Hüseynî Olmak
04 Kasım 2026, Çarşamba 08:15Turuk-u Ali’de “Hüseynî” adlı bir kol vardır. Hangi tarikten olursa olsun, bir zümre vardır ki onlar Hüseynî’dir.
Bektaşiliğe gelince, Hüseynî olmadan Bektaşi olunmaz. Bu nedenle Bektaşi dervişleri ve aydınlatıcıları, Hüseynî Taç olarak bilinen on iki dilimli tâc-ı şerifi fahr olarak giyerler.
Bektaşilikteki tüm tarikat çeyizleri, aslında yolun yolcusuna bu değerleri hatırlatmak içindir. Üzerindeki tennuresi, tığbendi, belindeki palenk taşı, kamberiyesi, kemeri, haydariyesi, hırkası, boynundaki teslim taşı ve hepsinin üzerindeki Hüseynî tacı, dervişe bir şeyleri hatırlatmak içindir.
Eğer derviş —ki her aydınlatıcı aynı zamanda derviş olmalıdır— bu tarikat çeyizlerinin manalarını anlamadan ve hayatına geçirmeden yol yürümeye çalışırsa Gaybî’nin şu dizelerinin muhatabı olur:
Taç marifet tacıdır,
Sanma başka taç ola.
Taklit ile tok olan,
Hakikatte aç ola.
Fakire göre bu dizeler bir hor görme içermez. Zira hakikatte aç olanlar, esasen hakikate aç olanlardır. Ancak unutulmamalıdır ki maksat aç kalmak değil, üzüm yemektir. Umulur ki taklitteki de bir gün tahkike geçebilsin.
İmam Hüseyin’in soyu, İmam Zeynelâbidîn üzerinden devam eder. İmam Zeynelâbidîn’in dualarından oluşan Sahîfe-i Seccâdiye adlı eser de Nehcü’l-Belâga, Hüsniye Risalesi ve Makâlât gibi eski Bektaşi muhitlerinin ve tekkelerin kütüphanelerinde yer alan temel eserlerdendi.
Bu eserde İmam Zeynelâbidîn, zulme karşı kendisini savunabilecek ve dik duracak gücü istediği gibi, kendisine kötülük edenlere karşı iyilikle davranabilecek ahlakı da Rabbinden ister.
Bu, Ehl-i Beyt için hep böyleydi. Ehl-i Beyt’in ne olduğunu bilenler ve ona gönülden bağlı olanlar için de hep böyledir. Onlar kısa erimli kazançlar, hesaplar ve şahsi menfaatler için hareket etmezler. Zehirli ağacın meyvesinin de zehirli olacağını bilerek daima hakikati gözetirler.
Hüseynî duruş, elbette kuru bir kabadayılık değildir. Vahim Kerbelâ hadisesi, ibret almasını bilenler için birçok ders barındırır. İmam Hüseyin de canını Hakk’a teslim etmeden önce, bu vahim hadisenin yaşanmaması için, melun Yezid’e biat etmemek şartıyla her seçeneği masaya koymuştur.
Bu hadiseler, tarihin bir döneminde yaşanıp bitmiş olaylar değil, her an yaşanmakta olan olaylardır. Ananın rahminden, yani cennetten kovulur, Âdem olursun; gün gelir Hüseyn olur, başını verirsin. İdrak edenler için kutsal metinlerdeki aktarımlar ve tarihteki bu ibret verici hadiseler, daima birer kılavuzdur.
Ehl-i Beyt, hakiki Bektaşi geleneğinde sözde değil, özde o kadar merkezî bir konumdadır ki merhum Turgut Koca Halife Babaerenler (sırrı mukaddes olsun), yolculuğunun ilk safhalarında, bir Muharrem günü dergâha gittiğinde mürşidinin elinde avladığı kuşları görünce hemen dergâhından ayrılarak başka bir mürşide bağlanmıştır. Çünkü Ehl-i Beyt hassasiyeti olmayan bir yapının, âgâh olunacak yer olmadığını pek iyi bilmektedir.
“De ki: Ben buna karşılık sizden, yakınlara sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” (Şûrâ, 42:23)
Ârif olan pek iyi bilir ki sevgi, kâl ile değil, hâl ile olur.
Hüseynî duruş sergilediğinizde Turgut Koca Halife Baba gibi bu yolun en sevilen ve saygı duyulan simalarından biri de olabilirsiniz; Deşt-i Kerbelâ’da İmam Hüseyin gibi başınızı da verebilirsiniz. Bilen ve anlayan için her ikisi de büyük ödüldür.
Bu yol ikrar üzere yürünür. En basit aile terbiyesi olan, verdiği sözün arkasında durmak, Bektaşi geleneğinde en mühim meselelerden biridir.
Kur’an’daki ayetler, hitap-muhatap ilişkisine dikkat edilmezse anlaşılamaz. Mesela Saff Suresi’nin ilk ayetlerindeki ifadeler, kâfirlere değil, iman edenlere seslenir ve Allah’ı çok kızdıracak bir meseleyi açıklığa kavuşturur. Bu azabın muhatabı kimlerdir? Tutamayacakları sözü verenler ve yalan konuşanlardır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O, kudreti daima üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.
2. Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
3. Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında büyük kızgınlığa sebep olan çok çirkin bir davranıştır.
4. Şüphesiz Allah, bütün yapı taşları birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam bir bina gibi saf tutarak kendi yolunda savaşanları sever.
Ârif kişi bu hususu çok iyi bildiğinden, söz verirken çok düşünür.
Fakir, bu yollara çıktığımda bu meseleyi çok iyi bildiğimden, mürşidim “Hâlâ yola girmek istiyor musun?” diye sorduğunda, “İstiyorum ancak içinizi bilmiyorum. Kötü bir şey görürsem ayrılırım.” demiştim.
Bektaşilerin ayinlerinin zahire kapalı olmasına ne kadar önem verdiklerini bildiğimden, “Ancak merak etmeyin, öyle bir durum vuku bulursa da gidip ‘Bektaşiler ayinlerinde şöyle böyle işler yapıyor.’ diye dışarıda konuşmam.” diyerek söz vermiştim. Kendisi de “Eyvallah.” demişti.
Seneler önce Cem TV’de Namık Kemal Zeybek Bey’in programına katıldığımda da bu anımı anlatmıştım.
Şu dünya yolculuğunda Hüseynîlerin başlarını alacak ve buna çanak tutacak Yezidîler her zaman çıkacaktır. İşte o an, erenlerin, ilahi sistemin “Ayağına taş değse gönlünü yokla.” hükmü de icra edilmeye başlayacaktır.
Hüseyn’in hikâyesi bilinir de Yezid’in hikâyesi pek bilinmez.
Kerbelâ faciasından yaklaşık üç yıl sonra, 683 yılında, atının üzengisine ayağı takılan Yezid, başı taşlara vurula vurula, acılar içinde can verir. Kerbelâ hadisesinden çok değil, beş yıl sonra Muhtâr es-Sekafî, Kerbelâ hadisesinde sorumluluğu olan herkesi tek tek cezalandırır.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Bektaşi, karamsar insan modelini temsil etmez. Ümit, Bektaşi için en son terk edilen şeydir. Hayır bekler, hayra yorar.
Ârif; duaları kabul olduğunda şükreden, beklediğinde sabreden, muradı gerçekleşmediğinde hikmetine güvenendir.
Eğer ümit ettiği şey gerçekleşmezse, ondaki hikmeti arar.
Temennimiz odur ki tarih, ibret alınmadığı için tekerrür eden acıların değil, ibret alındığı için bir daha yaşanmayan zulümlerin şahidi olsun. Kerbelâ yalnızca gözyaşı döktüğümüz bir hatıra olarak kalmasın; her birimizin kendi nefsindeki Yezid’i tanımasına, gönlündeki Hüseynî duruşu yaşatmasına vesile olsun. Zira Hüseynî olmak, yalnızca geçmişte Hüseyin’in yanında olmayı dilemek değil, bugün Hakk’ın yanında durabilmektir.
Aşk olsun.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum