İstanbul
19 Mayıs, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

BİNGÖL SEMPOZYUMU KONUŞMAM

18 Mayıs 2026, Pazartesi 22:08

(İlk oturum dışındaki oturumlar, Online üzerinden gerçekleşen Bingöl üniversitesinin gerçekleştirdiği “Bingöl: Tarih, Kültür ve Medeniyet Sempozyumun” online ikinci oturumundaki konuşmam”)

 

Kıymetli konuklarhepiniz hoş gelmişsiniz. Hepinizi sevgi ve saygıylarımla selamlıyorum. “Bingöl: Tarih, Kültür ve Medeniyet Sempozyumunu” gerçekleştiren Bingöl Üniversitesi ve Bingöl Gazeteciler Cemiyetine çok teşekkür ederim.

Bildiri başlığım, “Karêr Tarihi, Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Cumhuriyet”çalışmasından da anlaşıldığı gibi benim konuşmam daha çok bu amaçlıdır.

Karêr/Hormek toplumun Bingöl Kiğı tarihindeki yeri, Tunceli'nin Nazımiye ilçesine bağlı Civarik-Sarıyayla köyünden 1786 yılında Kiğı'ya göç etmeleri ile başlar.

Karêr/Hormek toplumun soy kökeni 1071 yılında başkenti Erzurum’da kurulan Saltıklular Beyliğinden gelir. Geleneksel yazılı tarih kaynaklarında Saltuklular, 1232 tarihli Derviş Gewr şeceresinde Hürrem Began, 1597 tarihli ŞerfhanŞerafname kitabında Melkişiler olarak kaydedilen bu toplumun tarihi, 1534 tarihli Hormek Aşiret şecere isimleri ile karşılaştırılarak Hormek Aşiretin Saltuklularla soy bağlantısı tespit edilmiştir.

Toplumun Alevi kimliği ise, İslam'ın erken döneminde, Dört Kapı olarak tanımlanan, Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat Kapı öğretisi ve sistemi olan Velâyet yönetimin Hak tarafından Hz. Ali’ye vermesi meşruiyetinden gelmektedir. Bu meşruiyet, uzun bir tarihe sahip çok sayıda Alevi şecerelerin Hz. Ali ile olan soy bağlantısıyla ve Aleviliğin yazılı tarih kaynaklarında, Dört Kapı Kırk Makam öğretisiyle tespit edilmiştir.

Geleneksel yazılı kaynaklara göre,Saltuklular Beyliği 1071’de Büyük Selçuklular Devleti himayesinde kurulmuş. Anadolu Sultanı ikinci Rükneddin Süleyman Şah tarafından 1202 yılında bu beyliğe son verilmiştir. Ancak, Şeref Han Şerefname kitabı bu beyliğin devamını, Tunceli Çemişgezek Eyaletinde 32 kale 16 nahiye olmak üzere geniş bir coğrafyayı 1597 tarihine kadar yönettiğini belirtir.

 1473 ile 1503 yılları arasında,Çemişgezek’te üç kola ayrılan bu beyliğin bir kolu Şeyh Hasan ismi üzerinden anılıp Çemişgezek Eyaletini 1473 ile 1597 yılları arasındayönetmeye devam etmiş. Alhas adındaki kol Kahramanmaraş’a göç etmiş. Diğer kol ise Hormek adı altında, Tunceli Nazımiye ilçesi Melkişler köyüne yerleşmiş.1786 yılında Tunceli’de aşiretler arası çatışmalarda, bu kol bölgeden göç edip dağılmış.Bunlardan yaklaşık kırk aile ise Kığı Zeynel Mezrasına yerleşmiştir. Ancak o dönemde, Kığı yönetiminde olan Osmanlı yerel yönetimi bu ailelerin Zeynel mezrasında yerleşmesine izin vermediği için bu aileler diğer yıleski ismi Darebi olan Karêr Sütlüce Köyüne yerleşmişler.

Karêr coğrafyası, tarihsel olarak Kiğı’ya bağlı, dokuz köyden müteşekkil bir yerleşimken daha sora Adaklı içilesine bağlanmıştır.Karêr, kendi ismini, bölgeye hâkim olan yüksek bir dağda bulunan Karêr Baba adındaki Ziyaretten alır. Dolayısıyla, zamanla bu dokuz köye Karêr denilmişken, toplumuna da Karêrliler denilmiştir. Karêr coğrafyasında, Karêr Baba, Heser Baba ve farklı isimde çok sayıda eski yatır konumunda ziyaret yeri olması,Karêr’in Saltuklular döneminde yaylak olarak kullanıldığı düşünülmektedir.

Karêrlilerin eski yurdu Tunceli’den göç edip yerleştiği yeni yurtlarında,“karşılaştığı ilk büyük sınavı,” Kiğı’yı yöneten Osmanlı yerel ailesi Yazıcıoğulları ile olan gerilimli ilişkiler olur. 1786 yılından başlayarak 1800 yılların ortalarına kadar süren bu gerilim, yazılı kaynaklara göre, Yazıcıoğullarınsebepsiz yere insanların mallarına el koyma, insanları göçe zorlama ve bazı ağır cezalarla cezalandırma gibi keyfi uygulamaları karşısında Karêrlilerin buna direnişi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu çatışmalar birkaç ölümlü olayla sonuçlandığı için, ikinci. Mahmud’un fermanıyla Muş Beylerbeyi Emin Paşa komutasında bölgeden toplanan 4.000 kişilik bir kuvvetin Sütlüce köyünü bir ay kuşatmasıyla zirveye ulaşır. Köye giremeyeceğini anlayan Emin Paşaarabulucular yoluyla, daha fazlacan kaybını önlemekiçin Karêrlilerin köyü kısa süreliğine terk etmesi koşuluyla bir anlaşmaya varılır. Anlaşma gereği köy terk edilir. Ancak, Emin Paşa köye girer girmez, anlaşma dışına çıkarak köylülerin çoğu mallarını talan ettikten sonra kalan tüm yaşam varlıklarını yakıp tahrip ederek köyü yaşanmaz hale getirdikten sonra bölgeyi terk eder. Aradan geçen yıllar içinde bazı ailelerin Muş, Varto’ya göç etmesi koşuluyla Yazıcıoğulları ve Karêrliler arasında barış sağlanır.

Daha bu yaralar sarılmadan, 1891 yılında kurulan Hamidiye Alayları bölgede yeni bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Erzurum ve çevre illerden temel ihtiyaçları Karêr’e taşıyan köylülerin kervanları bu Alayların saldırılarına uğruyor ve talan ediliyordu. Benzer olaylardan biri, Mikail Ağanın komutasında Adaklı Cunan/Çevreli köyünde yol alan Karêr kervanına Hamidiye Alayından Sabri Bey ve birkaç adamı tarafından saldırılmış. Talan edilecek bir şey bulamayınca Mikail Ağanın silahını gasp etmek isteyince, Mikail Ağa “silah benim namusumdurvermeyeceğim” diyerek direnmiş.Sabri Bey,Mikail Ağanın canına kast edecek şekilde diretince, Sabri Beyi öldürmek zorunda kalmıştır.

Hamidiye Alaylarının Karêr üzerindeki baskısını daha da şiddetlendiren bu olay, ancak Karêrlerinuzun bir süre taviz vermesiyle ve sayısız hatırı sayılı kişilerin girişimden sonra barışçıl bir şekilde sona ermiştir. Benzer olayların her geçen gün yaygınlaştığı bu bölgede, kendilerini iktidar gücü ve bölge asayişini sağlama unsuru olarak görenler bölge toplumları için bir tehdit unsuru haline gelmiştir.

Dolayısıyla, Ulusal Kurtuluş Savaşı,bölge milletin varlığını ve bağımsızlığını tehdit edenOsmanlının yerel yönetimleri, Hamidiye Alayları ve buistikrarsız ortamı fırsat bilen Rus işgali gibi sorunların, uzun bir birikim ve dayanılmaz bir noktaya ulaşması sonucunda ortaya çıkan tarihsel bir harekettir.

Yaşanan tüm bu süreçte, Karêr toplumu bir yalnızlığa sürüklendiği gibi, toplum kendi içine kenetlenmesine neden olmuş ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmiştir. Rus işgalin bölgede yoğunlaştığı 1916 yılı Temmuz ayında kimi kaynağa göre üç yüz, kimi kaynağa göre beşyüz kişilik bir milis kuvveti oluşturarak Ruslara karşı savaşmıştır.

Türk Osmanlı askerin bölgeye gelmesiyle bu milis kuvvetleri düzenli orduya katılmış. Karêr dağlarında, Kiğı, Sancak, Karlıova, Sığı Boğazı ve Solhan Şeref Meydanlarında Türk askeriyle beraber Ruslar karşısında sıcak temasta,başarı sağlayan çatışmalarda Rusları topraklarından kovmayı başarmışlar.

 Böylece, bu savaşın başarısı ve ardından kurulan Cumhuriyet rejimine geçiş, yalnızca merkezi bir liderlik ve ordu hareketi değil, aynı zamanda Anadolu’nun dört bir yanında, yerel düzeyde yıllardır süren farklı birçok kesimin ortak mücadelelerin yarattığı hazırlığın bir sonucu olarak başarı kazanmıştır.

1786 yılından başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan yereldeki Karêrtoplumun mücadelesi bölgede tehdit oluşturan unsurlara karşı 1926 yıllarına kadar devam etmiş. Bu süreçte, Karêr toplumu, Osmanlı yerel yönetimine, Hamidiye Alayları’na, Rus işgaline ve bazı isyanlara karşı verdiği mücadeleler, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın yereldeki anlamını ve Cumhuriyet’in bu toplum için ifade ettiği “kurtuluş” ve “yeni başlangıç” değerini yaşayarak somutlaştırmıştır. Karêr örneği, ülkenin birçok bölgesinde benzer süreçlerin yaşandığını göstererek, ulusal başarının yerel direnişlerin birikimi ile inşa edildiğini anlamamıza olanak sağlar.

Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra,Karêrlilerin girişimiyle 1926 yılında Karêr Sütlüce köyünde açılan okul, Karêr toplumun medeniyet ve Cumhuriyetle erken tanışmasına yol açmış. Bu okulda ders gören çoğu kişi,öğrenimlerine devam ederekdoktor, öğretmen, encümen, milletvekili gibi görevleri üstlenmiştir.

Karêr/Hormek toplumun Hz. Ali ve AnadoluSaltuklularla olansoy kökeni, bu amaçla İslam ve Anadolu tarihindeki yeri, Kurtuluş Savaşında verdiği mücadele ve Cumhuriyet ile erken dönemde kurduğu medeniyet bağları, bu toplumun Alevi kimliğini İslam’ın, Anadolu’nun ve Türkiye Cumhuriyetin asli unsuru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ispatlayan örneklerden sadece biridir. Bu yapısına rağmen tarih boyunca Anadolu coğrafyasında Alevilere yapılan katliamlar, iftiralar sistematik olarak günümüze değin devam etmiştir.

Çağın ve toplumların ulaştığı bu modern ve medeniyette, halen Alevilere karşı oluşan bu önyargıların kırılmaması, Alevilerin ötekileşmesi, inançları yasal statüde yer almaması ve iftiralara maruz kalması,tarihten gelen kronikbir hastalığa ve çağınen büyük ayıbına dönüşmüştür. Osmanlı kayıtları başta olmak üzere, günümüzde çok sayıda okunmuş birçok kitapta, sosyal medyada ve bazı birebir konuşmalarda bu önyargılara, ötekileşmeye ve ağır iftiralara rastlamak mümkündür. Bu iftiralar birçok konuda yapılmakla birlikte, en ağır olanı ise toplumun inanç, namus ve şerefine yönelik olanlardır.

Zaman zaman kulağımıza kadar gelen esef verici ve hiçbir şekilde insanlığa sığmayan bu iftiraların inandırıcı olması için hatırı sayılır kişilerce akıllıca planlanmış, yayınlık kazanması için çok sayıda kişiye aşılanmış bu zihniyetin oluşturduğu baskıcı, kinve nefret söylemlerineAlevilerin maruz kalmasıhem kul hakkına girmektedir. Hem de toplumları birbirinden uzaklaştıran,birlikteliği tehdit eden ulusal bir sorun oluşturmaktadır.Bu sorunların halen Osmanlı dönemindeki gibi devam etmesi, Cumhuriyet’in demokratik, laik ve eşit yurttaşlık temelindeki ulus/devlet kuruluşu ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.

Dolayısıyla, ulusal kurtuluş savaşı, omuz omuza vererek savaş alanlarında kazanılmış olsa bile, ulus içinde iftira yayan, fitne çıkaran ve çatışmayı körükleyenlere karşı mücadelede halen hiçbir kazanım elde etmemesi, ulusun kendi içindeki en büyük yenilgisidir. Bu amaçla verilecek ulusal mücadele ve başarı, ancak, tıpkı savaşta olduğu gibi omuz omuzavererek kapsayıcı bir zihniyet değişikliğiyle ve karşılıklı güven tahsis etmeklemümkün olacaktır.

Ayrıca, ulusal eğitim sistemleri, özellikle üniversiteler, bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olan Aleviliğin tarihini, kültürünü, inançlarını ve sosyal kimliğini, ilgili bölümlerde özgün haliyle ve evrensel ilkeler doğrultusunda açıklama sorumluluğunu eksiksiz olarak yerine getirmek zorundadır.

Bu konuda, araştırmacı yazarlara ve medyaya da büyük bir sorumluluk düşmektedir.Tarihsel kaynakları incelerken, iftiralara dayalı ifadelere itibar etmeyerek, tarihi doğru anlaşılacak şekilde, Alevi tarihini ve kimliğini kapsayan tarafsız ilkelerle önyargısız yayınlar yapmalarıgerekir. AyrıcaAlevilerBingöl’de yoğun bir nüfusa sahip oldukları halde halen Bingöl merkezde bir Cem Evin olmaması da buötekileşmenin bir ürünüdür. Kısacası, Alevilikle ilgili bu toplumsal ve ulusal sorunlar ve ilgili çözümü, başta devlet kurumları olmak üzere herkesin omuzlarında olan ulusal, evrensel ve vicdani bir sorumluluktur.

Sonuç olarak, Tarihsel yaraların sarılması ve kapsayıcı bir toplumsal mutabakatın inşası, çok boyutlu ve kolektif bir çaba gerektirir. Nihai çözüm, hukuki düzenlemeler ve toplumsal zihniyet dönüşümüne bağlıdır. Farklı sosyal yapıya sahip sivil toplum kuruluşları,farklı inanç guruplarıve yerel yönetimler arasında karşılıklı saygı, hoşgörü ve güveni tesis edecek diyalog ve ortak projeler geliştirilmelidir. Geçmişte yaşanan acılar, bir suçlama ve ayrışma aracı değil, ortak bir hafıza ve ders alma zemini olarak ele alınmalıdır.Özelikle devlet ve yasalarulusal bütünlüğü korumak adına,bu konudaki çözümlere gerekli tüm imkânı sağlayıp teminat olmak zorundadır.

Değerli katılımcılar, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür eder saygılarımı sunarım. Sağolun var olun…

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum