ALEVİLER YOL AYRIMINDA MI?
27 Eylül 2026, Pazar 21:30Bu günün siyasi gelişmelerini, derin bir stratejik akıllı okuyamaz isek, gelecekte karşılaşacağımız toplumsal buhranların meydana getirdiği yaraları sarmakta geç kalmış oluruz.
Bu gün Türk siyasi sisteminin toplumsal barışı inşa etmek üzere attığı adımları kuşatan derin tarihsel fay hatları ve stratejik hamleler, doğru okunamaz ve tarihsel, toplumsal ve bölgesel katmanlar üzeninden hak ettiği yere doğru bir perspektifle konulmaz ise, toplumsal barışı inşa etme ve geleceğe güvenle bakabilmek adına hayata geçirilecek politikalar, geleceğin Türkiyesi’nde yeni bir sorunlar yumağı oluşturma potansiyeline sahip olma özelliğini yitirmeyecek gibi görünmektedir.
Her ne olursa olsun meseleyi küresel güçlerin Ortadoğu politikaları kapsamında Türkiye’yi kendisiyle uyumlu hareket ettirme baskısı ve Türkiye’nin ise, ulusal çıkarları doğrultusunda geliştirdiği bölgesel ve küresel “oyun kurucu” aktör olma durumu arasındaki gerilimler ve kurucu denge siyaseti penceresinden okumak zorundayız. Bu, hem son zamanlarda yaşanan gelişmeleri anlamamıza ve hem de ne türden stratejik adımlar atmamız gerektiği konusunda hayati bir referans alanı oluşturmaktadır.
Anılan kapsamda değerlendirildiğinde, son zamanlarda Türkiye’nin yaşadığı temel problemlerin söz konusu “gerilimlerin ürettiği dengeler” üzerinden yükseldiği görülmektedir.
Meseleye bu yönüyle yaklaşıldığında ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonucunda Ortadoğu’da hayata geçirdiği politikaların Türkiye üzerinde meydana getirdiği gerilimlerin, Türkiye’nin gerek iç siyaseti ve gerekse dış siyasetinde tayin edici bir role sahip olduğu görülür.
11 Eylül 2001 saldırıları, küresel güvenlik mimarisinde ve özellikle ABD'nin Ortadoğu politikasında radikal bir kırılma yarattı.
Washington, "Terörle Mücadele" ve Bush Doktrini çerçevesinde bölgeye doğrudan askeri müdahaleleri, rejim değişikliklerini ve haritaları yeniden şekillendirmeyi hedefleyen proaktif bir dış politika benimsemişti. 2001’de Afganistan, ardından 2003’te "kitle imha silahları" gerekçesiyle Irak’ın işgali, geleneksel güç dengelerini altüst ederken etnik ve mezhepsel çatışmaları tetikledi. Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (BOP) kapsamında bölgeyi "demokratikleştirme" ve "Ilımlı İslam" modelleriyle yeniden yapılandırma arayışı, zamanla Arap Baharı'nın yarattığı derin istikrarsızlıklarla yüzleşti. Büyük kara savaşlarının devasa maliyetleri, Washington’ı insansız hava araçları, özel kuvvetler ve yerel vekil unsurlar üzerinden yürüyen asimetrik bir konsepte yöneltti; küresel önceliklerin Asya-Pasifik eksenine kaymasıyla birlikte ise Ortadoğu’da yük paylaşımına dayalı yeni bir stratejik zemin doğdu.
Washington’ın Stratejileri Kıskacında Türk Siyasi Hayatı
ABD’nin bu dönüştürücü Ortadoğu stratejileri, Türkiye'yi hem jeopolitik konumu hem de iç siyasi dengeleri açısından derinden sarstı. 11 Eylül sonrasında Washington'ın radikalizmle mücadele için öne sürdüğü vizyon, 2002'de iktidara gelen AK Parti’nin Batı dünyası tarafından bölge için bir "model ülke" olarak konumlandırılmasına yol açtı. Bu uluslararası destek, sivil siyasetin meşruiyetini tahkim ederken askeri vesayet odaklarına karşı elini güçlendirdi. Ancak süreç pürüzsüz ilerlemedi; ABD’nin Irak işgali kapsamında Türk topraklarını kullanma talebini içeren 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde derin bir güven bunalımı yaratırken, iç siyasette sivil iradenin “ulus devleti” küresel operasyonlara karşı direnç merkezini oluşturan devlet bürokrasisini ve dolayısıyla “devlet aklını” siyasetin kontrolu ve emrine almaya yönelten tarihi bir dönüm noktası oldu.
Irak’ın işgaliyle kuzeyde otonom bir Kürt yönetiminin resmiyet kazanması ve ilerleyen yıllarda Suriye iç savaşında ABD'nin YPG/SDG'yi doğrudan ortak seçmesi, Türkiye’nin iç siyasetindeki en hassas fay hattı olan Kürt meselesini uluslararası bir boyuta taşıdı. Bu sınır ötesi dinamikler, Türkiye'de dönemsel olarak Kürt meselesinin çözümünü merkeze koyan "Çözüm Süreci", “Alevi Açılımları” ve Dersim Olayları nedeniyle “Yüzleşme” gibi yapısal arayışları tetikledi. Ancak, Türk siyasi sisteminin söz konusu demokratik açılımlar vasıtasıyla gerek Kürt hareketlerini ve gerekse Alevi toplumunun meselelerini çözme ve kontrol altına alarak, bu zemin üzerinden güçlenmesi, ABD’yi harekete geçirerek FETÖ üzerinden söz konusu girişimleri sulandırmaya, akamete uğratmaya ve nihayet bir darbe girişimiyle sonuçlandırmaya sevk etti. Nitekim, gerek Kürt meselesi ve gerekse Alevilik konusundaki süreçlerin çöküşü ve FETÖ’nün darbe girişimi, milliyetçi-güvenlikçi eksende güçlü ittifakların kurulmasına ve 2017'deki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi radikal sistem değişikliklerine zemin hazırladı.
Devlet Dışı Aktörlerin "Ehlileştirilmesi" ve "Terörsüz Türkiye" Stratejisi
ABD'nin son dönem Ortadoğu paradigmasındaki en belirgin değişim, ucu açık askeri maceralardan kaçınarak bölgedeki devlet dışı silahlı ve vekil grupları "meşru devlet kontrolü, kurumsallaşma ve yerel siyasi sistemle uyum" cenderesine sokma arayışıdır. Washington; Irak’taki Şii milis grupların merkezi hükümete bağlanması baskısında, Yemen’de Husilerin koalisyon hükümetlerine entegre edilme çabalarında ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki yapıların geleceğe yönelik kurumsal tasarımlarında bu "ehlileştirme" modelini uygulamaktadır. Amaç, küresel odak Çin’e kayarken Ortadoğu'daki istikrarsızlığı daha az maliyetle ve uzaktan dengelemektir.
Türkiye’nin iç siyasette ve sınır ötesinde kararlılıkla yürüttüğü "Terörsüz Türkiye" politikaları, metodolojik olarak ABD’nin bu yeni stratejisiyle güçlü bir paralellik taşımaktadır. Askeri operasyonlarla yurt içinde operasyonel gücü marjinalleştirilen terör unsurlarına karşı legal ve anayasal sistem tek seçenek olarak dayatılmakta, sınır ötesinde ise terörle mücadele Bağdat, Erbil ve Şam gibi meşru devlet otoriteleriyle yürütülen kurumsal zeminlere oturtulmaktadır. Türkiye bu adımları tamamen kendi beka algısı ve güvenlik çıkarları doğrultusunda atsa da, ürettiği bölgesel istikrar çıktısı yönüyle ABD'nin Ortadoğu'daki anarşik yapıyı bitirme teziyle uyum sergilemektedir.
Mekke Antlaşması ve ABD'nin Yapısal "B Planı"
Bu konjonktürde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması, görünürde bölge ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantörlüğüne duyduğu güvensizlikten ve Washington’dan bağımsız yerli bir güvenlik mimarisi kurma arayışından doğmuştur. Ancak meselenin arka planına bakıldığında bu pakt, ABD’nin bölgedeki uzun vadeli stratejik çıkarları ve özellikle İran ile Şii milis ağını kuşatma hedefi olan “B Planı” doğrultusunda önü açılmış ve desteklenmiş bir adımdır. Washington, İbrahim Anlaşmaları üzerinden kurguladığı İsrail merkezli bölgesel mimari tıkandığı anda, İran’ın Akdeniz’e uzanan Şii lojistik koridorunu kesmek için bu ikinci güçlü güvenlik kuşağına ihtiyaç duymaktadır. Bunu da İsrail’in Türkiye’ye yönelik tehditkâr söylemlerinin oluşturduğu atmosfer üzerinden inşa etmektedir.
Buradaki en kritik derinlik, antlaşmanın aktörleri olan Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve perde arkasındaki Katar gibi ülkelerin geçmişten bugüne ABD ile süregelen bağımlılık ilişkileridir. Washington’ın geçmişte bu ülkelerin iç siyasetini, iktidar yapılarını ve askeri doktrinlerini "Ilımlı İslam" veya yapısal reform projeleriyle kendi küresel ajandasına uyumlu hale getirmek için kullandığı mekanizmalar, bugün bu aktörlerin ortak bir tehdit karşısında rasyonel olarak yine ABD’nin arzuladığı yönde harekete geçmesini sağlamış gibi görünmektedir. Dolayısıyla Mekke Antlaşması, bölge ülkelerinin kendi inisiyatifi gibi sunulsa da, arka planda ABD'nin askeri ve mali yükü tarihi müttefiklerine fatura ederek İran eksenini çevreleme stratejisinin doğrudan bir meyvesi olarak değerlendirilebilir.
Bu küresel ve bölgesel kuşatma stratejisinin Türkiye'nin iç siyasetindeki en somut ve sarsıcı yansıması, "Terörsüz Türkiye" ajandası doğrultusunda atılan adımlar ve İmralı notlarından yansıyan "Yavuz Sultan Selim - İdris-i Bitlisi ittifakı" söylemidir. Tarihte Sünni-Kürt mirleri ile Osmanlı’nın Şii Safevi Devleti’ne karşı kurduğu ve doğu sınırını kilitleyen bu tarihi ittifak analojisi, bugünkü iç cepheyi birleştirme hamlelerinin doğrudan İran karşıtı bir bölgesel konsepte oturtulduğunu göstermektedir. Kürt dinamiklerinin Suriye örneğinde görüldüğü gibi silahı bırakarak Ankara merkezli devlet otoritesiyle tam uyumlu hale getirilmesi, Fırat’ın doğusundan Irak sınırına kadar olan hattı İran’ın bir Şii milis ve lojistik koridoru olmaktan çıkarıp, ABD’nin de arzuladığı Sünni/bölgesel bir güvenlik barajına dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Ancak Yavuz-İdris ittifakı söylemi, doğası gereği Anadolu Alevi-Bektaşi hafızasında büyük tarihi kırılmaları ve dışlanmışlığı tetikleme riskini barındırmaktadır. Tam da bu jeopolitik risk noktasında öne sürülen "Alevi Rönesansı" ihtiyacı, bu büyük stratejiyi iç toplumsal alanda tahkim eden tamamlayıcı unsur olarak öne sürülmektedir. Ancak Abdullah Öcalan ağızından dile getirilen Alevi Rönesansı tezinin tarihsel bakımdan iki gönderme yapmak suretiyle, Alevi toplumunu iç siyasetle uyumlu davranma dinamiklerini harekete geçirmeyi amaçladığı görülmektedir. Burada devlet aklının Öcalan’a söylettiği Alevi Rönesansı’ndan anlaşılması gereken kanımca, Aleviliğin kendi geleneksel değerlerine ve özüne dünüşü, yani kendini islam gören, Hz Ali ve Ehlibeyt merkezli geleneksel anlayışa dönüşü; Öcala’ın ifade ettiği ve arzuladığı ise, özellikle Doğu bölgelerinden Kürt toplumuyla içi içe yaşamakta olan Alevilerin, Zerdüştlük üzerinden Kürt politik hareketleriyle kurduğu etnik ve inançsal bağlamın “Kürt konsolidasyonu” içinde kalması durumunu ifade etmektedir.
Böylece büyük oranda Kürt politik hareketlerinin kontrolüne germekte olan Alevi toplulukları Alevi Rönesansı’na davet etmek , esas itibariyle Aleviliği teokratik, Şii ve Tahran merkezli mezhepsel nüfuz alanından tamamen kopararak; modern, seküler ve Anadolu kökenli “özgün kimliği”yle Türkiye’nin demokratik-anayasal sisteminin kurucu bir öznesi haline getirmeyi hedeflemektedir. Anlaşılacağı gibi dışarıda Mekke Antlaşması ve askeri operasyonlarla İran-Şii milis ağı sınırlandırılırken; içeride ise "Terörsüz Türkiye" vizyonu kapsamında hem Kürt meselesinin silahlı boyutu tasfiye edilmekte hem de Alevi toplumu sistem içine çekilerek İran’ın manipüle edebileceği mezhepsel fay hatları kapatılmak istenmektedir.
Ne var ki bu büyük jeopolitik tasarım, Türkiye'nin iç siyasi gerçekliğine çarptığında devasa bir yapısal paradoksu açıkça gözler önüne sermektedir. Ankara’nın ve İmralı’nın teorik vizyonu, Alevilik konusundaki tarihsel bir paradoksu bir kez daha açığa çıkarmış bulunmaktadır. Öyle ki bu paradoks çok yönlü olup, meselenin zikredilen çok yönlülüğüyle, Türk toplumunun geleceğini kuşatacak derinlikte, istismara açık hale getirmektedir.
Geleneksel devlet aklı ile İdrisi Bitlisi üzerinden Kürt toplumunun Alevilik okuması, bu kesimlerin İslamla bağı olmayan, gayrımüteşşeri topululuklar ve dolayısıyla “ Allah” inancı olmayan topluluklar olduğu iken, modern devlet aklının Alevilik okuması, Alevi toplumunun Hz Ali ve Ehlibeyt sevgisi üzerinden İslamlaşma evrenine dahil olan Türki topluluklar olduğu algıları, söz konusu paradoksun merkezindedir.
Geleneksel devlet aklının önerdiği Alevilik ve önerdiği Alevilik Rönesansı bu nedenle Alevi toplumunda sert itirazların yükselmesine yol açmaktadır. Bu nedenle İdrisi Bitlisi Yavuz Selim ittifakı söylemi üzerinden Alevilik rönesansını önermektedir. Söz konusu akla göre, Alevilik İslam dışı, Alisiz Alevilikten beslenen putperest çok tanrılı bir inançtır. Öyle ise Ortadoğu’da kurgulanan Şii merkezli olmayan Sünni hat için Aleviliğin uyum yapması için rönesans onlar için elzemdir. Rönesans’ın merkezi ise, Alisiz, İslamsız, “Anadolu merkezli, Luvici, Zerdüşt” kaynaklara dönme olgusudur. Öyle ya Rönesan, kavramsal düzeyde Avrupa ‘da ortaya çıktığı haliyle, ana kaynaklara dönme durumunu ifade etmektedir. Buna göre, Alevilik rönesansı adı altında Alevi toplumuna önerilen ana kaynağa, Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim dini olan Luvvicilik ve Zerdüşt dinlerine dönerek, Şii bloktan ayrışmasıdır.
Oysa Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kuran modern devlet aklı ise Aleviliğin özünü, İslam içi bir zeminde, Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisi üzerinden şekillenen Anadolu kökenli yerli bir uyanış olarak kurgulamıştır. Şimdi şu kritik soru önem kazanmaktadır? Türkiye’deki Alevi toplumunun da sürece katkısı için önerilen geleneksel devlet aklı mıdır, modern devlet aklı mıdır?
Benim bildiğin devletin bir aklı olur, fakat bu aklı hayata geçirmek için bir çok planı da olur. Eğer bu devletin tek aklının zikredilen planlar içinden hayata geçirdiği bir planı ise, Aleviliği İslam dışı gören bir sahada rönesansını yaptırmakla amacı nedir? Bu amaç, Ortadoğu’da İran-Şii hattı karşısında bir Sünni hat oluşturma planıyla çelişmiyor mu? Öyle ise burada başka bir plandan daha büyük bir plandan mesela, Türkiye’deki Alevi toplumunu seküler Kürt politik hareketlerine entegre ederek, geleceğin Türkiye’sinin politikalarını dengeleyici bir unsur olarak tutmak mı isteniyor? Bu soruya verilen içsel cevap ve sezginin, FETÖ’nün küresel emperyalist güçlerin bölgedeki politikalarına meşruiyet sağlamak üzere başvurduğu argümanlar ve hareket tarzı üzerinden yükselmesi, bu memleketin Alevi kökenli bir çocuğu olarak uykularımın kaçmasına yol açıyor ise, bu Türkiye’nin geleceğini inşa etmekte olan siyasilerin ve devlet aklının neden uykularını kaçırmıyor.
Daha da vahim olanı, geçmişte PKK ile aynı ideolojik-politik hatta duran ancak Abdullah Öcalan’ın PKK’yı lağvettiğini duyurmasıyla, PKK ile bağları koparak Avrupa’nın belli merkezlerinden mafyatik yapılara dönüşen gurupların, diasporadaki FETÖ unsurlarıyla irtibatına ilişkin haberler giderek artmakta ve yoğunlaşmakta iken, ağa babaları Avrupa’da konuşlanan ve Avrupa’dan fonlanan AABF gibi çatı Alevi kuruluşları ve bu kuruluşun Türkiye’deki uzantıları konumunda olan Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Hacı Bekaşı Veli, Alevi Kültür Dernekleri gibi, Alisiz Aleviliği savunan kuruluşlar, neden sürecin bir parçası haline getirilmekte ve Türkiye’deki Alevi toplumunu temsiliyet neden bu kuruluşlar üzerinden inşa edilmektedir.
Pratik siyasette "Alevi temsilcisi" iddiasıyla DEM Parti’nin kritik toplantılarına katılan, bir ara Yeni Partiye yamanmaya çalışan ve Öcalan’ın Rönesans açıklamasından sonra DEM yöneticileri ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu gibi aktörlerle kurumsal temasları yürüten yapıların önemli bir kısmı, taban tabana zıt bir ideolojiyi, yani "Alisiz Alevilik" tezini savunan ekiplerdir.
Yok eğer, modern devlet aklı devrede ise bu ekibin öne çıkarılması başka neyle açıklanabilir?
Fakat şurası bir gerçek ki, Aleviliğin İslam ile hiçbir bağının olmadığını, aksine İslam dışı kadim bir inanç olduğunu açıkça deklare eden bu kesimlerin sürecin başat aktörleri olarak öne çıkması, teoride planlanan "Ehlibeyt eksenli yerli set" mantığıyla tamamen çelişmektedir.
Üstelik, “Terörsüz Türkiye” politikalarına açıkça destek veren, toplumsal barışı önceleyen ancak söz konusu İdrisi Bitlisi üzerinden yürütülen tartışmaların, Türkiye’deki Alevi toplumunda ortaya çıkardığı kaygıları dile getiren ve bu kaygıların dikkate alınması gerektiğini ileri süren şahsımın da imzacısı olduğu “Alevi Aydınları” bildirgesine imza koyan inanç ve kanaat önderleri ile bu bildiriyi destekleyici açıklamalarda bulunan, Aleviliğin İslam içi olduğunu öteden beri savunan Alevi Vakıfları Federasyonu, Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu gibi kuruluşlar, Alevi Bektaşi Güç Birliği gibi 167 Alevi kuruluşu vakıf ve derneği “Alevilik Raporu” adı altında temel ilkelerde bir araya getiren “Alici, Ehlibeytçi” kuruluşlar var iken, bu Alisiz Alevicilerin öne çıkarılması ve bunlara Alevi toplumunu temsil misyonunun yüklenmesinin amacı nedir?
Söz konusu kuruluşlar, anılan kaygılarını dile getirmek ve sürece katkı yapmak amacıyla CHP genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP genel başkanı Sayın Devlet Bahçeli’den randevu talep ettikleri halde, bu güne kadar neden randevu verilmemiş; sadece Sayın Cevdet Yılmaz, randevu planlaması yapacağını bildirmiştir.
Bu konu, günlük siyasi pratikler çerçevesinde değerlendirildiğinde anlaşılabilinmektedir. Zira "Alisiz Alevilik" tezini üreten Avrupa merkezli yapılar, sahada finansal ve kurumsal olarak en örgütlü, lobicilik gücü en yüksek odaklardır. DEM Parti ve CHP gibi seküler/sol tabanlı aktörler, kitleleri mobilize etmek için teorik teolojiden ziyade bu örgütlü gücü muhatap almakta; "Alisiz" söylemin İslam'ın şer'i kurallarına mesafeli duran yapısını kendi seküler siyaset dilleriyle daha kolay eklemlemektedirler.
Türk siyasi sistemi ve aktörleri ise bu marjinal klikleri dışlayıp büsbütün kontrol dışı bırakmak veya dış istihbarat servislerinin açık operasyon alanına terk etmek yerine; onları yasal ve siyasi kanallar üzerinden sistem içinde tutarak ehlileştirmeyi ve kontrol etmeyi taktiksel bir araç olarak kullanmak istemektedir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Ancak söz konusu muhataplığın anılan Alisiz Alevicileri güçlendirme ve gelecekte operasyonel bir güç olarak devreye sokulma risklerine karşı, geleneksel Alevilik üzerinden ifade alanı bulan ve modern devlet aklıyla da uyumlu hareket ederek iç cepheyi Türkiye’nin milli menfaatleri doğrultusunda tahkim eden geleneksel Aleviliğin temsiliyetinde, bir meşruiyet sorunu yaratmak en temel sorun olarak kaşımıza çıkmaktadır.
Sonuç olarak; Türkiye’nin iç siyasi hamleleri, tarihsel söylemleri ve toplumsal uzlaşı arayışları vitrinde bağımsız bir iç barış projesi olarak parlasa da, arka planda ABD’nin bölgeyi ortaklar eliyle uzaktan dengeleme, Şii bloğunu kuşatma ve yeni bir Ortadoğu düzeni inşa etme yönündeki büyük jeopolitik ajandasıyla kusursuz bir uyum sergilemektedir. Ancak bu tablo, iç sahada teori ile pratiğin sert çatışmasından doğan derin ve riskli bir gri alanı da bağrında taşımaktadır.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum