İstanbul
18 Ağustos, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

ATATÜRK VE İRAN ŞAHI’NIN: “KERBELA MUHABBETİ”

17 Ağustos 2026, Pazartesi 21:28

      İran Şah’ının Türkiye ziyaretinde Atatürk’ün onun için düzenlettirdiği Mevlit programında “Kerbela Mersiyesi” okutturması manidar olduğu kadar, mersiyede ehlibeyte zulüm eden Yezit’e lanet dizeleri, zalime karşı mazlumun sesi olarakHorasandan yükselen muhabbetyankısının,yurdun dört bir köşesinde öz kültürel ve inançsal değerlerin dillendirilmesi açısından takdire şayandır.

Atatürk ve “Kerbela Mersiyesi; Hafız Yaşar Okur, İran Şahı merhum Pehlevi Hazretleri için Atatürk’ün emriyle Kerbela Mersiyesini nasıl okuduğunu şöyle anlatır:

      ‘İran Şahı Pehlevi 16.6.1934 tarihinde Atamızı ziyarete gelmişlerdi. İki kardeş milletin devlet reisleri birbirlerini çok sevmişlerdi. Aralarında resmi protokolün sıcaklığından uzak, kardeşçesine bir samimiyet havası esiyordu.

       Gazi, Şah şerefine Beylerbeyi Sarayı’nda bir ziyafet tertip etti. İki yüz kişilik davetli arasında ben de vardım. Bir yanda Riyaset-i Cumhur Orkestra Heyeti çalıyordu. Atatürk, Şeyhinşah Hazretleri’yle salonun yüksek bir locasında oturuyorlardı. Bir aralık, Seryaver vasıtası ile beni huzurlarına çağırdılar.

      Şah Hazretleri’ne: ‘Benim hafızımdır.’ Diye takdim ettiler ve yanlarına oturttular. Kemal-i hürmet ve tazimle misafir hükümdarın ellerini öptüm.

       Atatürk: ‘Şah Hazretleri’ne Kerbela şahadetine ait bir mersiye okuyunuz.’Dediler. Emirleri üzerine mersiyeyi İsfahan makam’ından okudum:

 

Kurret-el ayn-î Habib-î Kibriya’sın Ya Hüseyn

 Nuru çeşmi şahı merdan Mürtezasın Ya Hüseyn

 

Ciğer pareyi fatımatüzehrahayrü nisasın Ya Hüseyn

Müçteba-yı ehlibeyt-i Al-i Âba’sın Ya Hüseyn

 

Vedduhavaleyhi nazil oldu validen hakkında çün

Cüzi zat-ı nesl-i pak-ı Enbiyâsın Ya Hüseyn

 

Sana gül ile dokunanlar hiç umarmı mağfiret

Sen gonca-i gülşen serayı Mustafa’sın Ya Hüseyn

 

Set hazerannalet olsun ol Yezid’in canına ki,

Nice kıydılar sana, nur-u Hüda’sın Ya Hüseyn

 

Ehl-i mahşer dest-i Hayderden içerken kevseri

Sen susuzlukla şehid-i Kerbela’sın ya Hüseyin

 

Kıl şefaat Arif’e ceddim, Muhammed aşkına

Arsa-ı mahşerde makbulü’r-recasın ya Hüseyin”

 

      Beyitlerini okurken Şah Hazretleri dini bir vecd içinde ve sağ elini göğsüne koymuş olduğu halde dinliyordu. Gözlerinin yaşardığına da şahit oldum, mersiye bitince Atatürk:

     ‘Nasıl efendim,’ diye sordular. ‘Güzel okuyor mu benim hafızım?’

   -Pehlevi Hazretleri kendilerine has o Azeri şivesiyle:‘Hubhub… Teşekkür ederim.’ Diye mukabelede bulundular. Biraz istirahat ettikten sonra Gazi, bir de Farsi ayini okumak için emir buyurdular. Farsça hüzzam ayinini okudum; arkasından da yine Farsça beyati ayinine geçtim. Şah Hazretleri fevkalede mütehassıs oldular ve elimi sıkarak beni tebrik ettiler. Sonra Atam misafirlerine dönerek:

‘Bir de bizim Türkçe mevlidimiz vardır, dinlemek arzu eder misiniz?’ dediler. Şahın gösterdiği arzu üzerine miraç bahsini yine bilhassa İsfahan makamından okudum. ŞeyhinşahHazretleri: ‘İlk defa Türkçe mevlit dinliyorum. Çok hoşuma gitti. Hafızınızı, müsaade ederseniz inşallah İran’a bekliyorum, dediler.

     Atatürk de vaat ettiler. O gece Şah Hazretleri’nin gösterdiği ilgi üzerine mevlit şairi Süleyman Çelebi hakkında kendilerine malumat verdiler. Orkestra terennüme başlarken ellerini öperek yanlarından ayrıldım.

      Atatürk sabaha karşı Şah Hazretlerine veda ederek maiyetiyle Dolmabahçe Sarayı’na döndüler.”1

Yeniçeri Ocağı Mehter müziği, manevi anlamından savaş sırasındaki anlamına ve simgelediği bütün anlamlarına kadar, âdeta dallanıp budaklanmış kültürel yapısıyla, askerlik, tören ve eğlence etkinliklerini dini öğelerle birleştiren bir müzik olma özelliği gösterir.

     Tasavvuf müziği denen dinsel müzik ise, özellikle tasavvufa dayanan ve müzik ile dinsel ayini birleştiren Mevlevilik, Bektaşilik tarikatlarının doğmasıyla önem kazanmış ve yaygınlaşmıştır. Bu tarikatlarda müzik eşliğinde sema ve semah, yani raks-dans (semah)etmek, bir yönüyle dinsel öğeler taşıyan Ahi örgütlerinde de görülmektedir.”2

     “Eskidenberi dolaşan rivayetlere göre, bu ağır bestelerin, Artukoğulları ve Uzun Hasan’ın, Harput’taki saraylarında Mehter Takımları tarafından çalındığı, binaenaleyh Horasan Erenlerinden miras kaldığı, merkezindedir. Bunu teyid eden emareler de var. Makamların adları ile beraber, türkülerde geçen, İsfahan, Şiraz, Şirvan gibi, Türklerin kesâfet teşkil ettiği Yakın Asya şehir isimleri, bu rivayeti gerçekleştirmektedir.”3

     “Harput musikisinde, içli bir ibadetin coşkunluğu hissedilir. Bir makama başlanırken söylenen gazellerde, bir ilahi çeşnisi vardır. Bundan sonra gelen türküler, bu ilahi duyguyu dalgalandıran ve coşturan nağmelerdir. Bestelerin yarattığı manevi coşkunluk, gerçekten insanı, maddi alemden uzaklaştırmaya zorlar. Söyleyene ve dinleyene bir uçuş hissi gelir. Bu, içgüdünün sevkiyle, sazın kendiliğinden ayak tutması sonunda, göklere yükselen bir ezan gibi, yüksek havalara, yerli tabirle “Kayabaşı ve Hoyratlara” geçilir.

      Bunlar dağdan dağa çarpan, dik ve tiz perdeden söylenen ezgilerdir. Bilhassa dinleyen, kendisinin, yerden göklere doğru kanatlanmak üzere olduğunu hisseder. Bu eserin, uçurucu tesiriyle, saz meclisi, vecit haline gelir. Bu vecdin, ruhlarda yarattığı coşkunluk ve taşkınlık, duyguların, heyecanların boşanmasına yol açar. Sazların refakatinde söylenen ve dinleyen, hep bir ağızdan, yani koro, halinde. Bu türküler, yalnız ruhta değil, bedende de tepkisini gösterdiği için, aynı makama uygun, erkek veya kadın oyunları (semah)gibi dönülür

1937 yılında, Elazığ’ı şereflendiren Atatürk için, Halkevi salonunda yapılan, folklorik toplantıda, Hafız Osman Bey ve rahmetli Korenin oğlu Mamo diye maruf (Mehmet Akar) tarafından söylenen havalar arasında, Divan ve Nevruz büyük bir dikkat çekmiştir.

      Atatürk, bu okuyucuyu yanına çağırmayıp, ikinci defa tekrarını emir ettikten sonra, onların masasına kendisi kalkıp gitmiş: Divan ve Nevruz’un hususiyetleri hakkında izahat istemiş, bu bestelerin bestekârını sorup öğrenmeği arzu etmiştir Verilen cevap, bu bestelerin “ata yâdiğârı” olmasından ibarettir.

  “Nây-ı Mevlanâ’ya uyduk tâ gönülden inleriz

  “Bişnev in ney” derse yâran, lâl olur söz dinleriz

 

Leylden, Leylâ’ya; akşamdan sabâhakalb olup

Keyf için dünyaya gelmiş, gün gören nikbinleriz

 

   Yâr için ağyâra incindik fakat incitmedik

   Nâzeninlerden edep tâlîm eden nârinleriz

 

   “Fakr ü fahr” uğrunda sunduk yâre, cansahbâsını

    Derde dermanız, fakiyr-i aşk olan zenginleriz

 

    Katre-dil, deryâ-dil olmak’çün sorar bûs-î kenâr

    Rüzgâr-ı aşka uymuş çalkanan enginleriz

 

   Sarhoşuz ammâ, bizim nâhoş değildir nâ’ramız

Tâ ezel bezminde içmiş, hû… Çeken müminleriz

 

Biz Hüseynî meşrebiz, dilteşneyiz Fikret meye

Ârifiz, küfrân-ı niymet bilmeyen bilginleriz.”3

 

Bu dizeleri söyleyen dil, dinleyen kulak,yaşaran göz, coşan gönül ve“ehlibeyt sevgisi”niyüreğinde duyumsayan Atatürk gibi yürekli insanlara,şairin deyimiyle “Kıl şefaat Arif’e ceddim, Muhammed aşkına”Aşk olsun.

    “Atatürk’ü görüp Onunla görüşüp de O’na hayran olmamak, O’na canla başla bağlanmamak acaba mümkün müydü? O cezbeder, ikna ederdi. Onun için nice krallar, şahlar, emirler, yabancı edebiyatçılar, yazarlar, devlet adamları ziyaretine gelmişler, hepsi de aynı hayranlık hisleriyle yanından ayrılmışlardı.

      Hele İran Şahı Rıza Pehlevi, Atatürk’e o kadar sevgiyle bağlanmıştı ki “Menim Birader” derdi. Birlikte İzmir’e gidiyorduk. Tren Alaşehir civarına gelmişti. Şah kalkmıştı, Atatürk ise henüz uykudaydı. Halk davul, zurna ve mızıkalarla istasyonları doldurmuştu. Şah, Atatürk rahatsız olmasın diye tren penceresinden eğilerek halka şöyle seslendi:

“Menim Birader uyuyor! Rahatsız etmeyesiz, susasız!” Şah’ın bu isteği üzerine davullar, zurnalar ve mızıkalar sustu. Uşak istasyonuna gelmiştik. Sarıklı, cüppeli bir kişi, Halk Partisi’nin adamı olarak kendini takdim etti. Laik bir ülkede böyle kıyafetin ancak dini görev sırasında giyilmesi kanun gereği iken bu kişinin bu kıyafetle görünmesini Atatürk beğenmedi, uzanarak ve elleriyle işaret ederek başındaki sarığı çıkarmasını isterken, öteki pencereden Şah uzandı, hocanın başındaki kalpağı çekip çıkardı.

     Atatürk trende, Salih Bozok, Nuri Conker ve beni” “arkadaşlarım” diye takdim edince, Şah bize dönerek şöyle demişti:

“Anladım. Sizler çok bahtiyar kişilersiz!”

      Atatürk’e veda ederken söylediği son söz ise şu olmuştu: “Biraderim! Bilesizki, Şark’ta (kendisini kastederek) bir kolordu kumandanınız vardır”4

       Şah 24 Haziran’a kadar İzmir’de kaldı. Bu süre içinde Atatürk kendisine refakat etti. Önce Hava Kuvvetleri Karargâhına gidilerek orada uçuşlar izlendi. Ardından da Kız öğretmen okulu ziyaret edildi.

       Okulun kapısından girilmek üzereyken Atatürk konuğuna yol gösterdi. Ancak Şah bunu kabul etmeyerek, kendisi Büyük Gazi’ye yol göstererek şunları dedi:

“Yoh; Men Leşkerem Sen Serdarsen” demişti…”

       Yani; “Hayır, ben erim, sense büyük komutansın” demişti. İran Şahı…”5

       Evet, Şah Alevi-Bektaşi erkânında ‘er eri tanır” deyiminde dile getirildiği gibi “er eri tanımış”gönüller bir olmuş ve ona göre iltifatta bulunmuştur.”

Anlayana Aşk Olsun.

*****

1- Der. Harika Yamak, “Atatürk’ün Din Anlayışı”, Yılmaz Kitabevi-Halk Kitabevi, İstanbul, 2015, s.137-138; * “Set hazerannalet olsun olsun Yezid’in canına” dizeleri yanında, Atatürk, Yezit’in babası Muaviye için: “En nihayet, hilesinde muvaffak olan, saf ve nezih olanı yendi; çoluk çocuğunu yok etti ve perişan eyledi. Bu suretle halifelik adı altındaki İslam emirliğini, yine Halifelik unvanı altında İslam Sultanlığına çevirdi.” der. (Prof. Dr. Osman Zümrüt, “Atatürk’ün İslam Dini Anlayışı”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları: 2079, Ankara, 1998, s.136)

2- Ogün Atilla Budak, “Türk Müziğinin Kökeni-Gelişimi”, T.C. Kül. Bak. Yay: 2392, Ankara, 2000, s.21-71-89, * Polemikler bir tarafa, gelenek ve etkisi açısından bakıldığında Mehteran gibi milli bir değerimiz vardı (turistik bir öge olarak hala var); belki milli marş tartışmalarında bundan istifade edilebilirdi. Biz uzman, Eurovsion Şarkı Yarışmalarına katılan Türk yarışmacılara çok iddialı bir şekilde mehter tarzında besteleyin kesinlikle başarılı olacaksınız tavsiyesinde bulunmuştu.” (Rifat Atay, “Anadolu’ya Vurulan Mühür” İstiklal Marşımız”, İstanbul, 2017, s.36.)

3- Fikret Memişoğlu, “Harput Âhengi”, Matbaa Teknisyenleri Basımevi, İstanbul, 1966, s.9-11-13-52.102

4- Hulusi Turgut, “Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları”, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2015, s.568-

5- Erdoğan Aslıyüce, “Türk Tarihinde Yazılmayanlar” ,Yesevî Yayıncılık, İstanbul, 2013, s

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum