OLANA DEĞİL ,OLABİLECEĞE HİTAP ETMEK
12 October 2026, Monday 20:07“Bir insana olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır; ona olabileceği ve olması gerektiği kişiymiş gibi davranırsanız, olabileceği kişi hâline gelmesine yardım edersiniz.” der Goethe.
Yani kâmil nazar, sende yalnız olanı değil, olabilecek olanı da görür; kimi zaman seni olduğun hâlinle değil, erişmen murat edilen hâlinle çağırır.
Taoizm’de bizim Yin & Yang olarak bildiğimiz Taijitu adlı bir sembol vardır. Bu sembolde bir dairenin içinde, birbirine kıvrılarak geçen siyah ve beyaz iki damla vardır. Her biri diğerinin alanına doğru uzanır; ama ikisi de ötekini yok etmez. Siyahın içinde küçük bir beyaz nokta, beyazın içinde küçük bir siyah nokta bulunur.
Bu sembol kanaatimce her insandaki iyi ve istenmeyen hasletleri sembolize eder. Potansiyel olarak iyiliği de kötülüğü de içimizde barındırırız. Potansiyel hayata geçmediği takdirde yok hükmündedir.
Örneğin melun Yezid potansiyel olarak iyi olabilirdi ancak o bu potansiyeli hiçbir zaman hayata geçirmedi ve bugün dahi lanetlenen bir tarihî figür ve kötülüğün adeta sembolü oldu.
İsrâ Suresi 13. ayetteki “Her insanın kuşunu (amelini, uğurunu) kendi boynuna doladık.” ifadesi oldukça çarpıcıdır.
Arap toplumu, bir şey yapmaya niyetlendiklerinde kuş uçururlar, o kuşun sağa-sola ya da yukarı-aşağı uçuşuna göre anlamlar çıkarırlardı.
Âyette geçen ‘unuk (bir başka okuyuşta ‘unk), kinayeten “sorumluluk alma, yük taşıma”yı ifade eder. Bunu göz önüne alan Elmalılı, ibareye alternatif anlam olarak “mesuliyetini kendi talep ve ameline tahsis ettik” veya “vebalini kendi nefsine bağladık” karşılığını verir.
Hülasa hiç kimse zorunlu olarak, mutlak kötü ya da iyi değildir.
Nehcü’l-Belâga’da İmam Ali’nin bu konuyu açıklığa kavuşturan çok güzel bir cevabı vardır.
Birisi, Şam’a sefer edişiniz Allah’ın kaza ve kaderiyle değil miydi diye sorunca, bu soruya uzun uzun cevap verdiler. Bu arada buyurdular ki:
“Yazık sana, sen kazayı yerine gelmesi, kaderin mutlaka olması gerekli sanmadasın. İş böyle olsaydı sevap ve ceza batıl olur, vaat ve vaidin (müjdeleme ve tehdidin) ortadan kalkması icap ederdi. Oysa ki noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kullarını yapacakları işlerde muhayyer bırakarak (seçmeye izin vererek) emretmiş, kötülüklerden çekinmelerini bildirerek nehyetmiştir (yasaklamıştır). Emir de nehiy de kulun ihtiyarını (iradesini) ortadan kaldırmamış, kudretini yok etmemiştir. Onlara kolay olanı teklif etmiş, zor olanı buyurmamıştır. Az iyiliğe çok sevap vermiştir. Kul mağlup olarak isyan etmez; mecbur olarak itaatte bulunmaz. O, peygamberleri bir oyun için göndermemiş, kitabı abes olarak indirmemiş, gökleri ve yeryüzünü, ikisi arasında yaratılanları boş yere yaratmamıştır.”
Bektaşi geleneğindeki yol adı veya mahlas verme konusu da zannımca kadim Türk töresinde bir kişi iyi bir iş yaptığında adını hak etmesiyle olduğu gibi, biraz da o kişide bu hasletlerin açılmasına teşvik amaçlıdır.
Güzel Muhammed’in bazı sahabenin adlarını değiştirdiğini biliriz. Bunlardan bir tanesi fakire göre oldukça çarpıcıdır.
Rivayet edilen hadisin hem Seyyid Muhsin el-Emîn’e ait “A‘yânü’ş-Şîa” gibi Şii kaynaklarda hem de müellifi Muhammed b. İsmail el-Buhârî olan “Sahih Buhari” gibi Sünni hadis kaynaklarında geçmesi bize göre sıhhatini artıran bir unsurdur; zira konu hadisler olunca maalesef her iki taraf da rivayet icat etme konusunda ileri gitmişlerdir.
Güzel Muhammed “Adın nedir?” diye sordu.
O, “Hazn” dedi.
Hz. Peygamber, “Sen Sehl’sin.” buyurdu.
Hazn, “Babamın bana verdiği ismi değiştirmem.” dedi.
İbnü’l-Müseyyeb de: “Bundan sonra bizde o huşûnet/sertlik devam etti.” dedi.
Hazn Arapça’da sertlik, sarplık gibi manalara gelirken Sehl naiflik, yumuşaklık gibi bir mana içermektedir.
Güzel Muhammed’in Hazn’a Sehl diye hitap etmek istemesinin sebebinin hâlihazırda yumuşak huylu olması değil, onda bu hasleti uyandırma çabası olduğunu, torunu İbnü’l-Müseyyeb’in “Bundan sonra bizde o huşûnet/sertlik devam etti.” sözünden anlıyoruz.
Hiç unutmam, eski bir dost; önünden naifçe, arkasından şiddetle, kimi zaman da toplum içinde iğneleyici sözlerle hayli eleştirdiği bir zata övgüler içeren bir şiirime istinaden fakiri de eleştirerek “Sen o şiiri neden yazdın? Neden o şiiri yazdın sen?” diye hiddetle sorduğunda, anında hiç düşünmeden “öyle olsun diye…” cevap vermiştim. Düşünmeme gerek yoktu çünkü maksadım tam olarak buydu.
Bu kişi o hitabı kılavuz edindi ve şiir o yönde bir motivasyon oluşturdu mu, yoksa Hazn gibi reddedip mevcut hâliyle devam etti mi bilemiyorum. Mümine düşen gayret yayını germektir. Ok hedefi vurursa da Hakk’tandır, vurmazsa da Hakk’tandır.
Toparlamak gerekirse, tasavvuf muhitlerinde Mevlana’ya atfedilen ancak fakirin kendisine ait midir emin olamamakla birlikte gönlüme çok yatan bir söz vardır:
“Dünyada olabilecek her bir olay için misal âleminde sayısız ihtimal uyur. Siz ağzınızdan çıkardığınız sözlerle o ihtimalleri uyandırırsınız. Güzel kelimeler söyleyin ki güzel ihtimaller uyansın. İnsanın kaderine müdahalesi buradadır.”
Olmadı mı? O hâlde Kur’ân’ın, “Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.” buyruğundaki hecr-i cemîl ölçüsünü hatırla. Bir ayrılık yaşanacaksa, güzelliklere zeval getirmeden ve edebi de mertliği de elden bırakmadan İsra Suresi 80. Ayetteki “Rabbım beni sıdık girdirimi girdir ve sıdık çıkarışı çıkar ve benim için ledünnünden bir sultanı nasîr kıl” duasıyla ayrıl.
Aşk olsun.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum