İstanbul
20 Ekim, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

ALEVİLER VE KENTSEL ENTEGRASYON -1

20 Ekim 2026, Salı 17:44

Kılıçla, topla ve tüfekle savaşmak yerine, ülkeleri, devletleri ve halkları inanabilecekleri yalanlarla zayıf düşürmek, teslim almak veya teslim olmaya zorlamak, tarihin en eski ve en etkili savaş taktiklerinden biridir.

Bu yöntem, fiziksel gücün yetersiz kaldığı ya da maliyetinin yüksek olduğu durumlarda algıyı yöneterek zaferi mümkün kılar. Asya ve Orta Doğu coğrafyasında bu taktiği maharetle uygulayanların başında Çin ve İran hükümdarları geliyordu.

Çin’li Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eserinde “Savaş hile üzerine kuruludur” ilkesi, düşmanı aldatmayı stratejinin temel unsuru olarak tanımlar. Benzer şekilde İran coğrafyasında Safevi diplomasisinden modern döneme uzanan “yumuşak güç” (soft power) uygulamaları, doğrudan çatışmadan çok algı ve ittifak yönetimiyle sonuç almayı hedeflemiştir.

Batı’da ise manipülasyon denilince akla ilk olarak İngiliz diplomasi kurnazlığı gelse de, Nazilerin Adolf Hitler önderliğinde geliştirdiği propaganda aygıtının bu alana yaptığı yıkıcı katkı inkar edilemez.

Hitler’in “Kavgam” (Mein Kampf, 1925) kitabında ayrıntılı olarak anlattığı “Büyük Yalan” (Die grosse Lüge) teorisi, kitleleri yönlendirmek için onların algı sınırlarını şoklamayı hedefliyordu ve bu strateji amacına ulaştı.

Bu “uygulama” büyük ölçüde başarılı oldu. Öyle ki,1945’te Kızıl Ordu Berlin’e girdiğinde dahi, Nazi propagandasının etkisi altındaki birçok sıradan Alman, Sovyet Rusya’nın yenilmek üzere olduğuna inanmaya devam ediyordu.

1945’te yaşanan bu ani çöküş ve sert gerçeklikle yüzleşme şoku, modern çağda “Alman travması” olarak adlandırılan kolektif hafızanın önemli kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Savaşla ilgili kültürel hafızası “mertlik” ve “yiğitlik” kategorileri içinde şekillenen Türk köylü kitleleri ise bu tür hilelere görece yabancıdır. Sözlü bozkır kültürüne ve yüz yüze ilişkilere dayalı davranış sistemine sahip bu köylü kitleler, karmaşık manipülasyon mekanizmaları karşısında oldukça savunmasızdır.

Destan geleneği, ahilik ve fütüvvet ahlakı gibi unsurlar, açık güç gösterisini ve dürüstlüğü yüceltirken, gizli manipülasyonu ahlaken kuşkulu bir alan olarak bırakmıştır. Bu kültürel çerçeve, kentleşme sürecinde özellikle Alevi toplumunun deneyiminde belirgin bir gerilim yaratmıştır.

Nitekim yüzlerce yıl boyunca korunaklı ve yalıtılmış coğrafyalarda kendi iç değerleriyle var olan Aleviler açısından da kentleşme sürecinin en sancılı boyutu bu noktada ortaya çıkmıştır. Alevi toplumunun şehre eklemlenme mücadelesi, sadece fiziksel bir mekân değişimi değil; aynı zamanda “şehrin hileleri”ne, yabancılaştıran kurallarına ve pragmatik ilişkilerine karşı verilen ahlaki bir direnç sınavı olmuştur.

Yüzyıllarca “yalıtılmış mekânlarda” görece özgür alanlarını oluşturan Aleviler açısından kente göçün en sancılı yanı, “şehrin hileleri”ne teslim olup olmamak üzerine kurulu mücadeleler olmuştur.

Geleneksel cemaat bağlarının çözülmesi, ekonomik zorunluluklar ve yeni toplumsal ilişkiler, bu direnç ile uyum arasında sürekli bir gerilim üretmiştir. Alevilerin 1950’lerden itibaren görünür hale gelen kentleşme sürecine, kültürel antropolojinin imkanları ile bakış ne yazık ki, sınırlı kaldı. Kentleşme çoğu kez, ekonomik ve sosyal çatışma ve çelişkilerin alanına hapsedildi.

Bu alana en çok ilgi gösteren aydınların muzdarip oldukları “sol çocukluk hastalığı”nın tezahürü olarak “ekonomizm sığlığı” ile her konuyu açıklayabileceklerini sanmaları Aleviler üzerine yapılan bilimsel çalışmaların teorik derinliği yakalayamayışının temel sebeplerinden birisidir.

Öte yandan, köy ile kent arasındaki tarihsel ve kültürel derinliğe sahip zihniyet çelişkisini ve kırılmayı konu edinen edebiyat ve sinema eserlerine bakıldığında, sanatçıların –çoğu zaman sosyolojik-antropolojik bir teori kurma kaygısı gütmeden– toplumsal hafızada iz bırakan bu çatışmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serebildikleri görülür.

Sanat, bir bakıma bilimcinin yapamadığını başarmıştır. Sanatçı, karakterlerin şehirde karşılaştığı dolandırıcılık, ikiyüzlülük veya çıkar ilişkilerine itirazın, aslında kırsal “mertlik” kodlarıyla kentsel manipülasyon arasındaki çatışmayı gözler önüne serdiğini anlamıştır.

Bilimci, bu sanat eserlerinin toplumsal karşılığını anlamayı da ıskalamıştır.

Bilimci, sanat eserlerinin içeriğini ve toplumsal karşılığını incelemek yerine, kendisini hüküm verici, adalet dağıtıcı kadı yerine koyar ve sosyo-politik çözümlemelerle ajitasyon yapar!

Sonuç olarak; Türk köylüsünün kültürel hafızası, kentin yalan, algı ve manipülasyona dayalı çıkar kavgalarında kendisine bir direnç noktası oluşturmaya çabalarken, kentleşme süreci de bu direncin sınandığı bir arenaya dönüşmüştür.

Alevilerin kentleşme sancısını sadece ekonomizm penceresine hapsetmeden, hatta ondan daha da önemli olarak, tarihsel-kültürel hafızanın “yeni” (kent) ile çatışması ekseninden değerlendirmek, sorunun inançsal boyutunu da anlamaya yardımcı olacaktır, kanaatindeyim.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum