İstanbul
18 Eylül, 2026, Cuma
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

SELİM “ŞAH” NASIL “YAVUZ” SULTAN OLDU?

17 Eylül 2026, Perşembe 17:38

16. Yüzyılda iki Türk Şah’ı; şair ve devlet adamlarından biri İsmail biri de Selim. Ancak bu bahadırlar Anadolu coğrafyasında Selçuklu devlet dili Farsçanın etkisiyle “şah”, diğeri ise sonradan Osmanlı Arapça yazı dili hayranlığı ile “sultan” sıfatlarını kendilerine yakıştırdılar.

Şah” cılar bu dili kabul etmelerine rağmen “töre” den vaz geçmez, ancak “sultan” cılar töreyi bir tarafa bırakarak Muhammedî İslam’ı değil Emevi zihniyeti “arapçı” bir ümmet sözcüğüyle övünür. Öyle ki Şerî kurallar ihdasıyla padişah “kardeş ve çocuklarını boğdurma” kanunu ile kendi zürriyetini yok ettiğinin farkına bile varmaz. Çünkü onlara o şekilde bir yönlendirme ve telkinler kardeşi kardeşe ve evladı babaya düşman eder.

Ancak, Timur ile Osmanlı mukayesesinde daha da hazin bir durum ortaya çıkar. Timur’un oğlu Şahruh, Osmanlı Padişahı Çelebi Sultan Mehmed’e yazdığı bir mektupta: “Süleyman Beg ve İsa Beg ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fanî dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama biraderler arasında bu usul İlhani töresine münasip değildir.”1. Der.

Şahruh babası Timur gibi Türk dili, kültürü ve inancına sahip çıkarak, aslını unutmadan Osmanlı’ya töreyi hatırlatarak asaletine sahip çıkar.

Bu nedenle babası, kardeşleri ve Türkmenlere karşı düşman süreğini sürdüren Selim’in halk dilindeki sıfatı “yavuz” dur. Tabii kendisi bunu beğenmez fakat yaptıkları ile tarih sayfalarını böyle geçer.

“Tarihte “Yavuz Sultan Selim Han” adıyla nâm salmış bulunan büyük Türk hükümdarı, 25 Nisan 1512’de tahta çıktığı zaman kırk altı yaşında idi. Askerlerin daha şehzâdeliğinde O’na yakıştırdığı “Yavuz” kelimesiyle anılmaktan, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.” Darbı meselini hatırlattığı için hoşlanmaz, bunu men ederdi.”2.

Bu düşünce İslam alemini ikiye böldüğü gibi ihtilafları da keskinleştirir. “Hz. Ali’nin hakem işine ısrarlı muhalefetine rağmen, her iki taraf da bunu kabul ederek, Amr b. Ass’ı, Muaviye’nin, Ebu Musa el-Eş’ari’yi de Hz. Ali’nin hakemi tayin ettiler.

Aslında hakemler, her iki adayı da azledip, bir başkasının hilafete getirilmesi için meseleyi Şura’ya havale edeceklerinde anlaşmışlardı. Bu anlaşma gereği, Ebu Musa el-Eşari, hakemi olduğu Hz. Ali’yi gerçekten azletti ve bunu açıkça ilan etti. Ondan sonra söz alan Muaviye’nin hakemi Amr b. Assı’dan da aynı hareket beklenirken o; Hz. Ali’nin azlini tasdik etti; ve fakat Muaviye’yi azletmeyerek, bilakis halife olarak ilan etti. *

Gerçi Amr b. Ass’ın tek reyiyle Muaviye hilafete getirildi. Fakat bu hilafetin meşruiyetini, Şam bölgesi dışında kalan diğer Müslümanlar kabul etmedikleri gibi, Hz. Ali’ye olan bağlılıklarını sürdürmeye devam ettiler.”3

Engin bir tarih bilgisine vakıf olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Selim’in bu “şah” sıfatının Emevi zihniyetli bir “yavuz” a çevrilişinin anlamını kısaca tarihe şöyle not düşer:

“…En nihayet, hilesinde muvaffak olan, saf ve nezih olanı yendi; çoluk çocuğunu yok ve perişan eyledi. Bu suretle halifelik adı altındaki İslam emirliğini, yine Halifelik unvanı altında İslam Sultanlığına çevirdi.”4

Bu ikilem Türk devletleri arasında birbirine düşürülmenin aracı oldu. “Bolçu savaşı Türk tarihinin enteresan savaşlarından birisidir ve birtakım özelliklere sahiptir. İki Türk gücünün bu savaşta karşı karşıya gelmesidir. Tıpkı Yıldırım Beyazit-Timur, Fatih Sultan Mehmet-Uzun Hasan savaşları gibi. İkinci özelliği bu savaşta iki ayrı Türk gücünü karşı karşıya getiren bir dış gücün (Çin) etkisidir.”5

Bu tarih boyunca dış güçlerin kışkırtması ve teşvikiyle tekrar ettirilmiş, 16. Yüzyılda ise Yavuz Selim-Şah İsmail çatıştırmasında da görülür.

“TD 64’te Ruha Sancağına 190 köyün kayıtlı olduğu görülmektedir. Bunlardan 53’ü meskûn vaziyette olup, diğer 137 köy nüfusu bulunmayan “viran” yerlerdir. Viran köyler, mezra mütaala etmek lazım geleceği için onlar o tasnif içinde değerlendirilmiştir. Yalnız bu yerlerin ilk bakışta çok büyük bir nispeti ifade ettikleri fark edilmektedir. Öyle ki toplam köy sayısı’nın 0/072’si yerleşim sahası olmaktan çıkmıştır.

Bunun sebebi daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı-Safavî mücadelesi sırasında bölgenin fevkalade mıtazarrır olmuş olması ve ahalinin dağılmasıdır.”6. dır ki.

“…Akkoyunlu döneminde bölgedeki Ön-Kızılbaş Alevi inancına mensup köy ve dolayısıyla nüfusun çok daha fazla olma ihtimalidir. Zira kimi bilim insanları, tarihi verilere dayanarak, Diyarbakır vilayetinde viranköy adı verilen yerleşim yerlerinin çoğunlukla Kızılbaş topluluklarına ait olup Osmanlı-Safavi çatışması sonucu metruk hale geldiğini dile getirmişlerdir. Kayıtlara göre sadece günümüz Diyarbakır sınırları içerisinde bulunan Amid sancağına bağlı 146 viranköy tespit edilmiştir.”7 *

“Çaldıran zaferinden sonra, bölgenin idari teşkilatının da doğrudan doğruya İdris-i Bitlisi ve Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından tamamlandığı anlaşılmaktadır.

Bu hususta İdris-i Bitlisi’ye boş “ahkâm kağıtları” gönderilerek sancak tevcih edilen beylere yollanması yollanması istenmiştir. Bunların 22’si berat, 1’i beylerbeyi beratı, 7’si istimaletnâme olmak üzere toplam 30 adat olduğu anlaşolmaktadır.”8

“Yavuz Sultan Selim’in Safaviler üzerine yürümeden önce Anadolu’da Şah İsmail’i destekleyen, ona hem lojistik destek hem de asker verecek olan Türkmen Alevileri“yediden yetmişe” tespit ettirdiği ve “kırk binini öldürttüğü bugün”, “Osmanlıcı ve özellikle Yavuz’cu” bazı çevreler tarafından, “Canım, bu iddia yalnızca Selimname’de var, başka yerde yok, o dönemde bu kadar insan yoktu” şeklinde gerekçelerle reddediliyor.

Oysa yukarıda aktardığımız gibi İdris-i Bitlisi bu katliamı Selim Şah-nâme’de açıkça yazıyor. Üstelik katliam planlamasını şiir diliyle ve ayrıntılarıyla yazıyor, açıkça diyor ki: “Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini aştı.”

“Zafer Osmanlı’nındır. İdris-i Bitlisi “zafer gecesini” de büyük bir “keyifle” yazar:

Gel Saki, eğlence meclisini donat, savaşta düşmanın kanıyla kadehi doldurGel Saki, kadehi ele ver. Ver de kılıç, düşmanın kanıyla sarhoş olsun…Gel eğlence gecesi kadeh içelim. Şarabı düşmanın kanı gibi iç…”9.

Bu düşmanlaştırma da Osmanlı Şeyhülislam Ebessuud’un fetvaları daha da etkileyici olur:

“MES’ELE: Kızılbaş taifesinin şer’an kıtâli helâl olup, katl eden gâzî ve kızılbaş taifesinin ellerinde maktul olanlar şehîd olurlar mı?

ELCEVAP: Olur, gazâ-i ekber ve şehâdet-i ‘azimedir.”10 (A. 255 b)

“M.1514, H.920’de Yavuz Selim Han İran’ın şiîliği aleyhinde harb açtı. İstanbul’da Şeyhülislam bir Şiî öldürmenin 70 hrıstiyan öldürmek kadar sevabı olduğuna dair fetva verdi.”11.

Bu kin, nefret ve düşmanlıkla hareket ederek Şah İsmail ordusu ve dizelerinde “Açılın kapılar Şaha gidelim” dizeleri ile konuyu dile getirilenlerin yolları İdris-i Bitlisi’nin 30 civarında aşiret mensubuyla yollarını keserek baskı, zulüm ve kırımlarını sağladıktan sonra, Yavuz’dan Kızılbaş diye suçlanan Türkmenlerin yerini, yurdunu varlıklarını “boş fermanlar” gönderilerek bahşiş olarak verilir.

“Güneydoğu Anadolu’nun Osmanlı devletine bağlanmasında en çok emeği geçen Bıyıklı Mehmet Paşa ile İdris-i Bitlisi’ye, Sultan Selim; hil’at, bahşiş ve kılıçlar hediye etmiştir. Ayrıca Kürt beyleri için yirmi beş yük akçe, beş yüz hil’at ve on yedi sancak ihsan buyrulmuştur.

Şeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğu’sundaki Aleviler sürülerek ya da katledilerek hâkim oldukları idari beylikler ve toprakları Şafiî aşiret ağalarına verilmiştir. Yavuz Selim’in imzaladığı boş fermanlar, İdris-i Bitlis-i tarafından doldurularak, onun belirlediği ağalara dağıtılmıştır.

Bu süreçte Zaza Şiî/Alevi aşiretlerin büyük bir kısmı Osmanlının ve yandaşı beylerin dayatması sonucunda Sünniliğin, Şafii Ekolüne geçiş yaptılar. Çok az bir kısmı Sünniliğin, Hanifilik Ekolüne geçiş yaptılar. Sünniliği benimsemek zorunda kalan aşiretler; Palu, Bingöl, Çermik, Çüngüş, Dicle, Hani, Lice, Eğil, Maden, Siverek, Hilvan, Gerger, Mutki, Bingöl-Genç, Solhan, Karlıova bölgelerinde yaşamaktadır. Geriye kalan Zaza aşiretleri, ulaşılması zor bölgelerde (Dersim, Erzincan’ın güneyi, Sivas’ın doğusu) Şii/Alevi kimliği ile yaşama tutundular.”12.

“Diyarbakır ve çevresine X. ve XV yüzyıllarda yerleşen ve ana dili Türkçe olan Türkmen-Aleviler, başta mezhep (inanç) ayrılığı ve ayrıca etnik farklılık nedeniyle varlığını günümüze kadar korumuştur.

Bunda Türkmen-Alevi köylerin çevresinde yer alan Sünni (Hanefi-Şafi) Türk ile Kürt kökenli köyler tarafından Müslüman olarak kabul edilmemeleri etkili olmuş ve bu nedenle de Türkmen Aleviler kendilerini çevreleyen bu köyler yerine şehir merkezi ile ilişkilerini yoğunlaştırmıştır. *

“Alevi köyleri Diyarbakır ve Çevresine daha çok ova üzerinde ve Dicle Nehri üzerinde bir hat boyunca sıralanmaktadır. Geçmişte üç yüze yakın Türkmen-Alevi köyünün varlığından söz eden yazılı kaynaklar, bugün bu köylerin Sünnileştiklerini ve aynı zamanda Kürtleştiklerini belirtmektedir. 1936 yılında -günümüzden yetmiş yıl önce- yayınlanan ‘Diyarbakır Yıllığı’nın III. Cildinin 54. Sayfasında ‘Bir vakit bu havalide Horasan’dan gelmiş üç yüz köy olduğunu bir ihtiyar söyledi.

Hatta bunlardan biri yüz Türkmen köyü bulunduğu zamana erişmiştir.’ İfadesi bu değişimi anlatmak için kullanılmıştır. Ayrıca o dönemde değişimin gözlemlendiği yerleşim birimleri olarak; Bismil ilçesi Akpınar köyü, Ambar köyü, Korukçu köyü, Babahâki köyü, Çöltepe köyü ve Baharlı köyü’nden halen Tükmen diye söz edilmektedir. *

Ahmet Taşğın ise, son dönem Sünnileşen ve Kürtleşen köyler olarak Diyarbakır Merkeze bağlı; “Güvercinlik Köyü (Aynetu Köyü)”, “Karaçalı Köyü (Tilalan Köyü”, “Kuşluk Bağı Köyü (Matrani Köyü”, “Kesikağaç Köyü (Hüseynik Köyü)” ile Mermer Bucağı’na bağlı “Ali Bardak Köyü’nü sayar. *

“Ol vakit Diyarbekir Hükümeti Akkoyunlu hanedanından sekiz dokuz sene evvel Şah İsmail-i Safavi’ye intikâl etmiş ve Mardin hükümeti dahi o hanedandan bir şube yedinde bulunmuştur…

Lakin Kürdlerde ittifak bulunmayıp aralarında daima nifak vaki olur. Her biri hadd-i zatında şeca’etine güvenerek yekdiğerine ser-furû etmezler. Ekrâdın ekserisi ehl-i sünnet ve cemaattendir. Yalnız birazı Devlet-i Emevi'ye zamanında Şam taraflarına gitmiş ve oradan garip bir mezhep azhıyla avdetlerinde mezheplerden bir kısmı nükûl ederek bir kısmı halen onunla kalmıştır. Bunlara Yezidi denilir…”13

Bu tarihi kayıtlardan çıkan sonuç: Diyarbakır ve Urfa illeri bağlamında; Diyarbakır’da 300 köyün 146’sı, Urfa’da 190 köyün 137’si, Siverek’te ise 37 Kızılbaş Türkmen köyünün “viran” edildiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki bu “viran” köyler ile buradan göçüp giden veya sürgün edilen Kızılbaş Türkmenlerin köyleri ile geriye kalan köyler kimlere dağıtıldı!

Alevi-Bektaşi 7 Ulu ozanlarından Hatayi, İran’da Safaviler Devleti’ni kurunca Şah İsmail ile Selim Şah”ı belli çevreler yönlendirerek iki “Şah” birbirine düşürülür. “Kavgada Şah’ın tarafını tutan ve bu uğurda canını vermiş, Pir Sultan Abdal:

İki kardeş karşı karşı salındı,

Ciğerciğim delik delik delindi”. der.

Azerî Türk şairi Mirza Sâbir ise bu, Sünnî/Şiî kıstaslı kavganın İslam’a darbe vurmaktan başka bir işe yaramadığını söyleyerek, işe öncülük edenleri aptallık ve ihanetle suçlar.”14

Pir Sultan Abdal’ın gördüğü gerçek de şudurki, Türk devletleri, boyları, obaları, oymakları güçlenince yönetimlerine sızmış üçünü güçler tarafından hep biri birine düşürülmüşlerdir.

Sonuç; yukarıdaki birkaç satırda Türkmenlerin kimlik, kültür ve inançları konusunda, O dönemde ortaya atılan yapay bir “kızılbaş” suçlamasıyla baskı ve zulümle asimile edildikleri hususu bir sayfa olarak kaleme alınmıştır.

Ancak Tarihsel olarak Urfa bölgesi Türkmenleri bu gerçeği şöyle ifade ederler; “Giyimimiz Arap, dilimiz Zaza (Kürt), aslımız Türkmen.” derler.

Anlayana Aşk Olsun.

*****

1- Prof. Dr. Osman Turan, “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”, Cilt: 1-2, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993, s.15

2- Kadir Mısıroğlu, “Veli Beyazid’in Bedduası”, Sebil Yayınları: 260, İstanbul, 2008, s.60

3- Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, “Hilafetten Saltanata Emeviler Dönemi”, Hakikat Matbaası, İstanbul, 1983, s.21; * Taberi, Tarih, Beyrut, Tarihsiz, IV. 442.

4- Prof. Dr. Osman Zümrüt, “Atatürk’ün İslam Dini Anlayışı”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları:2079, Ankara, 1998, s.136

5- Prof. Dr. Hüseyin Sallman, “Türgişler”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları:2085, Ankara, 1998, s.23

6- Ahmet Nezihi Turan, “XVI. Yüzyılda Ruha (Urfa) Sancağı”, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2012, s.38-49

7-Talip Ersöz, “Zaza Tarihi ve Zaza Coğrafyasında Alevilik Gerçeği”, Nivis Yayınları, Adana, İstanbul, 2023, s.338-339

8- Dr. Mehmet Emin Üner, “Osmanlıdan Cumhuriyete Osmanlı Tarihi”, T.C. Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları Navi Medya, Ankara, 2009, s.28; * Mehmet Ali Ünal, “Osmanlı Devri Üzerine Makale-Araştırmalar, Isparta, 1999, s.170-171

9- Necdet Saraç, “Yavuz Selim’in Akıl Hocası İdris-i Bitlisi”, Cem Yayınevi, İstanbul, 2013, s.86-103

10- M. Ertuğrul Düzdağ, “Şeyhülislâm Ebussuud Efendi Fetvaları”, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1983, s. 109

11- Rıza Nur, “Türk Tarihi”, Cilt: 5, Toker Yayınları, İstanbul, 1979, s.109

12- Talip Ersöz, “Zaza Tarihi ve Zaza Coğrafyasında Alevilik Gerçeği”, Nivis Yayınları, Adana, İstanbul, 2023, s.332-333

13- Aşir Kayabaşı, “Kısas Beldesi’nin Tarihi ve Sosyo-Kültürel Yapısı”, GAP Bölgesinde Alevi-Bektaşi Yerleşmesi ve Şanlıurfa Kültür Mozaiğinde Kısas”, Uluslararası Sempozyum Bildirisi, 25-27 Mayıs 2006, s.59;* Basri Konyar, Diyarbakır Yıllığı, Cilt: III., Ulus Basımevi, Ankara, 1036, s.54-55; * Ali Aktaş, Sosyolojik Açıdan Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Türkmen Alevilerin Kültürel ve Toplumsal Yapıları: Diyarbakır ve Şanlıurfa Kırsalı Örneği, GAP Bölgesinde Alevi-Bektaşi Yerleşmesi ve Şanlıurfa Kültür Mozaiğinde Kısas”, Uluslararası Sempozyum Bildirisi, 25-27 Mayıs 2006; * Nuray Elmacı, Diyarbakır Kentinin Üç Farklı Köysel Grubunda Doğumla İlgili Değer ve Tutumlar, Diyarbakır Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Kürsüsü Yayımlanmamış Doktora Çalışması, Doktora Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Diyarbakır, 1974, s.14; * Ahmet Taşğın, Diyarbakır ve Çevresindeki Türkmen Alevilerde Dini Hayat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2003, verilerine dayanarak hazırladığı makale: Ahmet Taşğın, Yeni Ocağın Pir Kim? Diyarbakır Türkmen Alevilerinde Alevi Kurumlarının İşlevi, Alevilik, Haz: İ. Engin- H. Engin, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004, s.340-341.

14- Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Tarihi Boyunca Bektaşilik”, Yeni Boyut: 4, İstanbul, 1988, s.188

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum