İstanbul
21 Eylül, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

Osman Sınav: Kaynağımızın Hacı Bektaş Veli’den geldiğini ne zaman anlayacağız?


Osman Sınav: Kaynağımızın Hacı Bektaş Veli’den geldiğini ne zaman anlayacağız?
"Uzun Hikaye" gösterime girmişti. 2012, Ekim ayının sonuydu. Hem Mustafa Kutlu'nun hikayeciliğine bir saygı da olan filmi konuşmak ve hem de sohbet etmek için Sinegraf'ın Koşuyolu'ndaki ofisine gittim. Ne yazık ki, bu röportaj/sohbetimizin tamamını yayımlamak o dönem mümkün olmadı. Aydınlık gazetesi Aralık 2012'de çok küçük bir bölümü yayınlamıştı. Biraz da, 2025 yılında kansere kurban verdiğimiz Osman Sınav'la neyi kaybettiğimizi göstermek için, sohbetimizin tamamını yayınlamaya karar verdim. ALİ RIZA ÖZKAN

Osman Sınav ile ‘Uzun Hikaye’ filmi ve sinema üzerine söyleşi:

ALİ RIZA ÖZKAN: Osman Sınav denince insanların kafasında Deli Yürek, Kurtlar Sofrası var. Neden böyle?

OSMAN SINAV: Popüler kültür biraz böyle bir algı yaratıyor. Aslında bu çok temellendirilmiş bir şey değil. Ben Deli Yürek’i yaparken; aynı zamanda üç çocuğuyla kocasından ayrılıp hayat mücadelesi veren bir kadının hikayesini anlatan ve 5 yıl süren bir dizi yaptım. Kurtlar Vadisi’ni yaparken aynı anda Ekmek Teknesi’ni yaptım. Aslında Ekmek Teknesi’ne daha önce başladım, toplumda Kurtlar Vadisi’nden daha önce yükseldi. Bu hep bir tarafta vardı yani. Daha önce film çektim. 93’te Yalancı diye bir filmim var. Antalya’da ödül alan bir filmdir. 92’de yönettiğim Kapıları Açmak, Mehmet Aslantuğ’un ilk Altın Portakal aldığı bir film var. Aslında bu algı o popüler kültürün yarattığı bir şey. Yoksa ben daha sıcak, daha insani hikayeler, kişisel devinimleri olan hikayeleri yapmayı daha çok seviyorum aslında. Tabii televizyon hızlı bir endüstri ama her ikisi de benim keyifle yaptığım işler. Tabii biraz da işin endüstrisi, ekonomisi öyle dönüyor, o yüzden bu işler birazcık daha yüksek oldu. Dünya sinemasına da baktığımızda polisiye, aksiyon daha çok işin endüstriyel yanı.

ALİ RIZA ÖZKAN: Uzun Hikaye’ye gelirsek. Bu filmde hem sanatkarlık açısından hem de politik açıdan bir özen olduğu belli. Aynı zamanda hikayenin kurgusunda, oyunculuklarda belli bir özen var. Herkesin kuşkuyla baktığı Tuğçe Kazaz, ki siz sahip çıkıyorsunuz zaten, işini gayet iyi kotarmış.

OSMAN SINAV: Evet, gayet iyi yaptı. Zaten herkesin Tuğçe’nin kadroya katılmasına şaşıracaklarını biliyordum. Ne var? Kenan’a bakıyor, sonra diğer kadroya baktığımızda, ki, böyle bir kadro bir filmde çok zor bir araya gelir. Sağ olsunlar, hepsi küçük büyük demediler, geldiler ve o kasaba kasaba giden hikayedeki birtakım karakterleri canlandırdılar. Bir roman karakteri gibi bir adam duruyor. Öyle durdular yani. Onlar olmasaydı bu kadar yükselmezdi film. Gerçekten kısa uzun ama birer roman kahramanıydı onlar. Böyle bir kadro ve Kenan varken, Tuğçe bir soru işaretiydi başta. Bunu bekliyordum ama, filmi gören herkes diyor ki ‘Evet, çok yakışmış.’ Zaten karakteri kitapta da çok özel bir yüzdür, özel bir ifadesi vardır. Bahar dalı gibi, diyorum ben ona. Çok da disiplinlidir, çok çalıştı film için. Aslan gibi de işini yaptı, diye düşünüyorum.

ALİ RIZA ÖZKAN: Kitabın yayınlandığı günden beri sizin bunu film yapma projeniz varmış. Osman Sınav bu hikayeden neden etkilendi?

OSMAN SINAV: Çok naif, çok umutlu bir hikaye bir kere. Asla kaotik değil. Başına ne gelirse gelsin, umudunu yitirmeyen çok olumlu bir karakter var. Işığa doğru giden bir karakter. Beni hikayesi, duygusu, dili çok etkiledi. 11 yıl boyunca da o etkiden en ufak bir şey kaybetmedim. Hatta filmi çekerken daha da arttı bu. Bu film de, kitap da iyiliği anlatıyor. İyiliğe doğru gitmeyi, iyi insan olmayı anlatıyor. İyiliği anlatmak zor. Hele bugünkü, bu çağda -, bu algımız içinde; iyilik… Eeeee, tamam da? Hep kötülükler anlatılıyor, işte çarpıcı olacak, acayip skandallar olacak filan. Hep bununla film oluyor, iyilik film olmuyor. Adaletli olma duygusu, evet biraz oradan yırtabilir, evet bir şeyler yapmaya çalışabilir ama, adaleti iyilikle birleştiren, hem insan olma hem adalet isteme, adaleti iyilikle halletmeye çalışmak, iyilikle dertlerin içinden çıkmaya çalışmak duygusu çok güçlü, çok içten bir şey ama bugün çok kaybettiğimiz bir şey. Hatta unuttuğumuz bir şey. Biri sizi çok severse tedirgin olabilirsiniz, ‘Yarına bir şey mi bekliyor?’ diye. Halbuki, insan bundan tedirgin olmamalı. Senin en teslim olacağın şey sevgi olmalı, iyilik olmalı.

ALİ RIZA ÖZKAN: Filmde her kasabada kötülüğü temsil eden insanlar hep iktidarı temsil ediyor aslında.

OSMAN SINAV: Tabii, orayı büyütürseniz ülke olur o.

ALİ RIZA ÖZKAN: Mustafa Kutlu da ‘yahu 50-60 yıldan beri ülkenin gerçeği bu zaten. Ben gerçeği anlattım, başka bir şey yapmadım’ diyor.

OSMAN SINAV: Aynen öyle. Asık suratlı devlet. ‘Müfredatı izleyeceksin, sadece müfredatı okuyacaksın, müfredat ne diyorsa o olacak’ diyen müfettiş var ya, işte o. Hayatta da müfredat var. Tek tip kurallar var. Sokakta da o kurallara uyacaksın. İnsani olanın törpülendiği bir dünyadan geçiyoruz. Hepimizin hayatı, işte ben doğmuşum 60 ihtilali olmuş. Dostoyevski okumaya başlamışım, 12 Mart olmuş. Sonra üniversite yılları, 80 olmuş. Sonra da muhtıralar var. 28 Şubat’ı görmüşüz falan filan. Bir sürü şeyi görmüşüz. Tüm bunlar olurken, bütün bunları yapan bir yere mi vuracağız? Hayır.

ALİ RIZA ÖZKAN: İyilikten yana oldunuz mu, zaten yetiyor.

OSMAN SINAV: İşte taraf olmak. Nerede olduğunuz önemli değil. Biri size sosyalist diyebilir, öbürü faşist diyebilir. Öbürü başka bir şey diyebilir. İyilikten yana taraf olmak. Film bunu anlatıyor aslında. Ben iyilikten tarafım, diyorum. Bununla adı illa sosyalizm ise, sosyalistim diyorum. Bir başkası başka bir şey diyebilirdi. İyilikten yana olmak bir suç haline geliyorsa ya da bir sistem ne diyorsa onu yapacak olman insani bir şey değil. Filmin buna karşı bir duruşu var. Bu iyilikten yana olmaktan ve karşısına çıkan bu tür baskıcı, kısıtlayıcı ya da çıkarcı çevreler tarafından hep dışlandığı için adamımız ailesiyle birlikte kasaba kasaba gidiyor. Kasaba kasaba sürülüyor yani. Orada çok önemli bir metafor var. İyilikten, adaletten vazgeçmeden iyilikten yana durup iyilikle beslenip, burada kötülük varsa iyilikle besleneceğim yere giderim. Yapamayacağından değil, şiddete başvurmuyor hiçbir zaman. Başvurabilir, yenebilir de, o gücü var. Kaçmıyor ve korkmuyor. İyiliğe yolculuk yapıyor. Bu nedir? Bu hicrettir. Bu nedir? Unuttuğumuz şeylerden biri de bu. Evet, hicret lafını biliriz ama, bu nasıl bir şeydir? Felsefesini bilmeyiz. Biz zaten kendi kültürel değerlerimizin, mitlerimizin analizini yapmamışız. Yaşamsal kavramlarımızın analizini yapıp modern toplumda bunun karşılığı nasıl olur, dememişiz. Çok fazla yazıp çizmeyen bir toplumuz biz. Hala körü körüne Batı enjeksiyonuyla yürüyen bir toplum olduk maalesef. Bu önemli. İyiliği takip etmek, iyilik içinde kalabilmek, kötü ve çirkin olandan uzak durmak önemli bir şey. Hele bir de bunun filmini yapmaya kalkışmak zaten çok da riskli bir şey. İyiliğin fark edilmesi skandalın fark edilmesinden çok daha zor. Skandallar hemen fark ediliyor ya da çarpıcı, dehşet bir şey olduğunda onlar hemen fark ediliyor. Haber dilinde bir şey var: “Son dakika! Şok, şok, şok!” Bu haber oluyor yani. İyi bir şeyin “Şok, şok, şok” diye haberi olmuyor. İyi bir şeyin haberi olmuyor zaten bu toplumda. Sadece iyilikten yana olup, iyilikle hayatımı devam ettireceğim deyip, inadına mücadele eden bir adamın hikayesini yapmak bir anlamda ciddi de bir risk.

Pek çok seyirci “Yahu böyle insanlar kaldı mı? Hala umut var, hala daha iyiler var” diyor. Gepgenç bir insan işte. Gidiyor filme, sonra giriyor internete diyor ki “Hala böyle insanlar varmış, hala umut varmış” diyor. Çok dramatik bir şey bu.

ALİ RIZA ÖZKAN: Bugün Türkiye’deki insanları yurtdışında yaşadığım zaman gördüğüm insanlara benzetiyorum. Çekoslavakya’daki, Rusya’daki, Doğu Almanya’daki. Kapalı, gülmeyen, konuşmayan, birbiriyle konuştuğunda illa ki, bir itiraz, bir tartışma için, çemkirmek için konuşan insanlar.

OSMAN SINAV: Çemkirmek çok doğru bir kelime. Çemkiren insanlar olduk yani. Niye? O zaman aşka da kendimizi kapalı tuttuk yani. Kimse sonsuz, kayıtsız ya da şüphesiz bir aşk duygusu yaşamıyor. Halbuki, buna çok ihtiyacımız var, değil mi? Bu olmazsa hayatın neresinde duruyoruz? Nasıl bir manası var o zaman, bu kadar koşturmanın, bu kadar çalışmanın, bu kadar mücadelenin? İyilikten yana olmak, aşktan yana olmak ve umudunu kaybetmemektir. Seyirciler birçok mesajdan sonra şunu koyuyor: Arkadaş diyor. Çünkü Kenan’daki bomba, ‘hani umudu kaybetmek yoktu arkadaş? Hallederiz arkadaş’. 5 yaşındaki çocuğuyla balık tutarken diyor ki “Sen sen ol, herkese hakkını teslim et arkadaş” Oğluna da arkadaş diye vurguluyor ve bunun üzerine çalışıyor.

ALİ RIZA ÖZKAN: Filmin şöyle de bir özelliği var. Türk sinemasında son 5 yılda belki bir iki ama çok az gelecekten umutlu film var. Bu filmin bir de böyle bir yanı var. Umut dolu bir film. Topluma da baktığımızda gelecekten umudunu kaybetme de var. Film biraz oraya da çarpıyor.

OSMAN SINAV: Biz ne zaman bu kadar nihilist olduk ya! Nihilizme ilgi duyarız, okuruz, severiz, merak ederiz, anlarız da; hatta bundan alacağımız şeyler de vardır. Ama bu toprakların, bu kültür birikiminin insanları olarak nihilist olmayız ki! Bünyemiz müsait değil yani. Eşyanın tabiatı asıl buna müsait değil. Eşyanın tabiatını kavramayı biliyorsanız, o zaman bu toprağı biliyorsunuz demektir. Bu topraktaki kültür birikimini biliyorsanız, o zaman buradan çıkan insanlar nihilist filan olamazlar ya da körü körüne ideolojik saplantının içinde olamazlar. İyilikten yana, umut insanı olmak böyle bir şey. Umutsuz olamayız. O bizim için kapkara, şeytani bir şeydir yani. Kaotik bir şeydir yani.

ALİ RIZA ÖZKAN: İyiliğin de bir ölçütü olmayacak mı?

OSMAN SINAV: Hakça bölüşmek, herkese hakkını teslim etmek… Filmin böyle bir duruşu var tabii ki. Bu kavramlar o zaman vardı, bugün yok mu? Bugün de var. Yarın da olacak. Değişmez. Zaten Mustafa Kutlu’nun kitabının da eskimeyişinin nedeni budur. 11 yıl önce ne hissediyorsam, şimdi de aynı şeyi hissediyorum, hatta bugün filmi yaparken daha çok hissediyorum. Çağlarla birlikte teknoloji, endüstri bir şeyler değişir; insan değişmez. İnsan uzaya gitse, uzayda da iyilik gerekecek. Adalete, dürüst davranmaya orada da ihtiyacımız olacak. Bunlar değişmeyecek.

Mentalite sadece bunu yapar zaten, mentalite dünyayı değiştirmez. İnsanı iyilik içinde tutmaya çalışır. Bu da insana iyilik içinde umut vermeye, aşkını anlamlandırmaya çalışır. Yani dünyayı eleştirirken de asıl amacı bunu yapmaktır.

ALİ RIZA ÖZKAN: Sanatçı bunu yapsa zaten

OSMAN SINAV: Gerek de yoktur zaten. O insanları adalete motive eder, aşka motive eder, sistemde aksi olan şeyi görmeye motive eder.

ALİ RIZA ÖZKAN: Kurtlar Vadisi’nden sonra pek bir şey yapmadınız televizyonda. Şimdi Sakarya Fırat var.

OSMAN SINAV: 3 yıldır Sakarya Fırat diye bir dizi yapıyorum. Hassas bir yerde, hassas bir konu. Dengede tutmaya çalışıyoruz. Bir fotoğrafın hikayesi var. O fotoğraf 1915’te Çanakkale siperinde Siverekli Harun Onbaşı ile Tatarbeyli Musa Çavuş’un fotoğrafı o. Sakarya ve Fırat bu ülkede doğan ve bu toprakları sulayan iki nehir ve biz de toplum olarak da böyleyiz. Buradan bakan bir hikaye bu. Terörün ve ihanetin dışında her şey konuşulabilir ve hakkaniyeti teslim edilebilir. Hiçbir şeyi rencide etmeden yapmaya çalışıyoruz işte.

ALİ RIZA ÖZKAN: Sizin dizilere başladığınız dönemden bugüne dizilerin evrimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

OSMAN SINAV: Ben hala bazı şeyler niye yapılmıyor şaşıyorum. Bu işlerde bir ‘trendmaker’ denilen birileri oluyor. Birileri çıkar, bir yolu belirler. Tabiri caizse bir ‘trend’ yaratır. Yapar o planı, topluma sunar. Sonra bir de ikinci grup vardır, ‘trendtaker’. O oluşan yaratılan trendi alıp devam ettiren, bir de üçüncü grup vardır, onlar sadece taklit ederler. Çok da bunun farkında olmadan yaparlar. Toplumun sosyolojik, ekonomik, kültürel altyapısından ya da burada oluşan enerjiden faydalanır ‘trendmaker’. Toplumun ne tür sıkıntıları varsa, onlar üzerinde, oralardan gelen bir şey yaratırsınız, oradan bir söylem geliştirir ‘trendmaker’. O söylemi sunduğunda, tabii iyi, çarpıcı bir şey olmalı. Adaletle ilgili toplumda bir şey yaşanıyorsa o zaman tabii, birçok adalet sunmanız lazım. Emniyete, sosyal güvenlik kurumlarında bir ağrı varsa, buna dair bir şey sunmanız lazım. Sağlıkta varsa, sağlık sorunlarına dair bir şey sunmanız lazım. Bunu çoğaltabiliriz. Ama bizim televizyonlara baktığımızda, ben toplumda sadece kim kimi aldattı sorunu var, gibi algılıyorum. Yani tarihi de böyle yapıyoruz, koskoca, Osmanlının en muhteşem zamanındaki, zenginlik içindeki halk ve saraya da kim kimi aldattı noktasından bakıyoruz. Yalılarda yaşananlara da oradan bakıyoruz. Ümraniye’de çekersek de aynı bakıyoruz. Tek belirleyici yan bu. Halbuki, Türk toplumu çok da bununla bütünleşen bir şey değildir.

ALİ RIZA ÖZKAN: Bunun bir nedeni var, rayting.

OSMAN SINAV: Rayting evet, ama bu bir açıklama değil. O zaman çok rahat şuna gidebiliriz. “Ben hırsızlık yaptım – Niye yaptın? – Açtım” Yazarların, yönetmenlerin herkesin sosyal sorumluluğu olması lazım. Çünkü bu herkesi etkiliyor. Bunun bir sosyal sorumluluk çerçevesi içinde olan bir algıyla yapılması gerekiyor. Bunun en temelinde yatan şey ise cahillik aslında. O nedir? Biz bir hikaye anlatıyoruz, drama. Ben o tarafına bakıyorum, diğer tarafları pek bir şey değil. Drama iki şekilde yapılır. Bir, dedikodu üretilir. Çok hızla yayılır. Bilgiyle dedikodunun yayılmasına bakarım. Bilgi çok yavaş yayılır, çok hızlı ulaşmaz, çok zordur. Ama dedikodu çok hızlı ulaşır. O zaman ‘dedikodu dramaturjisi’ yaparsanız, çok hızlı rayting alırsınız, o zaman da gelirsiniz tarih de yapsanız, tarihin en muhteşem yüzyılını da yapsanız, yalılardaki hayata da baksanız, Ümraniye’deki hayata da baksanız, dedikodu yaparsanız çok hızlı reyting alırsınız ama dedikodu yapmış olursunuz. Yani, ‘kim kimi aldattı’ olur o zaman. Çünkü dedikodunun kaynağı budur. Hikaye anlatmak, kendin olmayı anlatmak olmalı. Başkalarına anlatmak nasıl yapılır, ona bakmak gerekiyor. Hikaye anlatmak demek; ben nasıl var oldum, nasıl duracağım dünya üzerinde, neyle var olacağım, neyi ifade ediyorum, bunun sorusunu bulmaktır. Tanrı bütün kutsal kitaplarda hikaye anlatıyor. Kitap dışındaki peygamberler de hikaye anlatırlar insanlara. Usanmadan, bıkmadan hikaye anlatmış. Niye hikaye anlatıyor? Çünkü hayata dair o insanın nerede var olacağı, nasıl var olacağı, yaşayacağı, aşık olacağı yolculukta bir şey insan için. Tanrı’nın dili aslında hikaye anlatmak. Tanrı öyle bir şey olmasaydı, sadece kurallardan ibaret olsaydı, kural koyardı. “İşte böyle böyle kardeşim” derdi. Ama bıkmadan usanmadan hikaye anlatıyor. Hikaye anlatıcıları da gidecek kendini tanımlayacak. O zaman burada çok ciddi bir şey var. O zaman çok dikkatli bakmamız lazım bu işe. Bu sosyal sorumluluk sınırlarını da aşan bir şey aslında. O zaman hikaye anlatmak ‘hikayeden bir şey’ değil.

Bir gün bir film çekeceğiz. Bir arkadaşın evini yeniden dekore ettiler, orada bir kitap buldum. Shakespeare’in o güne kadar bilmediğim bir kitabı gözüme çarptı. Bundan 15 yıl önceydi. ‘Atinalı Timon’. Karıştırırken bir karakterin tiradı çarptı gözüme. Diyor ki “Dedikodu edenler, dedikodu ettikleri insanın çiğ etini yiyorlardır”. Çok etkilendim bu sözlerden ve benim karakterimin tiradına koydum onu. Duruma da çok uygundu. Ama benim etkilenmem sadece müthiş bir söylem olmasından, çok temel bir şeyi anlatmasından değil, dünyaya dair bir şey. Shakespeare nerede, o anda var olan şey nerede? Aynı ifade var. “Dedikodusunu yaptığınız insanın çiğ etini yersiniz” diyor. Yani bu insanlığın ortak kültürüdür, ortak paydamızdır. Shakespeare yazarken kendine bir şey diyor, “Bak dedikodu etme” diyor. Hiçbirimiz Shakespeare olmayabiliriz. Ama sadece dedikodudan mütevellit bir drama kurup, hızla rayting alıyorsak, alkışlarla ‘çok başarılıyız’ demek, kendi kendini ciddi olarak aldatmaktır. Asıl trajik olan da budur. Popüler anlamda çok başarılı olabiliriz, ama trajik anlamda da çok başarılı oluruz. Şimdi televizyon dünyamız ne yazık ki, böyle bir yere saplandı ve özgün hikaye çıkaramıyor. Özgün hikaye çıkarmak biraz risk almayı gerektiriyor. Rayting alır mı almaz, tabii ki onu düşüneceksiniz, ama onun dengesini iyi oluşturmak gerekiyor. Sadece rayting alıyor derseniz, o zaman her şey mübah olabilir. Siz de dedikodu eden insanlar durumuna düşersiniz.

ALİ RIZA ÖZKAN: Peki bundan sonra televizyon için düşünceleriniz, projeleriniz var mı?

OSMAN SINAV: Var. Bir aşk hikayesi var, mesela. Yine bir uluslar arası askeri hikaye var. Ben yıllar önce Amerikalılarla bir film yapacaktım. O olmadı, senaryosu çok kötüydü. Sonra şuydu buydu derken, dedim ki “Tamam sizinle bir film çekeceğiz. Türkiye’de çekelim. Bu benim için çok önemli. Ama bu sefer ben size bir hikaye anlatayım.” Düşündük filan, iki ay sonra bir daha buluştuk. Çalıştık, çalıştık. Gittik geldik. Türkiye’yi gezdirdim, hikayeye göre yerleri gezdirdim, tespit ettik. Senaryomuz bitti. Bana söz verdikleri iki önemli oyuncu vardı. Aşağı yukarı şu bütçelerde oyuncu olacak diye. Sonra o oyuncuları vermediler ya da verdikleri oyuncuları ben beğenmedim. Çünkü Türkiye için enteresan değildi. Ben de Türkiye’yi düşünmek zorundayım. Türkiye için hiçbir şey onlar. “Ama bunlar Amerika’da büyüyecekler” Büyüsün de, sonra Türkiye’ye gelecek ama bana yaramayacak. Bu yüzden çekmekten vazgeçtim. Fakat ilginç tarafı şu, önerdiğim senaryo bugün Suriye’de yaşadığımız şeymiş meğerse. Ben o senaryoyu vermişim elimle. Ben bunun 5-6 yıl önce filmini çekiyormuşum. Aynen bugün yaşananların senaryosunu yazmışız.

ALİ RIZA ÖZKAN: Allah Allah…

OSMAN SINAV: Evet. Önerdiğim hikaye böyle bir hikayeydi. Bugünkü yaşananların film versiyonu. Afganistan üzerinden birtakım füze, roketatar filan önemli silahlar kayboluyor. Orada bir şey yaşanıyor. CIA, İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler filan devreye giriyor. Orada bir Türk karakter giriyor, hukukçu bir kız Amerikan askeriyle bir aşk yaşıyor. Sonra adam askerden atılıyor. Sonra Amerikan askeri İskenderun civarında bir gemide bir silah kaçakçısıyla buluşuyor. Türk karasularında. Sonra iş onun üzerine yıkılıyor. Ama tabii, artık asker değil, hiç bir şey değil. Sonra İskenderun’dan Hatay’a çıkan silahlar Samandağ’dan karşıya geçiyor, Suriye sınırına. Sonra oradan İncirlik vurularak Türkiye’nin Suriye’ye karşı savaşa sokulma senaryosu…

ALİ RIZA ÖZKAN: Muhteşem olurdu.

OSMAN SINAV: Senaryo duruyor. Ben bugün yaşananları Amerikalılarla beraber yazdım ve kaç yıl oldu, 6 yılı geçti galiba, Amerikalılarla beraber yazdım ve çekiyordum. Vazgeçtim sonra. Sonuçta İncirlik vurulmaz da, ama aynı şey. Yapılan şey aynı. Bugün bunu bu defa maşayla tutmak istiyor, ABD. Türkiye’yi maşa olarak oraya sokmak istiyor. Senaryonun da ana kurgusu buydu. Türkiye’yi maşa olarak kullanıp Ortadoğu’daki yaptığı şeyleri ve Suriye’yi parçalama meselesini Türkiye yoluyla yapmaktı. Bunun için bunu yapıyorlardı. Hikaye buydu.

ALİ RIZA ÖZKAN: Tabii artık kendisi girmek istemiyor.

OSMAN SINAV: Ben 6 yıl önce Hollywood’dan bir prodüktörle birlikte bu hikayeyi çalıştık ve birlikte yazdık. Çekmedik, ama senaryo duruyor.

ALİ RIZA ÖZKAN: Bu saatten sonra çekilmesinin bir ilginçliği kalmaz değil mi?

OSMAN SINAV: E, işin gerçeği oluyor artık. Suriye’yi parçalamak ve Ortadoğu’yu şekillendirmek üzerinden böyle bir komplo teorisiydi ve teori çalıştı. Gerçek oldu şu anda.

ALİ RIZA ÖZKAN: Osman Sınav hayatı boyunca politik olandan uzak duran bir insan olmadı ki… Tüm filmleri mutlaka politik bir önerme içeriyordu.

OSMAN SINAV: Tabii ki. Sanatçılar politika dışı olamaz. O zaman saha dışı olursun. Burada kritik şey şudur. Politikanın emrinde olmamaktır. Politikaya ilham verici olmaktır. İnsanlara soru sormak, sordurmak; ‘böyle olursa ne olur?’ Siz onu politikanın emrine verirseniz, o sanat olmaz. Bir politikanın emrinde, sadece o politikayı kutsayan bir film ya da dizi yapmadım. Evet, politik bir duruşunuz olur, ama hep ilham veren, uyaran, zihin açan ‘Ya böyle olursa?’ diye zihin açan olmaya çalışmaktır, benim yaptığım. Sosyal hayata katkımız budur. Böyle de olması gerekir, zaten. Ama bunu alıp tek bir görüşün emrine sunarsanız, siz onun bildiri malzemesi olursunuz.

ALİ RIZA ÖZKAN: Türkiye’de şöyle bir şey de var. Alttaki adam bazı erdemleri, insan olma özelliklerini – ki bizim için önemlidir- kaybetmemek için uğraşırken, etrafta onu manipüle edici bazı ideolojiler var.

OSMAN SINAV: Doğru ama o etraf, o iktidar, o savcı her ne olursa olsun beni o iyilik duygusundan ayıramaz. Gider onu bulurum.

ALİ RIZA ÖZKAN: Bugün biraz da sahte bir cepheleşme yaşıyoruz ama.

OSMAN SINAV: Benim söylediğim o zaten. İki yüzyıldır bizi sahte bir cepheleşmeye sokuyorlar. Kültür erozyonu içinde sahte bir cepheye sürüyorlar. Biz kaynağımızın Hacı Bektaş Veli’den geldiğini ne zaman anlayacağız? Gerçekte nerede durmamız gerektiğini ne zaman anlayacağız? Yunus Emre’den ne zaman besleneceğiz? Bunlardan beslenmeyi unutursak, tabii ki, bize rol modeller, trendler sunarlar. Modern insan trendler peşinde gider. Çağın estetiğini algılayacak, yaşama ritmini algılayacak, dünyada ne olup bitiyor algılayacak. Ama, bunları koyacağınız alan sağlam değilse, o zaman başka teraziler kullanacaksınız. Başka terazi, başka algıyla yapılmış, felsefesi başka. Yani filme gelirsek yine, Mustafa Kutlu’nun dediği gibi, bizde feodalite oluşmamış Batılı anlamda. Aristokrasi yok, oluşmamış. Oluşan da zaten sahte duruyor, komik duruyor. İşçi sınıfı oluşmamış. Aslında hepsinin temel düsturunu Hacı Bektaş Veli’de bulursunuz. Bugün komünistin de ilacı, ülkücünün de ilacı, İslamcının da ilacı orada duruyor.

ALİ RIZA ÖZKAN: Filmi izleyen insanlar Osman Sınav solcu olmuş diyecekler. Bu sözlerinizi duyanlar, Hacı Bektaş Veli filan, diyecekler ki Osman Sınav Alevi olmuş. Biz insanların ne dediğine bakmıyoruz. Cepheleşme dedik ya, böyle görülüyor.

OSMAN SINAV: Sorun da orada zaten. O cepheleşme denilen yerde! Yoksa bizim bir sorunumuz yok yani. Onları doğru okursak sorunumuz yok! Kolayına kaçılıyor, cepheleşiliyor, illa bir şeyin adı konuyor, filan falan. Bir şeyi doğru anlatmak gerekiyor. Adaletten ayrılmadan, iyilikten yana olmak, her nerede duruyorsan, ne yapıyorsan, nasıl yaşıyorsan, aşkı da böyle başının üstüne ya da karnının orta yerine yerleştirmek. Bundan gayrısı batar yani.

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Facebook Yorum

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Başka haber bulunmuyor!