İstanbul
20 Mayıs, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

LONDRA'DAKİ TEZGAH - ESKİ İHANETİN YENİ SÜRÜMÜ

19 Mayıs 2026, Salı 17:33

Milli bilincimizin örsünde dövüle dövüle Ulusal Kurtuluş Mücadelesine dönüşen o kutlu direnişin, Anadolu ve Ortadoğu halklarını ortak kader, din kardeşliği ve yurt sevgisiyle birleştirdiği günlerin anısını taşır Mayıs ayı.

Bizim için mayıs; Horasan’dan akan Türkistan mayasının, işçi bayramıyla, Hıdırellez'le ve nihayet 19 Mayıs’la kenetlendiği bir kimlik manifestosudur.

Ancak ne hazindir ki, Kurtuluş Savaşı’nın o çetin günlerinde emperyalizmin gölgesinde boy gösteren kirli bir çizgi, bugün hâlâ aynı ihanet senaryosunu tedavüle sokmaya çalışmaktadır.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) küresel emperyalizmin başkenti Londra’da düzenlediği sözde "Birlik, Yol ve Gelecek" toplantısı, tam olarak bu eski tezgahın yeni nesil bir sürümü olarak karşımıza çıkıyor.

Söz konusu tezgahın yarattığı kırılmayı analiz edemeden duramıyor insan.

Horasan Mayasından "Devlet Dini" Kırılmasına

Bu coğrafyanın hakikatini anlamak için köklere bakmak gerekir. Kimse bu topraklarda zorla Müslüman ya da zorla Türkleştirilmedi.

Horasan’dan Anadolu’ya uzanan o büyük göç dalgasında Türkler; Emevilerin ırkçı, kavmiyetçi ve baskıcı resmi "devlet dinine" karşı, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği özgün inancı kendi mülkiyet rejimleri, üretim ilişkilerine dayalı sosyal gerçeklikleri üzerinden yeniden inşa ettiler.

Yetmiş iki millete aynı nazardan bakarak, ırkçılığı red eden; “gelme gelme, gelenin malı gidenin canı” diyerek kollektif mülkiyeti, beytül malı savunan bu anlayışın inşa ettiği islam; dayanışmacı, devrimci bir “halk islamı”ydı.

Türkistan coğrafyasının harmanladığı bu Halk İslamı, Emevi zihniyetine karşı Yesevilik çatısı altında "Ehlibeyt sevgisi ve taraftarlığı" ile boy verdi; Nakşibendiliğin "Ehlisünnet" yorumuyla da Anadolu ve Mezopotamya halklarının din kardeşliğinin temel taşını döşedi.

Bu topraklarda “Ehlisünnet” anlayışı; Nakşibendiliğin Türki yorumuyla bütünleşirken; Yesevilik, Horasan Erenlerinin elinde Kızılbaşlık ve Bektaşilik formunda boy vererek Anadolu’nun kadim halklarının İslamlaşmasının ve Türkleşmesinin manevi harcı oldu.

Bu iki damar, devletin baskıcı aygıtlarına karşı halkın inancını korumakla kalmıyor, aynı zamanda bu coğrafyada yaşayan halkların varlıklarını korumasının sosyal ve siyasal koşullarını yaratıyordu.

Öyle ki, Tuğrul ve Çağrı Beyler, dinin bir asimilasyon aracına dönmesini engellemek için halifeliği siyasal alanın dışında tutmaya özen gösterdiler; din ve devlet işlerini ayırarak Abbasi halifelerinin günlük pratiğe müdahalesini önleyerek, dini siyasete alet etmenin ortaya çıkardığı kirlenmekten korudular

Fakat bu asil gelenek, Yavuz Sultan Selim döneminde Şah İsmail ile girilen amansız mücadele sürecinde terk edildi. Dinin siyasete alet edilmesiyle yeni bir "devlet dini" doğdu.

Nakşibendilik, bir etnik kimlik olmamasına rağmen, ilk çıkış kaynağının Türkistan ve yayılım alanının Kürt toplulukların yaşadığı bölge olması ve yine bu bölgelerde toplumsal tabanı oldukça güçlü olan Kadirilikle de uyumlu olması, dini siyasaya alet etmek isteyen Yavuz Sultan Selim’in işini kolaylaştırıyordu.

II. Bayezit’le başlayıp Yavuz’la zirveye çıkan bu süreçte, göç yollarında inşa edilen o duru Halk İslamı bir kenara itildi; Nakşibendilik sarayın kurumsal "devlet dini" haline getirilerek siyasal alanın merkezine oturtuldu. Kızılbaşlık ise tamamen sistemin dışına itilerek bir "tehdit" unsuru olarak kodlandı.

Nihayet, Kürd İdrisi Bitlisi vasıtasıyla, din üzerinden Kürt topluluklarıyla kurulan siyasal ilişkiler, din ve din siyasetini öne çıkardı.

Osmanlı devlet yönetimine hakim olan devşirmeler, Nakşi ve Kadiri şeyhleri üzerinden Kürt toplulukları kontrol etmekte iken, iskan politikaları sonucu yerleşik hayata geçirdiği topluluklar ile önemli merkezlerde yer alan esnaf örgütleri üzerinde, Bektaşi kontrol mekanizmaları kurdular. Kızılbaşlığı ise tamamen siyasal sitemin dışına iterek onu bir tehdit olarak gördüler.

Böylece göçebe, yarı göçebe toplulukların İslamlaşma eğilimi ve yorumu, onlar için Sultan Sencer’e karşı gelişen Oğuz isyanlarından beri bir tehdit olarak kalmaya devam etti.

Bu nedenledir ki, Nakşibendilik üzerinden siyasal alana hakim olan devşirmeler, Kızılbaşlığı, ahlaksız, sapkın bir mezhep olarak sunarak, söz konusu propagandalarla “Kızılbaş” tehditi üzerinden toplumu kontrol altında tuttular. Yüzyıllarca süren bu tehdit algısı, ne yazık ki Cumhuriyet kurulduğunda bile siyasal iklime hakim olmuş ve bu nedenle, Bektaşi tekkeleri kapatılmış; Alevilerin inançları gereği yaptıkları ibadetleri; baba, pir, dede üzerinden toplumsal kontrol mekanizmaları yasaklanmıştır.

Türk islam topraklarının emperyalist güçler tarafından işgal edildiği ve paylaşıma tabi tutulduğu tarihsel kesitte; İstanbul Hükümetiyle işbirliği içinde olan ve aynı zamanda Şurayı Devlet başkanı olan Seyid Abdulkadir önemli bir Nakşi Şeyhi idi.

Seyid Abdülkadir’in kurduğu Kürdistan Teali Cemiyeti büyük oranda Osmanlı bürokrasisi içinde yer alan Kürt aşiret liderleri ve şeyhlerinden oluşuyordu.

Bu cemiyet, Kürdlerin çoğunlukta olduğu yerlerde, Yavuz Sultan devrinde olduğu gibi Sultana ve Halifeye bağlı yarı özerk bir Kürd otonomisi kurmayı amaç ediniyordu.

Teşkilatı Mahsusa’nın da desteklediği bu hareket, Kurtuluş Savaşı mücadelesinde kuvvayı milliye hareketine karşı Kürt toplulukları, İşgalci İtilaf devletlerinin politikalarıyla uyumlu hareket etmesini sağlamak üzere, Mustafa Kemal’in desteğini aldığı Dersim bölgesindeki aşiretler arasında da bir takım operasyonlar yürütmekteydi. Seyid Abdülkadir’in de önermesiyle Koçkiri hareketinin ve daha sonra Dersim olaylarının baş aktörü, Nuri Dersimi özel bir görevle Dersim’e gönderilmiş ve bu şahsın yaptığı çalışmalar sonucu, bölgedeki aşiretler arasında Kuvvayı Milliye hareketine karşı bir muhalefet örgütlenmiştir.

Özellikle devlet bürokrasisi içinde yer alan Kuvvayı Milliye karşıtı bu çevrelerin çabaları, her ne kadar Dersim bölgesinde minimal düzeyde bir karşılık bulmuş ise de, Hasan Hayri, Diyap Ağa, Karerli Mehmet Efendi, Mehmet Şerif Fırat, Mehmet Hulusi Yurtsever, Küçük Ağa gibi yerel aktörlerin çalışmalarıyla bu çabalar istenen sonucu vermemiştir.

Kürt halkı da özellikle İzmir’in işgalinden sonra gerek İtilaf Devletlerine, İstanbul Hükümetine ve gerekse Heyeti Temsiliye’ye çektiği telgraflarda, işgale karşı çıkmışlar ve işgallere karşı, Kuvvayı Milliye hareketinin yanında yer alacaklarını açıkça beyan etmişlerdir. Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehir merkezlerinden, Kürt ileri gelenlerinin işgallere karşı Kuvvayı Milliye hareketine verdiği bu destek hiç kuşkusuz ki Türklerin Kürtlerle kurduğu kader birliği ve ortak tarihsel hafızanın bir ifadesi ve yansımasıdır.

Yaşanan gelişmeler ve tarihi olaylar bize şunu açıkça göstermektedir ki, gerek Kurtuluş Savaşı sürecinde ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürt toplumu ile Kürt siyasetçileri, emperyalizmin Anadolu ve Mezopotamya üzerindeki siyasetleri karşısında, ayrı düşmüşlerdir.

Kürt toplumu, ortak dini duygular ve değerlerin yükselttiği zemin üzerinden, Türklerle kader birliği içindeyken; Kürt siyasetçileri Kurtuluş Savaşı sürecinde ortaya çıkan emperyalist güçlerle işbirliği yapma kulvarı üzerinden yürümeye devam etmektedirler.

Şeyh Sait hareketi, Ağrı isyanı ve Hoybun hareketi bir Kürt hareketi değil; aksine toplumsal tabanıyla ayrı kulvarlara sürüklenmiş Kürt siyasetçileri ile emperyalistlerin söz konusu hareketler üzerinden Türk siyasi sistemini dengelemek üzere kullandıkları girişimlerdir. Bu nedenledir ki bu gün olduğu gibi Kürt toplumunda taban bulamamıştır, bulamayacaktır da

Çok Partili Siyasal Hayata Geçiş ve Tarikatların Korunaklı Kaleleri,

Yukarıda sıralanan isyan girişimlerine karşın Kürt toplumunun Türklerle birllikte yaşama ve ortak bir gelecek inşa etme geleneği, 1946’da çok partili hayata geçişle ve Soğuk Savaş rüzgarlarıyla daha da derinleşti ve kökleşti. Türk siyasal sistemi Sovyet yayılmacılığının Türkiye üzerindeki tehditlerini karşılamak üzere etnik ve dini kimlikleri ortak dini değerler üzerinden konsolide etme yoluna gitti. Öyle ki Kürt toplumunda önemli bir karizmatik kişiliği sahip olan Sadi-i Nursi’nin ev hapsi ve gözetim altında tutulduğu bir dönemde yazdığı Risale-i Nur külliyatı bizzat devletin gözetimi ve denetimi altında talebelerine ulaştırılıyor ve koruma görüyordu. Büyük Doğu dergisinde mazlum halkları işleyen Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu’nun İslam’la ve din kardeşliğiyle yeniden doğacağını ümit ediyor, Hatta Said-i Nursi’yi ziyaret planları yapmakta iken, ülkede büyükçe bir antikomünist dalga, dini ve milli değerlerle yükseliyordu.

Fakat CHP iktidarındaki devlet, madalyonun diğer yüzünde ise Alevi toplumunun ibadet ve ritüellerini sıkı bir takibata uğratıyor, cem olan insanları cezai kovuşturmalarla zindanlara atıyor, iktidar Demokrat Partiye devredildiğinde bile, büyük oranda Alevilerden oy alan DP iktidarı, Alevilere aynı perspektifle yaklaşmaya devam ediyordu. Yanı sıra, tıpkı Koçkiri ve Dersim olaylarında olduğu gibi, siyasal sistemle entegre olan tarikatçı yapılar, kendi mevkilerini sağlamlaştırmak adına Alevileri devlete "tehdit" olarak sunmaya devam ettiler. Devlet bürokrasisine ve siyaset kurumlarına sızan bu odaklar, "Alevilik-komünizm" ve "Alevilik-dinsizlik" kara propagandası üzerinden kendilerine kurumsal kaleler inşa ettiler.

Atatürk’ün ölümünden sonra Cumuhurbaşkanlığına yükselen İsmet İnönü, 1974’te yerini bıraktığı Bülen Ecevit ve nihayet 12 Eylül Darbesinden sonra ANAP’ın genel başkanı olan Turgut Özal gibi Cumhuriyet tarihinin önemli siyasi kimlikleri, anılan kaleleri tahkim eden Kürt orjinli birer siyasi figürler idi. Öyle ki, bu aktörleri sarmalayan tarikatçı yapı, devlet bürokrasisindeki yerini yeterli görmemiş olacak ki, siyasi iktidarı ele geçirmek üzere, iktidara darbe girişiminde bulunacak kadar aşırılığa savrulmuş bulunmaktadırlar. Söz konusu kalelerden beslenen yapının FETÖ marifetiyle başlattıkları darbe girişimi Türkiye’ye ve Türk milletinin milli ve manevi değerlerine yönelik küresel operasyonun bir parçası haline geldiklerinin açık bir göstergesidir. Bu kalelere dokunulmuş mudur, buradaki mihraklar kurtulmuş mudur bilinmez.

Fakat küresel senaryo ve Türkiye planları henüz bitmemiştir. Söz konusu yapının paralelleri ise “demokrasi, özgürlükler, etnik ve dini kimlikler” üzerinden küresel emperyalizmin merkezi Londra’da yeni bir projenin peşinde koşmaktadırlar.

Alevi Aydınların "Alisiz Alevilik" ve Bölücülük İsyanı

Londra'daki bu sinsi mühendislik girişimi, bizzat Alevi toplumunun aklıselim sahibi aydınlarının, dedelerinin ve yazarlarının da çok sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Toplantının hemen ardından seslerini yükselten Alevi aydınlar, organizasyonun "Alevilik hak mücadelesi" ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını açıkça ilan etmişlerdir.

Alevi kanaat önderleri ve aydınları, yaptıkları açıklamalarda şu temel noktalara parmak basarak Londra'daki oyunu adeta deşifre etmişlerdir

  • İnancımız Etnik Siyasete Malzeme Yapılamaz.

Aydınlar, Aleviliğin evrensel insan sevgisine ve Ehlibeyt irfanına dayanan bir inanç olduğunu vurgulayarak, bu duru inancın etnik milliyetçiliğe ve bölücü siyasi ajandalara bir "arka bahçe" yapılmak istenmesine şiddetle karşı çıkmışlardır.

  • Alisiz Alevilik" Dayatmasına Reddiye

Londra'da geliştirilen ve Aleviliğin köklerini kurutarak İslam dışı, köksüz bir "etnik azınlık" gibi sunmaya çalışan "Alisiz Alevilik" projesine tepki gösteren aydınlar; "Bizim yolumuz Horasan erenlerinin, Hacı Bektaş Veli'nin yoludur. Bu inancın köklerini Avrupa başkentlerinde yeniden yazmaya çalışanlar, küresel güçlerin taşeronudur" diyerek, AABK yönetimine adeta muhtıra vermişlerdir.

Tarihin Çıplak İtirafı: Halkların Et-Tırnak Ayrılmazlığına Karşı Siyasetçilerin İhanet Koridoru!

Tüm bu tarihsel serüvenin önümüze serdiği sarsıcı hakikat, coğrafyanın kaderi ile siyasetin ihaneti arasındaki o derin uçurumdur:

Bu topraklarda Kürt halkı, her türlü asimilasyoncu ve tarikatçı baskıya rağmen ortak mukaddesat, sarsılmaz değerler ve ortak tarihsel hafıza üzerinden Türk milletiyle bir ve bütündür. Kürt toplumunun mayası, bu ülkeyle etle tırnak gibi kenetlenmiş bir kader birliği iradesidir. Kürt halkının bu asil duruşu, yüzyıllık emperyalist saldırılara rağmen bugün de dimdik ayaktadır.

Ancak tarihin en büyük trajedisi tam da burada başlamaktadır. Halkın bu sarsılmaz sadakatine karşılık, Kürt siyasetçileri her dönem kendi toplumunun iradesine ihanet ederek emperyalizmin kulvarına gönüllü yazılmışlardır!

Dün, Osmanlı bürokrasisindeki o ayrıcalıklı yerlerini ve feodal mevkilerini kaybetmemek adına İstanbul Hükümetiyle ve işgalci İtilaf devletleriyle kapalı kapılar ardında otonomi pazarlığı yapan sinsi zihniyet neyse, bugün Londra’da Alevi maskesiyle arz-ı endam eden zihniyet aynıdır.

Dün kendi mevkilerini sağlamlaştırmak, devletten yeni tavizler koparmak için Alevileri "tehdit, komünist ve dinsiz" ilan edip sağ iktidarların değirmenine su taşıyan Kürt siyasetçileri, bugün aynı koltukları korumak için saf değiştirip Marksist-Leninist bir terör aygıtının söylemlerine sığınmaktadır.

Dün Alevileri ezerek köşe kapmaya çalışan bu omurgasız çizgi, bugün Alevilerin tarihsel yaralarını ve mağduriyetlerini sömürerek onları devlete karşı kışkırtma küstahlığına soyunmuştur.

Dünün işbirlikçi misyoneri Nuri Dersimi’nin o meşum ruhu, bugün AABK Başkanı Hüseyin Mat’ın şahsında, bu kez "Alevi" maskeli bir ihanet aparatı olarak hortlatılmaktadır!

Amaç; Alevi toplumunun inançsal duyarlılıklarını küresel efendilerin Ortadoğu ve Anadolu harita planlarına meze etmektir. Kendi halkına yabancılaşmış Kürt siyasetçilerinin ve onların Avrupalı ortaklarının bu sinsi mühendisliği, Alevi toplumunun o yüksek feraset duvarına çarpıp darmadağın olmaya mahkumdur.

Alevi Toplumu Bu Oyunu Yutmaz!

Hz. Ali’nin görseli önünde poz verip arkada "Alisiz Alevilik" projesine taşeronluk yapanlar, Alevileri devlete karşı kışkırtarak köşe kapma stratejisinden artık vazgeçmelidir.

Alevi aydınlarının da gür bir sesle haykırdığı gibi; Alevi toplumu bu tezgahın farkındadır ve bir kez daha bu oyuna gelmeyecektir.

Çözüm Londra’da Değil, Ankara’da!

Sözün özü; eğer bu toprakların kadim bir unsuru olan Alevi toplumunun geleceği konuşulacaksa, bunun yeri küresel emperyalizmin merkezi Londra değil; emperyalist işgale karşı göğsünü siper eden Türk milletinin direniş kalesi, Ankara’dır.

Çözüm, batı patentli projelerde değil; Aleviliğin özü olan Ehlibeyt sevgisinde, Horasan Erenlerinin irfanında ve Türk-Kürt kardeşliğini kapsayan geniş tabanlı bir "Anayasal Eşitlik" zeminindedir.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılı, Brüksel veya Londra koridorlarından üflenen "etnik azınlık" masallarına değil, bu sarsılmaz kader birliğine muhtaçtır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum