İstanbul
04 Kasım, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

“TERÖRSÜZ TÜRKİYE” VE ALEVİLERİN HAK ARAYIŞI

04 Kasım 2026, Çarşamba 14:55

Kim ne derse desin, nasıl yorumlarsa yorumlasın, “Terörsüz Türkiye” politikaları, her ne kadar tarihsel fay hatlarını kaşıyan ve sürecin karşısına koyan basiretsiz “İdrisi Bitlisi-Yavuz Selim İttifakı” söyleminin arızalarıyla karşı karşıya ise de, karşılaştığı meseleleri çöze çöze ilerlemek zorundadır. Zira ne Türk toplumu ve ne de Ortadoğu coğrafyası, terörü üreten etnik, dini ve mezhebi fay hatlarının yarattığı gerilimlere mahkûm ve mecbur değildir. Öyle ki Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” politikası sadece iç barışın korunması gibi ulusal etkileri olan bir politika değil; fakat aynı zamanda Ortadoğu’da bölgesel barışın korunması ve geliştirilmesini hedefleyen, terör örgütlerinin taban bulduğu bölgeler itibariyle ait olduğu siyasal sistemlere uyumu ve entegrasyonu konusuna odaklanan kapsamlı bir politikadır. Meseleye bu açıdan yaklaşıldığında “Terörsüz Türkiye” politikalarının “Mekke İttifakı” gibi bölgesel ittifak arayışlarını doğurmuş olması kaçınılmaz olmaktadır.

Ancak bölgesel düzeydeki bu stratejik arayışlar, iç siyasette doğru bir iletişim diliyle tahkim edilmediğinde toplumsal hafızadaki hassas kırılmaları tetikleme riski taşımaktadır.

Fakat Türkiye’de özellikle Alevi toplumunun bir kesiminde bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgede “Sünni bir ittifak” kurma arayışı olarak okunmakta ve kodlanmaktadır. Bu ise, Suriye’de Alevi topluluklara yönelik şiddet olaylarının yarattığı gerilimle birlikte değerlendirildiğinde, haklı bir takım kaygıların doğmasına yol açmaktadır. Hükümetin, ‘Mekke İttifakı’ üzerinden kurmayı planladığı bölgesel ittifakın, bölgedeki Şii topluluklarda olduğu gibi Türkiye’deki Alevi topluluklarda meydana getirdiği güvenlik kaygılarını ne derece karşılayacağı bilinmiyor. Belki bir ön okumayla,  ittifak temsilcilerinin İran’ı ziyaretleri bu kaygıları karşılayabilecek olumlu bir zemin yarattığı söylenebilir ise de söz konusu ziyaretle ortaya konulan niyetin, uygulamada ne kadar hayata geçeceği konusu hayati önemde. Fakat bu belirsizliğin, aynı zamanda “Terörsüz Türkiye” politikalarına karşı muhalif dili canlı tuttuğu da bir gerçek.

Gelinen noktada, İdris-i Bitlisi-Yavuz Selim ittifakı üzerinden kurulan siyasal söylem; bir taraftan “Terörsüz Türkiye” politikalarına karşı bir muhalefet zemini yaratmakta iken, öbür taraftan Alevi toplumunun söz konusu kaygıları üzerinden yükselen bir iç tartışma ve hesaplaşmanın da fitilini ateşlemiş gibi görünmektedir. Bugün Alevi toplumu, söz konusu politikaların kendine yönelik güvenlik riski doğuracağı varsayımları, niyet okumaları arasında sıkışmış bir vaziyette, yönünü tayin etmeye uğraşmaktadır. Tam da burada Alevi toplumunun yönünü belirleyen esas unsur, Terörsüz Türkiye politikalarının  ortayaçıkaracağı  iddia edilen güvenlik riski varsayımının, bu günün koşullarında ne derece hayata geçeceği ya da buna ilişkin ne türden kurumsal ve yapısal dönüşümlerin olabileceği hususudur.

Tam da bu noktada, üretilen güvenlik kaygıları ile Alevi toplumunun tarihsel ve sosyolojik gerçekliği arasındaki makasın nasıl açıldığını doğru sorgulamak gerekmektedir.

Öyle ise bu kaygıyı yükselten nedir diye sorduğumuzda, meselenin esas itibariyle  Terörsüz Türkiye politikalarınındoğuracağı varsayılan güvenlik riski olmadığı; aksine, Türkiye’nin iç barışın korunması ve toplumsal gerilimlerin azaltılması için attığı adımlardan ve Ortadoğu’da bölgesel barışı korumak, geliştirmek ve bu konuda öncü rol alma girişimlerinden rahatsız olan güçlerin ürettikleri yapay bir kaygı olduğu görülür. Fakat buna rağmen, Türkiye’deki Alevi toplulukların kaygılarını arttıran somut gelişmelerden her ne kadar bahsedilemez ise de siyasi aktörlerin söz konusu politikaları hayata geçirmek üzere kullandığı argümanların Alevi toplumunda güvenlik kaygılarını yükselttiği ve muhalefetin eline güçlü bir koz verdiği söylenebilir.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde, muhalefetin Hükümetin “Terörsüz Türkiye” politikalarına karşı elinde güçlü bir koz olarak tuttuğu  söz konusu kaygıları, Alevi toplumunun Cumhuriyet kurulduğundan bu yana gerek inanç gerekse siyasal düzlemde taleplerinin karşılanmamış olması durumu bağlamlarıyla ele alınıp yükseltilmektedir. Ne yazık ki, Hükümetin Alevi toplumunun çok partili siyasi hayata geçildiği tarihten bu yana daha fazla gündeme gelen taleplerini karşılayabilecek somut adımlar atmamış olması da bu duruma çanak tutmaktadır.

Devletin somut adım atmakta gecikmesi,Alevilik meselesini dışetkilere  açık hale getirmekle birlikte,Alevi toplumundaki temsil kanallarını tıkayarak taban ile kurumsal yapılar arasında derin bir meşruiyet krizini beraberinde getirmiştir.

Böyle olunca, Terörsüz Türkiye politikalarının Abdullah Öcalan’ın İdrisi Bitlisi ittifakı söylemi üzerinden ürettiği siyasal dile ilk itiraz Türkiye’deki kurumsal Alevi topluluklarından gelmesi gerekirken, bu kurumların PKK-DEM çizgisinde hareket etmiş olması nedeniyle,  Alevi toplumunun tabanından yükseldi. Doğal olarak bu itiraz, sadece Terörsüz Türkiye politikalarını hayata geçiren siyasi aktörlere ve bu politikalar doğrultusunda İdrisi Bitlisi Yavuz Selim ittifakı öneren  aktörlere gelmedi. Aynı zamanda bu politikalara sessiz kalan PKK-DEM çizgisindeki Alevi kuruluşlarına karşı da bir tepkiye dönüştü. Hele Tuncer Bakırhan’ınAlevi Aydınlar Bildirgesine karşı “sokaktan alıp milletvekili yaptığımız” şeklindeki açıklamalarına rağmen, bir kısım Alevi kuruluşunun  tepki göstermeyip DEM’in toplantılarına katılması söz konusu tepkinin daha da şiddetlenmesine ve bu kurumların Alevi toplumunu temsil etme konusunda bir meşruiyet krizine dönüştü.

PKK-DEM’in Türkiye’deki etnik ve kültürel grupların anayasal zeminde “Eşit yurttaşlık” kavramı altında ifade edilmesi konusunda ürettiği politik ve ideolojik hatta yer alan Alevi Bektaşi Federasyonu, PSDAK gibi kuruluşların Alevi toplumunu ne ölçüde temsil ettiği sorusunu gündeme getirmekte iken, mesele Collani’nin Almanya gezisine tepki göstermeyen Avrupa’daki Alevi kuruluşlarına da yansıdı. Suriye’de Alevi toplumuna yapılan şiddet eylemleri, PKK’nın bu duruma karşı sessiz kalışı ve nihayet silahlarını yakarak Terörsüz Türkiye politikaları bağlamında Türk siyasi aktörleri ve Suriye rejimiyle anlaşması; bu güne kadar PKK’nın ideolojik ve politik hattında yer alan ve aynı zamanda PKK’nın insan kaynağını da beslediği söylenen Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve bağlı kuruluşları arasında sert tartışmalar ve iç hesaplaşmanın üzerine oturacağı bir takım iddiaların da gündeme gelmesine yol açtı. Öyle ki, bu kuruluşlar birbirlerini deprem yardımlarını ve Avrupa ülkelerinden çeşitli projeler için aldıkları fonları usulsüz harcamakla suçlamaya başladılar. Ayrıca, Avrupa’daki istihbarat örgütlerinin bu kuruluşları el altından fonladığına ilişkin söylentiler de gündeme geldi. Bu suçlamalar ve söylentiler, tepkilerin örgütlü bir yapıya dönüşmesine zemin hazırladı. Bu tartışmalar, büyük oranda Avrupa Alevi Konfederasyonu’nun politik-ideolojik etkisi altında bulunan Türkiye’deki Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenlerinin hak arama mücadelesindeki meşruiyetini de sorgular hale getirdi.

Söz konusu kurumsal meşruiyet aşınması ve tabandan kopuk ideolojik angajmanlar, Alevi toplumunda kendi kaderini tayin edecek yeni ve bağımsız sivil kanalların açılmasını kaçınılmaz kılmıştır.

Bu kurumların “kent uzlaşısı”nın mimarı olan CHP artığı Yeni Parti ve Dem Partisinin ideolojik-politik hattında mevzilenmesi, tabanda yükselen toplumsal kaygılar karşısında yeter düzeyde ses yükseltmemesi büyük bir boşluk yarattı. Bu durumda Alevi toplumunun kendi kaderini ele alması kaçınılmaz hale geldi.

İlk itiraz, PKK’nın silahlarını yaktığı günün gecesinde. Kültür Bakanlığı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı görevinden alınan Ali Rıza Özdemir ve temsil ettiği toplumsal tabandan yükseldi. Ali Rıza Özdemir’in, Erzincanlı bir Alevi aileye mensup olmak ve bölgedeki Alevi toplulukların devlet ve siyasal sistemle ilişkileri konusunda daha mutedil ve diyaloğa açık, Devletçi Alevi tabanı temsil eden bir aktör olmak itibariyle öne çıkması, Ali Rıza Özdemir etrafında örgütlü bir yapının doğmasına yol açtı.  Özdemir’in temsil ettiği geleneğin, mutedil ehlisünnet islami inanca sahip yurttaşlarımızla kurduğu olumlu diyalog , hem Sünni kesimlerle Alevi yurttaşlar arasında olumlu bir diyalog zeminin kurulmasına ve hem de Karadeniz’den Akdeniz sahillerine uzanan geniş sahadaki Alevi topluluklar ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Alevi toplulukların devletçi, ulusalcı reflekslerinin buluşmasına zemin hazırladı. Nihayetinde tabandan gelen talepler Alevi Bektaşi Güç Birliği Platformu’nun ortaya çıkmasına neden oldu. Alevi Bektaşi Güç Birliği Platformu, 167 Alevi vakıf, federasyon ve derneği “Alevi Raporu”nda dile getirilen görüşler etrafında bir araya getirdi. Hemen ardından 24 Ekim’de Ankara’da yaptığı “Aleviler Konuşuyor” çalıştayında Alevilerin muhtelif alanlarda yaşadıkları sorunları, günün siyasal ikliminde yeniden görünür ve tartışılır hale getirdi.

Bir ikinci önemli gelişme ise, araştırmacı yazar Mesut Özcan ve Avukat Cihan Söylemez öncülüğünde Dersim merkezli başlayan bir girişim oldu. İdrisi Bitlisi üzerinden yürütülen tartışma ve gerilimlerin en kritik noktasında, 53 Alevi aydının görüş ve tepkilerini Alevi Aydınlar Bildirgesi’yle ilan eden bu girişim, daha sonra bildirgeye desteklerini açıklayan Alevi Ocakları ve aydınlarının katkılarıyla diasporadaki Aleviler ile Arap Alevilerini de kapsayacak bir harekete dönüşmüş gibi görünmektedir. Alevi Aydınları İstişare Meclisi’nin 31 Ekim’de Ankara Mülkiyeliler Birliği’nde düzenlediği çalıştay, Dersim merkezli ve PKK–DEM çizgisine muhalif kesimlerin, bu çizginin Alevi toplumu üzerindeki manipülasyonlarına karşı itirazını görünür kılması bakımından önemlidir. Alevi Aydınlar Bildirgesi’nin de Dersimli aktörlerin öncülüğünde hazırlanması, bu itirazın bölgede Alevi topluluklar üzerinde yürütülen etnik siyasete karşı  itirazındoğrudan bölgenin içinden yükseldiğini göstermektedir. Zira gerek Alevi Aydınlar Bildirgesi ve gerekse “Alevi Aydınlar İstişare Meclisi Çalıştayı”, hem diasporadaki Alevi aydınlar arasındaki ideolojik-politik kırılmanın berraklaşması ve hem de Türkiye’deki Alevi toplulukların DEM’in Alevi topluluklara empoze ettiği Dersimli Alevi toplulukların “Kürt” ve Aleviliğin ise Kürtlerin eski dini olan Zerdüştlük olduğu ya da “Aleviliğin Müslümanlıkla bir ilgisinin olmadığı” konusundaki ideolojik hegemonyaya karşı ilk ciddi itirazı ifade etmesi bakımından önemlidir.

Çalıştayın Alevi toplumunun meseleyi ele alışının merkezine “Alevilerin Tarihsel Hafızası”nı koyması bu açıdan kıymete değerdir. Nitekim biz bu oturumda, PKK-DEM çizgisinin ideolojik hegemonyasının Alevilerin tarihsel hafızası üzerindeki operasyonlarına açık seçik örnekler verdik. Çalıştayda bizzat ifade ettiğim üzere:

“Alevilerin tarihsel hafızası, Horasan’dan Anadolu’ya taşınan Ehlibeyt sevgisi ve bağıyla gerçekleşen bir İslamlaşma sürecidir. Nitekim Alaeddin Keykubat’ın 1230/31 yılında Bağın kasabasında topladığı kurultayda bölgedeki Alevi toplulukları Seyyid Hacı Kureyş ve Baba Mansur’a talip kılmasıyla Alevilik Anradolu’da kök salmıştır. “Hak-Muhammed-Ali Yolu” olan   Alevilik ocak temellidir; pirsiz, raybersiz bir Alevilikten bahsedilemez.”

Ve çalıştayda şu kritik soruyu sorduk: Alevi toplumuna “Alisiz Alevilik” zerk eden diasporadaki Alevi örgütlerini, Avrupa’daki istihbarat kuruluşlarının fonladığı konusunda söylemler var. Bu olgu ile istihbarat örgütlerinin söz konusu fonlama söylentisi arasında bir ilişki var mıdır? Aynı oturumda yer alan ve Avrupa’daki Alevilerin hak arama mücadelesinde oldukça emeği geçen Sayın Seydi Koparan, bu iddianın asılsız olduğunu söylese de bu söylentinin ne derece hakikati ifade ettiği konusunda henüz tatmin olabilmiş değilim.

Öyle görünüyor ki, Avrupa’daki Alevi kuruluşları arasındaki gerilim ve tartışmalar gelecek zamanda bu konudaki kafa karışıklığını, söylentilerin ne derece hakikat olduğu konusunu açıklığa kavuşturacaktır. Fakat biz, bu soruyu sormaktan bir an olsun söylenti boyutunda da olsa sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Zira, Alevi toplumunun geleceği, bir takım pazarlıklara, manipülasyonlara, gizli saklı angajmanlara feda edilmeyecek kadar önemli ve hayati bir meseledir. Mesele sadece Alevi toplumunun geleceği ve güvenliği ile ilgili de değildir. Alevi toplumunun devlet ve milletle ilişkilerini de etkileyecek ve belirleyecek netlikte, ciddi bir güvenlik meselesidir. Hiç kuşkusuz ki, söz konusu itirazın yükselmesinde PKK-DEM çizgisinin, Hükümetin Ortadoğu'da hayata geçirdiği Kürt-Türk-Arap İttifakı’nı dini değerler üzerinden inşa etme girişiminin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, tam da bu girişimler sırasında sürecin İdrisi Bitlisi-Yavuz Selim ittifakı türü bir ittifak ya da arkaik Kürt-Türk ilişkisi üzerinden inşa edileceğine ilişkin söylemler ve tarihsel göndermeler; Suriye’de Alevilere yönelik şiddet eylemlerini kendi gelecekleriyle ilişkilendiren Alevi topluluklarda güvenlik kaygılarını yükseltmiş bulunmaktadır.

Toplumun bu kaygı ve arayışlarının basına ve kamuoyuna geniş ölçekte yansıması, yürütülen bu itirazın salondaki söylemlerden ibaret kalmayıp toplumsal karşılık bulduğunu kanıtlamaktadır.

Her iki çalıştayın ardından basının bu buluşmalara ve sonuçlarına yer vermesi, tartışmanın toplantı salonlarıyla sınırlı kalmadığını göstermektedir.  Çalıştaylar sonrasında yayımlanan raporların aynı gün en çok okunan haberler içinde birinci sırada yer alması da toplumun meseleye gösterdiği ilginin dikkat çekici bir göstergesidir. Burada üzerinde durulması gereken, basının hangi siyasi yorumu öne çıkardığından çok, bu girişimlerin Alevi toplumunun geleceğine ilişkin soruları görünür kılmasıdır.

Bu ilgi, çalıştayların Alevi toplumunun tabanındaki beklentilerin karşılık bulduğuna işaret etmektedir. Tam da burada asıl önemli olan, farklı siyasal yönelimlerden gelen bu iki girişimin, canların gündelik hayatında karşılığı bulunan hak, güvenlik, inanç ve temsil meselelerini tartışmaya açmış olmasıdır.

Tabanın beklentilerini, hak arayışı ile ülkeye aidiyet arasında bir tercih yapmaya zorlayan çerçevelerle açıklamak mümkün değildir. Geçim derdiyle yaşayan, çocuğunun eğitimi ve geleceği için çabalayan Alevi yurttaşın Cumhuriyet kurulurken tesis edilen Anayasal yurttaşlığın ifade ettiği eşitliğinkamuda ayrımcılığa uğramama ve mülakatlarda hakkını kaybetmeme talebi; cemevlerinin yalnızca giderleri üzerinden değil, inanç merkezleri olarak tanınması beklentisiyle birlikte ele alınmalıdır. İnancın siyasi pazarlıklara veya herhangi bir siyasi yapının arka bahçesine dönüştürülmesine itiraz da bu hak arayışının bir parçasıdır.

Öte yandan ülkenin birliğine, Cumhuriyete ve birlikte yaşama iradesine bağlılık, sorunu kavrayışın ve ifade edişin özünü oluşturmaktadır. Bu genel yaklaşım ışığında,Aleviliğin etnik siyasetin bir aracına indirgenmesine karşı durmak ile Anayasal yurttaşlık ve inanç özgürlüğünü savunmak birbirini dışlayan tutumlar  olmadığı  görülmektedir.  Bu açıdan iki çalıştayın tabanda bulduğu karşılık, hak ve liyakat beklentisi ile birlik ve güvenlik hassasiyetinin ortak bir zeminde buluşabilme imkânını görünür kılmaktadır. Bu imkânın kalıcı bir hak arama zeminine dönüşmesi ise, tabanın sesinin yalnızca toplantı sonuçlarında değil, sonraki çalışmaların yönünü belirlerken de duyulmasına bağlıdır.

Ortaya çıkan bu yeni dinamikler, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin vesayetçi veya kutuplaştırıcı kalıplardan çıkarılarak adil bir zemine oturtulmasını şart koşmaktadır.

Bu durum, söz konusu kaygıları giderecek ve Alevi toplumunun güvenliğine odaklanan yeni arayışları kaçınılmaz kılmaktadır. Bugün artık Alevi toplumu geçmiş deneyimlerin de gösterdiği gibi, siyasi aktörlerin Türkiye’de hayata geçirmek istedikleri politikaların:

  1. “Laiklik elden gidiyor” söylemi üzerinden denetleyici; “Aleviler iktidarda güç kazanırsa dini özgürlüklerimiz elden gider” söylemi üzerinden toplumu kutuplaştırıcı siyasetin öznesi haline getirilmiş olma durumuna,
  2. Belli bir coğrafi alanda yaşayan halkın birlikte yaşamak üzere ortaya çıkan iradesi üzerine kurulan ve söz konusu iradenin gerek niteliklerini ve gerekse dayandığı temel ilkelerini, değerlerini, felsefesini ve kurumsal yapısı ile işleyişini belirlediği Devletin, değişen koşulların meydana getirdiği sosyopolitik gerçeklikte diğer sosyopolitik unsurlarla nasıl eşit ve hakkaniyetli bir ilişki içinde görünür olacakları sorularına yanıt aramaktadır.

Bugün Alevi toplumu, gerek Dersim’den yükselen bu girişimler ve gerekse Ankara’dan yükselen Alevi Bektaşi Güç Birliği Platformu gibi sivil inisiyatiflerle Alevi toplumunun “etnik ayrılıkçı” ve “etnik Türkçü” parantezlerin içine hapsedilen etnik ve dini kimliği ile siyasi pozisyonunu, günün değişen siyasi koşullarında kendi geleneksel kodları üzerinden ifade etme arayışındadır. Bunu yaparken, inanca, tarihsel hafızaya ve günün koşullarında ortaya çıkan sorunlarının çözümü konusunda çalışmalar yapması da gayet doğru ve yerindedir. Fakat bu, içe dönük tartışma ve gerilimleri her ne kadar toplumsal uzlaşının önüne çıkaracak gibi görünüyor ise de, bu yapılmadan bir çıkış yolu, bir ortak akıl üretmek de mümkün görünmemektedir.

Şu halde, tarihsel hesaplaşma süreçleri kaçınılmazdır; ancak hedef, geçmişin yıkıcı travmalarına esir olmak değil, kurucu iradenin kapsayıcılığında ortak bir gelecek inşa etmektir.

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum