İstanbul
31 Ekim, 2026, Cumartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

ULUSAL BİRLİĞİN KORUNMASINDA DEVLETİN ALEVİ MESELESİNE YAKLAŞIMI NE OLMALI?

30 Ekim 2026, Cuma 13:10

Bugün Cumhuriyet’in ilanının 103. yıl dönümünü kutluyoruz. Cumhuriyet, Türkiye’nin tarihinde yalnız bir yönetim değişikliğini değil, halkın kendi geleceğini belirleme iradesinin siyasal bir düzene dönüşmesini ifade eder. Bu bakımdan Cumhuriyet, halk iradesine dayalı yönetim kadar, ortak bir irade geliştirebilme ve geleceğe birlikte yürüme düşüncesidir. İlanı, Millî Mücadele içinde şekillenen ulusal kimlikle ve bu kimliğin ortaya çıkardığı ortak iradenin nasıl temsil edileceği sorusuyla yakından ilişkilidir.

Cumhuriyet’in 103 yıllık deneyimine bu açıdan baktığımızda, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken temel soru şudur: Cumhuriyet’i ortaya çıkaran ortak irade, kurulan siyasal düzende ne ölçüde temsil edilebilmiştir; bugün Cumhuriyet’i işler kılan irade, toplumun farklı kesimlerini ne ölçüde kapsayabilmektedir? Bu soruyu sormak, Cumhuriyet’in değerini küçültmek değil, onun birleştirici vaadini geleceğe taşımaktır. Kuruluş döneminde oluşan ulusal birliğin değişen toplumsal ve siyasal koşullarda nasıl yeniden üretileceğini tartışmak, tek başına Cumhuriyet’in bir eksikliği olarak görülemez. Bu, ortak yaşamı sürdürmek isteyen her toplumun karşılaşacağı bir meseledir. Asıl önemli olan, bu meseleye hangi ilke ve kurumlarla cevap verildiğidir.

Ben bu soruya Alevi toplumunun Cumhuriyet’le kurduğu ilişki üzerinden bakmak istiyorum. Çünkü Alevilerin uluslaşma deneyimi, ortak devlete bağlılık ile o devletin kurumlarında kendini temsil edilmiş hissetmenin aynı şey olmadığını gösteren önemli bir tartışma alanıdır. Ulusal birlik yalnız ortak sınırlar, tarih ve devlet otoritesiyle açıklanamaz. Farklı toplumsal kesimlerin kendi kimliklerini koruyarak ortak geleceğin öznesi olabilmeleri de bu birliğin temel koşullarındandır.Ortak geleceğin öznesi olmayı, milletin bir unsuruna indirgemek ya da  milleti oluşturan unsurların  biribirini dengeleyici güç ilişkileri üzerinden inşa etmek sorunludur. Aksine milleti oluşturan etnik, kültürel, mezhebi ve dini unsurların, birlikte düşünme ve birlikte hareket etme kabiliyeti ve dayanışması üzerinden kurduğumuzda mesele kapsayıcı hale gelir.

Meseleye bu perspektifle baktığımzda, Alevi toplumununCumhuriyeti kuran ortak iradenin bir unsuru olmasına rağmen;çoğunlukla  toplumsal ve siyasal sistemin dışında, üstelik siyasal sistemin  aşırılıklarını denetleyici bir unsur olarak ele alındığı ve konumlandırıldığı görülmektedir.Bu, Alevitoplumunun söz konusu ortak iradede beliren gücü ve ağırlığını daraltan, değersizleştiren ve hatta yok sayan siyasal süreçlerin belirmesine yol açmıştır. Bu durum, bir taraftan Alevi toplumunun inanç alanında beliren sorunlarının yeter düzeyde görülmemesi ve karşılanmamasına yol açmakta iken öbür taraftan, siyasal  taleplerinin söz konusu ortak iradede temsiliyeti ve ifade alanında muhtelif sorunların belirmesine yol açmış bulunmaktadır.  Bu ise  günümüzde ,büyük oranda Aleviliğin inançsal tanınması ve kabulü için  “cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi”, siyasal olarak da  Cumhuriyet rejiminin laik niteliğinin korunması konusundaki  söylemler üzerinden ifade edilmektedir.

Cumhuriyeti kuran ortak iradenin tarihsel dönüşümü açısından değerlendirildiğinde  ve ulusal birliğin günün koşullarında yeniden nasıl yaratılacağı  sorusu bağlamında Alevilik meselesini; yalnız bir inanç grubunun talepleriyle sınırlamak, Cumhuriyet açısından taşıdığı anlamı daraltır. Mesele, halk egemenliği iddiasının farklılıklar karşısında nasıl hayata geçirildiğiyle ilgilidir. Alevilerin Cumhuriyet’e bağlılığı ile kamusal alandaki eşitsizliklere yönelik itirazları birbirinin karşıtı değildir. Bu itirazlar, ortak iradenin daha kapsayıcı biçimde temsil edilmesi ve ulusal birliğin anayasal yurttaşlık temelinde güçlendirilmesi talebi olarak da okunmalıdır.

Bu yönüyle meselenin çözümü için elimizde  çok güçlü bir tarihsellik var. Alevi toplumunun  söz konusu ortak iradeye yaptığı katkılar ve  kendini ifade ediş biçimi elimizdeki en güçlü veridir.

Meseleye bu yönüyle bakıldığında Alevi toplumunun Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nde yaptığı katkı ve iradenin  bugün  hem siyasal sistem ve hem de Alevi toplumu için en güçlü veridir. Alevi toplumunun, İzmir’in işgali’yle başlayan işgallere karşı gösterdiği direniş,  o dönemde bu ulusal refleksi gösteren diğer kesimlerin gösterdiği direnişten daha az kıymetli değildir. Üstelik, Alevi toplumunu ayrılıkçı etnik hareketlerle ilişkilendirmeye yönelik bir çok manipülasyonlara rağmen; Alevi toplumu Mustafa Kemal’in 22 Aralık 1919 tarihinde Hacıbektaş Ocağı postnişini Cemalletin Efendi’yle görüşmesinden sonra, tamamen Ulusal Kurtuluş Mücadelesi saflarında yer almışlar ve bütün güçleriyle  Ulusal Kurtuluş Mücadelesini desteklemişlerdir.

Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, Anadolu’daki Türk, Kürt, Laz, Çerkez; Alevi  Sünnisiyletüm “Anasırı İslam” unsurlarını, İşgallere karşı direniş  iradesinde bir araya getirmiş ve Cumhuriyete giden yolda ulus bilinci, buirade  üzerinden yükselmiştir.

Bu yönüyle İşgale karşı direniş, yalnız vatanın savunulması değil, bu vatanda kimin iradesinin nasıl ve hangi ilkeler doğrultusunda  geçerli olacağının da belirlenmesiydi.Dolayısıyla Büyük Millet Meclisi,Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde beliren ortak iradeyi siyasal temsil zeminine taşıyarak taçlandırdı.Bu,anayasal  düzeyde  yapılan “vatandaşlık”tanımında ortaya çıkmakta ve belirmektedir.

Buna göre,  “Türkiye ahalisine, din ve irk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibariyle Türk denilir.” Denmek suretiyle Türkiye’yi kuran  ortak irade;bir taraftan“vatandaşlık” altında tanımlanırken bir taraftan da “Türk milleti”kavramının  hangi unsurlar üzerinden yükseldiğinin çerçevesi çizilmiştir. Bu tanımın içinde, Kür de var, Türk de var, Alevi de var, Sünni de var.Cumhuriyet bu yönüyle, birlikte direnme iradesinin  milli egemenlik ilkesine dönüşmesini ifade eder. Onun kurucu anlamını yalnız bağımsızlıkta değil, bağımsızlığın öznesi olan halkın egemenliğinde de aramak gerekir.

 Günün koşullarında tarihsel birikim, ortak bir siyasal hafıza sağlayabilir; halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması ise bu hafızanın ötesinde bir siyasal ilişki gerektirir. Cumhuriyet’e giden yolda belirleyici olan, Millî Mücadele’nin farklı toplumsal kesimleri ortak bir gelecek arayışında buluşturmasıdır. Bu kurucu irade,  bu gün hatırlanması gereken, hiç akıldan çıkarılmaması gereken en önemli husustur. Bu irade unutulur, değersizleştirilir ya da tek bir etnik, dini ve mezhebi unsurun başat rolüne indirgenirse, Kurucu irade aşınır. O aşındığında millet de  ulus da aşınır.

Hiç unutmamak gerekir ki;farklı etnik ve inançsal toplulukların ortak direnişte buluşması, Cumhuriyet’in kuracağı siyasal birliğin tarihsel dayanaklarından birini oluşturmuştur. Ancakkuruluş anında ortaya çıkan  iradenin kalıcı hale gelmesi  sonraki, değişen koşullar içinde  söz konusu ortaklığa yeni anlamlar yüklemesinin baskısı altındadır.  Türk siyasi sistemi, Cumuhuriyet’in kuruluşu sürecinde ortaya çıkan bu ortak irade;Cumhuriyet yönetimlerinin yerel etnik, dini ve kültürel toplulukların siyasal sistemle uyumlu hale getirilmesi konusunda; küresel güçlerin Ortadoğu’da uyguladıkları politikaların yarattığı güvenlik baskıları bağlamında zorluklarla  karşılaşmaktadır.

Siyasal sistem bir taftan Türk ulusunu oluşturan etnik,dini ve kültürel toplulukların   kentleşme, işçi göçlerivbsosyolojik ve  kapitalist üretim ilişkilerine dahil olmak gibi yapısal  sorunların getirdiği değişimin ortaya çıkan yeni taleplerini karşılamakta zorlanırken, bir taraftan da bu gibi sorunların büyüttüğü etnik ve dini taleplerin küresel güçlerin  Türkiye siyasını etkileyici ve   yönledirici politika aracı hali gelmesi durumu karşısında güvenlikçi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmıştır.

Öyle ki,bu gün dahi “Terörsüz Türkiye” konusunda hayata geçirilen politikaların büyük oranda bu güvenlikçe yaklaşımın ürünü olduğu söylenebilir.  Elbette güvenlikçi bir yaklaşım,  olaylar kendisini dayattığı için, benimsenebilir.Fakat meselinin esastan çözülebilmesi için, kurucu iradeyi  bir an olsun akıldan çıkarmadan, daha köklü  yapısal reformların yapılması gerekir.

Tam da   bu noktada, yeni anayasa  arayışları söz konusu ihtiyacı karşılamaya dönük bir alan açmakta iken; bu arayışın aynı zamanda  Alevitoplumunun  siyasal rejimin laik nitelikleri konusundaki kaygılarını da  dikkate alması gerekir. Nitekim Türkiye’deki Alevi toplulukların siyasal refleksleri tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Hele, Siyasal sistemi ve devleti işler ve görünür kılan Ak Parti iktidarlarının, “dindar nesil yetiştirmek”,“Türk Kürt, Arap ittifakı” kurulması yönündeki girişimleri ve bu girişimler bağlamındaİdrisi Bitlisi üzerinden yürütülen tartışmalar, Alevi toplumundaki kaygıları yükseltmekte, siyasal sistemle diyalog kanallarında sorunlar belirmektedir.

Elbette, Türk siyasi sisteminin “Terörsüz Türkiye”,“Mekke İttifakı” gibi bölgesel ittifaklarla güvenliğini sağlamaya yönelik  politikaları hayata geçirmesi; hem iç barışın  ve konsolidasyonun ve hem de  bölgesel güvenlik risklerini karşılayabilmek açısındanaçısından çok kıymetlidir.Nitekim, Mekke İttifakı kurucularının İran’ı ziyaretleri ve ittifakı  Şii kuşağıda içine alacak şekilde genişletme girişimleri yada niyetleri; hem bölgedeki  ve hem de Türkiye’deki Alevi toplumunun söz konusu politikalar karşısında yükselen kaygıların giderecek  olumlu ve yapıcı  bir alan açmış bulunmaktadır. Gerek Türkiye ve gerekse bölgedeki Alevi toplulukların bu yapıcı ve olumlu alana katkı yapması hayati bir öneme sahiptir. Tam da bu noktada bu günün koşullarında  ulusal birliği yeniden üretmek nasıl mümkün olabilir sorusunu sormak  ve bu soru bağlamında çözüm seçeneklerini sıralamak durumundayız.

Cumhuriyet’in kuruluşundaki ortaklığı bugüne taşımak, kuruluş döneminin dilini ve siyasal ilişkilerini olduğu gibi tekrarlamakla mümkün değildir. Toplumsal yapı, yaşam biçimleri ve yurttaşların beklentileri değişmiştir. Soğuk Savaş’ın antikomünist ikliminde sağ-sol, laik-dindar ve devlet-muhalefet ayrımlarının inanç kimlikleriyle iç içe geçmesi, Alevi-Sünni ilişkilerinde eski farklılıklara yeni siyasal anlamlar eklemiştir. Dolayısıyla bugünkü güvensizliği yalnız geçmişteki mezhepsel ayrımlarla açıklamak yetersizdir.

Maraş, Çorum ve Sivas gibi kitlesel şiddet olaylarının toplumsal hafızada açtığı yaralar, ortak devlete aidiyetin güvenlik ve adalet duygusundan ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Darbeler, güvenlik politikaları ve kutuplaştırıcı söylemler de farklı dönemlerde bu güvensizliği beslemiştir. Bir yurttaşın Cumhuriyet’e bağlı olması, kendisini her koşulda güvende hissettiği anlamına gelmez. Ortak iradenin yeniden üretilebilmesi için bu hafızanın dinlenmesi ve hukuk karşısında eşit korunma beklentisinin karşılanması gerekir.

Kentleşme ve gündelik temas, Alevi ve Sünni yurttaşları aynı işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde buluşturuyor. Ancak ortak yaşam alanlarını paylaşmak, siyasette kendiliğinden ortak güven üretmiyor. Laikliğin aşınmasına ilişkin kaygıların din karşıtlığı olarak okunması ya da farklı inanç ve yaşam biçimlerinin birbirine tehdit gibi sunulması, bu ortaklığı zayıflatıyor. Cumhuriyet’in birleştirici işlevi, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onların karşılıklı korkuya dönüşmesini önleyen güvenceler oluşturmaktır.

Bu güvencelerin ölçüsü, bir kesimin diğerine üstünlük sağlaması olamaz. Başörtülü bir yurttaşın ayrımcılığa uğraması da Alevi bir yurttaşın inancı nedeniyle dışlanması da aynı eşitlik ilkesi içinde reddedilmelidir. Devletin görevi, toplumsal korkuları birbirine karşı kullanmak değil, herkesin ortak hukuk düzenine güvenebilmesini sağlamaktır. Böyle bir güven, ulusal birliğin yalnız söylemde değil, gündelik yaşamda da karşılık bulmasının koşuludur. Şu durumda Alevi toplumunun ortak iradenin güvencesi olarak laiklik ve anayasal yurttaşlığın korunmasını istemesi hem cumhuriyet rejiminin sürütülebilmesi ve hem de Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması açısından hayati öneme sahiptir.

Fakat bu, Devletin ya da siyasal sistemin Alevilik meselesine bakış açısında bir değişim ya da olumlu bir zemin oluşturmasıyla mümkündür.

Alevi toplumu tek bir siyasal bloktan veya tek bir inanç yorumundan oluşmaz. Bu nedenle temsil meselesinin çözümü, devletin Alevilik adına konuşacak tek bir muhatap ya da makbul bir yorum belirlemesi değildir. Esas olan, farklı Alevilik yorumlarının ve diğer bütün inanç ve düşüncelerin özgürce var olabileceği bir hukuk zemini kurmaktır. Ortak irade, farklı seslerin susturulmasıyla değil, kendilerini ifade edebilecekleri eşit koşulların sağlanmasıyla oluşabilir.

Bu yaklaşımın somut karşılıkları da vardır. Cemevlerinin statüsüne ilişkin taleplerin açık ve katılımcı biçimde ele alınması, zorunlu din dersleri konusundaki itirazların değerlendirilmesi ve kamu görevlerine girişte liyakat ile ayrımcılık yasağının etkili güvencelere bağlanması bunların başında gelir. Amaç yalnız eşitsizlik algısını gidermek değildir; ayrımcı uygulamaları önlemek, itirazları ciddiyetle incelemek ve yurttaşın hakkını arayabileceği güvenilir mekanizmalar oluşturmaktır. Cumhuriyet’in temsil iddiası, bu somut alanlardaki uygulamalarıyla  sınanır olabilmelidir.

Laiklik, bu çerçevede bir toplumsal kesimin diğerine karşı korunmasından daha geniş bir anlam taşır: Devletin farklı inanç ve yaşam biçimleri karşısında tarafsızlığının güvencesidir. Alevinin de Sünnininde, inananın da inanmayanın da devlet karşısında eşit ve güvende olabilmesi gerekir. Anayasal yurttaşlık, ulusal birliğe sonradan eklenen bir unsur değil, ortak iradenin kalıcı olmasını sağlayan temel ilkedir.

Sonuç itibariyle başlangıçtaki soruya dönecek olur isek;

 Cumhuriyet’in geleceği, onu ortaya çıkaran ortak iradenin bugünkü toplumda nasıl temsil edildiğiyle yakından ilgilidir. Kuruluş döneminde bir araya gelen kesimlerin ortaklığı, yalnız tarihsel bir hatıra olarak korunamaz. Bu ortaklığın, değişen beklentiler ve toplumsal koşullar içinde adalet, özgürlük ve anayasal yurttaşlık temelinde yeniden üretilmesi gerekir. Üniter devletin toplumsal gücü de farklılıkların yok sayılmasından değil, yurttaşların farklılıklarıyla birlikte aynı siyasal bütüne güven duyabilmesinden beslenir.

Alevilik meselesi bu nedenle Cumhuriyet’in dışında ya da karşısında duran bir sorun değil, onun ortak egemenlik ve anayasal yurttaşlık vaadinin ne ölçüde gerçekleştiğini gösteren bir sınamadır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ulusal birliği tartışmak, kuruluşu inkâr etmek değil, kuruluşun ortak gelecek iradesini bugünün koşullarında yaşatmaktır. Cumhuriyet’i güçlendirecek olan, bütün yurttaşların yalnız aynı devletin yönetimi altında bulunması değil, o devletin ortak iradesinde kendilerini etkili birer özne olarak görebilmesidir.

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum