TÜRK MACAR DOSTLUĞU ve GÜL BABA
11 Ocak 2026, Pazar 17:41
Kitaplarda okuduğum Türk–Macar dostluğunu, 2015 yılının Ağustos ayında gerçekleştirdiğim Budapeşte seyahatinde iliklerime kadar hissetme imkânı bulmuştum. Özellikle Budapeşte’deki Kahramanlar Meydanı’nda Arpad heykeli ve şehrin pek çok noktasında sıkça karşıma çıkan ortak tarihî semboller, bilhassa Attila figürü, bu kadim bağın yalnızca metinlerde değil, yaşayan bir hafıza olarak varlığını sürdürdüğünü hissettirmişti.
Macar Halkı ile olan ilişkimiz Osmanlı’dan ibaret değildir.
Türkler ve Macarlar, tarih sahnesine Orta Asya bozkır kültürü içinde çıkmış iki kadim halktır. Macarlar (Magyarlar), Ural–Altay dünyasına yakın bir kökten gelir. Atlı-göçebe yaşam, okçuluk, oba düzeni, töre anlayışı gibi unsurlar her iki halkın ortak hafızada vardır.
Bu yüzden Macar tarih yazımında Türkler “yabancı” değil, çoğu zaman akraba halk olarak anılır.
Macaristan’da bugün bile Turan fikri ve Hun–Türk bağlantısı akademik ve kültürel düzeyde ciddiyetle ele alınır.
16–17. yüzyılda Osmanlı, Macar topraklarında uzun süre varlık gösterdi.
Ama ilginçtir ki Macar tarih anlatısında Osmanlı dönemi, Batı’daki “karanlık işgal” söylemi kadar sert değildir. Osmanlı, Macar soylularının dinine karışmamış, kiliseleri kapatmamış, yerel düzeni yıkmamıştır. Bu yüzden Osmanlı, Habsburg baskısına karşı zaman zaman denge unsuru olarak bile görülmüştür.
Zigetvar bile Türk ve Macar tarihine iki düşmanın savaşı olarak değil onurlu bir mücadele olarak geçmiştir.
Zigetvar son derece sert ama onurlu bir kuşatmanın merkezidir.
Bu kuşatma Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferidir. Kanuni, Zigetvar önlerinde vefat eder ama bu ölüm orduya açıklanmaz. Kuşatma tamamlanana kadar sır saklanır.
Zigetvar’ın kahramanı Nikola Zrinski (Zrínyi Miklós) teslim olmayı reddeder. Şehri son ana kadar savunur. En sonunda, askerleriyle birlikte kaleden çıkıp hücum eder ve şehit düşer. Osmanlı kaynakları Zrinski’den:“Cesur” ,“Şerefli komutan” olarak bahseder. İki devlet tarih sahnesinde mücadele içinde olduysa da hiçbir zaman bu düşmanlık ve aşağılama içermemiştir.
Nitekim 1848 Macar İsyanı bastırıldığında Macar özgürlük savaşçılarının bir kısmı Osmanlı’ya sığındı ve Osmanlı, Avrupa baskısına rağmen onları iade etmedi.
Bu, Macar kolektif hafızasında unutulmayan bir konudur ve Macar tarih kitaplarına Osmanlı “Zor zamanımızda kapısını kapatmayan devlet.” olarak geçmiştir.
Budapeşte’deki Gül Baba Türbesi, Türk–Macar dostluğunun kalbidir.
Gül Baba bir Bektaşi dervişidir ve sadece Müslümanlar için değil, Macarlar için de saygı duyulan bir gönül eridir.
Türbe bugün Macar devleti tarafından korunur ve Türk–Macar dostluk törenlerine ev sahipliği yapar
Bir Hristiyan ülkede, bir Müslüman dervişin ulusal kültürel miras kabul edilmesi çok nadir karşılanacak bir durumdur. Bunun üzerinde durmak gerekir.
Gül Baba, 16. yüzyılda yaşamış, Bektaşi tarikatına mensup bir derviştir. Osmanlı ordusuyla birlikte Rumeli topraklarına gelmiş olsa da o, kılıç taşıyan bir asker değil; gönül taşıyan bir erendir. Asıl adı kesin olarak bilinmez; “Gül Baba” bir lakaptır ve bu lakap, Bektaşi geleneğinde son derece derin bir anlam taşır.
Tasavvufî dilde gül, güzel Muhammed’in remzidir. İlâhî güzelliği, rahmeti ve dikenli dünya içinde açan hakikati simgeler. Bu nedenle Gül Baba adı, “muhabbeti taşıyan, sevgiyi yayan baba” anlamına gelir. Rivayetlere göre yanında sürekli gül taşır, bulunduğu yerlere gül eker, sertliğe karşı yumuşaklıkla yürür. Onun yolu, fetihten çok yerleşmenin; zorlamaktan çok sevdirmenin yoludur.
Gül Baba, Budin’in (bugünkü Budapeşte) Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra bu şehirde yaşamıştır. Burada ne vaaz kürsüleri kurmuş ne de insanları dönüştürmeye çalışmıştır. Bektaşi yolunun geleneği gereği, şeriat baskısıyla değil; sohbetle, hizmetle ve edep ile var olmuştur. Halkla kurduğu ilişki sözden çok hâl diliyledir. Bu nedenle Macar halkının hafızasında Gül Baba, korkulan bir figür değil; bilge, sakin, şifa dağıtan bir derviş olarak yer etmiştir.
Onu özel ve kalıcı kılan en önemli husus, Osmanlı çekildikten sonra bile adının ve hatırasının silinmemiş olmasıdır. Hristiyan bir coğrafyada, bir Müslüman dervişin hatırasının korunması sıradan bir durum değildir. Bugün Budapeşte’de bulunan Gül Baba Türbesi, Macar devleti tarafından korunan bir kültürel miras alanıdır. Bu türbe yalnızca Müslümanlar tarafından değil, Macar Hristiyanlar tarafından da ziyaret edilir. Bu durum, Gül Baba’nın bir inanç temsilcisinden çok, evrensel bir gönül insanı olarak algılandığını gösterir.
Gül Baba’yı bir “manevî köprü” yapan da tam olarak budur. O, İslam’ı korku ve güç diliyle değil, merhamet ve muhabbet diliyle temsil etmiştir. Doğu’nun hikmetini Batı’nın kalbine çatışmadan, zorlamadan taşımıştır. Kimliğini inkâr etmeden, karşısındakini ezmeden var olmanın mümkün olduğunu yaşayarak göstermiştir.
Türbesinin mimarisi bile bu dili sürdürür. Sekizgen plan, tasavvufta kemali ve dengeyi simgeler. Türbenin tepede yer alması bir hâkimiyet iddiası değil, sessiz bir nezareti çağrıştırır. Orası tapılan bir mekân değil; hatırlatan, sakinleştiren, insanı içe döndüren bir duraktır. Oraya giden birçok insan, burada bir iktidarın değil, bir duanın izini hisseder.
Zigetvar hattı düşünüldüğünde bu sembol daha da berraklaşır. Kanuni Sultan Süleyman zahirî kudreti, Zrinski teslim olmayan onuru temsil ederken; Gül Baba kalbin dilini temsil eder. Kılıçla alınan yerler zamanla geri verilebilir; fakat gönülle tutulan yerler kalır. Osmanlı Avrupa’dan çekilmiştir ama Gül Baba kalmıştır.
Bugün Gül Baba’nın hâlâ anılıyor olmasının sebebi, çağımızın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi temsil etmesidir: Kimliğini koruyarak birlikte yaşama ahlakı. O, “ben buradayım” diyenlerden değil; “gel, otur” diyenlerdendir. Köprüler çoğu zaman fark edilmez; ta ki yıkıldıklarında yoklukları hissedilene kadar. Gül Baba hâlâ ayaktadır, çünkü gönülle kurulan köprüler yıkılmaz.
Ortak köklerden beslenen ve geçmişte inşa edilen bu manevi köprüler, bugün de Macaristan ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki sessiz fakat derin dostluğun asıl mimarıdır. Nitekim günümüzde iki ülke, uluslararası alanda sık sık birbirini destekleyen, karşılıklı güvene dayalı bir ilişki sürdürmektedir. Macaristan’ın Türk Devletleri Teşkilatı’nda gözlemci üye olarak yer alması, bu tarihsel yakınlığın modern bir yansımasıdır. Kültürel etkinlikler, akademik iş birlikleri ve Turan Kurultayları ise bu bağın yalnızca siyasette değil, kültür ve hafıza düzleminde de canlı tutulduğunu göstermektedir. Ancak bütün bunların ötesinde, asıl belirleyici olan daha derin bir algıdır: Macarlar, Türkleri Batı’nın ötekisi olarak değil; Doğu’dan gelen, ortak hafızaya sahip bir akraba olarak görmektedir.
Bu yazıyı tamamlarken, yolu açan ortak atamız Attila’ya ve gönülleri birbirine bağlayan Gül Baba’ya bir selam vermek gerekir. Biri bozkırdan Avrupa’ya uzanan kader yürüyüşünün sesi, diğeri o yürüyüşün ardında kalan topraklara muhabbet eken bir gönül eridir. Attila’nın hatırası ile Gül Baba’nın gülü, aynı hakikatte buluşur: Güç, edep ile taşındığında anlam kazanır; inanç, sevgiyle temsil edildiğinde köprü olur. Bugün Türk–Macar dostluğunu ayakta tutan da fetihlerin gürültüsü değil, bu sessiz ama kalıcı mirastır.
Aşk olsun…



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum