İstanbul
20 Temmuz, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

B İ L İ M S E L Ç E K İ Ş M E L E R İKİ - İKİ

01 Temmuz 2026, Çarşamba 12:24

BİLİMSEL ÇEKİŞMELER   İKİ

 

Yaşadığımız dünya biz insanlar için olağan bir yer olarak bilincimize işlenmiştir. Oysa pek çok  “sıradan “  olağan duyumsamalar  gibi bu durumda yanıltıcıdır. Dünyamız hakkında bilgilerimiz muhakkak ki hala çok açık seçik geniş kitlelerce anlaşılmış da değildir.

Günümüzden binlerce yıl öncesine gider ve oradan insanların yaşadıkları gezegen hakkında bilgilerine bakarsak aslında bir evren olduğuna ve onun bir parçası olarak da dünyamızın bulunduğuna dair  en ufak fikirleri olmadığını anlarız. İnsanlık içinden geldiği doğadan yine doğanın imkanları ile donanmaya başladıkça önce canlıları küçümsedi sonra tüm dünyayı.Hatta bu durum çoğu toplumlarda tüm dünyanın ve olanaklarının kendisi için olduğu düşüncesine dönüşerek, çok yaygınlaşmıştır. Öyle ya! Gece olunca ortaya çıkan yıldızlar ve ay kendileri için yukarıda parlıyordu… Gündüz  ortaya çıkan güneş ise insanlığı (veya kendi toplumunu) ısıtmak içindir, var olan her tür bitki ve hayvan da onlar içindi . Bu insan merkezli yaratılış binlerce dini inanışında ana malzemesi olmuştur. Hiçbir topluluk buna benzer düşünce ve kabullerden arınık olmamıştır. Fakat ne gariptir ki çok daha eski dönemlerde yaşayan taş devri insanları doğaya ve hayvanlara karşı daha saygılı olduklarını tespit edebiliyoruz. Sanki bilim geliştikçe  insanlık bencilliği yükselmeye devam etmiş gibidir. Yaşadığımız çağda artık aklı başında insanlar içinden çıktığımız bu gezegene verdiğimiz tahribatın farkına varmaya ve  “ Yeni Vaizciler” benzeri bu gerçeği anlatmaya başladılar. Temennim o ki ;  bu emekler başka bir doğmatik inancın temellerini atmak olarak tezahür etmesin!

Dünyamız biz insanlar için çok büyüktür sanki sonsuz gibidir. Karalardan çok denizler vardır ancak bu durumu geçmişte her toplumu bilmiyordu. Dağlar,ırmaklar ve  çöller veya yaşanan diğer yerlerde aslında bir başka topluluk için çok farklı oluşumlar ve olaylar sürüp gidiyordu. Kutuplarda yaşayan kişi için kurulan hayali dünya ile çölde yaşayan insanlar için kuracakları “özlenen yer “ çok büyük farklılıklar arz ediyor şayet bir nedenle bu farklı yörelerde yaşayanlar bir araya gelirse inanılmaz bilgi aktarımı oluyor ancak yazının olmayışı  “sesli anılar deposunda”  biriktikçe  ileride anlatılacak pek çok efsanenin esas kaynağı oluyordu.

Yanardağ denilen dağlar hiçbir belirti vermeden bile birdenbire püskürerek civardaki tüm canlıları tehdit edebiliyordu veya aniden yeryüzü hareketlenerek ve de böğürerek deprem illetini yapabiliyor neticede bu yıkıcı etki silinmez korku yaratabiliyordu. Gerçekten bilebildiğimiz tarihsel süreç içinde pek çok büyük afetler yaşanmıştır.Elbette tarih öncesi çağlarda bize aktarılamayan faciaları şimdi dahi tespit etmekte güçlük çekiyoruz.

 

1800 yıllarına kadar eldeki bilgiler ışığında her topluluk kendine özel  “Evren Modelleri” yaratmıştır. Çoğu zaman bu modeller kutsanarak  (üzerine din zırhı eklenerek)  bir çeşit koruma altına alınmış bu inanılmaz kabuller neticesinde ne kadar insan kurban edildiğinin hesabını yapamıyoruz. Doğal afetlerin belirlenemez ve engellenemez oluşu nedeni ile umutlar artık toplumuna göre  ya kızgın tanrılara yatışmaları   için rüşvet olarak insan kanı,eti sunuluyor daha ileri toplumlarda ise hayvan kanı ve eti ile yetinilmeye başlıyordu. Eğer bir Volkan civarında yaşam sürdürüyorsanız bazı bakımlardan şanslı sayılırdınız zira bu yerler de toprak çok daha verimlidir.Ancak aniden kızıveren Volkan tanrısının gazabına da engel olunamıyordu.

Karkatoa Yanar Dağı 1883 yılında aniden püskürdüğünde 40.000 civarında insanı öldürdü, patlamanın şiddeti 5.000 km uzaktan duyulabildi, adanın yarısı yok oldu. Yine benzer şekilde 1980 yılında ABD de St.Helens Dağı püskürdüğünde zirvesinin üçte biri havaya uçtu,çok sayıda ağacı yok etti verdiği zarar milyarlarca dolar olarak hesap edildi. 1556 yılında Çin’de olan bir deprem yaklaşık 1.000.000 kişiyi öldürdü. Çin’de 1976 yılında ki deprem yarım milyon insanın ölmesine sebep oldu.1986 yılında yaşanan San Francisco depremi yüzbinlerle insanı evsiz bıraktı.

 

İşte bu ve benzeri doğa olaylarının neden olduğuna dair tartışmalar bilim insanları arasında sürüp gitmiştir. Ancak belli bir tarihe kadar bilgi birikimimiz bu olguları açıklamaya yetmemiştir. Diyebiliriz ki bu durum 1912 yılına kadar devam etmiş bu yılda ilk defa doğruya yakın bir açıklama teorisi ortaya atılmış fakat her yeni düşüncede sivri dişlerini çıkaran  “bilim canavarı”   derhal saldırıya geçerek bu düşünceyi yok etmeye çalışmış işin garip tarafı da oldukça başarılı da olmuştur. Çoğunlukta bulunan bilim insanları bu tek başına duran cesur kişiye yaşamı “dar etmiş” lerdir.

Peki bu kişi ne demişti veya ileri sürmüştü de bu zulme uğramıştı? Alfred Wegener bugün var olan kıtaların uzak geçmişte bugünkü gibi olmadığını ve “PANGAEA” adını verdiği tek bir süper kıta biçiminde bulunduğunu söylemişti.Ne yazık ki gününün bilim insanları bu teoriyi asla kabul etmeyeceklerdi ve yine elbette kendilerince de çok makul nedenleri vardı…

 

Biz, şimdi bu yeni düşünceyi anlayabilmek için öncelikle dünyamızın yapısına kısaca bakalım.

Dünya bilgilerimize göre bir  soğan gibi çeşitli katmanlardan oluşmaktadır. En içte “iç çekirdek “ denen bir bölüm vardır. İç çekirdeğin kalınlığı 1.300km kadardır. En az bilgiye sahip olduğumuz bölümdür. Unutmadan,elbette bu bölüme ve dışındaki bölüme ulaşmamız ve yerinde gözlem yapmamız imkansızdır. Ancak dolaylı bilgiler ile hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz.Bunların başında sismik dalgalar ve benzerleri gelir, her dalganın içinden geçtiği madde tarafından değişik oranlarda soğutulur veya değişime uğratılır bu biraz da radar dalgaları ile görmeye benzer…İç çekirdek,ergimiş halde ağırlıklı olarak demir ve nikel içerir ancak sahip olduğu yüksek sıcaklık ve basınç nedeni ile bu eriyik bildiğimiz eriyiklere benzemez. Bu iç çekirdeğin dışında  “dış çekirdek “  denilen bölüm bulunur.Bu bölümün kalınlığı da 3.000 km civarındadır. Bu bölüme  “Manto”  da denir. Dış çekirdek bütün dünya kütlesinin kabaca üçte ikisini oluşturur hacim olarak ise tüm dünyanın beşte dördünü kapsar. Karşılaştırırsak,iç çekirdek; bütün dünyanın kütlesinin üçte birini hacimce ise altıda birini kapsar. Manto nun üstünde ise  “yer kabuğu”  bulunmaktadır  (ana bölmeler arasında ara bölmeleri bulunmaktadır ancak bu kısımları geçiyoruz)  hepimizde bu kabuğun en dış kısmında bulunuyoruz. Yer kabuğu ise tüm dünya kütlesinin binde beşini hacimce ise binde yedisini oluşturmaktadır. Kısacası en dış kabuk tıpkı soğanın en dışındaki kabuk benzeri inceliktedir. Elma ile ifade edersek o en dışındaki incecik kabuğu kadardır…Kolayca yanılabilinecek bir konuyu da es geçmeyelim; yer kabuğu derken okyanusların tabanını da kast ediyoruz. Şayet bu çukurları  (okyanuslar devasa çukurlardır)  dolduran su olmasaydı dünya şimdiki gibi gözümüze şirin gelmezdi!

Yer kabuğunun en yüksek yeri Himalaya  Dağları ve Everest Tepesidir (kabaca 9.000 metre ) en derin yeri ise (buralara “Abis” denir) kabaca 11.000 metredir. Kısacası yaklaşık olarak 20 km ilk bir derinlik vardır. Yer kürenin kabuğu her yerde benzer kalınlıkta değildir. Okyanuslar da kalınlık en azdır ortalama olarak 7 km dir. Kıtalarda ise ortalama kalınlık 30 km civarıdır fakat dünyamız oluşurken ilk oluşan kara parçaları olan ve jeolojide “kalkan “ denilen (kraton da denir) kısımlarda bu derinlik çok daha fazladır ve 130 km bulup geçebilir ki bu bölgeler doğrudan manto ile ilişkili olduğu için mantoda oluşabilen bazı özel mineraller (elmas ve stishovite vb.) bacalar yolu ile yeryüzüne ulaşabilir.

Himalaya veya benzeri dağların görünen kısmı buz dağlarına benzetilebilir. Çünkü bu dağların esas kütlesi yerin altına uzanır ve aslında plastik haldeki manto üzerinde yüzer. Aynı zamanda çok karmaşık olmakla beraber mantoya temas eden kısmı hem ısınır hemde civarının soğumasına sebep olur bu ve benzeri etkenler ile bu tip dağlar her anlamda dinamik süreç içinde bulunur ve bir nevi yaşayan kayasal devler olarak çok hafifçe hareket ettiği gibi büyümeye de devam ederler (bütün Everest tepesinin boyu aslında 70 km yi geçer)  Anlaşılacağı üzere gerek okyanus gerekse kıtalar manto üzerinde yüzer durumda bulunur ve hepsi farklı yön ve hızda olmak üzere hareket halindedir (deprem ani oluşan bir harekettir bu oluşum apayrı bir olgudur ve neredeyse anlıktır ) 

Okyanus tabanı çok farklı özellik arz eder. Kıtaların aksine okyanus tabanı sürekli yenilenir bu nedenle de bu tabanın hiç bir yerde yaşı 200 milyon yıldan daha eski değildir oysa Avustralya'da dünyanın ilk oluştuğu döneme ait kayaçlar bulunmuştur bunların yaşı milyarlarca yılı gösterir. Ayrıca gerek okyanus tabanı gerekse de kıtalar mantoya göre daha az yoğunluktadır. İşte bu nedenle yani yoğunluk farkı nedeni ile yüzebilmektedirler.

Ancak,okyanus tabanı yapısı ile kıta yapısı arasında da ciddi farklılıklar mevcuttur.Okyanus tabanı genellikle sert olan “bazalt” benzeri yapı gösterirken kıtalar daha az sert olan “granit “ ve benzeri kayaç yapısındadır.Bu durum çok önemlidir böylece tüm dünyanın dış kısmının iki ayrı yapıda  var olduğunu anlıyoruz.

Artık konumuza tekrar dönebiliriz.Wegener kuramını ortaya attığında teorisinin can alıcı kısımları hakkında bilgi sahibi idi.Önce Wegener’in yaşamına bakalım çünkü kuramı böylece daha kolay anlaşılır olacaktır.

 

Bu kişi bilim tarihinde en çok Darwin  ile benzerlik gösterir.Darwin gibi zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir ve onun gibi de bilim dünyasında deprem yaratıp büyük çekilmelere sebep olmuştur. Kendisi sporcu yapıya sahip ve atak bir kişidir. En çok Grönland Adasını keşfetmek istiyordu bu nedenle de paten ve kayak eğitimi almıştı. İlk gerçek ününü kardeşi ile 52 saatlik bir balon uçuşu ile gerçekleştirdi zamanına göre cesur bir girişimdi. Yine Darwin benzeri olarak gençliğinde uzun yolculuklar yapıp veri toplamıştır.Yine Darwin gibi asıl konusu dışına çıkıp (kendisi esasında gök bilimci ve meteorolog idi Darwin’de  aslında din adamıydı) çok katmanlı bir alanda çığır açmıştır. Almanya’da öğretim üyesi olarak bulunmuştur.

Yine Darwin gibi sağlık sorunları yaşadığı dönemde en önemli çalışmalarını yapmıştır. Birinci dünya savaşı şurasında ağır şekilde yaralanır ve ordu tarafından geri hizmete alınır. İşte bu sırada yani 1915 yılında kitabını yayınladı “Kıtaların ve okyanusların kökeni” .Bu kitap bile Darwin'in meşhur kitabını akla  getirir. Kendisi de benzeri şekilde uzun bıktırıcı ve yıpratıcı tartışmaların içine girmek zorunda kalacaktır.

NOT: devam edecek

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum