ALLAH’A İMAN HAKİKATİ NEDİR? -1
14 Mayıs 2026, Perşembe 09:45Konumuz, Allah’a iman hakikatinin ne olduğudur! Bu konu iki bölümden oluşuyor; biri “iman”, diğeri ise “Allah” konusudur! Her ikisinden de özet bir şekilde söz edeceğiz!
“Allah’a iman” konusu çok açık bir konu olmasına rağmen, bundan bahsetmemizin nedeni, konuyla ilgili polemik ve itirazlardan uzak en değerli cevabın ne olduğunu bulmaktır!
Ayrıca, görüyoruz ki bütün din ve mezheplerde birleştirici olması gereken “iman”, ayrıştırıcı bir pozisyon sergilemektedir! Dolayısıyla, diyebiliriz ki bizlerin iman konusunda bir sorunumuz vardır!
Örneğin Pakistan, Afganistan, Irak, Suriye vs. gibi ülkelerdeki ibadet hanelerde, hem de insanlar ibadet halindeyken intihar saldırıları düzenlenip 50- 60 kişi bir anda katledilmekte ve yüzlercesi de yaralanmaktadır! Ölenler de öldürenler de aynı dine mensup kimselerdirler!
Biz burada, Sünni, Şii ve İrfan açısından onların “iman” algılarını izah etmeğe gayret sarf edeceğiz!
Bilindiği üzere her mezhep ve mektebin kendine has usul ve kaideleri vardır! Fakat zahirci mezheplerin düşünsel anlamda pek de derinlemesine bir bakışları söz konusu değildir! Ama irfan mektebinin ve ariflerin derinlemesine düşünce ve bakış açıları (kendini bunlara yamamaya çalışan tasavvuf erbabını ve sofuları bunun dışında tutar isek), pek de fazladır!
Sofular, genelde ticaret maksatlı, toplum içerisinde saygınlık kazanmak, iş kurmak ve geçim elde etmek için bir araya gelen kimselerdir!
Burada işaret edeceğimiz irfan, “nazari irfan” dır, sofilerin uyguladıkları “ameli tasavvuf” değildir! Daha doğrusu irfandan kastım, İbn Arabi’den Sadru’l- Müteellihin’e kadar olan büyük arif ve filozofların bu konudaki kurdukları kâmil “irfan ekolü” dür!
“İman” konusunu anlamak için, her şeyden önce onu anlamamıza engel olan iki hususu vuzuha kavuşturmamız gerek, onlardan birincisi şudur:
- “Bizler bazen “Allah’a iman ediyorum” diyoruz ve bazen de “Allah’ın varlığına itikat ediyorum” diyoruz! Bu iki cümle bize pek de farklı gözükmeyebilir, fakat gerçekte aralarında önemli ve esaslı fark vardır! Şayet ilk önce bu farklılığı anlar, sonra da (ileride bahsedeceğimiz) “vücudî hal” ile “bilmek halî” ni birbirinden ayrıştırabilir isek, iman konusunu çözmüş olacağız!
Çözmemiz gereken ikinci şey de şudur:
- “Acaba “itikat” ile “iman” arasında bir fark var mıdır?”
Bu konuyu (iman ve itikat’ı) Kuran’da geçen bir olay üzerinden izah etsek daha anlamlı olur:
- “Bildiğiniz üzere şeytan, Allah’ın varlığına itikat ediyordu. Kuran ondan şöyle söz eder:
- “(İblis) kabul etmedi, büyüklük tasladı ve (zaten öncelerden de) kafirlerden idi!” (Bakara: 34)
Yani (kimi yorumlara göre) şeytan o esnada (Ademe secde emrini yerine getirmediğinde) kafir olmadı, daha önceden de kafir idi!
Ayetten şunu anlıyoruz:
- “Şeytan Allah’ın varlığına itikat ediyordu, hatta Allah ile konuşacak bir makama da ulaşmıştı. Altmış-yetmiş bin yıl Allah’a ibadet edip namaz kılmıştı. Buna rağmen Kuran ona “Kafirlerden idi” diyor! Demek ki sahip olduğu itikadını, o kadar yıllar namaz kılmasına rağmen “imana” çevirememişti! İşte “Allah’a itikat” etmek ile “Allah’a iman etmek” arasındaki fark budur!
Konuyu bir örneklendirme üzerinden izah edelim:
Bizler ölünün insana herhangi bir zararının dokunmayacağına itikat ediyoruz. Fakat kahır çoğunluktaki insanlar gece vakti tenha bir yerde tek başına bir ölüyle birlikte bulunmaya cesaret edemez! Çünkü, ölünün kesinlikle zararı ya da yararı dokunmayacağına itikadı olan bu insan, o itikadını imana, yani kalbi tasdike dönüştürmediği için, ölüden korkar olmuştur! Demek ki, itikat ile iman, birbirinden farklı şeylerdir!
Batılı insanların da birçoğu ve yine müşrikler de Allah’ın varlığına itikat ediyorlar, fakat iman etmiyorlar! Yani Allah ile direkt irtibata geçip itikatlarını imana çeviremiyorlar!
Demek ki bir insan “ben Allah’a iman ediyorum” dediği zaman, yani ben itikadımı imana çeviriyorum ve Onunla direkt olarak irtibata geçiyorum demektedir! Dolayısıyla itikat zihnî (bilgisel), iman ise kalbî (varlıksal) bir meseledir! İnsandan talep edilen şey de imandır! Nitekim tüm kutsal kitaplar ve özellikle de Kuran, Allah’a iman üzerinde ısrar ediyor!
Kuran’da “itikat” ile ilgili tek bir kelime dahi geçmez! Hep “iman” kelimesi geçer! Örneğin:
- “Ey iman edenler! İman ediniz…” (Nisa:136) der.
İlk “iman edenler” sözünden kasıt, aklıyla iman edenlerdir, ikinci “iman ediniz” sözünden kasıt ise, “kalbiyle iman edenlerdir!” Demek ki akli iman (zihinle itikat) yeterli değildir, kalbî iman da gereklidir!
Kalbî iman, Allah sevgisidir, Allah’a tevekkül etmektir. Allah ile irtibat halinde olmaktır!
Biz burada en fazla “iman” ile “itikat” ın üzerinde durup, bunların arasındaki farkları anlatmaya çalışacağız!
Din, “inançlar/itikatlar” toplamından ibarettir! Yani dinin esasları Tevhit (Allah’ın varlığı, birliği ve O’nun sıfatları), Nübüvvet, mead, fıkhî hükümler, ahlakî meseleler ve muamelattan ibarettir! Bunların tümüne “din” derler!
“İman” dinin cevheridir (ruhudur)! Örneğin insan bir ağaca baktığında, yalnızca o ağacın dış görünümünü görüyor, ama onun cevherini (canını) görmüyor! Dolayısıyla iman da dinin canıdır, görünür değildir, onun kalbidir!
Müslümanlar arasında ilk ve en tehlikeli sapma, “Allah’a iman” hususunda baş göstermiştir! O da imanı, “itikat” a dönüştürmelerde tahakkuk bulmuştur!
İslam tarihine bakıldığında ilk dönemlerde “itikat” diye bir şeyden bahsedilmiyordu! Yüz veya yüz elli yıl sonra Müslümanlar arasında itikattan bahsedilmeye başlandı!
Mutezile, Eşarî, Maturidi, mürcie, kaderiye, vs. isimleriyle itikat/kelam mezhepleri ortaya çıktı! Fakat gerek nebi ve gerekse de halifeler döneminde hiç kimse Allah’ın sıfatlarından, adaletten, haşirin ruhani mi cismani mi olacağından vs. bahsedip bunları tartışmıyordu! Çünkü her kes iman üzerinde duruyordu!
“İman”; hareket ve mutlak olanı talep etmektir! Ve yine “İman”; sevgi, mutlak olana aşk ve kemale doğru yönelip kâmil olmayı dilemektir! Fakat sonraları bu anlamdaki imanı, bir takım dinî itikatlara dönüştürdüler!
“İtikat” ise beşerin dinden elde ettiği algılardan ibarettir! Diğer bir ifadeyle iman, kalbî ve ilahî bir iştir, itikat ise beşerin işidir! İnsan Allah’a iman ettiğinde, onun aklı itikatla harekete geçer!
Fakat şimdiki durum bunun tam tersinedir! İlk önce aklî deliller ile Allah’ın varlığına itikat, sonrasında da iman etmek gerek! Oysaki hakikat bunun tersinedir! İlk önce kalp iman etmeli, akıl ise kalbe tabi olmalıdır!
Münkir birinin kalbi iman etmediği için aklı ile Allah’ın varlığına yirmi delil getirebilir, fakat kalbi iman etmez!
Günümüzdeki Müslümanların da birçoğu böyledir! Allah’ın varlığına dair akılları ile onlarca delil getirebilirler, fakat kalpleri akıllarını takip etmemektedir!
Demek ki, itikat ile iman arasındaki birinci fark, imanın ilahî, itikadın ise beşerî olduğu konusudur! Çünkü iman, mutlak bir ihtiyaç, mutlak bir hareket ve Allah’ın sesini kalpte duymaktır! Kısacası iman, Allah sevgisi ve kemalata doğru harekettir!
Bunların tümü “vucudî haller” dir ve insandaki duygulardır! Bu durumları Allah, insanın kalbinde dikmiştir!
Kısacası iman, ilahî bir ruhtur! “Ona ruhumdan üflediğimde” (Hicr: 29)
“İman ruhu”, genel insan ve hayvanlarda bulunan bildik ruh değildir! Bu bildik ruh, hayvanî ruhtur! Kuran’ın söylediği “Ona ruhumdan üflediğimde” cümlesinde geçen ruh, insanı hayvandan ayrıştıran ruh olmalıdır! Yani şu andaki yemek, içmek ve hareket etmek için bizlerde bulunan bu ruh ile, hayvandaki ruh aynıdır! Fakat hayvanda ilahî ruh yoktur! Ve yine bu ruh, her insanda da yoktur, yalnızca kalben iman eden insanlarda mevcuttur! Zira ayet şöyle diyor:
- “Ona (insana) şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” (Hicr: 29)
Ayetten şunu anlıyoruz:
- “Doğru ve tam insan, aklı, fikri, fiziki, organları ve psikolojisiyle kemale ermiş bir insandır! Yaşı 15- 18’e ulaşmış ve söylediğimiz özelliklere sahip olan insana, Allah Teâlâ “iman ruhu” ndan üfler! İşte iman denilen şey, bu ilahî ruhtur!
İnsanların bu ruha (ilahi ruha) ihtiyaçları vardır. İhtiyaç; eksik ve yok olan bir şey demektir! Bu ruhu da insana veren Allah’tır! Yani iman, ilahi işlerdendir. Bizler bunu yalnızca Allah’tan talep ederiz. Onu talep etmek için de Allah’a taraf hareket ederiz. Bu hareketin kendisi, imanın insan kalbinde yerleşmesini belirler!
Allah sevgisi de böyledir! İlk başta insanda Allah sevgisi olmaz. Allah sevgisi insanın kalbinde aşamalı olarak oluşur ve gelişir! İnsan ne kadar Allah yolunda hareket ederse, zamanından, rahatlığından ve diğer şeylerinden ne kadar fedakârlık yapıp o yolda yürümeye vakit ayırırsa ve yine ne kadar Allah ile irtibatını geliştirir ise, o kadar da o insanda bu iman (Allah sevgisi) gelişip güçlenir! Dolayısıyla diyebiliriz ki iman birleştiricidir! Yani Yahudi, Hristiyan, Budist, Zerdüşt kim olursa olsun, şayet onda bu söylediğimiz türden bir “iman” varsa, onlar ile bir araya gelinebilir!
Arifler tüm din ve mezheplere karşı eşit mesafede dururlar ve asla aralarında ayırım yapmazlar! Örneğin Hristiyan bir arif, Şii, Sünni, Yahudi, Hindu, Mecusi vs. arasında bir ayırım yaratmıyor! Şii arifler de İbn Arabi gibi Sünni ariflere ihtiram gösteriyor! Sünni arifler de Şii ve diğer din mensuplarına karşı öyle davranıyor! Bu şekilde arifler, asla birbirleri arasında farklılık yaratmazlar! Çünkü onların yaptıkları şey, ilahi işlerdendir, ilahi işler ise birleştiricidir!
Fakat “itikat” ayrıştırıcıdır! Çükü itikat beşerî neticedir! Örneğin İslam’ın ilk sadrındaki insanlar Allah’ın “kahhar/yenen/alt eden”, “Cebbar/zorba”, “müntakim/intikamcı” vs. olduğunu tasavvur ediyorlardı! Onların nezdinde Allah ile ilgili korkunç bir suret oluşmuştu! Çünkü onların toplumsal kültür ve ihtiyaçları korku üzere kuruluydu! Fakat şimdiki toplumsal kültürümüz demokrat kültürü olduğu için, Allah’a bakışımız da değişmiştir!
Müslümanlar Allah’ın tek olduğunu, Zerdüştler “hayrın Allah’ı” ve “şerrin Allah’ı” olmak üzere iki olduğunu, Hristiyanlar ise “Baba”, “oğul” ve “kutsal ruh” olmak üzere üç, aynı zamanda da bu üçün tek İlah olduğunu söylerler!
Şii ve Sünniler arasında da Allah algısıyla ilgili farklılıklar mevcuttur! Örneğin Şiiler Allah’ın sıfatlarının zatının aynısı olduğuna inanırlarken, Sünniler sıfatların zattan gayri olduğuna iman ederler!
Eşari, Mutezile, Maturidiye, İmamiye, Harici, Murcie, Kaderiye vs. gibi birçok ekoller ortaya çıkmıştır! Buralardan bakıldığında itikadi konuların beşerî hasılalar olduğunu söylemek mümkündür! Yani itikatlar, insan ve insanın kültürüyle irtibatlı şeylerdir! Dolayısıyla da itikatlara fazla vurgu yapamayız! Çünkü dediğimiz gibi itikatlar, beşerî mahsullerdirler! Bu da ihtilafların ana kaynağıdır! Sünni-Şii arasındaki ihtilaflar da itikat kaynaklıdır! Şayet biz insanlar itikatlarda ısrar etmez ve “iman” a dönüş yapar isek, tüm insanlık olarak kurtuluşa ermiş bulunuruz!
Daha açıkçası, şayet bir insan Allah’ı seviyorsa, Allah’ı sevmek, tüm insanların hayrını istemektir! O taktirde tüm insanları seven birinin, diğer insanları ötekileştirmesi, terörize etmesi ve hak hukukuna tecavüzde bulunması mümkün olamaz! Şayet “benim Allah’a imanım vardır” diyen birisinin kalbinde Allah sevgisi olmaz ise, tabiatıyla böyle bir insan Vehhabi ve terörist olacaktır!
Bilindiği üzere Müslümanlar içerisinde Tevhide en fazla vurgu yapanlar, kalbinde Allah sevgisi bulunmayan dindar Vehhabilerdir. Müslümanlar içerisinde en şiddetli cinayetleri işleyen ve terörist yetiştirenler de yine bu Vehhabilerdir! Taliban, el- Kaide, İşit, Boko Haram vs. gibi en zalim ve acımasız terörist gruplar, bunların eseridir! Tabi ki kimileri de itidallidir!
İşte, itikat ile iman arasındaki farklılıklardan birisi de bu söylediklerimizdir!
İkinci fark da şudur: “İman”, “vücudi/varlık” halidir, “itikat” ise, “bilmek halidir”! İnsandan istenen ise “vücudi haldir”.
Sevgi, Allah’a tevekkül etmek ve işleri Allah’a bırakmak gibi şeyler, vücudi hallerdir ve insanın bu hallere ihtiyacı vardır ve iman da bunlardır!
“İtikat” ise bir takım zihnî bilgilerden ibarettir! Zihnî bilgilerin de aklî delillere dayanması gerekir! “İtikat Usul kitaplarına” baktığımızda, “itikatların aklî deliller ile elde edilmesi gerekir” diye bir tabiri görmekteyiz. Burada şöyle bir soru ile karşılaşılır:
- “İnsanların akılları farklı derecelerde olduğuna göre, itikatları da o akıllardan farklı bir şekilde ortaya çıkmaz mı?”
Dünyadaki önemli düşünürler (filozoflar) şöyle demişlerdir:
- “Akli deliller ile Allah’ın varlığını ispat etmek mümkün değildir!”
Ünlü filozof Kant şöyle der:
- “Allah’ın varlığına dair getirilen aklî delillerin aynısı, O’nun yokluğuna dair de getirilebilir! Böylece bunun sonu da gelmez!”
Batıdaki lahutî (dindar) düşünürler de şöyle der:
- “İtikat ile ilgili delillerin, aklî deliller olmasına gerek yoktur! Yalnızca “makul” deliller olması yeterlidir!”
“Akli delil” ile “makul delil” in farkı şudur; “makulluk” delil getirmenize ihtiyaç duymaz! Yalnızca söylenilen o sözün ve öne sürülen o iddianın, aklın kesin olarak kabul ettiği kıstaslara ters düşmemesine dikkat etmek gerekir!
Örneğin birisi; ben Allah’ın varlığına itikat ediyorum da fakat elimde delilim yoktur derse, ona, “evet, senin bu sözün ve öne sürdüğün bu görüşün makuldür, çünkü evrendeki tüm işler illet ve malul (sebep-sonuç) üzerine kurulmuştur! Evren, insan, hayvan ve her şeyin ortaya çıkmasında mutlaka bir illet/sebep söz konusudur!” demelisinizdir. Burada bu adamın bu sözüne karşı, aklî itirazlar önemli değildir! Önemli olan, onun o itikadının “makul” oluşudur (aklî kıstaslara ters düşmemesidir!)
Fakat biz Müslümanlar 1400 yıl öncesinden değil, 2400 yıl önceden ortaya atılan Aristo’nun düşünceleri üzerinden dine bakıyoruz! Yani dinî işlerin de ilmî işler gibi olduğunu düşünüyoruz! Nasıl ki yer yüzünün yuvarlak veya ağacın yeşil olduğunu söyleyip, ilmî deliller ile de bunu ispata çalışıyor isek, aynı şekilde “Allah birdir” dediğimizde O’na dair de ilmî deliller getiriyoruz!
Kısacası Müslümanlar, itikatların da aynen ilmî konular gibi dış konular olduklarını zannediyorlar! Şayet Allah’ın da bir ağaç ve yer küresi gibi dış konu ve ilmi ilgilendiren bir mesele olduğunu söyler isek, o taktirde hak “tektir” düşüncesi bütünüyle hatadır! Çünkü yer küresi ister yuvarlak ister düz ve ister dörtgen olsun, neticede üç tane değildir! Gerçekte tek bir yer küresi mevcuttur! Fakat itikat zatî bir şeydir, ilmî konular gibi dışsal varlık değildir!
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum