İNSANOĞLUNUN EZELİ MEMNUNİYETSİZLİĞİ
12 Temmuz 2026, Pazar 11:50Dışarıya bakıyorum; uçsuz bucaksız gökyüzünün o dingin maviliğine...
Sonra dönüp insanoğlunun asırlardır bitmeyen o hummalı koşusuna, bitmek bilmeyen tatminsizliğine bakıyorum.
Sahi, insanoğlu nankör mü, yoksa sadece neyi araması gerektiğini bilmeyen şaşkın bir yolcu mu?
Evren, muazzam bir denge ve zıtlıklar üzerine kuruluyken, bizler o dengenin tam ortasında bir sarkaç gibi savrulup duruyoruz.
Sahip olduğumuz ne varsa, sırf "bizim" olduğu için değerini yitiriyor sanki.
Aynaya bakıyoruz; teni esmer olan, gizli bir hayranlıkla beyazlığın pürüzsüzlüğünü arzuluyor. Beyaz tenli olan ise güneşe dönüyor yüzünü, esmerliğin o sıcak bronzluğuna bürünmek için.
Doğa bize bir parça benzersizlik bahşetmişken, biz hep "öteki" olmayı, bizde olmayana dokunmayı marifet sayıyoruz.
Bu tatminsizlik sadece bedenlerimizle de sınırlı kalmıyor; zihinlerimizi, toplumlarımızı ve yönetim biçimlerimizi de ele geçiriyor.
Cumhuriyetin özgürlükçü, bireyi merkez alan çatısı altında büyüyenler, katı bir düzenin ve kuralların özlemiyle şeriatın sınırlarına öykünüyor.
Şeriatın keskin hatları ve dogmalarıyla yönetilen toplumlar ise, zincirlerini kırıp cumhuriyetin nefes alan meydanlarına koşmak için yanıp tutuşuyor.
İnsan, elindeki sistemin getirdiği sorumluluklardan kaçmak ya da mahrum kaldığı özgürlüğe kavuşmak için hep karşı kıyıyı cennet sanıyor.
Oysa asıl mesele ne ten rengindedir ne de sadece yönetim biçimlerinin isimlerinde.
Asıl mesele, insanın dışarıdaki dünyayı sürekli değiştirerek içindeki o derin boşluğu doldurabileceğini zannetmesidir.
Neyi seçmeli?
Peki, bu bitmeyen döngüden çıkmak için insan neyi seçmeli?
Esmerliği mi, beyazlığı mı?
Cumhuriyetin hürriyetini mi, yoksa nizamın mutlaklığını mı?
Cevap, bu kutupların hiçbirinde değil. İnsanın seçmesi gereken yegane şey: Tekamül.
Tekamül, yani ruhun olgunlaşma, kendini aşma ve hamlıktan pişmeye doğru giden o kutsal yolculuğu...
İnsan, teninin rengini ya da coğrafyasının kaderini değiştirmeye harcadığı enerjiyi, kendi bilincini yükseltmeye harcadığında anlar gerçek özgürlüğü.
Cumhuriyet de şeriat de, eğer içeride bir "birlik bilinci" ve ahlak gelişmemişse, insanı tam anlamıyla huzura eritemez.
Gerçek tekamül, dışarıdaki kurallara ihtiyaç duymadan, kendi içindeki ilahi pusulayı bulabilmektir.
Duyguların Rehberliği İşte tam bu noktada devreye duygular giriyor.
Duygular; gökyüzüdür, denizdir, sonsuzluktur. Ama en çok da huzurdur, duruluktur ve kabulleniştir.
Duygular, insanın kendisiyle ve evrenle barış imzaladığı andır. Ne esmer olmanın eksikliğini hissetmektir ne de beyaz olmanın kibrini taşımak...
Duygular, her rengi içine alan o derin gökyüzü gibi, var olan her şeyi olduğu gibi kucaklayabilme olgunluğudur. İnsan, duygularıyla kuşanıp tekamül yoluna baş koyduğunda, artık nankörlüğün o sığ sularından çıkıp, sonsuz bir şükür denizine yelken açar.
Nankör değiliz belki de; sadece çok uzağa fırlatılmış ve evini arayan ruhlarız.
Ve ev, ne ten rengimizde ne de dış dünyadaki tabelalarda saklı.
Ev, sükunetle kendi içimize döndüğümüzde, tekamülün o aydınlık eşiğinde bizi bekliyor.
Kendi dünyamızda doğruyu bulduğumuzda dışarıdaki arayışımız biter ve çözümü ruhun yolculuğunda buluruz olgunlaşmamızda burada başlar.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum