Bitlisî, dönemin tanınmış âlim ve mutasavvıflarından biriydi. İdris, ilk olarak Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub’un sarayında kâtiplik ve münşilik yaptı. Akkoyunlu Devleti’nin dağılması ve Safevilerin yükselişinden sonra Osmanlı ülkesine geçti. II. Bayezid’in isteği üzerine Farsça kaleme aldığı Heşt Behişt adlı eserinde ilk sekiz Osmanlı hükümdarının tarihini anlattı. Yavuz Sultan Selim’in 1512’de tahta çıkmasının ardından Osmanlı hizmetindeki konumu güçlendi. Yavuz Sultan Selim’in doğu siyasetine danışmanlık yaptı; 1514 İran Seferi’ne ve Çaldıran Savaşı’na katıldı. Bu nedenle İdris-i Bitlisî yalnızca dönemin olaylarını kaydeden bir tarihçi değildi. Osmanlı siyasetinin içinde bulunan, diplomatik ve idarî görevler üstlenen etkin bir devlet görevlisiydi.

[2]       Tartışmada bahsedilen “resmi tarih” ile “referans kaynaklar” arasındaki çelişkiyi anlamak için bizzat İdris-i Bitlisî’nin kalemine bakmak gerekir. İdris-i Bitlisî, sadece bir diplomat değil, dönemin en önemli tarihçilerindendir. Selim-Nâme: İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim dönemi icraatlarını anlattığı Selim-Nâme eserinde, Kızılbaşlara karşı yürütülen askeri harekâtları ve takibatları gizlemez; aksine bunları dini ve siyasi bir başarı olarak sunar. Eserde, Safevi sempatizanı Türkmenlerin ortadan kaldırılması “mülkün nizamı” ve “din-i mübinin korunması” olarak meşrulaştırılır.  Heşt Behişt (Sekiz Cennet): Osmanlı’nın ilk sekiz padişahını anlatan bu Farsça eserinde de İdris-i Bitlisî, devletin merkeziyetçi yapısını savunur. Sünni İslam ideolojisini imparatorluğun harcı olarak görür. Eserlerinde ve dönemin arşiv belgelerinde, Doğu Anadolu’daki 25-26 büyük Kürt emirini (Bitlis, Hizan, Hamo, Cizre vb.) yani aşiretleri Safevi hâkimiyetine karşı Osmanlı safına nasıl ikna ettiğini ayrıntılarıyla anlatır. Bu ittifakın karşılığında Kürt emirliklerine verilen “Yurtluk-Ocaklık” ve “Hükümet” statüleri, Şeref Han’ın Şerefname’sinde de detaylandırılmıştır. Bu durum, eleştirmenler için “katliam ortaklığı”, savunucular için ise “Safevi baskısına karşı bir savunma paktı” olarak okunmaktadır.

[3]       Selimnâme, Çaldıran Savaşı’nı Yavuz Sultan Selim’in dinî ve siyasî zaferi olarak anlatmaktadır. Bu çalışmada Kızılbaşlar için ağır ve aşağılayıcı ifadeler kullanılır; savaşta öldürülenlerin başlarının yığın hâline geldiği belirtilir. Ayrıca, Çaldıran’dan sonra esir alınanların zincirlendiği ve “Sultanın bazı ilim ehlinin serbest bırakılmasını, geri kalanının öldürülmesini emrettiği” aktarılır. Ve yine İdris-i Bitlisî, bazı âlimlerin kendi isteği üzerine bağışlandığını da anlatır. Bu kayıt, onun savaş sonrasındaki gelişmelere yakından tanıklık ettiğini ve Yavuz Sultan Selim’in çevresinde bulunduğunu göstermektedir. Selimnâme’nin anlatımı tarafsız değildir. Eser, Yavuz Sultan Selim’i yücelten bir saray tarihidir. Bu özelliği nedeniyle, Osmanlı yönetici çevresinin Kızılbaşlara yönelik şiddeti nasıl gördüğünü ve meşrulaştırdığını ortaya koyan önemli bir kaynaktır.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER