TARİHİN ÇIKMAZ SOKAĞI: İDRİS-İ BİTLİSÎ PARADOKSU VE ALEVİ AYDINLARIN ERKEN UYARISI
10 Eylül 2026, Perşembe 17:08Türkiye, dış politikada kazandığı stratejik otonomiyi kalıcı bir iç barışla taçlandırmak istiyorsa; "Terörsüz Türkiye" vizyonunu feodal-dini semboller yerine anayasal yurttaşlık ve laik hukuk zemininde inşa etmek zorundadır.
Tarih, tekerrürden ibaret değildir derler; ancak ders alınmadığında aynı yöntemin aynı kırılmaları üretme ısrarı şaşırtıcı derecede süreklidir. Türkiye, Soğuk Savaş’ın en çetin yıllarında Sovyet tehdidini sınırlarında hissederken, bekasını Batı ittifakına entegre etmekte bulmuştu. Bu küresel stratejinin iç siyasetteki yansıması ise ABD’nin "Yeşil Kuşak" konseptiyle tamamen örtüşüyordu: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sol/komünist dalgayı dalgakıran gibi karşılayacak feodal ağalar, şeyhler ve dini-geleneksel yapılar devlet siyasetinin birer kullanışlı güvenlik aparatına dönüştürüldü. 12 Temmuz Beyannamesi’nden İsmet İnönü’nün mecburi iskân mevzuatını esnetmesine, İsmet İnönü ve Celal Bayar’ın Erzurum gezilerine kadar uzanan bu süreç; Kürt toplumunu dini hassasiyetler üzerinden sisteme çekmeyi hedeflerken, bölgenin çok katmanlı toplumsal dokusunu göz ardı etti.
Varto’dan Yükselen Erken Uyarı
İşte tam da o yıllarda, henüz "Yeşil Kuşak" terimi uluslararası literatürde dahi yokken, Doğu’dan tekil ama sarsıcı bir çığlık yükseldi. Mehmet Şerif Fırat’ın 1947’de Tanin gazetesinde yayımlanan ve tarihe "Varto Mektubu" olarak geçen uyarısı, münferit bir yerel itiraz değildi. Fırat, oy kaygısı ve kısa vadeli güvenlik politikaları uğruna şeyhlik, ağalık ve cemaat ağlarının siyasal aracı hâline getirilmesinin Cumhuriyet’in laik ve anayasal yurttaşlık zeminini tahrip edeceğini haykırıyordu. Alevi toplumunun bu politikalar nedeniyle yaşadığı derin kaygıları ve dışlanmışlık hissini bizzat sahada gözlemleyen Fırat’ın ne kadar haklı olduğunu ilerleyen onlarca yıl ne yazık ki kanıtladı.
Devletin Sünni-muhafazakâr ve feodal yapılarla özdeşleşen güvenlik dili, bölgedeki Alevi kesimleri adım adım bir kimlik ve inanç erozyonuna sürükledi. Sistem dışına itilen bu topluluklar, kendilerini ifade edebilmek adına sol-sosyalist harekete ve nihayetinde bu hattı istismar eden Marksist-Leninist bir terör örgütü olarak kurulan PKK’ya yöneldi. Ancak trajik olan şuydu ki; PKK’nın kurduğu ideolojik tahakküm, bu toplumsal kesimleri bu kez de İslam dışı "Alisiz Alevilik" veya "Zerdüşti Kürt kimliği" söylemleriyle yeni bir asimilasyon cenderesine soktu. Batı diasporasında beslenip kurumsallaştırılan bu marjinal alan, ne yazık ki örgüt silah bıraksa dahi yarın küresel güçlerin Türkiye üzerinde oynayabileceği en kullanışlı manipülasyon aparatlarından biri hâline gelme riski taşımaktadır. Bu nedenledir ki,” Alisiz Alevi”cilerle kol kola yürüyen başta Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu olmak üzere Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Alevi Bektaşi Federasyonu , Demokratik Alevi Dernekleri gibi kuruluşlar İdrisi Bitlisi üzerinden yürütülen tartışmalara sessiz kalmakta; toplumsal tabanlarında ortay çıkan kaygıları, geleceğin risk havuzunda tekrar değerlendirip, siyasi sistemi manipüle etmek üzere fırsat kollamaktadırlar.
Dışarıda Oyun Kurucu, İçeride Hangi Zemin?
Bugün Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Ortadoğu’yu yakıp yıkan "ofansif" işgallerine, sınırındaki terör koridorlarına ve kendisini pasifize etme çabalarına karşı müthiş bir direnç gösterdi. İHA/SİHA’lardan KAAN’a, sınır ötesi harekâtlardan Kalkınma Yolu Projesi’ne kadar uzanan bir stratejik otonomi kazandı. Dış politikadaki bu devasa başarıyı içeride "Terörsüz Türkiye" vizyonuyla taçlandırmak, silahsız ve terörsüz bir geleceği inşa etmek şüphesiz hayati bir hedeftir.
Ancak tam da bu noktada durup düşünmek zorundayız: Terörün lağvedilmesi hedeflenirken, tarihsel hatalardan ders çıkarılıyor mu?
Günümüzde "Terörsüz Türkiye" tartışmaları yürütülürken İdris-i Bitlisî referansı üzerinden yeni bir "din ortaklığı" söyleminin öne çıkarılması, tarihin tozlu sayfalarındaki o tehlikeli refleksi yeniden canlandırıyor. Mehmet Şerif Fırat’ın 1940’larda yaptığı tarihsel uyarı, bugün Alevi Aydınlar Bildirgesi ile bir kez daha kamusal vicdana sunuluyor. Alevi aydınların haklı olarak işaret ettiği risk tam olarak budur: Terörü bitirme ve toplumsal barışı sağlama arayışını bir kez daha etnik veya dini-feodal semboller üzerinden yürütmek, Alevi toplumunun tarihsel hafızasındaki kaygıları tetiklemekte; kapsayıcı bir toplumsal barış yerine yeni temsil krizlerine kapı aralamaktadır.
Elbette toplumsal barışın sağlanması, ekonomik kalkınma için Türk toplumunun bütün katmanları “Terörsüz Türkiye” politikalarının hayata geçirilmesi için, üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları layıkıyla yerine getirmeli ve Türkiye’nin milli siyasetinin başarıya ulaşması için her türlü katkıyı yapmalıdır. Türk toplumu Türkiye’nin söz konusu milli siyasetinin hayata geçirilmesi için gereken duyarlılığı göstermekte iken, sorunun bir parçası ve aynı zamanda öznesi olan kesimlerin de, tarihsel geçmişten taşına gelen siyasal imgelerle yeni toplumsal kırılmalar ve kaygılar üretmekten de özenle kaçınması gerekir.
Sonuç: Ortak Vatandaşlık Zemininde Buluşmak
Geleceğin Türkiye’si; Alevi’yi, Kürt’ü, Zaza’yı ya da Sünni’yi herhangi bir örgütün, şeyhin, ağanın veya meşayihin insafına terk edemez. Geçmişin "Yeşil Kuşak" mantığıyla bugünün "İdris-i Bitlisî" kurgusu aynı mantıksal çıkmazdadır. Dışarıda stratejik bağımsızlığını ve küresel oyun kurucu rolünü perçinleyen Türkiye; içerideki toplumsal barışını ancak ve ancak laik hukuk, kapsayıcı demokrasi ve amasız-fakatsız anayasal yurttaşlık zemininde kurabilir. Mehmet Şerif Fırat’tan Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne uzanan bu tarihsel uyarı zincirini kulak ardı etmek, ya da “Terörsüz Türkiye” siyasetinin karşısında görüp ona karşı pozisyon almak, bildirgeye yansıyan toplumsal hassiyet katmanlarını göz ardı etmek olur ki bu, geçmişte kullanılan aynı yöntemlerin aynı kırılmaları üretme ısrarına teslim olmak anlamına gelir.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum