ALLAH’A İMAN HAKİKATİ NEDİR? -2
15 Mayıs 2026, Cuma 09:47Müslüman alimler 1400 yıldan bu tarafa inancın zati bir şey olduğundan gafil olmuş ve Yunan felsefesi tercüme edildiğinde Aristo’nun “hak gerçekle mutabık olan şeydir!” sözünün etkisinde kalmışlardır! Zannetmişlerdir ki tevhit (Allah) ve nübüvvet (peygamberlik) de haricî varlıklardır ve bunlar da harici gerçeklerle mutabık olmalıdır! Bunlar da aynen bir ağaç vs. gibi harici varlığı bulunan şeylerdir! Şayet insanlar aklî veri ve delilleri ile Allah hakikatini tutturabilirlerse, O’nu ispat etmiş ve haklı çıkmış olurlar, tutturamadıkları taktirde de batıl olduklarını ve yenildiklerini kabul etmek zorundadırlar! Oysaki Aristo’nun bu kıyası, fiziksel varlıklar için geçerli bir kıyastır! Aristo bu sözü, tabiattaki olaylar için söylemiştir!
Sosyologlar tarafından ilmî olarak inanç meselesinin insanın kültürü, zihin yapısı, çevresi, eğitimi, aile ve toplumsal yapısı, çocukluğu, soyu, duygusu, geçirdiği süreçleri vb. şeyler ile ilgili olduğu ispat edilmiştir! İnsanlar bu esaslardan da nemalanan itikatlarını “din” diye zannetmişlerdir! Oysaki din, “itikat” da değildir! Örneğin bir insan Şii bir ortamda büyürse Şii, Sünni, Hristiyan, Budist, Zerdüşt vs. bir ortamda büyürse onlardan olur. Dolayısıyla din ve iman, aklî delillere de dayanmazlar!
İnsanlarda hem nazari ve hem de ameli akıl vardır! Teröristlerin din adına yaptıkları (yani ameli akılları) bütünüyle dinin zıddınadır! Her ne kadar o terörist muvahhit, ehl-i namaz, hafız-ı Kuran, oruç tutan, geceleri teheccüt namazı kılan vs. olsa da onun işlediği cinayetler, amelen dinin zıddınadır! Çünkü onun yaptığı ve ameli aklı ile işlediği şeyler, dinin ona verdiği nazarî akıl ile ters düşmektedir!
Buraya kadar söylediklerimiz, itikat ile ilgili konulardır!
“İman” Meselesine Gelince:
- “Iman’ın, insanoğlunun Allah’a olan ihtiyacı olduğunu söylemiştik! Yani biz insanların gayb ile irtibat kurmaya ihtiyacımız vardır! Bizler için bu ihtiyaçlar, belki de Allah’tan daha önemli olabilirler! O da Allah’ın sevgisi ve O’na iman etmek ihtiyacıdır! Zira insanın kalbinde Allah’a karşı sevgi olmazsa, Allah’ı kabullenmek tek başına bir işe yaramaz!
Diyoruz ki Allah vardır, dinozoru yaratmıştır, evreni ve ondakileri yoktan var etmiştir! Peki bunun insana ne faydası vardır? Dolayısıyla biz, bizi seven ve bizim de kendisini sevdiğimiz bir Allah’tan bahsetmemiz lazım! Allah’ın bizi yaratması bir şey değildir, çünkü biz Ona bizi yarat demedik ki!
Demek ki Allah’ın ilahlığı, O’nun yaratıcılığı değildir! Peygamberler de insanlara Allah’ın yaratıcılığını duyurmak için gelmediler! Onun Rabbaniyetini (eğiticiliğini) bildirmek ve Onun Rablığı/eğiticiliği doğrultusunda insanları eğitmek için gelmişlerdir!
Nebiler bizlere günde beş kez “Hamd/övgü, alemlerin eğiticisine hastır!” sözünü söyletiyorlar. Yani bizlere gerçekte şunu diyorlar: “Allah ile irtibat kurun, O’na yönelin, Onunla birlikte olun, O’nu sevin, O da sizi sevsin, O’nun yolunun ihya edilmesine yardımcı olun, O da sizin insanlığınızın kemale ermesinde size yardımcı olsun!”
Kısaca söylemek gerekirse, nebiler böyle bir Allah’ı tanıtmışlardır ve insanlardan böyle bir Allah’a iman etmelerini istemişlerdir, yaratıcı olan Allah’ı değil!
Hatta Allah ezeli olup yaratıcı olmasa da olur! Bizim için Allah’ın yaratıcılığı değil, eğiticiliği önemlidir!
İtikat ile imanın üçüncü farkı da şudur:
- “İtikat, aklî deliller ile ispat edilmektedir, aklî deliller ise oynaktır! Oysaki iman, kesin olan deliller ile ispat edilmektedir! O da şudur:
- “İnsanın Allah’a ihtiyacı vardır! Diğer bir tabirle; insan “ihtiyaç” a açtır! Yani birisi “ben açım” dediği zaman, kimse kalkıp da ona “senin aç olduğuna dair delilin nedir?” dediği taktirde, ona “Benim delilim yoktur! Yalnızca açlığımı hissediyorum o kadar!” der! Buna “huzurî ilim” derler! Fakat kelam alimleri, fakihler ve filozofların ilimleri, zihindeki “husulî ilim” dir! Müminlerdeki ilim ise “huzurî ilimdir”! Yani Allah, o müminin kalbinde hazırdır! Ve olması gereken de budur!
Sevgi de böyledir. Örneğin “ben seviyorum” dersin. Senden kimse “sevdiğine dair delilin nedir?” diye sormaz.
Kısacası felsefi ilimlerde “huzurî ilimler” yüzde yüz doğru olarak kabul edilir! Bundan dolayı da delil talep edilmez ve bu sebepledir ki Kuran’da Allah’ın varlığına dair delil göremezsiniz!
Kuran, Allah hakkında şöyle buyuruyor:
- “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe olur mu?” (İbrahim :10)
Bu ayet, ariflerin kalbindeki huzurî ilahî varlığı beyan ediyor! Oysaki dindarların kalbindeki Allah’a dair birçok şüpheler vardır! Bu ve bunun gibi ayetler, arifler ve Allah’ın huzurî varlığını kalbinde hissedenler için buyurulmuş ayetlerdir!
Yine şöyle buyuruluyor:
- “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir.” (Casiye: 13)
Yine:
- “Biz, gökten tertemiz su (yağmur) indirdik…” (Furkan: 48) diyor!
Söz konusu bu ayetler, Allah’ın varlığına değil, onun vermiş olduğu şeylere vurgu yapmak içindir! Yani bu ayetler ile insanların Allah ile irtibata geçmesi isteniyor! Nebiler de buna vurgu yapıyorlar. Aslında nebilerin getirmiş oldukları dinin ve kendilerinin günümüze kadar devam edebilmelerinin sebebi de insanların Allah ile irtibata geçmiş olmalarıdır!
İki- üç bin yıl önceden gelmiş olan nebilerin yol ve çizgileri hala dahi insanların arasında yaşarken, filozofların görüşleri büyük çoğunlukta silinip gitmiştir!
Diğer bir ifadeyle, filozofların teorileri yok olup giderken, nebilerin dinleri baki kalmıştır! Çünkü onların getirdikleri din, insanların ihtiyaçlarını kesin bir biçimde doyurmakta ve çözüme kavuşturmaktadır!
“Kemalat ve mükemmelliği talep etmeyen var mıdır?” diye sorulsa, her kesin ona ihtiyaç duyduğu söylenir! Peki kamalat Allah’tan başka bir şey midir?
Tabi ki değildir, yalnızca mükemmel varlık Allah’tır! Demek ki, “benim kemalata ihtiyacım vardır” diyen birisi, gerçekte “benim Allah’a ihtiyacım vardır” demek istiyor!
Ve yine Allah “mutlak hayırdır!” Acaba yer yüzünde “hayrı sevmeyen” biri bulunur mu? Hayrı seven de gerçekte Allah’ı sevmiş bulunur!
Dolayısıyla diyebiliriz ki, insanın şiddetle kemale ve hayra ihtiyacı vardır! İman da insanda kesin olan ruhî ve nefsî ihtiyaçlardan ibarettir! Demek oluyor ki iman, “ihtiyaçlar bütünüdür!” Diğer bir ifadeyle iman “harekettir!” Sürekli bir şekilde sahibini Allah’a doğru hareket ettirir! Bundan olsa gerek Kuran bizlere günde en az beş kez fatiha suresinde “İhdinas’- Sırate’l-Müstakim/ Bizleri doğru yola yönlendir” diye Allah’tan böyle bir talepte bulunmamızı söylüyor! Ayet: “Bizleri Allah’a kavuşmaya yönelt” demiyor, “yola yönelt” diyor! Çünkü yolun ve hareketin kendisi “iman” dır!
“İman”, mutlak doğru harekettir! Kemale taraf harekettir! Bilerek ya da bilmeyerek tüm insanlar, “kemale” doğru hareket halindedirler! “Ey insan! Rabbine varıncaya kadar sürekli didinip çaba göstereceksin ve sonunda O’na kavuşacaksın!” (İnşikak: 6)
Fakat kimi insanlar kemalin makam, mal, ilim, güç vs. de olduğunu zannediyor! Bazıları (müminler) de kemalin Allah’a kavuşmakta olduğunu tasavvur ediyor! Kısacası, ama doğru ama yanlış, her insan kemale kavuşacağı ve mükemmelliği yakalayacağı zannıyla bir tarafa doğru hareket ediyor! Hatta en zalim yöneticiler dahi, kâmil yöneticiliği elde etme zannıyla zulmediyorlar! Daha açık bir ifadeyle, her kes Allah’ı seviyordur, fakat cehaleti o sevgisini perdelemiştir! Şayet bir insan hakiki kemalin ne olduğunu anlayabilse, fani/geçici kemalin pişince koşmaz! Demek oluyor ki “iman”, insanın kendisi için kesin ihtiyaç gördüğü şeylerin peşince hareket etmesidir! “İtikat” ise, zayıf delillerden müteşekkil zihnî bilgilerdir! “İtikat”, hiçbir zaman kesin delilden (yani imandan) güçlü olamaz!
“İman” ile “itikat” ın Arasındaki Dördüncü Fark da Şudur
Şayet bizler “iman” ın hareket ve yol olduğunu kabul eder isek, o taktirde onun (imanın) değişme ve gelişme kabiliyetinin de olduğunu kabul etmemiz gerekir! Yani müminde değişme kabiliyeti bulunmalıdır!
“İtikat” ise don ve durağandır! Yani bizler ta başından günümüze dek itikat olarak Allah’ın bir olduğuna, nübüvvete, imamete, biz Şiilerin 12 imamı bulunduğuna, bunların masum oluşuna, Mehdi’nin varlığına, velayet-i fakih vs. gibi şeylere iman etmişizdir! İnandığımız bu şeylerin tümü de “itikat” tır! Ve bu itikatların tümüne de iman etmemiz istenmiştir!
Böylesine itikatlar, donduğumuzu ve değişmezliğimizi ifade eder! Çünkü küçük yaşlardan itibaren bizlere bu itikatların hak olduğunu ve bunlara inanıldığı taktirde cehennem ateşinden kurtulacağımız telkin edilmiştir! Şayet bu akidelerden sapar isek, cehennemde olacağımız söylenmiştir!
Ehl-i Sünnet de şöyle bir telkinde bulunuyor:
- “Şayet Ehl-i Beyt ’e taraf gider iseniz, müşrik olursunuz! Ve Cehennem de yanarsınız! Dolayısıyla “itikat” insanın beynini dondurur ve sabit fikirli eder! “İman” ise insanı harekete yönlendirir!
Örneğin ilim havzalarında, dini kurumlarda, el- Ezher’de, vb. yerlerde itikatlar ile ilgili sorular sormak yasaktır ve onlar kırmızı çizgilerdir! Necef ve Kum ilim havzasına gidip de oradakilere, “Kuran’ın Allah kelamı olduğunu kim söylemiştir?” diye bir soru sorduğunuzda, sizi hemen dışlar ve sapıklığınıza hükmederler! Dolayısıyla “itikat” soru sormayı yasaklarken, “iman” soru sormayı gerekli görür!
İşte “iman” ile “itikat” ın farklarından biri de budur! Yani şayet dindar bir topluluktan “imam Mehdi’nin var olduğunu kim söylemiştir, deliliniz nedir?” diye sorsanız, hiç birisi sizi ikna edici bir delil getirmez ve derhal size “küfre girme, sen sapıksın, böyle bir soru soramazsın, git inancını güçlendir, namaz kılıp oruç tutmakla itikadını sağlamlaştır” gibi sözler ile dışlamaya başlarlar!
Kısacası itikat ile ilgili hangi soruyu sorsan öyle derler! Çünkü itikatları kumdandır ve şifrelidir! Hafif bir dokunuş ile ya da birinin şifresini çözmenizle itikat binalarının çökmesinden korkuyorlar! Zira ellerinde güçlü delilleri yoktur! Şia ya da Sünni diye bir ismin kalmamasından çekiniyorlar! Çünkü bu iki isim üzerinden Krallıklarını kurmuş ve dünyayı sömürme mekanizmasını bu tefrikalaşma üzerinden yürütüyorlar!
Aslında din sistemi kesin ve sabit delilleri kabul etmez, çünkü kesin ve sabit olan delillerden çekinir! Fakat “iman” öyle değildir, “iman” soru ve sualler üzerine kuruludur! Çünkü “iman”, sorudan korkmaz, iman “hareket ve değişim” dir! Şayet insan değişimci değilse, mümin değildir demektir!
Bazıları yıllarca o eski ve sabit inancını terk edip yeni bir inanca veya ideolojiye geçiyor. Böyle birisi, o eski ve koflaşmış, durağan ve sabitleşmiş inancına bağlı kalandan daha fazla taktire şayandır! Çünkü bunda olan şey, aklî harekettir!
Din, aslında sabit esaslar üzerine kurulmamıştır! Sonradan onları sabitleştiren bizler olmuşuz! Kuran müminin sıfatını açıklarken şöyle buyuruyor:
- “O kullar ki, onlar sözü dikkatle dinlerler sonra onun en güzeline tabi olurlar!” (Zümer: 18)
Yani Kuran bize şunu diyor:
- “Sen önce Şia’yı, Sünni’yi, Liberali, Demokratı, Laiki, Sosyalisti, Komünisti, Hümanisti, Hindu vs. yi dinle, sonra da onların sözlerinin içerisinden en güzel olanını al ve ona uy!”
Bizden istenen budur! Mümin insan tüm düşünce ve görüşleri dinlemeli, doğru olanını alıp uygulamalı ve asla korkmamalıdır. Çünkü korku onu içinden çökertir! Ayrıca müminin rabbi, “alemlerin rabbidir!” Yani evrensel bir rabdir. Bundan dolayı mümin, o Rabbin emirlerini tüm dünyaya anlatacağı ve kabul ettireceği için zihin kapısını dünyanın tüm doğu, batı, güney ve kuzey topluluklarına açıp onları dinlemeli ve onların inanç ve düşüncelerini tanımalıdır! Çünkü ancak bu taktirde imanı güç kazanır! Ve bundan dolayıdır ki mümin soru sorulmayı, mübahaseden yana olmayı ve marifet sahibi bulunmayı sever ve tercih eder!
İnsanın marifeti arttıkça imanı da artar! Fakat dindar halk böyle değildir! Onların itikatlarından ne kadar soru sorulursa, o oranda da itikatları zayıflar! Çünkü bilgileri, yalnızca cami kürsülerinden yapılan telkinler üzere kurulan dindarlıktır! Kendi mektep ve mezheplerinin dışındaki mektep ve meşreplerden haberdar oldukça, görüşleri değişir!
Dolayısıyla bizler cesur ve güçlü olmalıyız! Büyüklerimiz ne derler ona bakmamalıyız! Bizler, delillerin peşince koşup, güçlü olanını almalıyız!
Beşinci Farkı da Şudur
İslam, Allah’a teslim olmaya davet eder. Yani İslam; “Allah’a teslim olmaktır!”
Buna karşın bizlerin fakih ve din büyüklerimiz de bizlerin şeriata teslim olmamızı bizden talep ederler ve şunu derler:
- “Sen Allah’a teslim olmak istiyor isen, gelip şeriata (fıkha) teslim olacaksın!”
İşte bu durum, büyük bir acıdır! Onlara deseniz ki: “Efendim! Benim kalbim Allah iledir ve ona teslim olmuştur!” Bunu sizden asla kabul etmezler!
“Allah’a teslim olmak”, insanın Allah’a iman ettiği ilk yıllarında hasıl olmuyor! Ancak, yıllarca insanın hak yolunda mücadele etmesi ve Allah’ı sevmesi sonucu hasıl oluyor!
Teslim konusu aşamalı olarak gerçekleşen bir şeydir! “Teslimiyet”, insanın ulaşabileceği en üst seviyedir!
İbrahim peygamberin birçok mücadelelerden sonra o noktaya ulaştığını görmekteyiz! O noktaya ulaştıktan sonra,
- “Ben Müslümanlardanım” (Enam: 163) diye seslendi!
Bizim insanlarımız ise, ilk aşamadan itibaren insanların teslim olmalarını talep ediyorlar! “Peki kime teslim olacağız?” diye sorulduğunda da “fakihe, şeriata ve Ehli Beyte” derler. “Ama Ehli- Beyit şu an mevcut değildir!” diye sorulduğunda, “evet! Ehli beyit mevcut değilse de şu anda onların naipleri mevcuttur” derler ve böylece de teslimiyeti, şahıslara ubudiyete/kulluğa dönüştürmüş olurlar! Şahıslara teslim olanın da Allah’a teslimiyeti söz konusu olamaz! İşte buna “itikatta teslimiyet” denir!
Oysaki “iman” ile teslimiyet, hareket sonucu tahakkuk bulan bir teslimiyettir! İman ile teslimiyet, sevgiden sonra teslim olmaktır! Yani Leyla ile Mecnun’un hadisesini gerçekleştirmektir!
İlk önce Mecnun Leyla’ya; “senin kulun, kölenim” demedi, sevgi ve aşkta belirli bir aşamaya geldikten sonra Leyla’ya dair teslimiyeti başladı!
Allah’a teslim olmak da öyledir ve yüce bir mertebedir! Önce sevgide bir mesafe kat edip, daha sonra teslimiyet derecesine ulaşmaktır!
Demek ki “iman” ile teslim olmak, sevgiden sonra başlar! Fakat dindarlardaki teslimiyet, şeriata teslimiyettir! Sevgi olsun olmasın, onlar için önemli olan şey, senin teslim olmandır!
Altıncı Farkı da Şudur
Mümin ve dindar olan her kes kurtuluş peşindedir! Fakat dindar Cehennem ’den ve ahiret azabından kurtuluşun peşinde iken, mümin, kalbindeki enaniyetin/egonun, nefsanî hakimiyetin ateşinden kurtulmak ister!
Arifler bu ayeti şöyle tefsir ederler:
- “Sizden o Cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır!” (Meryem: 71)
Yani ariflere göre her kes o ateşe girecektir! Diğer bir ifadeyle ariflerce her kes, yaşadığı zaman içerisinde o cehenneme (kalbindeki enaniyet cehennemine) yakalanacaktır! Bu, kesin ilahî hükümdür!
Ayette geçen “cehenneme girişi”, dindarlar “ahiret Cehennemi” olarak tefsir ederlerken, müminler bunu “kalpteki enaniyet/bencillik cehennemi” olarak tefsir eder ve bütün gayretleriyle bu enaniyet cehenneminden kurtulmak için mücadele verirler, bundan kurtuluşun da kemalata ulaşmak ile mümkün olabileceğini düşünürler! İşte iman ile itikadın arasındaki farklar, bu saydığımız altı şeylerdir!


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum