Site en üst
İstanbul
27 Ocak, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

ABBASİ HALİFESİNİN DÖRT MEZHEP KARARI HALA YÜRÜRLÜKTE Mİ?

25 Ocak 2026, Pazar 07:59

İktidarlar, Cemevlerini Alevilerin ibadet mekanı olarak tanımaktan hala imtina ediyorlar. Bütün parti liderlerinin Cemevlerine yasal statü verilmesini savunmasına rağmen, meclise ortak bir yasa teklifi vermekten de çekindikleri görülmektedir. Bunda “çevre baskısı” ve tarikatların etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlayışın temelinde Abbasi Halifesi Kadir Billah’ın bin yıl önce (M. 1029) almış olduğu kararın etkisinin de bulunduğu kanaatindeyim. Abbasi halifesinin bu kararı hakkında kısa bir bilgi vermek yararlı olacaktır.

Abbasi Halifesi, siyasi iktidarının devamını sağlamak amacıyla, imparatorluk coğrafyasında bulunan yetmişin üzerindeki tarikat ve mezhebi dörtle sınırlandırma kararı almıştı. Bu kararla dört ekolün-mezhebin dışında kalan yorumları yasaklamıştı. Yasaklananlar arasında Şia, yani Ehlibeyt taraftarı olan tarikat ve ekoller de bulunuyordu. Bunun nedeni, halifenin bu ekolleri kendi iktidarına bir tehdit olarak görmesiydi.

Halifenin, yasal olarak tanıdığı mezhepler arasında Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik yer alıyordu. Yasal olarak tanınan bu mezheplere ismi verilen din alimleri olan Ebu Hanife (699-767), İmam Şafii (767-820, Malik Bin Enes (712-795), Ahmet Bin Hanbel (780-855)  yılları arasında yaşamışlardı. Yani, Abbasi Halifesinin dört mezhebe ismini verdiği İmamlardan hiçbiri bu tarihte hayat da değillerdi. Halifenin bu dört İmamın ismini mezheplere vermesinin nedeni, takipçilerinin desteğini sağlamak amacını taşıyordu. Zira bu mezheplerin, diğer bir deyimle ekollerin, imparatorluk coğrafyasında hatırı sayılır bir taraftar kitlesi bulunuyordu.

Halife Kadir Billah, yasal olarak tanıdığı mezheplerin temsilcilerini saraya davet ederek, “Ehli-Sünnet İtikatnamesi” adı ile bir belgeyi imzalattırdı. Bu kararla, yasal olarak tanınan mezheplerin dışında kalanları yasakladı. Yasaklanan mezheplerin temsilcileri ve takipçileri hakkında idamlara varan kararlar alındı. Alınan bu karar, Abbasi Halifesi tarafından İslam coğrafyasındaki tüm Beylik ve Sultanlıklara da bildirildi. Bunlar arasında Gazneliler ve Selçuklular da bulunuyordu.

Ancak, dört mezhebe ismi verilen İmamlardan olan Ebu Hanife ve İmam Şafii, yaşadıkları dönemde Ehlibeyt taraftarı olmuşlardı. Bu nedenle de yargılanmışlar ve ağır cezalara çarptırılmışlardı. Ancak, önce Kadir Billah, daha sonra da Kaim Bi Emrillah, bu imamların öğrencilerini saraya davet ederek, hazırlattıkları “Ehli- Sünnet İtikatname”sini bunlara zorla imzalattırdılar. Bu karardan sonra gerek İmam Hanife gerek İmam Şafii takipçilerinin; muhalif çizgilerinden terk edilmeleri sağlanarak, iktidarla uyumlu hale getirildiler. Hatta, Abbasi halifelerinin kadılığına kadar yükseldiler. Ancak izledikleri çizgi, temsil ettikleri İmamların ekolü ile hiç bir ilgisi kalmamıştı.

Günümüze gelecek olursak; Abbasi Halifesinin Miladi 1029 yılında almış olduğu kararların bugün gayrı resmi olarak hala yürürlükte olduğunu görmekteyiz. Aradan bin yıl geçmesine rağmen, Abbasi Halifesinin almış olduğu kararların sanki kutsal bir metin gibi, pratikte uygulandığına şahit olmaktayız. Dört mezhep dışında kalan mezhep ve ekollere aradan bin yıl geçmesine rağmen, hala aynı yasakçı tutumun devam ettiğini görmekteyiz.

Oysa, iktidarların Alevilerden çekinecekleri bir durum yoktur. Abbasi Halifeliği yıkılıp gitmiş, saltanat dönemleri de kapanmış. Yüzyıl önce cumhuriyet rejimi gelmiş, kulluk, sultanlık kaldırılmış, anayasa ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğu bir sistem kurulmuş. Dolayısıyla, hem Anayasa’nın hükümleri hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Aleviliğin resmi olarak tanınması için vermiş olduğu kararlar ortada durmaktadır. Bu kararların uygulanması yasal bir zorunlulukla birlikte; ülkemizdeki kardeşliğin ve birliğin sağlanması açısından da yararlı olacaktır.

Tabanda bir hoşgörü  ortamı bulunmasına ve siyasilerin Aleviler hakkında o kadar olumlu söz söylemesine rağmen, bir türlü gerekli adımlar atılamıyor. Ya da siyasiler adım atmaktan kaçınıyorlar. Bazen bir adım atar gibi oluyorlar, sonra tekrar geri çekiliyorlar. Daha önce 1/1000 ölçekli imar planlarında Cemevleri için “İbadet Merkezi” olarak yapılan tanımlama, 22 Ocak 2026 günlü resmi gazetede yayınlanan genelge ile “ Kültür Merkezi” olarak değiştirildi. Bu geri adıma, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı sayın Esma Ersin’in de onay verdiği belirtilmektedir. Sayın Esma Ersin’in hangi gerekçeye dayanarak buna onay verdiğini açıklaması gerekir. Aksi taktirde, Alevi toplumunun başkanlık hakkındaki olumlu tutumu, olumsuzluğa dönüşecektir.

Alevi toplumu İslamiyet’ten sonra kurulan tüm Türk devletlerinde kurucu unsur olarak yer almıştır. İlgili devletlere ait topraklar işgal ve istilaya uğradığında, yine en önde mücadele edenler onlar olmuştur. Gerek Moğol işgaline gerek batılı emperyalistlerin Anadolu’nun işgaline en sert tepkiyi Aleviler göstermiştir. Özellikle, Moğol işgalinde en büyük bedeli Aleviler ödemiştir.

Zor zamanlarda Alevileri hatırlayanlar her ne hikmetse daha sonra unutmayı tercih etmişlerdir. Gerek Osmanlı’nın gerek Cumhuriyetin kuruluşunda Alevileri devletin “kurucu unsuru” olarak görenler, sıra Alevilerin haklarını vermeye gelince; binbir bahane üreterek sorumluluktan kaçmayı tercih ediyorlar. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti anayasasında eşitlik ilkesi ve inanç özgürlüğü bulunmaktadır. Anayasa’nın 10. ve 24. maddesinde aynen şöyle denilmektedir:

MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. 

MADDE 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Burada sözü edilen 14. madde ise şöyledir:

“MADDE 14- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Alevilerin 14. maddede belirtilen “devletin ülkesi ve milletiyle, demokratik ve laik cumhuriyetle” bir problemi olmadığını herkes bilmektedir. O halde, Alevilerin anayasal hakları neden verilmemektedir? Devlet bürokrasisinde liyakatlı Alevilere neden görevler verilmemektedir?

Alevilere yasal haklarını vermeyenler ondan sonra da “Aleviler neden muhalif oluyorlar” diye yazılar yazmaktadırlar. “Sizin haklarınız verilmeseydi, siz ne yapardınız?”  Şeklindeki sorularımıza ise, cevap verilememektedir.

Makalemizi tamamlarken Alevi toplumu, kendilerini temsil eden tüm Alevi-Bektaşi dernek ve vakıflardan şunu bekliyor:

Aranızdaki kısır çekişmeleri ve görüş ayrılıkları bırakın. Ortak ilke ve talepler etrafında birleşin. Demokratik yollardan Alevilerin haklarını savunun.

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum