İstanbul
20 Temmuz, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

İNSAN DİLİ VE EVRİMİ İKİ

02 Temmuz 2026, Perşembe 17:02

Çoklu Adem kuramını bir kenara bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Esasen bu kuram insan ırklarını ortaya koymada yararlı görünse de aynı türün neredeyse eş zamanlı olarak mutasyon veya başka bir şekilde devrimsel evrimi zorunlu kıldığından neredeyse imkansız olasılıklar içine yuvarlanmamıza sebep olacağından aynı derecede gerçek olması  da olası  değildir.

İnsan lisanının (iletişiminin anlamında) ses ile ifadesi ,  canlı beyinlerinin evriminin doğal sonucu mudur?  Başlangıçta başka yöntemlerle iletişimin zaten olduğunu ve yenilerinin de mümkün olduğunu kabul etmiştik. Fakat bir kez daha hatırlamalıyız ki insan biyolojik bir varlıktır ve evrenselliği ve  dünyaya özgü genel altyapıya uygun yaşar ve gelişir hatta evrimleşir. Bilindiği gibi ilk genetik malzeme oluşumunda ortaya çıkan “sağ el veya sol el “ aminoasit dizilimi tamamen rastlantı sonucu süregelmiştir ( böyle bir olgu mıknatıslanma ile ilişik olabilir)  ancak devamında da temel alt yapılardan biri olarak hala belirleyici etkisini sürdürmektedir. Bugün yaşayan canlıların neredeyse hepsi “sol elli” dizilimin eseridir. Buna benzer pek çok örnek verilebilir. En ilksel  atalarımız en geri biyolojik yapıyı temsil etmesine karşın en ileri yapılar bu temeller üzerinden gelişmiştir. Neredeyse tüm canlılar hareket veya yaşam için gerekli enerjiyi oksijenle şeker,yağ benzerlerini yakarak elde eder. Evren ölçeğinde düşünürsek oksijenden daha reaktif elementler olduğunu bilir ve hayali bir dünyada diyelim “flor “ veya “klor” ile gerekli enerjiyi çok daha yüksek seviyede elde edebileceğini kabul edebiliriz. Böyle bir canlı altyapısının evrimsel süreçte bize yakın gelişim çizgisi takip ettiğini kabul edersek bu dünyanın “insanları “ bizim için süper ‘insandan’ farksız olması gerekir.

Buraya kadar geldiğimiz yerin durumu için bazı varsayımsal çıkarımlar ; 

 

1-)Gelinen yer mutlaka varılması gereken pozisyon değildir ancak ilk temel de kısıtlamalar getirmektedir.

 

2-)İnsanlığın hem şansı hem şansızlığı tek tür için yüksek evrimleşme gerçeği içinde var olmuş olmasıdır. Şansıdır ki birkaç zeki canlı arasında yaşam savaşı içinde birbirimizi hırpalar dururduk. Zaten insanlık birbirini binlerce yıldır hırpalıyor diyeceklere eğer bu durum olmasa bu derece hızlı evrimsel gelişim de olmayabilirdi demek de  mümkün. Şanssızlıktır, çünkü uzak gelecekte tamamen farklı yapıda zeki canlılarla karşılaşmada evrensel ölçekte ki zayıflığımıza hayıflanabiliriz !

 

3-) Evrim,insani hiçbir duyguya dayanmaz aynı zamanda biteviye olmasına karşın yönü yönünden olumluluk söz konusu değildir. Çevre en son kertede çeşitliliğin sebebi ve seçicisidir. Ancak çevreyi  de çevreleyen bir büyük çevre hep var olacaktır. Zamanımızda ki en dış çevremiz güneş sistemi olmasına rağmen bu durum da sonsuza kadar geçerli olmayacaktır.

 

4-) En büyük çevre içinde her bakımdan yalnız olmamızın insanlık üzerinde ki gelecekteki şok etkisi kaçınılmazdır. Başarının bedeli acaba bize ne gibi zorunlu yükümlülükler getirmektedir ?  Bu konuların derinlemesine insanlık anlayışı içine yedirilmesi kaçınılmazdır.

 

5-) Görmek için ışığın belli bir bölümüne mahkum olan insan iletişim için ise bazı içgüdüsel davranışları yok sayarsak sese mahkum olması gerçekten üzerinde çok kere farklı düşünüp ders çıkarmamız gereken zayıflığımızdır.Sesin sadece bizim atmosfere yakın karışımda işe yaradığı ve iletim hızının görece yavaşlığı on binlerce yıldır sorun olarak görülmese de bu durum uzun süre devam edemez. Radyonun icadından beri bu zayıflık bir ölçüde kırılmıştır artık sesimizi hem binlerce km öteye duyurabiliyoruz hem de ışık hızında gönderebiliyoruz ancak bu ancak yapay aygıtlar sayesinde olmaktadır.

 

6-) Evrimin doğal seyri, seyredilmekten çıkarılmak durumundadır…Bazılarına uçuk görünecek bu fikir aslında uzun süredir yaptığımız fakat tam olarak farkındalığımızın olmadığı yarı güdüsel çabalarımızın sonuçlarına aşina olmama bilinçsizliğidir . Nasıl ki kurtları “köpek “ haline getirdik, zehirli bademleri yenir yaptık artık çevremizi ikiye ayırıp  A-Doğal olanlar.   B-Uygun olanlar  şeklinde ayırıp evrimin nazlı gidişatının el atma vakti gelmek üzeredir. Elbette en önemlisi de kendi biyolojimizi uyumlu hale getirmeliyiz. Bu mantığın doğal sonucu olarak ortak insan lisanının her çeşit geçmiş etkisi ve insan arası çelişkiler ötesi  “yeni ortak dil veya lisan “  önümüzde duran yapılması zorunlu görevdir yapılmaması , yarattığımız uygarlığın kendi üstüne çökmesini beklemek olacaktır.

Serbest düşünce serbestisi ile ana konudan hayli uzaklaştık konuyu tekrar toparlarsak; akla gelen en mantıklı lisan hakkında ki “oluşumu anlamında “ iki olasılık görünüyor.

Birincisi;  insan aklının bir şekilde evrimsel sıçrama ile gelişip tüm canlıların sadece var olan ortamda yaşamak ve üremek gibi sıradan faaliyetler ötesine geçerek soyut düşüncenin ve şeyler arasında ki iki ve ötesi ilişki kurmanın becerisi ile yeni bir iletişim sistemine ihtiyaç duyarak başlangıçta sadece elzem konularda olmak üzere lisan yapımına başlaması.

İkincisi ise yaşadığı çevre zorlaması ile var olan genlerini farklı açılımlara sahip olarak yaşamak zorunda kalması olarak düşünülebilir.

İlk varsayım pek çok kişiye cazip gelecektir.Ancak lisana ait bazı özellikleri iyi kavrarsak, sorunlar belirmeye başlar.

Akla gelen sorunları sıralayalım;

1-) İnsan kuyruksuz maymunların üyesidir bu konuda tartışmak masallar dünyasına aittir.

 

2-) Kuyruksuz maymunlar hakkında yeterli sayılacak birikime sahibiz. Hiçbir kuyruksuz maymun konuşma ihtiyacı içinde görünmemektedir. Zeka düzeyi olarak en ileri memeliler arasında olduğu kesindir fakat bu zeka sorunların çözümü için ikinci üçüncü veya dördüncü düzeyde ilişki ağı kurma becerisine sahip olamamak ta  daha ötesi ihtiyaç duymamaktadır. Her canlının standart ilişkileri için yeterli donanıma sahip olduğu sadece bazı özel durumlarda en ilkel alet kullanarak ikinci düzeyde bağıntı kurabilmektedir (çubukla tırtıl çıkarma ve benzeri)Bu durumun çok uzun süredir devam ettiği kesin olduğuna göre ortada sorun var demektir.

 

3-) Pek çok gönüllü çabası bu canlıların insan ortamında da beklediğimiz gelişmeyi göstermediği  de çok açıktır. Uzun zamandır tecrübe ettiğimiz evcil hayvan birlikteliğimiz de bu konuda aynı sonucu gösterir.Muhakkak ki yavaşça  olsa bu birliktelikler sürdüğü sürece bazı değişimlerin olduğu ve olacağı kesindir. Dikkat edilirse bu değişimler o canlıların ihtiyaçları yönünde değil bizim beklentilerimiz istikametinde olmuştur. Köpeklerin her irilikte ve renkte hatta davranışlarda bulunması; nehir balığının (sazan) her renge bürünmesi japon balığı) ; güvercin çeşitliliği ve özellik çeşitliliği; ineklerin abartılı süt verimi vb. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen hiç bir güvercin avcılık için uygun hale getirilememiştir  kısacası bu canlılar geçmişte ne ise onun biraz farklı versiyonu gibidir. Kediler fırsat buldukça avlanmakta , inekler sütü buzağısı için üretmektedir. Değişimler o canlının gen yapısına uygun ve bizim talebimizle uyumlu değişime uğramıştır ancak sadece bizim talebimiz de etkisizdir bu manada bir posta güvercini ile ava çıkılacağı dahi düşünmek abes görünür oysa teoride sanıldığı kadar da imkansız değildir. Neticede hemen her gelişkin canlı aynı zamanda Avcı sayılır kah  bir fareyi yakalarsınız kah   bir tohumu mideye indirirsiniz. Aslında hepside hazır protein veya yağ kaynağıdır. Fakat o canlı gen yapısı öylesine geçmişine bağımlıdır ki beklediğimiz değişim asla olmamaktadır.Bu durumda da kuyruksuz maymunların niçin değişim gösterdiği meselesi hala açıkta kalmaktadır.

                                                    İkinci varsayım da  bazı yan unsurlar olmadan olası değildir.İnsanlığın ilk büyük çevre değişimi doğrudan jeoloji ile ilintili görünüyor.Afrika’dan ilk kopan Hindistan ve Batı Anadolu dan çok sonraları Kuzey Batı Afrika Çatlağı (Rift Vadisi) sanki insansıların beşiği gibi durmaktadır. Afrika’nın horozu , dünyayı vurmak için hazır tetiğin yayını burada ki gerilim ile ateşleyecek gibidir temennimiz bu silahı patlama yapmadan boşalması olacaktır!…Evet bu vadi dünyamızın hali hazırda ki en derin ve en uzun çatlağı olarak burada yaşayan canlıları batı ( fay hattı ile) ve güneyi okyanus ile) doğu ( yine okyanus ile)  tam kuzeyi Akdeniz ile  yalıtarak, olabilecek en büyük yalıtılmış sahalardan birini oluşturarak burada yaşayan her canlıyı derinden etkilemiştir.

Esas olarak orman canlısı olan maymunlar burada ki savanlarda yaşamını sürdürmüştür. Bilindiği gibi savanlarda esas bitki örtüsü ağaç değil otlardır ( savan) . En fazla yaşayan canlılarda bu otlardan beslenen otçullar ile bunların hazır proteinini kullanan büyük yırtıcılar. Kuyruksuz maymunlar fırsat yakaladığında proteine hayır demez hatta av için organize oldukları bile bilinmektedir. Savanların zayıf besleme kapasitesi bu maymunları önce seçmeli  sonra ise zorunlu olarak et veya kemik iliğine yöneltmiş olmalı. Ağaçtan sık sık yere inmek zorunda kalan bu canlılar önceleri sallanarak da  olsa zaten iki ayak üzerinde durabiliyordu ancak zamanla bu hareket biçimi esas olmaya başladı burada doğal evrimsel süreç işlemiş olmalı. Aslında dört ayak her zaman özellikle hız açısından avantajlıdır fakat bir kere yere sağlam basınca daha az enerji kaybı ile uzun süreli hareket , avcılık için de avantaj hale gelir ayrıca gözün yükselerek geniş çevreyi taraması ile  burnun yüzeyden yükselmesi koku duyusunda düşüşle beraber olmuştur.Yeryüzünde karada yaşayan çok az canlının ayak veya ön uzuvları insanınki kadar büyüktür. Bugün çevremize bakarsak erkeklerin ayakkabı numarası kırkın üzeri veya o değerlere yakındır.Bu durum normal değildir. Çok uzun zamandır uzun yürüyüşler yapan develerde ki geniş ayak tabanları bu tür için normal iken bu kadar kısa sürede bu ayak büyümesi ancak sandığımızdan daha uzun süre bu maymunların ağaçlar arasında gezindiğinin açık ispatıdır.

Değişim sadece iki ayakla yürüme ile sonuçlanmadı aynı zamanda bu iki ayaklı olmanın doğal olarak getirdiği başka değişikliklere yol açtı. Bu değişimlerin bir kısmı olumsuzdur ve hala bize kendini hatırlatır durur (kalça ve bel sorunları). Bir  kısmı ise özellikle dişilerde cinsellik ve çocuk üzerinde olmuş görünüyor. Dişi K.maymunların veya insanımsıların çocuğu kucaklayarak taşımasının bebek olanın gelişimi üzerinde etkisi yeterli araştırılmış değil (çıplaklık,memeye yakınlık,zorunlu  sessizliğe etkisi,ava iştirakte etkisi vs.)

Kuyruksuz maymunla insanımsıya  geçişin temsilcisi olarak “ayağa kalkma” bir milat mıdır? Yoksa bir başka değişimi mi esas almalıyız ?  Ancak hangisini kabul edersek edelim bizimkilerin konuştuğunu ileri süremeyiz.

Konuşmayı elbette ses üretme olarak düşünemeyeceğimizden başka fonksiyoner bir şeyler olmuş olmalı…

Çoğu bilim insanı böyle zorlu ortamda cennetten kovulmuş olan insanımsıların bir değil birkaç defa yaptırımcı çevre zorlamasına tabi kaldığını ve her defasında da bu sınavdan başarı ile çıktığını düşünmek  için sebep görmezler. Cennet artık ulaşamayacakları kadar uzaktır ve tek çare cehennemde ayakta kalmak olmuş olmalı.Yaşamak için bazı avantajlara sahiptiler ;  uzun zamandır topluluk halinde yaşıyorlardı bu yeni ortamda avantaja döndü. Hepçile yakın beslenme de aynı yararı göstermiş olmalı. Fakat bu alanda yeni girişimler olmaz ise tıkanmaları kaçınılmazdı nitekim grupçul beslenme hızla gelişip savanda büyük yırtıcıların bıraktığı kırılamayan kemik içindeki besleyici ilik ilk önemli girişim olduğu da açıktır ancak burada henüz alet anlamında taş kullanımı söz konusu değildir zira bu döneme ait kullanılmış taşlar da yontma izi yoktur ancak o döneme ait olan kemik fosillerinde diş izinin dışında taş izlerini tespit ediyoruz. Bu durum bir maymunun çubuk kullanmasından ileri olmadığını düşünebiliriz. Doğada var olan bir nesne beslenmek için kullanılmış ve atılmıştır. Elbette bu süreç değişmeden çok uzun süre gitmemiştir muhakkak birisi atılan taşı tekrar kullanmış yani bir nevi taş depolama süreci başlamış ardından da bu taşların fırlatılması gerekmiştir çünkü yırtıcılar çevrede hep vardır ancak bir yırtıcı zayıf bile olsa grup halinde ki insanımsılara kemik için ölesiye mücadele etmez.

İnsanımsıların sadece kemik peşinde koşarak uzun düre yaşamaları da  mümkün değildi çünkü bu kaynak ne sonsuzdu ne de (erişime ) yakın. Ortama daha uyum sağlamış bu canlıların bir süre sonra “leş yiyiciliğine “ doğru basamak yükseltmesi kaçınılmazdı ancak bu özel durumlarda grup çalışması  gerektiriyordu. Leşin avantajı hem kemik hem taze ettir. Böylece daha fazla protein alan insanımsıların hem sayıca çoğaldığını hemde vücut olarak irileştiğini kabul etmeliyiz. Bu süreç içinde çene ve dişlerin yavaş da olsa farklılaşacağı muhakkaktır. Çenenin küçülmesinin beyine daha fazla yer ayrılmış olacağını çoğu bilim insanı kabul eder. Beynin büyümesi ancak zorunlu ihtiyaç sonucu olmalıdır bu zorlamalara bakarsak; ayakta durmanın çözümü için değişiklik, ellerin kullanılması için beyindeki ilgili bölümün gelişmesi, koku duyusu kaybını kapatacak olan görüşün(göz alanı) genişlemesi, yırtıcıların kaçırılması için haykırış nedeni ile gırtlak ta değişim vb.olarak düşünülebilir.

Buraya kadar yazılanlarda da ciddi sorunlar var.Öncelikle genler üzerinde ki bilgi birikimi Lamarck benzeri bir teoriyi kabul etmeyecektir. Elimizde “evrimsel seçilim “ teorisi mevcut. Bu kısma biraz giriş yapmak gerekiyor;

Evrimsel seçilimin olabilmesi genlerin tek bir görev üzerinde uzmanlaşmaması temeline oturur. Bütün canlıların en ilksel yaşam sürdürücüsü kısmında ortaklıkları çok fazladır. Türler arasında ki ayrım bile bazı konularda benzerliğe engel olamaz. Canlılar solunum gibi hayati konularda gen yönünden benzeşir bazı aykırılıklar olmakla birlikte oksijen demir bileşikleri ile sağlanır nerdeyse bütün kanlar bu nedenle kırmızı veya kırmızımsıdır ( demir etkisi) . Fazla Uzatmadan işi de  uzmanlarına bırakarak şöyle yazabiliriz “ Canlılar arasında içgüdüsel hareket ve organsal  faaliyetler genlerin temel yapısı ile uyumludur ancak görünen yetenekler sadece var olan çevreye aittir çevresel değişim genetik elastikiyeti ortaya çıkarır ve ortaya çıkan değişim farklı nedenlerle olmuş olsa bile (mutasyon,cinsellik,gen göçü,evrimsel seçilim vb.) çevreye uygun değilse genlerini aktaramayacaktır ancak bu gen elastikiyeti çevre ile uygunsa üremek için avantaj sağlayacağından bu değişim kalıcı olacaktır. Genlerin bu yönü henüz yeteri kadar incelenmiş de değildir”

NOT: Devam edecek

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum