İstanbul
16 Eylül, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

Yüksel Gülsoy yazdı: Veli’siz Aleviler!

Yüksel Gülsoy yazdı: Veli’siz Aleviler!
Sosyolog ve Bektaşi Dervişi Yüksel Gülsoy, son günlerde süregiden tartışmalara yönelik kapsayıcı bir makale kaleme aldı. Temel duruş ve tutum konusunda son derece öğretici ve önemli yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Veli’siz Aleviler

Bugün Alevilik üzerinden yürütülen tartışmada karşımızda yalnızca “barış” kelimesiyle kodlanan bir siyasi gündem yok. Meseleyi farklı açılardan anlamaya ve yorumlamaya çalışan herkesin kolayca “barış karşıtı” veya “terör sevici” gibi başka ağır siyasi sıfatlarla etiketlenebildiği bir tartışma ortamındayız.

Oysa benim gördüğüm mesele çok daha derinde.

Asıl tartışmamız gereken, Alevilerin gelecekte hangi siyasal projenin içinde konumlandırılmak istendiğidir.

Ve ben bu tartışma için şimdiden bir kavram ortaya koyuyorum:

Veli’siz Aleviler.

1. Bitlisi–Yavuz, İran ve Emperyalizm

Son günlerde İdris-i Bitlisi–Yavuz Sultan Selim ittifakı üzerinden yapılan tarih okumalarını dikkatle izliyorum. Bu tarihsel referansın, özellikle İran'a yönelik olası bir hamle karşısında bir Sünni ittifak kurma çabası olarak okunması gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız bu ittifaka İdris-i Bitlisi–Yavuz Sultan Selim üzerinden destek istemek, Alevilerin tarihsel ve toplumsal hafızasını dikkate almayan ve kendini “Sünnilikle” sınırlayan bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor.

Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor; Anadolu Aleviliği, mezhepsel olarak zaten İran'daki Şii anlayışla aynı değildir. Anadolu Aleviliğinde çok eşlilik, kadının örtünmeye zorlanması veya mut'a nikâhı gibi uygulamalar belirleyici değildir. Dini otoritenin yani Seyyidlerin devletin tepesinde bulunması gerektiği yönündeki anlayış da Anadolu Aleviliğinin temel karakteristiği değildir.

Dolayısıyla Alevilerin İran'ı mezhepsel olarak destekleyeceklerini düşünmek baştan itibaren hatalı bir yaklaşımdır.

Ama bunun tersinden kurulacak bir denklem de yanlıştır: Alevilerin İran'la mezhepsel bir özdeşliği yoktur diye emperyalizme karşı İran'ın yanında durmayacakları sonucu da çıkarılamaz.

Bizim itirazımız tam da burada başlıyor:

Mesele İran değildir. Mesele emperyalizmdir.

Bugün İran'ı hedef alan güçlerin yarın Türkiye Cumhuriyeti'ni de hedef almayacağının hiçbir garantisi yoktur. Hatta geçmişte açık olarak hedef almışlardı ve 15 Temmuz bunun açık delilidir. Eğer gerçekten amaç Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ve güvenliğini korumaksa, Alevilerin herhangi bir devletin, istihbarat yapısının, bölgesel projenin veya siyasal hareketin kendi jeopolitik hesabına eklemlenmesine karşı çıkmak gerekir.

Benim referans noktam budur:

Aleviler, başkasının jeopolitiğinin mezhep aparatına dönüştürülemez.

2. Tarihe Bir Bütün Olarak Bakmak

Fakat tarih konuşacaksak, tarihi de tek taraflı konuşmayalım.

“İdris-i Bitlisi–Yavuz ittifakı” diyerek yüzyıllar öncesine gidiyorsak, o tarihin devamını da konuşmak zorundayız.

Selçuklu'yu konuşuyorsak Selçuklu'nun sonunu da konuşacağız. Osmanlı'yı konuşuyorsak Osmanlı'nın çözülüşünü de konuşacağız. Fars ve Arap unsurlarla kurulan ilişkilerin, devletin belirli dönemlerde bu unsurların etkisine girmesinin ve bunun devletin çözülüşündeki rolünün nasıl tartışılabileceğini de konuşacağız.

Tarih, bugünkü siyasi pozisyonumuza uygun sayfaları açıp diğerlerini kapatacağımız bir kitap değildir.

Üstelik Alevilerin tarihsel hafızası yalnızca Yavuz'dan başlamaz.

Bizim hafızamızın kökleri çok daha geridedir.

Kerbela'ya kadar gider.

3. Alevilik ve Türklük Birbirinin Alternatifi Değildir

İşte tam burada Alevilik ile Türklük arasındaki ilişkiyi doğru kurmak gerekiyor.

Alevilik ile Türklüğü birbirinin alternatifi gibi sunmak, Anadolu'nun tarihini anlamamaktır.

Anadolu Aleviliği; Türk kültürü, Türk dili ve Türk tarihi demektir.

Alevi ozanlarının dili Türkçedir.

Pir Sultan'ın dili Türkçedir.

Hacı Bektaş'ın Anadolu'daki mirası, Yesevi’den başlayarak Türk kültür dünyasının ta kendisidir.

Kerbela'yı hafızasında taşıyan bu toplum, elbette kendi Türk tarihinin değerlerini de hafızasında taşıyacaktır. O tarih Türklerin Horasan’da Ehl-i Beyt’ten öğrendikleri mazlum insanın umudu olan İslam’dır. 300 yıl boyunca kabul etmedikleri zalimin İslamı olan Emevi İslam tarzı değildir.

Bu nedenle Alevilik ile Türklük arasına bugün yapay bir duvar örmeye çalışmak, yalnızca siyasetle değil, tarihin kendisiyle de kavga etmektir.

Ehl-i Beyti seven bu Türkmenler tarafından kurulan Osmanlı ile Safeviler arasında 16. Yüzyılda yaşanan çatışma sonrasında Osmanlı, ciddi bir mezhebi anlayış değişikliği ile olası bir Safevi riskine karşı kendini katı Sünni bir çizgiye oturtmuş hatta bunu bir devlet dini haline dönüştürmüştür.

Doğudaki Kızılbaşlara karşı siyasi otoritesini devam ettirmek ve tekrar Kızılbaşlığa doğru herhangi bir yönelimi engellemek için de Kürtlerle sünni bir ittifak kurulmuştur.

Ehl-i Beyti seven Türkmenler ise yüzlerce yıl bu sevgiyi korumak pahasına Osmanlı ve Osmanlı'nın doğudaki bekçiliğini yapan Kürt unsurların sünnileştirme politikalarına karşı direnmişlerdir. Hatta bir kısmı Kürtleşmiş olmalarına rağmen Ehl-i Beyt sevgilerini korumuşlardır.

Alevi köylerinin dağlarda, bellerde veya yolu izi olmayan yerlerde olmasının bir sebebinin de bu tarihsel süreçtir.

4. Cumhuriyet ve Ortak Yurttaşlık

İşte burada Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzlerce yıl ötelenmiş Alevi Türkmene söylediği şey şudur:

Sen de bu devletin kurucu asli unsurusun; biz aynıyız.”

Üstelik bu söz “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” denilerek Cumhuriyet vatandaşı olmayı kabul ve herhangi bir aidiyeti olmayan insanlar dahil herkese söylenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile Aleviler, kendi bakış açımdan, yurttaşlık temelinde ortak bir statü kazanmışlardır. Devlet hayatının farklı alanlarında liyakat temelinde yer bulabilmiş, eğitim ve ticaret alanında önemli başarılar elde etmişlerdir.

Şimdi Alevilere Osmanlı’nın kuruluşunda muteber olan kimlikleri değil veya Cumhuriyet ile birlikte 100 yıldan bu yana sahip çıktıkları vatandaşlık değerleri değil 400 yıl boyunca kabul görmeyen Türk ve Alevi kimlikleri hatırlatılmaktadır.

Bizler cumhuriyet ile 100 yıldan bu yana Türk vatandaşlığı ile kabul ettiğimiz hatta bundan gurur ve onur duyduğumuz bu kimliği neden inkâr edelim?

“İnkâr” ile sert bir ifade kullandığımın farkındayım.

Ama Alevi Türkmenler, bir üst kimlik olan Türk vatandaşlığı kimliği içinde her türlü vatandaşlık hakkından faydalanırken, neden kendini sürekli ayrışma ile kodlayan bir siyasi anlayışı desteklesinler?

5. Anayasal Türk Vatandaşlığı ve Ortak Aidiyet

İsim vermeden bir örnek üzerinden düşünelim.

Yurt dışında yaşayan, farklı bir etnik kökenden gelen bir akademisyenin, başka bir ülkede yaşadığı bir anlaşmazlık sırasında kendisini savunurken “Ben Amerikan vatandaşıyım” dediğini düşünelim. (Bu gerçek bir vak’a ama isim açıklamayacağım)

Burada “Amerikan vatandaşıyım” ifadesinin bir etnik soy beyanı olmadığını hepimiz biliriz.

Amerikan vatandaşlığı bir etnik soy tarifinden ibaret değildir.

Peki, aynı mantığı Türk Vatandaşlığı için neden kuramıyoruz?

Türk vatandaşlığını sürekli olarak bir ırk meselesine dönüştürmek, anayasal vatandaşlığın anlamını daraltmak değil midir?

Buradaki esas mesele şudur:

Anayasal Türk vatandaşlığı, farklı kökenlerden gelen insanları ortak bir siyasal aidiyet içerisinde buluşturur.

Buna karşılık alt kimlikleri sürekli öne çıkarıp insanları “önce Kürt”, “önce Alevi”, “önce şu”, “önce bu” diye tarif etmek, benim kanaatimce toplumsal bütünlüğü güçlendirmez. Tam tersine, ayrışma riskini büyütür.

6. Ali'siz Alevilik ve Kimliğin Parçalanması

Ve biz bu ayrışmayı zaten deneyimledik.

Almanya'da yıllar önce yaşanan bir deneyim var. Alevilik ile Kürt siyasal kimliğini aynı zeminde buluşturmaya çalışan bazı yaklaşımların sonucunda ortaya çıkan Ali'siz Alevilik.

Bu Kürtlerle beraber yol yürümek adına türetilmiş yeni Alevilik, hiçbir sorunu çözmedi. Belki Almanya veya Avusturya gibi ülkelerde diğer Müslüman topluluklardan farklı olarak çalışma hayatında, eğitim hayatında vs. bazı imtiyazlar elde etmiş olsalar bile bu Türkiye’de yaşayan Aleviler için yeni sorun alanları oluşturdu.

Çünkü bir kez şu düşünceyi kabul ederseniz:

“Aleviliğin şu tarihsel unsurunu çıkarabiliriz.”

Yarın başka biri gelir:

“Bunu da çıkaralım.”

Sonra bir başkası:

“Şunu yeniden yorumlayalım.”

Bir diğeri:

“Bizim Aleviliğimiz daha eski.”

Bir başkası:

“Pirler aslında şöyleydi.”

Ve sonunda bir inanç ve kültür dünyası, kendi içinde yeni mikro kimliklere ayrılmaya başlar.

Luviciler…

Işıkçılar…

Pir Silvanusçular…

Göbeklitepeciler…

Mazdekçiler…

Benim dikkat çektiğim sosyolojik mesele başka:

Parçalanmayı meşru bir yöntem hâline getirirseniz, parçalanmanın nerede duracağını artık siz belirleyemezsiniz.

Bir kimlikten bir parçayı çıkarmak kolaydır. Fakat o parçanın yerine başka bir parçanın eklenmesini engellemek çok daha zordur.

7. Bugünün Siyaseti ve Yeni “Yetmez Ama Evet” Arayışı

Şimdi gelelim bugünün siyasetine.

Ben siyasal Kürt hareketinin Alevilerden talep ettiği desteği yalnızca “barış” söylemi üzerinden okumuyorum.

Benim siyasi okumama göre bunun arkasında daha geniş bir seçmen ve güç dengesi hesabı da bulunabilir.

Siyasal iktidar uzun yıllardır Sünni-muhafazakâr Türk seçmenden önemli bir destek alıyor.

Ben siyasal Kürt hareketinin arayışının bir boyutunun da bu geniş siyasal desteğin karşısına Alevi Türklerden gelecek yeni bir toplumsal ve siyasal destek alanı koymak olduğunu düşünüyorum.

Bu elbette benim siyasi değerlendirmemdir.

Yani mesele yalnızca belirli bir seçmen grubunun konsolidasyonu değildir. Mesele, daha geniş bir toplumsal ve siyasal taban oluşturma arayışı olarak da okunabilir.

Burada geçmişteki “liberal yetmez ama evet” çevrelerinin hikâyesini hatırlamak gerekiyor.

Ben bunu daha önce bir referandum tartışmasında da ifade etmiştim:

Bugünkü arayış, bir bakıma kendi yeni “yetmez ama evet”çi Alevilerini bulmaya çalışıyor.

8. Alevi Hafızası ve Üç Soru

Fakat burada mutlaka hesaba katılması gereken bir şey var:

Alevilerin hafızası.

İyi ki Aleviler bugüne kadar herhangi bir siyasal desteği sorgusuz sualsiz vermediler.

Çünkü Alevilerde siyasi sloganlardan daha güçlü bir şey var:

Tarihsel hafıza.

İdris-i Bitlisi'den Yavuz'a…

Yavuz'dan Osmanlı'nın sonraki yüzyıllarına…

Oradan Cumhuriyet'e…

Ve aslında tüm bunlardan daha geriye, Osmanlı’nın kuruluş dönemi ve Kerbela'ya kadar uzanan bir hafıza.

Bu hafıza Alevilere şunu söylüyor:

Devletler değişir. İttifaklar değişir. Siyasi aktörler değişir. Ama hafıza kalır.

Cumhuriyet değerlerinin kendisini insan yerine, yurttaş yerine koyduğunu da unutmaz Alevi.

Bugün “barış” kelimesiyle Alevilerden bir siyasi ittifaka destek istenebilir.

Alevi ise haklı olarak sorar:

Benden ne istiyorsun?

Beni nereye koyuyorsun?

Bugün kurduğun ittifak yarın değişirse beni nereye bırakacaksın?

9. Veli'siz Aleviler: Benim Kavramsal Uyarım

Bence asıl mesele tam da burada başlıyor.

Ali'siz Alevilik bir kez mümkün olduysa, yarın bazı Alevi topluluklarının siyasi tavırları birilerinin beklentileriyle uyuşmadığında “Veli'siz Aleviler” diye yeni bir Alevilik tanımının ortaya çıkarmayacağınızın garantisi nedir?

İşte benim “Veli'siz Aleviler” kavramını ortaya atmamın nedeni tam olarak budur.

Bugün Atatürk çizgisinde duran Aleviler ve Bektaşiler var.

Türk tarihinin, Cumhuriyet'in ve Atatürk'ün Alevilik açısından taşıdığı anlamı savunan insanlar var.

Peki yarın birileri çıkıp:

“Bunlar fazla Türk.”

“Bunlar fazla Atatürkçü.”

“Bunlar bizim yeni Alevilik anlayışımıza uymuyor.”

derse?

Sonra yeni bir Alevilik tanımı yapılırsa?

Önce Ali'yi çıkarırsınız. Alevilikten Ali'yi çıkaran anlayış, siyasi ihtiyaçları değiştiğinde Veli'yi de çıkarabilir.

Sonra Atatürk'ü, sonra Türk tarihini, sonra Aleviliğin Anadolu'daki tarihsel serüvenini Alevilikten çekip çıkarabilir.

Ve bir gün dönüp şunu söylemek zorunda kalırsınız:

Alevi aydınlardan yeterli desteği göremiyoruz?”

İşte ben bu söyleme karşı çıkıyorum.

Çünkü Aleviliğin başka bir siyasi kimliğin yedeğine dönüşmesini istemiyorum.

10. Sonuç: Alevilik Başkasının Projesi Değildir

Aleviliğin herhangi bir siyasi hareketin, devletin veya uluslararası aktörün kendi hesabına göre biçimlendirilmesini doğru bulmuyorum.

Aleviler kimsenin yan kuruluşu değildir.

Aleviler kimsenin hazır oy deposu değildir.

Aleviler başka bir siyasi projenin eksik parçası değildir.

Bugün Alevilerden beklenen şey belki de çok basit görünüyor:

“Bizimle birlikte olun.”

Benim cevabım da basit:

Önce nereye gittiğinizi söyleyin.

Çünkü mesele yalnızca bugünün siyasi ittifakı değildir.

Mesele, yarının Aleviliğinin kim tarafından ve hangi siyasi ihtiyaçlara göre tarif edileceğidir.

Ben “Veli'siz Aleviler” kavramını tam da bu nedenle ortaya atıyorum.

Bu bir kehanet değil.

Bir suçlama da değil.

Bir uyarıdır.

Bir sosyolojik ihtimalin adıdır.

Kimlikleri sürekli yeniden tanımlayan siyasi süreçler, sonunda o kimliğin sahibini de kendi kimliğinin dışına itebilir.

Aleviler buna izin vermemelidir.

Kendi tarihlerini başkalarının siyasi ihtiyaçlarına göre yeniden yazdırmamalıdır.

Çünkü tarihini başkasına yazdıran, bir süre sonra kimliğini de başkasına teslim eder.

Alevilik başkalarının siyasal projesinin içinde eriyecek kadar sahipsiz değildir.

İşte bu yüzden:

Ne Ali'siz Alevilik…

Ne Veli'siz Alevilik…

Yüksel GÜLSOY
Sosyolog

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Facebook Yorum

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.