© Alevi Haberler

Dedelik kurumunun yeniden inşası: Soydan ahlâka, makamdan hizmete…

Yüksel Gülsoy’un kaleme aldığı yazıda, 1950’lerden itibaren başlayan şehirlere göç sürecinin Alevi toplumunda sessiz ama derin bir dönüşüme yol açtığı ifade edildi.

Sosyolog ve Bektaşi Dervişi Yüksel Gülsoy’un kaleme aldığı yazıda, 1950’lerden itibaren başlayan şehirlere göç sürecinin Alevi toplumunda sessiz ama derin bir dönüşüme yol açtığı ifade edildi. Köy ve ocak merkezli yapıda toplumsal hayatın odağında yer alan dedelik kurumunun, şehirleşmeyle birlikte eski otoritesini yitirdiği belirtildi.

Dedelik Kurumunun Yeniden İnşası: Soydan Ahlâka, Makamdan Hizmete…

Alevi toplumunda 1950’lerden itibaren şehirlere göç edilmesi ile başlayan sessiz ama derin bir dönüşüm yaşanıyor. Bir zamanlar köylerin, ocakların ve Alevilerin toplumsal hayatının merkezinde bulunan dedelik kurumu, şehirleşmeyle birlikte eski toplumsal konumunu kaybetti. Dün bir dedenin huzurunda ayağa kalkmak, sözünü dinlemek, eline niyaz etmek ve duasını almak toplumsal geleneğin doğal bir parçasıyken bugün aynı davranışların genç kuşaklarda kendiliğinden karşılık bulmadığını görüyoruz.

Peki, ne değişti?

Aslında değişen yalnızca gençler değil; toplumsal otoritenin kaynağı da değişti.

Geçmişte Alevi toplumunun önemli bir bölümü kırsal yaşamın içinde, belirli ocakların ve geleneksel ilişkilerin çevresinde örgütlenmişti. Dedelik, yalnızca inançsal bir temsil makamı değildi. Aynı zamanda toplumsal düzenin, ahlaki denetimin, uzlaşmanın ve kolektif hafızanın taşıyıcısıydı. Dedenin otoritesi, içinde yaşadığı toplumun kültürel ve inançsal dünyasında da karşılık buluyordu.Ancak şehirleşme, eğitim ve toplumsal hareketlilik bu ilişkiyi değiştirdi.

Bugün Alevi ailelerin çocukları üniversiteler bitiriyor, yüksek lisans yapıyor, yabancı diller öğreniyor, dünyanın farklı düşünce sistemleriyle tanışıyor. İnternete erişimleri sayesinde inanç tarihine, felsefeye, sosyolojiye ve dinler tarihine ilişkin bilgilere ulaşabiliyorlar.Bu gençlerin dedelik kurumuna yönelttikleri sorular da doğal olarak değişiyor.

Artık yalnızca bir dedenin hangi ocaktan geldiği, hangi soya mensup olduğu veya Seyyidlik iddiası taşıdığı yeterli görülmüyor. Genç kuşak, dedenin ne bildiğini, nasıl yaşadığını, neyi temsil ettiğini, söyledikleriyle yaptıklarının örtüşüp örtüşmediğini sorguluyor.

Bu sorgulamayı bir saygısızlık olarak değerlendirmek, meselenin özünü kaçırmak olur.

Seyyidlik bir mirastır, Dedelik ise sorumluluk

Alevi inanç geleneğinde dedelik, özellikle ocak sistemi ve seyyidlik bağı üzerinden tarihsel bir kutsiyet taşır. Bu kutsiyet, sıradan bir toplumsal unvanın ötesindedir.Ancak kutsal kabul edilen bir soydan gelmek ile kutsal kabul edilen bir makamı layıkıyla temsil etmek aynı şey değildir.Seyyidlik bir aidiyet ve nesep bağıdır. Dedelik ise bu aidiyetin toplumsal ve inançsal sorumluluğunu üstlenmektir.

Hz. Muhammed ve Hz. Ali soyundan geldiğine inanılan bir dedenin tarihsel ve inançsal bir saygınlığa sahip olması anlaşılabilir. Fakat bu saygınlığın toplumsal hayatta sürekli karşılık bulabilmesi, temsil edilen değerlerin yaşatılmasıyla mümkündür.Bir başka ifadeyle, seyyidlik dedeye tarihsel bir miras sunabilir; fakat o mirasın gerektirdiği ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Dedelik, yalnızca doğuştan devralınan bir statü değil, her gün yeniden temsil edilmesi gereken bir sorumluluktur.

Gençler neden Dedelerden uzaklaşıyor?

Bugün üniversite eğitimi almış bir Alevi gencinin dedesine mesafeli durmasını yalnızca kuşak çatışmasıyla açıklayamayız.Somut örnekler üzerinden düşünelim: Sosyoloji eğitimi almış, dinler tarihi okuyan, Aleviliğin tarihsel gelişimini araştıran bir genç, dedesine bir erkânın anlamını sorduğunda Dede açıklayıcı bir cevap veremiyor ise burada bir iletişim kopukluğu oluşur.

Bir genç, cem erkânında yapılan bir uygulamanın tarihsel kaynağını öğrenmek ister ise ve Dede bu soruyu geleneğe yönelik bir tehdit olarak algılayıp olumsuz bir cevap verir ise burada geleneği anlamak isteyen birinin anlam bulma, değer oluşturma çabası karşılıksız kalır.

Bir Alevi genci, Dedesinin anlattığı rızalık ilkesini önemsediği hâlde dedenin kendi davranışlarında bu ilkeyi göremiyor ise anlatılanla yaşanan arasındaki mesafe, o gençte kaçınılmaz olarak bir güven sorunu yaratır.

İşte dedelik kurumunun karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri budur, Dedenin ocağı veya talibin kendi ocağının taşıdığı önem ve toplumsal karşılık, şehre göç ile birlikte artık aynı biçimde kurulamaz.

Artık Alevi genci dedenin veya kendisinin ocağını merak etmek yerine şu soruyu sorar: "Bu dede nasıl bir insan? Hangi bilgiye sahip? Nasıl bir ahlaki örneklik sunuyor? Temsil ettiği yolun değerlerini kendi yaşamında ne kadar taşıyor?"

Niyâzlık, Hakkullah ve yolun parayla imtihanı

Dedelik kurumunun toplumsal itibar kaybını yalnızca eğitimli gençlerin sorgulayıcı tutumu ve sosyal yapıdaki değişiklikler ile açıklamak eksik kalacaktır. Dedelerin de kabahatli olduğu ve gençlerle olan mesafenin açılmasına sebep olan en önemli konulardan biri de Hakkullah konusudur.

Alevi geleneğinde niyâz, hakkullah ve farklı yörelerde değişen adlarla anılan maddi katkı uygulamaları bulunmaktadır. Bu uygulamaların tarihsel bağlamı, ocakların ve yol hizmetlerinin sürdürülmesi, inançsal ilişkilerin devamı ve kimi zaman dedelerin yolun yürümesi adına kendi işlerinden geri kalmamaları veya kalmaları halinde desteklenmeleri gibi farklı işlevleri olmuştur. Burada yapılması gereken, geçmişteki bütün maddi katkıları aynı biçimde değerlendirmek değildir.

Bir talibin gönüllü olarak yol hizmetine katkıda bulunmasıyla, bu katkının kişisel zenginleşmenin aracına dönüştürülmesi arasında temel bir ahlaki fark vardır.Sorun, yol için verilen paranın varlığı değil; yol adına alınan paranın hangi amaçla ve nasıl kullanıldığıdır.Çünkü yol için verilen bir niyâz, bir kişinin şahsi servetini büyütmek için değil, yolun hizmetini sürdürmek için verilmişse anlamlıdır.Talibin verdiği lokmanın, niyâzın veya Hakkullahın kişisel mülk edinme aracına dönüşmesi ise üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir ahlaki sorundur. Maalesef bu konuda da şahsi olarak birçok örneği gördüm.

Özellikle bir dedenin, talibinin ekonomik imkânlarını gözetmeden sürekli maddi beklenti içine girmesi; verilen paranın hesabını vermemesi; yol adına toplanan kaynakları kendi şahsi ihtiyaçlarıyla, mal varlığıyla veya zenginleşmesiyle ilişkilendirmesi, dedelik makamının manevi niteliğini tartışmalı hâle getirir.

Elbette her dede böyle değildir. Geçimini sağlamak için taliplerinin gönüllü desteğiyle yaşayan, hiçbir kişisel zenginleşme amacı taşımadan hizmet eden dedeler de vardır. Onların emeğini ve tarihsel sorumluluğunu görmezden gelmek haksızlık olur.Ancak tam da bu nedenle ayrımı açık biçimde yapmak gerekir.

Bir dedenin emeğinin karşılığında destek görmesi başka, dedelik makamını ekonomik kazanç ve rant aracına dönüştürmesi başkadır.

Bir talibin gönüllü katkısı başka, manevi otorite kullanılarak maddi beklenti oluşturulması başkadır.

Bir yol hizmetinin sürdürülmesi başka, yol adına kişisel servet biriktirilmesi başkadır.

Bu ayrımlar yapılmadığında, geçmişin kutsal kabul edilen kurumu bugünün gençleri açısından sorgulanabilir bir çıkar ilişkisine dönüşür. Rızalığı temel alan bir inanç geleneğinde, rızalık olmaksızın oluşturulan maddi bağımlılık ilişkisi, temsil edilen değerlerle çelişir.

Dede kimliği para ve ranttan azade olmalıdır

Dedeliğin yeniden inşası, yalnızca bilgi düzeyinin artırılmasıyla tamamlanamaz. Bu inşanın mutlaka ekonomik ve ahlaki bir boyutu da bulunmalıdır. Dede, para ve rant ilişkilerinden azade olmalıdır.

Bu, dedelerin ekonomik ihtiyaçlarının yok sayılması anlamına gelmez. Bir insanın emeğinin, zamanının ve hizmetinin karşılığında geçimini sağlaması elbette meşrudur. Ancak bunun şeffaf, gönüllü, rızaya dayalı ve kişisel çıkar ilişkilerinden uzak bir zeminde gerçekleşmesi gerekir.

Örneğin:Bir dede, cem hizmeti için yapılan katkıların nasıl kullanıldığını açıklayabilmelidir.Ocak veya cemevi adına toplanan kaynaklar, kişisel hesaplarla kurumsal kaynaklar arasında açık biçimde ayrılmalıdır.Taliplerin ekonomik durumları üzerinden manevi baskı oluşturulmamalıdır.Niyâz ve hakkullah, bir zorunluluk veya dedenin kişisel alacağı gibi sunulmamalıdır.Dedelik, maddi imkânı yüksek olan taliplerle daha yakın ilişki kurmanın veya ekonomik gücü olan aileler üzerinde ayrıcalıklı bir otorite kurmanın aracı olmamalıdır.

Bütün bunlar yalnızca idari düzenlemeler değildir. Bunlar aynı zamanda dede kimliğinin ahlaki esaslarıdır.Çünkü bugün genç bir Alevi, dedesinin ne kadar para topladığından çok, o paraya karşı nasıl bir ahlaki mesafe koyduğuna da bakmaktadır.Hatta belki de yeni kuşakların gözünde bir dedenin saygınlığını artıracak en önemli özelliklerden biri, maddi imkânlar karşısında gösterdiği bağımsızlıktır.

Bir talip nasıl dede üzerinden yola talip oluyor ise dede de talibinin malına değil gönlüne talip olmalıdır.

Dede, talibinin karşısında değil yanında durmalıdır

Geleneksel toplumda dede ile talip arasındaki ilişki çoğu zaman hiyerarşik bir yapı içinde kuruluyordu. Dede yolun temsilcisi, talip ise o yolun izleyicisiydi.Oysa çağdaş toplumsal ilişkiler, bu hiyerarşinin yeniden yorumlanmasını gerektiriyor. Dede, kendisini sorgulanamaz bir otorite olarak değil, yolun bilgisini ve ahlakını taşıyan bir rehber olarak konumlandırmalıdır.

Bir genç, dedesine soru sorduğunda onu susturmak yerine dinlemelidir.Bir talip, dedesinin bir davranışını eleştirdiğinde bunu saygısızlık olarak değil, rızalık ve yüzleşme kültürünün bir parçası olarak değerlendirebilmelidir.Bir dede, yanlış yaptığında özür dileyebilmelidir.Bir konuda yeterli bilgisi yoksa bunu kabul edebilmelidir.Çünkü bilmemek bir eksiklik olabilir; fakat bilmediğini kabul etmemek, temsil makamı açısından çok daha büyük bir sorundur.

Dede, yalnızca cem erkânını yöneten kişi değildir. Aynı zamanda toplumsal adaletin, paylaşmanın, eşitliğin ve rızalığın canlı örneği olmalıdır.Bugün gençlerin dedelerinden beklediği şey belki de tam olarak budur: Kendilerinden daha üstün olduklarını iddia eden bir makam değil, kendileriyle aynı ahlaki zeminde buluşabilen bir rehberlik.

Kutsiyetin yeniden toplumsal karşılık bulması

Kutsiyet, bir inanç meselesidir. Bir toplumun veya bireyin bir soya, makama ya da mekâna kutsallık atfetmesi, toplumsal saygınlığın o anda var olmasını zorunlu kılmaz.

Kâbe'ye kutsiyet atfedilmesi ile onu temsil eden bir kişinin toplumsal itibarı arasında nasıl bir ayrım varsa, dedelik makamının kutsallığı ile her dedenin fiilî saygınlığı arasında da böyle bir ayrım vardır.Bir makamın kutsal kabul edilmesi, o makamı temsil eden herkesin her davranışının sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez.Tam tersine, temsil edilen değer ne kadar yüksekse, temsilcinin sorumluluğu da o kadar büyüktür.Bu nedenle dedelik kurumunun yeniden inşası, kutsiyeti yeniden üretmek değil, mevcut kutsiyetin toplumsal hayatta yeniden anlam kazanmasını sağlamaktır.

Bu süreçte üç temel unsur belirleyici olabilir:

Bilgi: Dede, yolun tarihini, felsefesini, erkânını ve kültürel birikimini bilmeli; kendisini geliştirmelidir.

Ahlak: Dede, anlattığı değerleri kendi yaşamında temsil etmeli; adalet, eşitlik, tevazu ve rızalık ilkelerini davranışlarına yansıtmalıdır.

Bağımsızlık: Dede, manevi otoritesini maddi kazanç, kişisel çıkar,rant ilişkilerinden ve siyasi ilişkilerden uzak tutmalıdır.

Bu üç unsur olmadan dedeliğin toplumsal saygınlığını yalnızca soy ve gelenek üzerinden yeniden tesis etmek mümkün görünmemektedir.

Yeni kuşaklara yeni bir dede modeli

Alevi toplumu bugün önemli bir eşikte duruyor.Bir tarafta tarihsel ocak geleneği, seyyidlik bağı ve yüzyılların birikimi var. Diğer tarafta bu mirası devralan fakat onu sorgulamadan kabul etmeyen yeni kuşaklar, genç talipler bulunuyor.

Bu iki dünya birbirinin düşmanı olmak zorunda değil.Ancak aralarında kurulacak ilişkinin eski otorite kalıplarıyla sürdürülmesi de mümkün görünmüyor.Samimi biçimde yol yürümek isteyen dedeler, bu dönüşümü bir tehdit olarak değil, dedelik kurumunu yeniden anlamlı kılacak bir imkân olarak görmelidir.Artık mesele gençlere yeniden saygı öğretmek değildir. Mesele, dedeliğin yeniden saygı duyulmaya değer bir temsil gücü kazanmasıdır.

Bunun yolu da geçmişteki otoriteyi geri istemekten değil, geleceğin ahlaki ve entelektüel sorumluluğunu üstlenmekten geçmektedir.

Artık Dede, talibinden para bekleyen değil, talibinin gönlünü ve güvenini kazanandır.

Dede, sorular karşısında öfkelenen değil, sorularla kendisini de geliştirebilendir.

Dede, soyuyla övünmekle yetinmeyen, o soyun temsil ettiği ahlakı yaşamına taşıyandır.

Dede, makamını kişisel çıkarlarının koruyucusu değil, yolun hizmetkârı olarak gören kişidir.

Çünkü dedelik, yalnızca bir ailenin veya ocağın mirası değildir; aynı zamanda talibin güveniyle varlık kazanan toplumsal bir sorumluluktur.Ve bu sorumluluğun en önemli sınavlarından biri, para karşısında gösterilen ahlaki tutumdur.Bir dede, talibinin verdiği niyâzla zenginleştiğinde değil, talibinin güvenini koruduğunda büyür.

Bir dede, kendisine gösterilen saygıyı talep ettiğinde değil, temsil ettiği değerlerle o saygıyı hak ettiğinde anlam kazanır.

Dedelik geçmişten devralınan bir makam olabilir; fakat dede olmak, her kuşakta yeniden kazanılması gereken bir kimliktir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER