İstanbul
27 Nisan, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

Ali Aktaş yazdı: Alevilere yönelik kin, nefret ve ayrıştırıcı dil


Ali Aktaş yazdı: Alevilere yönelik kin, nefret ve ayrıştırıcı dil
Sosyolog Ali Aktaş, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine G. Kırıkkanat’ın kendi sosyal medya hesabında paylaştığı eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan “kripto kılıç artığı” ifadeleri üzerinden Alevilere yönelik kin, nefret ve ayrıştırıcı dil kullanımını masaya yatırdı.

Mine Kırıkkanat konu ile ilgili olarak hesabından “Sosyal medya platformu X’te yaptığım yanlış bir paylaşım, önce şahsıma, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin en değerli belleği, ilkelerinin temsilcisi gazetemiz Cumhuriyet’e haksız ve çirkin saldırılara yol açtı; ölçüsüz, vicdansız bir lince dönüştü. Tümüyle beni bağlayan ve hata yaptığımı ne yazık ki geç anladığım, Andımız’ın kaldırılmasına dolaylı onay verdiğine ilişkin iddialar üzerine eleştirmek istediğim Kemal Kılıçdaroğlu’nun soyadına gönderme yaptığım “kılıç artığı” söyleminin tarihteki katliamlarla ilgisini bilmiyordum. Hiçbir insan, en bilgelerimiz bile her şeyi bilemez. Bilenler uyarınca gönderiyi sildim ve özür diledim.

Alevilik, Türk toplum yapısında en saygı duyduğum inanç ve kültür katmanıdır. Dahası, en yakın akrabalarım Alevidir. Alevilerin tarihi ve uğradıkları zulme ilişkin sayısız makalem, yazı dizim, hatta kitabım var. Okurlarım, benim mezhepçilik yapmayacağımı, herhangi bir siyasetçiyi mezhebi üzerinden eleştirmeyeceğimi bilir. Buna rağmen yanlış kanı uyandırdığım okurum varsa onlardan zor durumda bıraktığım Cumhuriyet yoldaşlarımdan tekrar özür dilerim biçiminde özür dileyerek, eleştirildiği yazıyı silse de nafile...

TEHLİKENİN FARKINDA MIYIZ?

Son zamanlarda, ne yazık ki alışık olduğumuz bir tablo yeniden karşımızda: Alevilere yönelik kin, nefret ve ayrıştırıcı dil kullanımı…

Toplumu bir arada tutması gereken şahsiyetler, kimi zaman en derin yaraları açabilecek kişiliklere dönüşmektedir.

Birleştirmek yerine ayrıştırmaya yönelik kullanılan söz; yani bir fikir, hakikati aramak yerine öfkeyi büyütüyorsa, yalnızca bir kişiye değil, bir inanca, bir toplumsal hafızaya da zarar veriyorsa tehlike büyüktür.

Bundan dolayı yazarlar, akademisyenler, gazeteciler, siyasetçiler ve sanatçılar vb. gibi toplumun göz önünde olan kişileri söylediklerine, yazdıklarına çok daha dikkat etmelidirler. Ancak son zamanlarda bu kesim içinde yer alanların Alevilere karşı daha özensiz, daha dikkatsiz ve yaralayıcı olmaya başladıkları görülmektedir.

ÖTEKİLEŞTİRMEYİ MÜBAH GÖRMEK

Mine Kırıkkanat’ın, ana muhalefet partisinin eski liderine yönelik kullandığı “Kılıç-artığı” ifadesi, basit bir dil sürçmesi veya kişisel bir husumet değil bir topluluğun tarihsel acılarını hedef alarak; bu toprakların kadim kimliklerine karşı beslenen yani Alevi toplumuna yönelik tarihsel nefretin/zihniyetin dışa vurumudur.

Türkiye’nin siyasal iklimine uzun süredir yerleşen ve “çağdaşlık” iddiasını toplumu homojenleştirme refleksiyle birleştiren çapsız anlayış, kimi zaman gazetecilik etik değerlerini, kimi zaman da siyasi etik değerlerini hiçe sayan bir dejenerasyon ile birlikte pazarlanmaktadır.

Kısaca bu tür söylemler, toplumsal hakikati arama çabasından koparıp, kendi siyasal dogmalarını koruma pahasına her türlü ötekileştirmeyi mubah gören bir “yandaşlık biçimine dönüştürmektedir.

Buradaki yandaşlık, yalnızca iktidara veya herhangi bir siyasi oluşuma eklemlenmekle sınırlı değildir; kendi ideolojik döngüsüne hapsolmuş, toplumun çoğulcu yapısını bir “tehdit” olarak kodlayan kalıplaşan bir zihniyetin yandaşlığıdır.

NEFRET DİLİNİN YARATTIĞI BİLGİ KİRLİLİĞİ

Bu zihniyet, insana ait değerleri toplumsal bir barış anlayışından uzaklaşarak, kimi zaman sekülerizmi, kimi zamanda kendi dinsel kalıplarını ve ön yargılarını bir dinî dogma gibi kurgulayarak, bu tanımın dışındaki her türlü etnik ve inançsal kimliği “habis bir ur” gibi görme eğilimindedir.

Kürtleri, Alevileri, Romanları, Karadenizlileri ve Gayrimüslimleri açıkçası kendisine benzemeyen unsurları/kendisinden olmayanları bu coğrafyanın kurucu zenginliği olarak benimsemek yerine, mücadele edilmesi gereken “zararlı unsurlar/olanlar” olarak tanımlayan yaklaşım, modern Türkiye’nin demokratikleşme sancılarının asıl kaynağıdır.

Söz konusu “Kılıç-artığı” nitelemesi, hiç şüphesiz doğrudan Alevi kimliğine ve bu kimliğin temsil ettiği tarihsel derinliğe yönelik bir tasfiye arzusunu içinde barındırmaktadır.

Bu durum, akademisyeninden siyasetçisine, gazetecisinden inanç temsilcilerine kadar geniş bir entelektüel kitlenin, rasyonel siyaset üretmek yerine kitleleri nefretle konsolide etme çabasını ve içine düştükleri vizyoner çapsızlığı açıkça teşhir etmektedir.

Yani kullanılan bu nefret dili, yalnızca bireyleri değil, bu coğrafyanın bir arada yaşama iradesini hedef alan bir bilgi kirliliğine de hizmet etmektedir. Kendini “aydın” olarak tanımlayan ancak ırkçılığın soft/yumuşak bir tarzının arkasına saklanarak saldıran bu aktörler, hitap ettikleri dar çevrenin onayını alabilmek adına her türlü çirkefliğin içerisine yatmaktan imtina etmemektedirler.

Ezberlenmiş bir retorikten beslenen siyasi terminolojiyi bir silah gibi kullanan bu yapı, toplumsal barışı tesis edecek demokratik bir dil yerine, içselleştirdikleri arkaik korkuları “entelektüellik” veya “dindarlık” kılıfıyla pazarlamaktadırlar.

BİZ KILIÇ ARTIĞI DEĞİLİZ!

Sözün özü bilinmelidir ki biz Kızılbaş/Aleviler ne birilerinin “oy deposuyuz” ne de bir başkasının “stratejik ortağız”; biz, 72 millete bir nazarla bakan, adaleti vicdanlarda arayan bir toplumuz.

Biz Kızılbaş/Aleviler; hür irademizle, inancımızla, kadim kültürümüzle ve bitmek bilmeyen insanlık sevdamızla bu topraklarda var olmaya devam edeceğiz. Kimsenin çizdiği sınırlara sığmayacak kadar geniş, kimsenin kılıcıyla yok edilemeyecek kadar köklüyüz.

Kısaca Kılıç artığı değiliz, bizler, tarihin karanlık dehlizlerinden süzülüp gelen ama asla o karanlığın içinde kaybolmayan bir inancın mirasçılarıyız.

Bize “kılıç artığı” diyerek mağduriyet üzerinden bir kimlik biçmeye çalışanlar, ne tarihimizi ne de gönül köprülerimizi anlayabilirler.

Biz bir yıkımın kalıntısı değiliz; kökü adalete, dalı insana, meyvesi sevgiye uzanan devasa bir çınarın kendisiyiz.

Bizim yolumuz; sazın tellerinde yankılanan hakikatız, Semahın dönüşündeki evrensel nizamın ve “incinsen de incitme” diyen Hünkar’ın nefesiyiz.

Biz, nefretin ve şiddetin çölünde değiliz, iyilik ve güzellik deryasının serin sularıyız. Bu derya ne kurur ne de kirlenir; çünkü kaynağımız insan sevgisi, suyumuzu ise bin yıllık bir irfandan alırız.

Bu nedenle bize karşı kullanılan “Kılıç artığı” sözü bir dil sürçmesi değildir; tarih boyunca biriktirilen, kuşaktan kuşağa aktarılan kin, nefret ve düşmanlığın kontrol dışı dışa vurumudur.

Kılıç artığı” masum bir söz değildir ve katliamlardan sağ kalanlar için söylenir. Özellikle de Aleviler ve Ermeniler için kullanılmaktadır.

Bu söz, Kılıçdaroğlu’nu hedef alırken onun kimliği üzerinden milyonları aşağılamaktadır. Yakın tarihimize baktığımızda; Maraş, Çorum, Madımak… bu katliamlar kendiliğinden oluşmaz. Bunlar yıllarca beslenen gizli nefretin sonucu ortaya çıkmaktadır.

Kısaca Mine Kırıkkanat bir istisna değil, sonuçtur. Ve bu tür çıkışlar toplumsal bütünleşmeye değil; tam aksine, toplumun farklı katmanları arasına aşılması güç duvarlar örmeye ve toplumsal dejenerasyonu derinleştirmeye yönelik dezenformasyonlardır.

NEFRET DİLİ SİYASAL ÇAPSIZLIĞIN SONUCUDUR

Sonuç olarak, Türkiye’nin demokratik geleceği, bu tür fosilleşmiş ve nefret dili ifadeleri sunanların entelektüel anlamda tasfiye edilmesi gerekmektedir. Kendi siyasal/inançsal/etnik kimliğini evrensel insan hakları ve demokratik değerlerin üzerinde tutan bu dar kadrocu zihniyetlerin, günümüz toplumsal gerçekliğiyle bağı bulunmamaktadır.

Bugün “Kılıç-artığı” gibi ifadelerle gündeme sokulan bu nefret dili, kuşkusuz derin bir acizliğin ve siyasal bir çapsızlığın sonucudur. Kısaca kişi hakkında inancı üzerinden kullan ifade; eleştirinin sınırlarını aşan, doğrudan bir kimliği hedef alan bir söylem olarak hafızalara kazınır.

Eleştiri yaftası ile, bir insanı inancı üzerinden hedef almak; ne gazetecilikle, ne fikir özgürlüğüyle, ne de demokratik kültürle açıklanabilir.

Bu tür söylemler, yalnızca bir kişiye yönelmiş gibi görünse de, aslında milyonlarca Alevi yurttaşı incitmektedir. Çünkü sorun bir isim değil, bir kimliktir. Bir inancın küçümsenmesi, toplumun ortak vicdanında derin çatlaklar oluşturmaktadır.

Toplumsal barış, yalnızca büyük sözlerle değil; küçük ama net tavırlarla korunur. Bir hakaret karşısında gösterilecek duruş, yalnızca bugünü değil, yarının toplumsal iklimini de belirler.

Alevi toplumu, tarih boyunca bu ülkenin vicdanı olmuş; sevgi, hoşgörü ve insan merkezli bir inanç anlayışıyla varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Alevilere yönelik her nefret söylemi; yalnızca bir topluluğa değil, bu ülkenin birlik ruhuna yönelen bir tehdittir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; daha fazla öfke değil, daha fazla sorumluluktur. Daha fazla ayrıştırma değil, daha güçlü bir toplumsal birliktir. Kalemler kırılmak için değil, köprü kurmak için vardır.

Ve unutulmamalıdır ki; söz yaralar açabilir, ama doğru söz, o yaraları da iyileştirebilir.

Şimdi herkes için bir sınav zamanı: Ya susarak bu dili büyüteceğiz, ya da açık ve net bir duruşla, bu dili tarihe gömeceğiz.

Bu topraklar, ilkel kodlardan arınmış, kimlikleri düşmanlaştıran değil, coğrafyanın zenginliği olarak gören rasyonel ve ahlaki bir siyasal dili inşa etmek zorundadır. Aksi takdirde, bu çapsızlık ve nefret sarmalı, zaten sorunlu olan toplumlar arası barış ve hoşgörü zemini zehirlemeye devam edecektir.

Bu ülkenin yakın ve uzak tarihini bilen, yazan, yorumlayanın böyle bir ifadenin anlamını bilmediğini iddia etmesi, akla ve vicdana sığmamaktadır.

Bu yaklaşım, sorumluluktan kaçmanın ve yapılanın üzerini örtmenin bir yoludur. Bu sözler, yalnızca bireysel bir hatanın ötesinde, toplumsal barışı zedeleyen ve birlikte yaşam iradesini yaralayan bir anlayışın ürünüdür.

Böylesine ağır ve tarihsel olarak nefret dilini normalleştiren, katliamların dilini gündelik siyasetin parçası haline getiren bir ifadeyi kullanan Mine Kırıkkanat’ın, kamuoyuna yansıyan ifadelerini ve sonrasında yaptığı açıklamayı büyük bir üzüntü ve derin bir kaygıyla karşılıyorum.

ALİ AKTAŞ - SOSYOLOG

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 1
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Facebook Yorum

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.