ÇANAKKALE RUHU VE MUSTAFA KEMAL
18 Mart 2026, Çarşamba 17:55Mustafa Kemal hakkında Rus Genelkurmayının görüşü şudur: “Cesur, muktedir, azimkâr ve azami derecede müstakil fikir sahibi olup, herkes tarafından itibar görmektedir. Çanakkale’de iki defa durumu kurtarmıştır.”
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki dehasına yakından tanık olan Urfalı askerlerden sadece Kısaslı Bakır Erdem Urfa Beykapı Kulesi’nin sahibi Mahmutoğlu, Ali Şelli, Mehmet oğlu Osman, Şeyh Mustafa, Yağo oğlu Ali, Ahmet oğlu Çavuş vd…
Mustafa Kemal Atatürk ile hatırası olan bu yurttaşlardan Kısaslı Hoca Bakır (Bakır Erdem) bir anısında:
“Kurtuluş Savaşı gazilerinden olan Hoca Bakır’ın hatıraları Kısas’ta hala dillerdedir. Aşağıdaki ifade Hoca Bakır’ın kendi ağzından aktardığı hatıralarından sadece birisidir.
‘Urfa’nın Birecik kazasından taburumuz yürüdü. 21. günde Afyonkarahisar’a vardık. Ben Sıhhıye idim. Savaşın en şiddetli zamanıydı. Atatürk bir konuşma yaptı. Aynen şunları söylüyordu: “Evlatlarım sıkışık durumdayız. Durup dinlenecek zaman yok” dedi. Ve toplu hücum emrini verdi.
“Ya İstiklâl ya ölüm” Atatürk tahminen 300 metre ileride yürüyordu. Mevzilendikten sonra başımızdan vızır vızır kurşunlar geçiyordu. Biz mevzideyken o ayaktaydı. Öyle bir an geldi ki, ben mevzideyken Atatürk topuklarımın üzerine çıktı.
“Evladım topuklarını yatır sonra kurşun değer” dedi. Ben o zaman kafamı çevirip Atatürk’ün yüzüne baktım. Heyecanlandım ve irkildim. Paşam siz ayaktasınız size mermi değmiyor da yattığım yerde bana mı değecek diyecek oldum, fakat cesaret edemedim.
Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Derken bir asker vuruldu. Atatürk sıhhiyeler diye bağırdı. Mevziden kalkarak yaralı askerin yanına ulaştım. Atatürk vurulan askeri kucağına almış bizi bekliyordu. Yaralıyı hemen oradan aldık ve sedye ile ilk yardıma götürdük. Böylece o büyük insanı yakinen görme şerefine nail oldum” (1) der.
Urfa’nın işgalinde ise İngilizler Beykapısı’ndaki Mahmutoğlu Kulesi’ni stratejik ve güvenli bularak burasını karargâh yapmak ister. Ancak Mahmutoğlu “beğ” lerin kapısının asaletini vurgularcasına burasını İngilizlere vermez. Çünkü, Mahmutoğlu) Atatürk’ün askeridir: “En son olarak Çanakkale savaşlarında Atatürk’ün birliklerinde er olarak savaşmış, cepheden cepheye dolaşmış savaşlarda bulunmuştur.
Şanlıurfa’nın işgali sırasında dağılan Osmanlı ordusundan, Şanlıurfalı erler dönmeye başlamışlardı. Ali Şelli de bunlardan biriydi.
Çanakkale’de Atatürk’ün birliğinde bulunan Ali Şelli, Mustafa Kemal Atatürk’ü orada yakından tanımıştı. Şanlıurfa’ya gelince Erzurum ve Sivas Kurultaylarının yapıldığını duyunca Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yurdu kurtaracağına inanıyordu” (2)
Mehmet oğlu Osman ve Şeyh Mustafa’nın anlattıklarına göre; “Mustafa Kemal Atatürk de onlarla birlikte savaşmış.
Anafartalar Cephesi’nde savaşın ne denli ateşli geçtiği Atatürk’ün de hatıralarında kayıtlıdır.” Gece demeden, gündüz demeden savaşın devam ettiği günlerde Atatürk de siperlere gelip askerlerle beraber savaşmış.
Her iki askerin de hatırladıkları en önemli unsur Atatürk’ün dizlerine çıkan çizmelerini giyip asker arasında bulunup savaşması imiş. Bir er gibi, en ön safta çekinmeden savaşan Mustafa Kemal, geçen yıllara rağmen askerlerin aklından gitmeyecek ve sürekli anlatılacaktır.”
Yağo Oğlu Ali; “Cephedeydik, gökten yağmur yağar gibi mermi yağıyordu. Top mermileri her bir tarafımıza düşüyordu. Etraf toz dumandı. Dumanlar içinde Mustafa Kemal, aslanlarım vurun, korkmayın, diye teşvik ediyordu. O anlar ve kır atıyla Mustafa Kemal aklımdan çıkmıyor.”
Ahmet Hamdi Çavuş; “Büyük yoksulluklar içinde savaştık. Atatürk yüzbaşı iken birlikleri kontrol ediyordu. Gözü pek bir insandı. Çanakkale savaşında sürünmekten dizlerimiz kan irin bağlamıştı. Elbiselerimizin dizi paramparça olhuştu.” (3)
Bu önsezi ve güvene dayanan inançta “yurttaşlık” var, ayrımcılık yoktu, Atatürk böyle bir düşünceye sahip olduğu için Urfa Ermenilerinden halk hekimi Ohannes (Vanes), onun Sıhhiye Çavuşu idi.
“İstanbul’da yaşayan Vanes’in kızlarından Siranuş Özceyhan, babasının Çanakkale Savaşı’nda Sıhhıye Onbaşısı olarak Atatürk’le birlikte olduğunu söyledi.” (4)
İşte böylesi bir birleştirici ruha sahip Mustafa Kemal Atatürk hakkında elbette ki herkes bildiğini söyleyecektir. Ancak, söylemek yetmez, Atatürk’ü anlayabilmek için aşağıdaki meçhul asker gibi düşünmek gerekir.
“Birkaç hafta sonra Anafartalar Cephesi’nde olacağız. Atatürk’ü yakından göreceğim için mutluyum. Bir Osmanlı paşası olarak onu yakından görmek heyecan verici bir şey… Askerlerine nasıl davrandığını, askerlerin ona nasıl baktıklarını merak ediyorum. “Size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum’ derken yüreği neler hissediyordu acaba?
Mehmetçiği ölüme göndermek bu kadar kolay mıydı? Ama şunu da düşünmeden edemiyorum. Acaba o gün bu emri vermeseydi ne olurdu. Biz bugün yaşıyor olabilir miydik?” (5)
“57. Alay, tümen komutanları başlarında olduğu halde hızla yürüyüşe geçti… Mustafa Kemal olayı, aylar sonra gazeteci Ruşen Eşrefe şöyle anlatacaktı:
“Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e götürecek belli bir yol olmadığından başka, Kocaçimen’e varmak için geçmek zorunda olduğumuz alan da pek çok fundalık, geçilmesi güç kayalıklı derelerle dolu idi.” Zorlukla ve 1,5 saatlik yürüyüş sonunda Kocaçimen’e varılır.
“Şimdi Kocaçimen Tepesi’ni gözünüzün önüne getirin: Kocaçimen, yarımadanın en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu ölü açı içinde kaldığından buradan görülmüyor. Bu nedenle, orada denizdeki gemilerden ve zırhlılardan başka bir şey göremedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz uzaklarda olduğunu anladım”
Mustafa Kemal, Alay komutanına, birliğe 10 dakikalık bir dinlenme vermesini emreder, kendisi atını az ilerdeki Conkbayırı’na sürer, buradan plajı görebilecektir. Fakat sarp arazi atların geçişini engeller. Atından inerek yaya yürümeğe başlar; yanında yaveri, emir subayı, tümenin başhekimi ve topçu tabur komutanı vardır.
Mustafa Kemal şöyle devam eder:
“Conkbayırı’na vardık. Şimdi burada karşılaştığımız sahne, en ilginç bir sahnedir ve olayın en önemli ânı, bence budur.
Bu sırada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden, kıyının gözetleme ve emniyeti ile görevlendirilmiş olarak orada bulunan bir kısım erlerin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size bu konuşmayı aynen okuyacağım:
Kendim erlerin önüne çıkarak:
-Ne kaçıyorsunuz? Dedim
-Efendim, düşman, dediler.
-Nerede?
-İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Gerçekten düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, rahat rahat ileriye doğru yürüyordu.
Şimdi durumu düşünün, ben kuvvetlerimi bırakmışım, erler 10 dakika dinlensinler diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki, düşman bana benim askerlerimden daha yakın ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir duruma düşecekti.
O zaman, artık bunu biliyorum, bir mantık muhakemesi midir, yoksa içgüdü ile midir, bilmiyorum. Kaçan erlere:
-Düşmandan kaçılmaz, dedim.
-Cephanemiz kalmadı, dediler.
-Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.
Ve bağırarak onlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan Alay ile topçu bataryasının yetişebilen erlerinin Marş! Marş! İle benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayımı geriye gönderdim.
Bu erler süngü takıp yere yatınca, düşman erleri de yere yattı.
Kazandığımız an, bu andır.” (6)
“Bu ruhu” Mustafa Kemal Atatürk; “Çanakkale zaferi Türk askerindeki ruh kudretini gösteren şayân-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olunuz ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek rûhtur.” (7) der.
İşte Mustafa Kemal’in söylediği; “artık bunu biliyorum, bir mantık muhakemesi midir, yoksa içgüdü ile midir, bilmiyorum” dediği bu ruhu askerlere de aşılayarak hücuma geçirir, anlayana aşk olsun.
Çanakkale’ye “Bir gün Türkler bu geçidi tuttular, dünyayı buradan öte aşmağa bırakmadılar.” gibi ölmez bir mana kazandırmak ne yüce himmettir!” (8)
Biz yazdık, onlar yaşadılar. Mustafa Kemal’in askerleriydi, onlar tarihe sığmadılar.
Ruhları Şad Olsun.
*****
1- Halil Atılgan-Mehmet Acet, “Harran’da Bir Türkmen Köyü Kısas”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları: 2713 Ankara, 2001, s.113.
2- Selim Ak, “Şanlı Urfa”, Bayrak Yayımcılık-Matbaacılık Koll. Şti., İstanbul, 1988, s.209-214
3- Ali Sözer, “Şanlıurfa’nın Çanakkale Kahramanları”, Yarımada Yayınları, İstanbul, 2007, s.51-54-59
4- Mehmet Faraç, “Son Gâvur”, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2004, s.63
5- Mahmut Öztürk, “Çanakkale Yeniden Diriliş”, Elif Matbaası, Şanlıurfa, 2012, s.52); Zehra’nin Günlüğü.
6- İbrahim Artuç, “1915 Çanakkale Savaşı”,Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2016, s.174-175-176; * Aspinall Oglander, “Çanakkale’ye Tarsus’tan Bakmak”, Skylife Sayı: ISSUE 344, İstanbul, 2012, s.34
7- Sadri Karakoyunlu, “Türk Askeri İçin Savaş Şiirlerinden Seçmeler 1915-1918”, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1991, s.VII
8- Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal ile Mülâkat”, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları:3397, Ankara, 2001, s.9-10-11- Çanakkale’yi geçilmez kılan bu himmet; “Bir Türk dünyaya bedeldir.” Deyişinin kaynağını oluşturmuştur. * Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s.184-185-57-58; * Selâhaddin Çiller, “Atatürk İçin Diyorlar ki”, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1978, s.112; Süleyman Nazif, “Atatürk ’ün Nükteleri-Fıkraları-Hâtıraları”,1963, s.14; * Günümüzde de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan “Hürmüz Boğazı’nı tutuyor. İslam âlemi de bu manzarayı seyrediyor.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum