İstanbul
05 Ekim, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

KİMİN ALEVİLİĞİ, KİMİN SİYASETİ? KÜRESEL SATRANÇTA BİZE DÜŞEN ROL

05 Ekim 2026, Pazartesi 09:37

Alevilik nedir? Bir inanç mı, İslam’ın özü ve tasavvufi bir yol mu; yoksa kendine özgü müstakil bir  inanç, bir yaşam tarzı, bir kültür mü? Yüzyıllardır bu topraklarda sessizce yaşanan bu kimlik, son kırk-elli yıldır ne zaman gündeme gelse ortalık adeta yangın yerine dönüyor. Ancak biraz durup uzaktan bakınca insan sormadan edemiyor: Bizim özümüz olan, bu toprakların hamuruna karışmış bir inanç; nasıl oldu da uluslararası raporların, küresel stratejilerin ve dış siyasetin bir unsuru haline geldi?

Meseleyi sadece "içsel bir kimlik arayışı" saymak, açıkçası biraz safça kalır. Çünkü bu tartışmaların fitilini ateşleyen ana motivasyon; kapitalizmin kadim köy düzenini yıkmasından küresel güçlerin Ortadoğu haritalarını yeniden çizme hevesine kadar uzanan devasa bir siyasi çarkın dişlilerinden başkası değil.

Nasıl mı geldik buraya? Adım adım bakalım.

Cumhuriyet kurulurken tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken Alevi toplumunun kurumsal olarak adeta yok sayılması büyük bir boşluk yarattı. Ardından 1950’lerle birlikte köyler çözüldü, tarımda makineleşme başladı ve kentlere büyük göçler yaşandı.  Göç dalgası Türkiye’nin metropolleriyle sınırlı kalmadı. 1960 lı yıllara gelindiğinde Almanya, Fransa Danimarka, Hollanda Avusturya gibi ülkeler köylerinden koparak buralara  gönderilen işçilerle doldu. Göçler, kentleşme ve işçilik, Aleviliğin  kutsal ocaklar, Pirler ve dedeler üzerinden toplumsal dayanışma ve kontrol mekanizmalarını aşındırdı.  Fakat metropollere göç eden köylüler,  söz konusu aşınmaya rağmen geleneksel yapılarını  ve dayanışma mekanizmalarınıkorumaya , canlı tutmaya çalışsalar da toplumsal dayanışma ve denetim mekanizmaları, yerini kentlerdeki sendikalar, öğrenci hareketleri ve gecekondu derneklerine bıraktı.

Geleneksel Alevilik kentleşirken ve kapitalist üretim ilişkilerine evrilirken, Soğuk Savaş’ın anti-komünist atmosferinde kendini güvende hissetmek adına sol-sosyalist fikirlere tutundu.

Tam da bu dönüşüm yaşanırken sahneye küresel güçler ve Soğuk Savaş’ın taşları dizildi. Sovyetler’i dini değerlerle "çevreleme" politikası güden Batı bloku, bölge rejimlerini muhafazakar çizgide tahkim edip Fethullah Gülen, Abdullah Öcalan gibi aktörlerinde içinde yer aldığı “Komünizmle Mücadele Dernekleri”ni öne sürmekte iken kentlerde güvenlik kaygısı yaşayan Alevi gençlik,  solun en ön saflarında yer aldı. Sovyetler çöktükten ve Büyük Ortadoğu Projesi kapsama alanını genişlettikten sonra ise denklem değişti: Artık sadece "sol" yetmiyordu; kimlikler etnik ve dini kompartımanlara ayrılmalıydı.

İ           şte tam da bu noktada Maraş ve Çorum olaylarının kanattığı yaraya, Sivas ve Gazi  olaylarının kanı karıştı. Madımak otelinden yükselen alevler arasına karışan “AllahuEkber” nidaları, jandarma ve polisin çaresiz duraklamaları, Alevi toplumunun kaygılarını arttırırken; yaşadığı derin güvenlik bunalımı, Alevi toplumunun bir kesimini radikal söylemlerin ve etnik siyasetin kucağına itti.

Alevi toplumunun kaygısı yükselmekte ve güvenli bir mecra aramakta iken,  PKK 1995 yılında 5. Kongresini topladı. Kongrede alınan kararlar, diasporadaki Alevi topluluklar üzerinde sarsıcı etkiler meydana getirdi. 

Alınan kararlara göre, “Alevi Kürtler”in  “ulusal kurtuluş mücadelesi” katılması ve “Aleviliği Türkleştirme ve devlete bağlamaaracı olarak kullanılan kurumlar”la fiili ve ideolojik olarak,  mücadele edilmesi kararı alındı. Bu kararlardan sonra, o güne kadar Aleviliği “Hak Muhammed-Ali” yolu ve“Hz. Muhammet, Hz. Ali ve Ehli-Beyt üzerinden devam eden İslam’ın Batini anlayışı”olarak yorumlayan,  Almanya  Alevi Birlikleri  Federasyonu ve Avrupa’daki çeşitli Alevi federasyonlarının katılımıyla oluşan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, söylem değiştirerek;  federasyon tüzüğündeki Alevilik tanımınahilafetenAleviliğin İslam olmadığını, Müslüman olmadıklarını söylemeye başladılar.

            Öyle ki bu kuruluşlarla giderek aynı ideolojik ve teolojik hatta savrulan ve büyük oranda Doğu ve Güneydoğu İllerindeki Alevi toplumu arasında örgütlü bir güce kavuşan Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri genel başkanı Cuma Erçe,PKK’nın ilan ettiği “Aleviliğin Türkleştirme ve devlete bağlama aracı kurumlarından biri” olarak gördüğü  Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı önünde:“Devletin Alevisi olmayacağız” diye haykırmaktaydı.

 Peki sormazlar mı adama “Devletin Alevisi olmayacaksan kimin Alevisi olacaksın?”“Kendimin, tarihimin kültürümün, inancımın Alevisi  olacağım” diyeceğini bekliyor iseniz yanılıyorsunuz.

Kimin Alevisi olacağına ilişkin karar, bizatihi  “Devletin Alevisi olmayacağız” söyleminde gizlidir. Zira bu söylem, PKK’nın “Aleviliği Türkleştirme ve devlete bağlama aracı” olarak ilan ettiği kurumlarla mücadele ekseninde söylemekte ve PKK ile aynı hatta yer aldığını göstermektedir.

Peki Aleviliği Türkleştirme ve devlete bağlama araçlarıyla mücadele konseptini benimseyin PKK aklı,  “Devletin Aleviliği Türkleştirme”politikalarına  hangi argümanla cevap  veriyordu?

            PKK da tıpkı  karşı çıktığı devlet organizasyonu gibi, Aleviliği bir etnik kökenle tarif ediyor; Aleviliğin Zerdüşt dininden türediğini ve dolayısıyla Alevilerin de  aslen Zerdüşt’e inanan Kürt topluluklarından olduğunu  ilan ediyordu.Öyle ki  "Alev kelimesi alevden gelir, ateşe tapmaktır" gibi absürt iddialar yaygınlaştırılmakla kalmadılar; Alevilerin inandığı Ali’nin Hz Ali olmadığı, Hz Ali’nin namaz kıldığı, oruç tuttuğu, hacca gittiği ve çok eşli olduğu, Alevilerin hiç birinin bunları benimsemediği;  Hz. Ali’siz, ibadetsiz, ritüelsiz bir "Alisiz Alevilik"  adında yeni bir din icad ettiler.

Eş başkanlık sisteminden söylemlere kadar, başta Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Almanya AleviBirlikleri Federasyonları  olmak üzere, diasporadaki Aleviler,  ne yazık ki bu ideolojik çizginin ve küresel fonların etkisi altına girdi. "Devletin Alevisi olmayacağız" sloganları atılırken, aslında Aleviliğin kendi bağlamından koparılıp küresel aktörlerin Türkiye’yi dizayn etme aparatına dönüştürüldüğü gözlerden kaçırılmaya çalışıldı. Nitekim, diasporada üretilen ve Alman, Fransız fonlarıyla beslenen bu siyasi hat, dijital medya ve yayınlar üzerinden Türkiye’ye ihraç edildi.

Sonuç mu?

Anadolu’nun o arı, duru, "72 millete bir gözle bakan", merkezinde insan ve rıza olan Alevi-Bektaşi irfanı; bir yanda marjinalleşen etnik siyasete, diğer yanda güvenlik bürokrasisinin "milli güvenlik sorunu" parantezine sıkıştırıldı.

Ancak Devletin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurarak Alevi toplumunu diasporada üretilen  emperyalist politikalardan çekip alması  ve hemen akabinde “Terörsüz Türkiye” politikalarını hayata geçirmesi;  bütün dengeleri, stratejikhamleleri, siyasi angajmanları boşa çıkarmakla kalmadı, küresel fonların finanse ettiği ve PKK’nın da hamiliğine soyunduğu bu kuruluşların adeta kimyasını bozdu.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’yı lağvettiğini duyurması  ve devletle müzakere masasına oturması, bu kuruluşları ve yönetiminde yer alan şahısları  öylesine bir çaresizlik ve kaosun içine sürüklemiş ki, çaresizlik içinde bir CHP lideri’nekoşuyarlar, bir DEM’e…

İçine her şeyin olduğu bir kadın çantası gibi yanında taşıdığı VADEF başkanının Vartolu ve Hınıslı seçmen üzerindeki kurumsal, ancak AABF ile aynı ideolojik hattan beslenen  gücünü de yedekleyerek, Pir Sultan Abdal Kültür Derneklerinin, Çiğli Belediye başkanlığı için önerdiği  ve seçtirdiği Onur Emrah Yıldız, Ak Partiye geçince kıyamet koptu. Öyle ki  “Devletin Alevisi olmayacağız” diye yırtınan Cuma Erçe’nin Genel başkanı olduğu  kurum, Onur Emrah yılmazı değil, babasını dahi “düşkün” ilan edecek kadar feodal kinini kustu. Nihayetinde seçtirdiği adam,  devletin adamı oluvermişti…

İdrisi Bitlisi üzerinden yürütülen tartışmalar ve akislerinin Alevi Aydınlar Bildirisi’ye ortaya çıkan sonuçları   ve Çiğli Belediye Başkanı’nın Ak Partiye geçmesinden sonra ortaya çıkan resim; aslında “Terörsüz Türkiye” politikalarını kimlerin sabote etmeye  uğraştıklarını gösteriyor.  Resmin arkasına baktığımızda, PKK’nın silahlarını bırakmasıyla  kolsuz kanatsız kalan ve yıllarca “Kürt  milliyetçiliği”üzerinden  bağış kampanyaları ve gayrı resmi ağlar üzerinden sağladığı milyarlarca dolarlık finans kaynakları   yitirme durumuyla karşı karşıya kalan diasporadaki   radikal PKK’lı unsurların ve onların öne sürdüğü sözde Alevi aktörlerin  resmin ana aktörleri olarak belirdiği görülmektedir. 

            PKK’nın silah bırakması ve  tasfiye edilmesiyle birlikte,  Avrupa ülkeleri “siyasi sığınmacı” veya “aktivist” olarak esnek davrandığı  buradikkal unsurlara karşı  toleranslarını  azaltmış, dernekleri kapatılmış ve banka hesapları dondurulmuştur.  Ellerindeki büyük finansal kaynakları yitirmek istemeyen ve   bu nedenle PKK’nın silah bırakmasına karşı çıkan radikal unsurlar;  banka hesaplarının dondurulmasıyla birlikte, daha şimdiden mafyatik, organize suç örgütlerine  dönüşmüş bulunmaktadırlar.

PKK’nın var olduğu süreçte, Alevi kurumlarının yönetimlerine kimlerin getirileceği, ne kadar bağış toplanacağı, bu bağışın nasıl taksim edileceği,  belli bir örgütsel disiplin içinde yürütülmekte iken, sürece eski bağları üzerinden mafyatik yapıya dönüşen  söz konusu unsurların  karışması durumunda, PKK’nın inşa ettiği disiplin ve düzen haliyle yıkılma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, geçmişte sırtını PKK’ya dayandıran Alevi kuruluşu yöneticilerini ciddi rahatsız etmekte ve bir beka zorunuyla karşı karşıya kalmalarına yol açmaktadır.

Öte taraftan anılan mafyatik gurupların, geçmişte ilişki ağı içinde tuttukları Alevi kuruluşları haraca bağlama tehlikesi,zikredilenögütsel disiplin yoksunluğunda, güvensizlik ve istikrarsızlığı tekrar üretme kapasitesine sahiptir. Yanısıra tasfiye edilen PKK’nın söz konusu kuruluşların kitleleri üzerinde ideolojik tahkimatın yarattığı mobilizasyonun yitirilmesi, daha serbest ve geleneksel Aleviliğe dönme dinamiklerini harekete geçireceği ve bu durumun    AABF ve AABK gibi çatı kuruluşların yöneticileri için bir beka sorunu haline geleceği endişeleri,  anılan kurumların yöneticilerini rahatsız etmektedir.

AABF ve AAKD’nin ideolojik ve teolojik hattında duran  PSDAK genel başkanı gibi    Türkiye’deki  diğer Alevi kuruluşlarının bir DEM’de hizalanması bir CHP’de hizalanması bundandır.

            Şu durumda, diasporadaki Alevi kuruluşlarının bir beka sorunuyla karşı karşıya kalması deprem paralarının  bu kurumlara aktarılması  örneğinde görüldüğü gibi  bunlardan aldıkları fonların kısılması, mali kaynakların kurumasına  yol açacaktır. Fakat en önemlisi diasporadaki Alevi kuruluşların, PKK’nın tasfiyesiyle içine düşme ihtimali olan istikrarsızlık, güvensizlik ve ideloji yitimi; Türkiye’de kurdukları imparatorlukların parçalanması ve dağılmasına yol açacaktır.

DEM’in planı ise bambaşka. Olası bir çözümsüzlük durumunda Alevi bildirgesi imzacıları başta olmak üzere, kurtlar sofrasında can derdiyle bir o yana bir bu yana koşan AlisizAlevicileri,  süreci sabote etmekle  itham edip, işin içinden çıkmak.

Korkarım ki, bir kısım omurgasız Alevi kuruluşu üzerinden ortaya çıkan gerilimlerin “Terörsüz Türkiye” politikalarının gündemde olduğu şu günlerde tekrar alevi toplumunu milli güvenlik siyaseti kıskacına alınmasına yol açsın.

Şu durumda artık şapkanı öne koyup düşünme zamanı gelmiştir. Bizim Aleviliğimiz; Hacı Bektaş Veli’nin, Pir Sultan’ın "incinsen de incitme" diyen hümanizması mı, yoksa uluslararası satranç tahtasında başkalarının hamlesi olmaya soyunan "politik Alevilik" mi?

Cevap, bu toprakların bin yıllık hafızasında zaten gizli. Yeter ki kendi sesimizi, elin fısıltısından ayırt edebilelim.

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum