İstanbul
22 Şubat, 2026, Pazar
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

Doç. Dr. Elhan: Ali’siz bir Alevilik tarihi yazılabilir mi?

Doç. Dr. Elhan: Ali’siz bir Alevilik tarihi yazılabilir mi?
Hitit Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nda çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Nail Elhan, Ali’siz bir Alevilik tarihi yazılamayacağını, tartışmalarda ortaya atılan iddiaları ele alarak gösterdi. İddialar bir yorum farkından daha çok tarih, yöntem ve kavram tartışması olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Elhan, “Sünni ortodoksinin “Aleviler Müslüman değildir” şeklindeki dışlayıcı yaklaşımı ne kadar indirgemeciyse, Alisiz Aleviliğin “Alevilik İslam’la bütünüyle ilgisizdir” iddiası da o ölçüde sorunludur. Her iki söylem de Aleviliğin tarihsel serüvenini, İslam’la kurduğu çok katmanlı ve değişken ilişkiyi tek bir kategoriye indirger. Böylece geleneğin özgünlüğünü anlamak yerine onu yapay sınırlar içine hapseder. Ne hikmetse bunu yaparken Alisiz Aleviler de Sünni mezhepçiler de aynı yöntemde birleşiyorlar!” diyor!

ALİSİZ BİR ALEVİLİK TARİHİ YAZILABİLİR Mİ?

2025 yılında saha çalışması kapsamında Yozgat’ta bir ceme katıldım. Cemevinin duvarlarında Ali’nin ve On İki İmam’ın görselleri ve isimleri yer alıyordu. Cem başlamadan önce, yanımda oturan yaşlı bir kadın, Almanya’dan geldiğini öğrendiğim torununa Alevilerde cemin nasıl başladığını anlatıyordu. Çerağın uyandırılmasından, üç mum yakılarak Allah, Muhammed ve Ali adlarının anılmasından söz etti.

Cem başladığında ise farklı bir tabloyla karşılaştım. Cemi yürüten dede ne çerağ uyandırırken ne de cemin ilerleyen saatlerinde Allah’ın, Muhammed’in ya da Ali’nin adını anmadı. Yaklaşık üç-dört saat süren cem boyunca, sırtını dayadığı duvarda bir portresi bulunan Ali’nin adı, dedenin dilinden bir kez bile çıkmadı. Yanımda oturan yaşlı kadının anlattıklarıyla, cemi yürüten dedenin söyledikleri, daha doğrusu söylemedikleri, arasındaki bu sessiz mesafe dikkat çekiciydi. Bu deneyim, bana bir yanda “atadan, dededen öğrenilmiş ve yaşanan Aleviliği”; diğer yanda ise bugün “yeniden kurulan, seçilen ve ayıklanan bir Alevilik” anlayışını aynı anda görme imkânı sundu.

Son yıllarda Alevi toplumu içinde görünürlük kazanan “Alisiz Alevilik” tartışması, tam da bu tür kopuşların ve gerilimlerin etrafında şekillenmektedir. Alisiz Aleviler, “Hakikatçiler” ya da “Işıkçılar” olarak tanımlanan bu gruplar, Aleviliğin İslam’dan çok daha eski ve onun dışında olduğunu, Ali’nin ve On İki İmamların Alevilikle hiçbir ilgisi bulunmadığını, hatta bu isimlerin sonradan Aleviliğe giydirilmiş “İslami bir kılıf” olduğunu iddia ediyorlar. Buna göre Alevilik bir din ya da mezhep de değil, esasen bir “felsefe”dir. Bu iddialar bir yorum farkından daha çok tarih, yöntem ve kavram tartışmasıdır.

Bu yazı, söz konusu iddiaları farklı açılardan eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi amaçlıyor. Yazının temel tezi şudur: Alisiz Alevilik iddiası ne yazılı kaynaklarla ne sözlü gelenekle ne de Alevi toplumunun yaşayan pratikleriyle örtüşmektedir. Bu yaklaşım, tepkisellikten kaynaklı olarak Aleviliğin İslam’la tarihsel bağını koparan ve geleneğin sürekliliğini kesintiye uğratan bir yorum biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle, Aleviliğin yüzyıllar içinde oluşmuş sembolik, ritüel ve tarihsel birikimiyle ciddi bir gerilim içindedir.

Ancak eleştiriye başlamadan önce, itiraf etmeliyim ki bu yazıyı kaleme alırken zihnimde bir soru dolanıp durdu: Dinde tek bir doğru ve hakikat iddiasına karşı eleştirel birisiyim. Alisizliğe karşı çıkarken, ben de “tek bir doğru Alevilik yorumu vardır” gibi bir dogmatizme mi savruluyorum?

Alevilik yorumlarının çoğulculuğunu savunurken, bu yorumu neden dışlıyorum?

Kimsenin Aleviliği nasıl yaşayacağına karışmak haddim değil. Ama bir gelenek hakkında tarihsel ve kaynağa dayalı iddialar ortaya atıldığında, bu iddialar niyetle ve söylemle değil kanıtla geçerlilik kazanır.

Benim itirazım tam da burada başlıyor. Bu yazı, Alevilik adına “doğru inancı” tanımlamıyor. Tarihsel iddiaların hangi yöntem ve kanıt standartlarıyla tartışılabileceğini hatırlatmak amacıyla kaleme alınıyor. Bu bağlamda yazıda iki noktayı birlikte savunacağım. Birincisi, “değişmeyen öz” iddiası tarihsel olarak sorunludur. İkincisi, Ali’yi Alevilikten çıkarmak, geleneğin sembolik ve ritüel omurgasını sökmek anlamına gelir.

Aslında Nejat Birdoğan’ın öncülük ettiği “Anadolu Aleviliği İslam dışıdır” tezinden beslenen Alisiz Alevilik söyleminin en sistematik ve en çok referans verilen örneklerinden biri, Erdoğan Çınar’ın 2004 yılında yayımlanan Aleviliğin Gizli Tarihi adlı çalışmasında görülür. Çınar’ın “Luvilik-Aluvilik” nazariyesine göre Alevilerin kökeni, Hititler’den önce Anadolu’da yaşamış olan Luviler’e dayanıyor. “Alevi” kelimesi de Arapça “Ali’ye mensup” anlamına gelmiyor ve Luvi dilinde “Işık insanları” anlamında kullanılıyor. Tüm bu komplekslik içerisinde Ali’ye elbette yer yok onlara göre. Zira Ali bir katildir, Zülfikar’la binlerce insan öldürmüştür, çok eşlidir. Ancak Aleviler insan sever ve tek eşlilerdir. Bu teze göre, Bizans dönemindeki Pavlikenler aslında Hristiyan değil, Alevi’dir. Pavlikenler dede ocakları kurmuştur. Pir Sultan Abdal olarak bilinen kişi de aslında Pavliken önder Pir Silvanus’tur. Alevilik ise 12.000 yıllık bir inanç sistemidir.

Bu noktada sıklıkla gözden kaçırılan önemli bir husus daha vardır. Aleviliğin kökenini Luvi uygarlığına dayandıran bu anlatı, ironik biçimde, kendi referanslarını da ikna edememektedir. Nitekim Zürih’te faaliyet gösteren ve Luvi tarihi üzerine çalışan Luvi Araştırmaları Vakfı, çeşitli vesilelerle Alevilikle herhangi bir tarihsel ya da kurumsal bağlarının bulunmadığını, bu tür ilişkilendirmelerin bilimsel temelden yoksun olduğunu açıkça ifade etmiştir. Vakfın kamuoyuna yansıyan açıklamalarında, Luvi mirasının güncel kimlik tartışmalarına malzeme edilmesinden duyulan rahatsızlık özellikle vurgulanmıştır. Bu durum, Alisiz Alevilik söyleminin yalnızca tarihsel kaynaklarla değil, dayandığını iddia ettiği referanslarla da ciddi bir uyumsuzluk içinde olduğunu göstermektedir.

Bir geleneğin kökenine dair iddia ileri sürmek, niyetle değil kanıtla yürür. “Alevilik İslam’dan önce vardı ve özünü hiç kaybetmedi” demek güçlü bir cümledir. Fakat bu öz hangi kurumlarla, hangi aktarım kanallarıyla, hangi ritüel süreklilikle taşındı? Alevilik üzerine ciddi çalışmalar, Kızılbaş/Alevi oluşumlarının özellikle Osmanlı–Safevi bağlamında belirginleştiğini, ocak yapıları, erkân ve siyasal-toplumsal koşullar içinde şekillendiğini gösterir. Bu literatür, “zamansız bir öz” anlatısının çoğu kez modern bir kimlik inşa stratejisi gibi işlediğini düşündürür. Markus Dressler’ın Aleviliğin modern dönemde “Alevi İslam” olarak yazılıp kategorize edilmesine dair analizi, kimlik tariflerinin sadece geçmişi anlatmadığını, aynı zamanda bugünü de kurduğunu hatırlatır. Öz iddiası, kanıt standardı taşımıyorsa tarih değil, retorik üretir.

Kaynak sorulduğunda “yazılı bir metin yok, deyişler var” deniyor. Deyişler elbette kıymetlidir. Alevilik büyük ölçüde sözlü gelenekle taşınmıştır. Fakat sözlü geleneği ciddiye almak, onu her iddiaya kanıt yapmak değildir. Deyişler çoğu zaman metaforiktir, farklı dönemlerde derlenmiş ve yeniden düzenlenmiştir. Bir deyişin evrenin oluşumundan söz etmesi, bunun İslam öncesi “öz”e kanıt olduğu anlamına gelmez. Tasavvufi kozmolojilerde benzer dil zaten mevcuttur. Sözlü geleneğin de bağlam analizi, karşılaştırmalı okuması ve tarihsel eleştirisi olur. Kaynak göstermemek, geleneği korumak değil onu savunmasız bırakmaktır.

Ali konusunda ise bir indirgemecilikten kaçınmak gerekir. Alevilikte Ali figürü yalnızca tarihsel bir şahsiyet değildir. Adalet, mazlumiyet ve hakikat arayışının sembolik kesişim noktasıdır. Kerbela anlatısı da sadece bir tarih olayı değil, zalime karşı duruşun, mazlumdan yana saf tutmanın tarihsel bir hadise ile somutlaştırılmış etik ve sembolik bir anlatısıdır.

David Shankland’ın işaret ettiği gibi Alevilik, doktrini standartlaştırılmış bir yapıdan ziyade pratik ve yerel otoriteyle işleyen bir gelenektir. Ancak bu, sembolik omurgasının keyfi biçimde sökülebileceği anlamına gelmez. Ali’yi ve Kerbela’yı “sonradan eklenmiş tortu” diye dışarı atmak, geleneğin hafızasını sadece teolojik değil, ritüel ve etik düzlemde de dönüştürür. Dahası, bu tür bir müdahale geleneği güçlendirmek bir yana, onu zayıflatır, içini boşaltır ve dış etkilere karşı daha savunmasız hale getirir. Kaynaklarını, sembollerini ve hafıza taşıyıcılarını değersizleştirilen bir inanç, asimilasyona karşı direnç üretemez. Bugün söylem düzeyinde asimilasyona en sert itirazları dile getiren Işıkçılar/Hakikatçiler, paradoksal biçimde, geleneğin kendi savunma mekanizmalarını aşındırarak onu her türlü dış müdahaleye açık hale getirmektedir.

Burada çoğulluk ile keyfilik arasındaki çizgiyi netleştirmek gerekir. Alevilikte “sürek binbir”dir, farklı ocaklar, erkânlar, yerel pratikler vardır. Çoğulluk gerçektir. Fakat çoğulluk, her yeni iddianın eşit ağırlıkta tarihsel meşruiyete sahip olduğu anlamına gelmez. Bir yorum, geleneğin temel sembollerini, ritüellerini ve aktarım kanallarını kökten değiştirip yerine bambaşka bir ontoloji koyuyorsa, artık “yorum”dan çok “yeniden icat”tır. Benim itirazım insanların yeni bir Alevilik tahayyülü kurmasına değil. Fakat bunu “binlerce yıldır değişmeyen öz buydu” diye tarihe fatura etmesine.

Üstelik bu noktada daha ilkesel bir ayrımın da altını çizmek gerekir. Alisiz Alevilik iddiasını bugün bir inanç tercihi olarak benimsemek ile bunu tarihsel bir hakikat olarak sunmak aynı şey değildir. Eğer bir kişi ya da grup, “Ben Aleviliği Ali’siz yaşıyorum, bana bu anlamlı geliyor” derse, buna söylenecek tek söz “herkes inancını nasıl yaşayacağını bilir” olur. Ne var ki Alisiz Aleviliğin ısrarla yaptığı şey, kendi tercihlerini “Aleviliğin binlerce yıllık gerçek özü budur” diye sunarak tarihe müdahale etmektir. Ki bunu yaparken de diğer Alevileri “tekfir” etmekteler.

Aleviliğin İslam öncesi köklerini araştırmak elbette meşrudur; bu kökleri İslami figürleri tamamen dışlayarak ve onları “sonradan eklenmiş tortu” ilan ederek yazmak ise tarihyazımı ve mitoloji inşasıdır. Bugün Anadolu’da yaşayan Aleviliğin Ali, On İki İmamlar ve Kerbela gibi sembollerle örülü olduğu bir gerçekken, bu sembolleri “aslında Alevilik bunlar değildir” diyerek yok saymak, tarihi değil, arzuyu yazmaktır.

Alevilik din değildir, felsefedir” iddiasına da kavramsal netlik gerekir. Felsefe derken ne kastediliyor? Etik bir dünya görüşü mü? Metafizik bir öğreti mi? Eğer Alevilik yalnızca bir etik felsefeyse; cem, ikrar, musahiplik, kurban, görgü gibi pratikler nereye konulacak? Din sosyolojisinde din, sadece dogmatik metinlerden ibaret değildir. Ritüel, aidiyet, kutsal zaman/mekân, anlatı ve otorite biçimleriyle tanımlanır. Alevilik bu göstergelerin çoğunu, kendine özgü biçimde taşır. Onu sadece “felsefe”ye indirgemek, geleneği modern bir tercümeye dönüştürür. Cem’i toplantı, ikrarı sözleşme, Kerbela’yı şiir yapar. Bu mümkündür, fakat “aslı buydu” denemez.

Üstelik burada sıkça dile getirilen bir başka iddia da Alevilikteki İslami unsurların tarihsel olarak baskıdan ya da otoriteden korunmak amacıyla sonradan eklenmiş olduğu yönündedir. Bu iddia kendi içinde tartışmaya açıktır. Ancak velev ki böyle kabul edilsin, bundan değişmez bir öz sonucu çıkmaz. İnançlar ve gelenekler, tarih boyunca otoriteyle kurdukları ilişkiler içinde dönüşmüş, yeniden biçimlenmiş ve farklı yönlere evrilmiştir.

Otoriteyle temas, kaçınılmaz olarak toplumsal hayatın akışını ve inanç biçimlerini etkiler. Nitekim Alevilik Osmanlı’da resmî ideoloji haline gelseydi, Alevilik yine dönüşecekti. Safeviler döneminde Kızılbaşların devletleşme deneyimi de bunun açık bir örneğidir. Hatta İran’da kalan Kızılbaşlar Şiilik içinde asimile olurken devamlılık büyük oranda Osmanlı topraklarındaki Kızılbaşlar vasıtasıyla sağlanmıştır.

Benzer biçimde Sünnilik de tarih boyunca iktidarla kurduğu ilişkilere bağlı olarak farklı formlar almıştır. Bu açıdan bakıldığında Alisiz Alevilik de başarılı olduğu ölçüde otoriteye karşı bir anti-tez olarak ortaya çıkan çağdaş bir dönüşüm biçimi sayılabilir. Sorun, bu dönüşümün tarihsel bir süreç olarak değil, binlerce yıldır değişmeden var olmuş tek hakikatmiş gibi sunulmasıdır. Bu noktada ortaya çıkan anlatı, açıklayıcı olmaktan çok geçmişe sonradan eklenmiş ve iğreti duran bir kurgu izlenimi vermektedir. Tıpkı bir dönem devlet eliyle üretilmiş Hitit–Sümer tezlerinde olduğu gibi.

Şu nokta çok önemli: Türkiye’de uzun yıllar “Aleviler Müslümandır; ibadet yerleri de camidir” dayatması, Aleviliği ya Sünni normlara sıkıştırmış ya da dışarı itmiştir. Bu sıkıştırma, bazı Alevileri “madem öyle, ben Müslüman değilim” sonucuna götürebilir. Bu psikolojik olarak anlaşılır fakat tarihsel olarak doğru olduğu anlamına gelmez. Tepkisel kimlik üretimi, tarih yerine geçmez. Tepkisellik, hakikatin ölçüsü olamaz.

Sünni ortodoksinin “Aleviler Müslüman değildir” şeklindeki dışlayıcı yaklaşımı ne kadar indirgemeciyse, Alisiz Aleviliğin “Alevilik İslam’la bütünüyle ilgisizdir” iddiası da o ölçüde sorunludur. Her iki söylem de Aleviliğin tarihsel serüvenini, İslam’la kurduğu çok katmanlı ve değişken ilişkiyi tek bir kategoriye indirger. Böylece geleneğin özgünlüğünü anlamak yerine onu yapay sınırlar içine hapseder. Ne hikmetse bunu yaparken Alisiz Aleviler de Sünni mezhepçiler de aynı yöntemde birleşiyorlar!

Kendi payıma bir öz eleştiriyi de saklamıyorum. Aleviliğin İslam içi bir yorum olduğunu savunurken, tek doğruyu ben biliyormuşum gibi davranma riskini taşımak istemem. Alevilikte tek çizgi yoktur. Ancak çoğulluk, kanıt standardını askıya almak değildir. “Alisizlik de bir yorumdur” denebilir; evet, çağdaş bir yorumdur. Fakat bu yorumun tarihsel bağlanırlığını, ritüel sürekliliğini ve kaynak şeffaflığını göstermesi gerekir. Aksi halde, modern bir kimlik projesi olarak kalır.

Sonuç olarak mesele, Aleviliği savunurken onu donmuş bir öz olarak görmek değildir. Onu keyfi biçimde yeniden icat etmek de değildir. Alisiz Alevilik, Alevi toplumunun yaşadığı kimlik bunalımının bir ürünüdür. Yüzyıllardır ötekileştirilen, dışlanan, asimile edilmeye çalışılan bir topluluk, kendini kabul ettirmek için farklı stratejiler geliştirir. Bunlardan biri de “biz sizden değiliz, biz sizden çok daha eskiyiz” söylemidir.

Ancak bu strateji, Aleviliği kendi tarihinden, kendi kaynaklarından, kendi geleneğinden koparmak pahasına işler.  Ali’yi, Kerbela’yı ve On İki İmamları dışarı atarak geriye “öz” kaldığını söylemek, geleneğin hafızasını ve sembolik omurgasını yok saymaktır. Alevilik elbette her canlı gelenek gibi dönüşmüştür ve dönüşmeye devam etmektedir. Fakat dönüşüm, süreklilikle birlikte düşünülür. Sürekliliği inkâr ederek kurulan bir Alevilik anlatısı, tarihsel değil ideolojiktir.

Aleviliğin geleceği ne Sünni normlara indirgenerek ne de tarihsiz bir öz anlatısına sığınarak kurulabilir. Sağlam bir gelecek, eleştirel yöntemle, kaynak şeffaflığıyla ve geleneğin kendi hafızasına saygıyla inşa edilir. Çoğulluğu kabul ederek ama keyfiliğe izin vermeyerek inşa edilir. Tam da bu yüzden Alisiz Alevilik söylemine itirazım, insanların inanç özgürlüğüne değil, tarihin ve geleneğin sorunlu kullanımınadır.

İstiklal Akarsu’nun stand-up’ında anlattığı o kısa diyalog, bu tartışmayı özetler gibi: Anneannesine ateist olduğunu söyler; Allah’a, peygambere inanmadığını anlatır. Anneannesi sorar: “Peki ya Ali?” İstiklal’in cevabı bir espri refleksiyle gelir: “Ali, Allah’ın aslanı, bizim Şahımız.” Bu bir şakaydı elbette, inanç beyanı değildi. Ama şakanın malzemesi bile anlamlıdır. Çünkü dilin refleksi bile Ali’ye takılıp kalıyorsa, orada işleyen bir hafıza vardır. Alisiz Alevilik iddiası işte bu refleksi, bu hafızayı yok sayarak kuruluyor.

DOÇ. DR. NAİL ELHAN / ÇORUM

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Facebook Yorum

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Başka haber bulunmuyor!