İstanbul
16 Haziran, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

ATATÜRK VE “TUNCELİ” İL ADI

15 Haziran 2026, Pazartesi 23:52

 Hacı Bektaş Velî’nin; “ili’ne, beline, diline sahip ol.” düsturu üç sözcüklü bu kavram sözlü kültürde yaşatılarak günümüze kadar gelmiş, ancak devletin yazılı kaynaklarına geçmemiştir. Bu itibarla “il” (el) bir anlamıyla barış olduğu gibi aslında ise “yurt” anlamında olup, bu konuda halk arasında “yad eller.” Ve bir ozanımızın; “İsfahan’dır asıl bizin elimiz- Ördek uçtu viran kaldı gölümüz.” dizelerinde anlaşılır biçimde vurgulanmıştır.

Bu itibarla ünlü Fransız düşünür Moliere; “Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil” der ve sözünü şöyle sürdürür: “Az sözcükle çok şey söyler.”1.

Batılı diğer dilbilimciler ise “Türk dilinin bilinmesi yetersizdir, eski Türklerin dediği gibi, “üç dilin” bilinmesi gereklidir.”2.

“Anadolu Beylikleri Söğüt hükümeti etrafında birleştirildiler… Beyliklerin “nam ve nişanları” sildi. Yekpare bir Türk Anadolu’su kaldı. O zaman bu hükümete Osmanlı namı verildi. Fakat bu tabir hiçbir zaman doğru olamazdı…Bugünkü Türk lisanı, dünyanın hiçbir memleketinde tesadüf edilmeyen bir ucubedir. Bu lisan, Türkî midir? Arabî midir? Farsî midir? Bunu hiç kimse anlayamayacaktır.”3

Bu diller (Farsça ve Arapça)’nın yazım dili olarak karışıklığının nedeni Anadolu Selçuklu Beylerinin önce sıfatlarını Arapça “sultan”, adlarını ise “din” figürüyle; Allad-din, Gıyased-din, İzzed-din gibi “dini” kelimelerle süslemiş, şiir dilinde ise Farsçaya duydukları özenti ile; Keykubad, Keyhüsrev ve Keykavus gibi isimlerle Türk dilini asimilenin yolunu açmış olduklarından, günümüzde bu sarmal nedeniyle Türk olduğu halde kendini Arap, Fars veya Kürt olarak nitelendirenler vardır.

Şöyle ki; Türk devletlerin kendi kendini asimile etmenin bir aracı olarak, “dil” ve “din” açısından Farsça özentisi “molla”, Arapça özentisi ise “Hoca” anlayışı ümmet hayaliyle Türk milli kimliği inançsal açıdan kolayca kabul edilebilir bir şekilde yüzyıllar boyu böylece devam ettirilmiştir. Halk dilinde ise Horasan’dan, Anadolu’ya gelen Tuncelilerin “er veya eren” sıfatı düşünülmeden görmezden gelinir.

Oysaki, bu konuda yönlendirmelere rağmen Tunceli’de; “Koçgiri aşiretinden olan Alişir bir manzumesinde yer alan şu sözleri ile Tunceli Zazalarının aslen Horasanlı olduklarını söylemektedir. “Ceddimiz Şeyh Hasan, Şah-ı Horasan.”4

Demiştir ki, Horasan Erenleri ocağının dumanının tüttüğü bu coğrafya da Tunceli de “Alişir” olan bir isim veya sıfat, Urfa Hilvan ilçesi eski Belediye Başkanının ismi olarak, öz Türkçe “Aslan Ali” dir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün buradaki rolü bu gerçeğin tarih ve dilbilim açısından yanlışlığını ortadan kaldırmak için dilbilim açısından başlattığı “Ali Okulu” projesi ile harf inkılabı yapma düşüncesidir.

Çünkü biliniyor ki, “Osmanlılar, İslamlıktan önceki Türk tarihine, İslamlığın yayılmasında Türklerin büyük hizmetlerine yer vermiyordu.

Osmanlı Devleti’nin ümmet tarih anlayışından Türk Ulusunun kendi adını taşıyan millî tarih anlayışına geçmesi devriminin getirdiği büyük bir yenilikti. Bu ulusal tarih anlayışını gerekli kılan bazı etken ve yaygın fikirler de vardır.”5

“Tunceli ili, 1926’ya değin Dersim adıyla anılmıştır. Ve bundan önceki adının ne olduğu da bilinmemektedir.

Zengin maden yataklarının varlığı nedeniyle, yöreye Farsçada “gümüş kapı” anlamına gelen “Dersim” adının verildiği sanılmakta, yörenin doğal görünümü de bu sanıyı doğrulamaktadır.”6

“Dersim adı Farsça bir tamlamadan ibaret olup (Der-Kapı, Sim-Gümüş, Der-sim-Gümüş Kapı), Türklerin XIII. Yüzyılda buraya yerleşmelerinden sonra bölgeye verilen bir isimdir.”7 *

Bunun gelişim süreci Anadolu Selçuklu sultanlarının Konya Meram bağları safahatı, Osmanlının ise Lale bahçeleri devrinde saraya sızan değişik etnik kökenden din adamları ve paşaların oyuncağı durumuna gelir.

Keloğlan filmlerine de konu olan “çevir kaz yanmasın, padişah uyanmasın” parolası ile hem padişahın kuyusunu kazma hem devletin işeyişinde kültürel-inançsal kökenini unutturarak ulusu asimile etme süreci yaşatılır.

Bu konuda kimlik ve dilbilimsel bir yaklaşım olarak çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Konuya bu açıdan bakıldığında, yukarıda örneği verilen Selçuklu ve Osmanlı padişahlarının sadece adlarına bakarak onlara Türk demek mümkün değildir.

Biz bunu bir tarafa bırakarak, Dersim’in Hacı Bektaş Veli öğretisine bağlı oluşu açısından ibadet dilini Türkçe yaşatması büyük bir önem arz ediyordu.

Tunceli Cumhuriyet tarihinde gerek eğitim-öğretim alanında gerek se edebiyat alanında da birçok yazar-çizer ve şairler yetiştirmiş eğitim ve kültür seviyesi Türkiye ortalamasının üstünde bir ilimizdir.

Tunceli “alevi” kimlikli bir yerleşim yeridir. Tarihte karşılaştığı en büyük felaketler de ekseriyetle bu yüzden başına gelmiştir.

Yavuz’un akıl hocası İdris-i Bitlisi, Yavuz için yazdığı “Selim Şahnâme” adlı eserinde şiir diliyle düşman olarak nitelendirdiği kızılbaşların kanını içmekten bahseder.

“Gel saki, eğlence meclisini donat, savaşta düşmanın kanıyla kadehi doldur… Gel Saki, kadehi ele ver. Ver de kılıç, düşmanın kanıyla serhoş olsun… Gel eğlence gecesi kadeh içelim. Şarabı düşmanın kanı gibi iç…”8.

Bu düşman Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Şah İsmail taraftarı Alevi-Kızılbaş Türkmenler idi. Burada düşman kimlik değil, suç Alevi olmak idi.

Bu durumun farkında olan Atatürk, bu sorunu çözmek için Tunceli’de Alevi okulları açmayı planlarken, özellikle Alişir ve Alişan’la görüşmüştür. Fakat onlar ikna olmamıştır,

Oysaki Osmanlının çöküşüne kadar başkent İstanbul’da saray tarafından muteber kabul edilen hoca, şeyhülislam fetvaları ile hep aleviler karalanmış, suçlanmış ve cezalandırılmışlardır. İşte Ebussud fetvaları ortadadır. İmparatorluk yakın zamanlarda bununla da yetinmez, II. Abdülhamid, Doğudaki ağa ve şeyhlerinin çocuklarının eğitimi için İstanbul’da medrese eğitimli okullar açar.

Ülke yer yer işgal edilince yapılan savaşlarda Osmanlı toprak kaybedince kendi gücüne güvenemeyerek, doğudaki birçok ağa ve şeyh aşiretlerine Hamidiye Hafif Süvari Alay Komutanlığı yetkisi vererek, ki Tunceli aşiretlerine de bu Alay Komutanlığını vermez.

İstanbul’da Baytar Mektebi’nden mezun olan Nuri Dersîmi tarafından organize edilen başkaldırıya karşı harekata geçmek zorunda kalan cumhuriyet hükümeti ve Mustafa Kemal Atatürk şu önerilerde bulunmuştur ki, bunu en iyisi gelin bu faaliyetlerin organizatörü Nuri Dersimi’nin anlatımlarından dinleyelim:

“Bu faaliyet devrelerimizde Mustafa Kemal, Erzurum’dan Sivas’a geldi. Sivas Sultani Mektebi’nde Koçgirili Alişan Bey’i ve beni Sivas’a istedi. Benim, Dersim mebusu ve Alişan Bey’in Zara mebusu sıfatıyla kendisi ile teşriki mesaimizi talep etti. Mazeret beyan ettim, gitmedim.

Alişan Bey’i gönderdik. Mustafa Kemal, Alişan Bey’e “Gerçi ne maksatla çalıştığınızı biliyorsam da bizzat sizden öğrenmek isterim.” Demiş. Alişan Bey; “Amerikan Reisicumhuru Wilson Prensiplerine göre göre Vilayeti Şarkıye’nin Kürd yoğunluklu çoğu vilayetlerinin Ermenilere verilmiş olduğunu anlaşılmış olmakla bu karara karşı olmak üzere Şark vilayetlerinde teşkilat yapmak ve kürd nüfus yoğunluğunu meydana koyarak vatanımızın Ermenilere verilmesini reddetmek esasına binaen çalışmakta olduğumuzu.” bildirdi.

Mustafa Kemal cevaben; “Wilson Prensiplerini millet paçavra yapmış, yırtmıştır. Sizi Sivas mümessili, Baytar Nuri’yi de Dersim mümessili sıfatıyla ileriye hareket etmenizi görmek isterim.” Demiş. Alişan Bey, Sivas’tan avdet ederek, Ankara hükümetinin müteaddit taleplerine mazeret beyan etmek suretiyle uymamıştı.”

Alişan ve Alişer’in bu tutumuna karşı, tarih boyunca inançsal açıdan “Alevilik” le suçlanıp, cezalandırılan Tuncelilere Atatürk, Alevi okulları açmayı planlama önerisi de kabul görmez.

Nuri Dersimi, “Alişan Bey’in cezalandırılmasını önlemek maksadı ile Ankara hükümetine, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türk Millet Meclisi’ne, Dersim aşiretleri namına telgraflar ve mazbatalar yazmaya ve göndermeye başlar.

Seyyid Rıza bana, “İmza benim, fakat umum Dersim namına sana salahiyat veriyorum. Her ne suretle yazarsanız, yazınız” demekte olduğundan çok etkili telgraflar, mazbatalar yazmayı kendime bir görev bildim.

Bu müracaatlarının neticesinde Mustafa Kemal, Dersimli Baytar Nuri ve Koçgirili Alişer müstesna olmak üzere Sivas mevkuflarını tamamen af ve tahliye etmişti. İkinci bir af ile de Dersim’den çıkmak üzere Alişan Bey ve mahiyetindeki Koçgirilileri affetmişti.

Alişan Bey Erzincan vilayeti vasıtasıyla Erzincan’a ve oradan Koçgiri’ye ve bilahare İstanbul ve Ankara’da kardeşi Haydar’la birlikte ikamete memur edilmişlerdi.”9

Peki, bu af uygulamasının bir tarihsel kaynağı var mıydı? Yoksa siyasi miydi? Gelin bu sözcüğün kavramsal olarak kültürel ve inançsal boyutuna bir göz atalım. Bu itibarla Alevi-Bektaşi Edebiyatı, kültür ve inancı özlü ve özgün sözcük, atasözü ve deyimlerle dolu olup, simgesel olarak üç harf, üç kelime veya üç cümle ile zahirî ve batınî anlamlar içererek ifade edile gelmiştir. Tunc “eli” şehir ismine gelirsek;

İlin bir manası da “barış” tır. Şu hâlde İl Devleti sulh devleti demektir…”10. Ki, “İl”, “yurt” ve “el” anlamında olduğundan belki “Yurt Han”, “Millet Han” manasındadır. Yahud da buradaki “il”, Türkçe “meşhur” manasına olan “ili” den bozulmadır. “İl” bir rivayete göre “sulh” manasına da geldiğinden “İlhan” “Sulh Han” gibi manasında da olur. Bu halde “İlçi”, “Sulhçu” demektir.”11.

Buda Hacı Bektaş-ı Velî’nin (il); Anadolu’ya “güvercin donu” simgesiyle geldiğini tasvir ettiği gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün ise; “yurtta barış, dünyada barış.” Düşüncesiyle özdeşliğini gösterir.

Nedense bu terimlerin zahiri anlamı izaha çalışılırken, batınî anlamları üzerinde hiç durulmamaktadır. Anadolu’ya dört grup halinde gelen Horasan Erenleri’nden ; Ahiyan-ı rum, Bacıyan-ı rum, Gaziyan-ı rum ve Abdalan-ı rum içinde, Ahiyan-ı rum, grubunun Osmanlı’nın ticari ahlâk kurallarını da belirleyen Ahi Evren-i Veli’nin öğretisiyle açıklanmaya çalışılmaktadır.

Oysaki, Hacı Bektaş-ı Velî’nin “il” (sulh) teriminin batınî anlamı üzerinde durulmamaktadır. Mustafa Kemal Atatürk “yurtta sulh, cihanda sulh” demiştir. Fakat sorumlulardan da el çektirmiştir.

Koç sözcüğü Oğuzca olup, “Koçgiri ayaklanmasında Merkez ordusu kumandanı Nurettin Paşa bu ayaklanmayı bastırdı. Fakat yersiz ve lüzumsuz şiddetler gösterdi. Ebedî Şef Atatürk, büyük nutuklarında (Nurettin Paşa, selahiyeti haricinde ahaliden bazılarının hukukuna tecavüz ettiği hakkında mebusların vukubulan şikayetleri ve Dahiliye Vekaletinden istizahları ve Vekaletin de şikâyeti mühlik görmesi üzerine Meclisin talebiyle Teşrinisani 337 bidayetinde azledildi.”12

Bu arada Af uygulamalarına rağmen, Atatürk’le görüşmeye bile gelmeyen Alişan ve Alişer, faaliyetlerini sürdürürken, Atatürk tarih bilinci ile hareket ederek Farsça Dersim olan yerleşim biriminin adını Tunceli olarak kanunla değiştirir. Çünkü, Hacı Bektaş’ı Veli bugün Anadolu toprakları üzerindeki birliğimizin büyük temel taşlarından birisidir. Hacı Bektaş’ı Veli, mektubatındaki tavsiyelerinde

“Bu yurtta Türkçe konuş, Türkçe sev ve Türkçe yakar.” demektedir. Yedi yüz sene önceki büyükler büyüğü insan o noktadan bugünü görebilmiştir.”13. Atatürk de bunu hayata geçirmiştir.

Çünkü, “Türk dili hükümdar saraylarından, hükümet dairelerinden kovulmuştu. Yerini Acemce, Arapça almıştı. Kitaplar bu dillerle yazılıyor, medreselerde okutma bu dillerle yapılıyordu. Türkler bu dilleri bilmedikleri için yazılan kitaplardan faydalanamıyor, cahil kalıyorlar, hükümetin emirlerinden, devletin kanunlarından da bir şey anlamıyorlardı.”14.

Ünlü Arap düşünürü Cahiz Türklerde vatan sevgisini şöyle över: “Vatan sevgisi bütün insanlara has, insana vergi bir histir. Fakat bu his Türkler de başka kavimlerden daha fazladır.”15

Ulusal Kurtuluş Savaşının bütün şiddeti ile devam ettiği günlerde Yunan Ordusu Başkent Ankara üzerine yürümek üzere harekete geçmiştir. Mecliste Fevzi Çakmak Paşa meclisi toplar Başkentin Kayseri’ye taşınması kararı alındığını mecliste okur, Diyap Ağa hemen ayağa kalkarak vatan sevgisini şöyle haykırır:

“Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga ederek ölmeye mi geldik? Eğer, Meclisi taşımak istiyorsanız buyurun gidin. Ama ben gidemem. Tek başıma bile olsam, bayrağım, dinim ve vatanım için son kurşunuma kadar savaşırım. Son kurşunu da kafama sıkarım. Bu böyle biline…”16

Bu gelişmelere rağmen “Atatürk, Tunceli Milletvekili Diyap Ağa’yı önce Sivas kongresine sonra da Dersim Mebusu olması için meclise davet eder. Böylece meclise Dersim’den, Mustafa Bey, Hasan Hayri, Hozatlı Sünni Mustafa, yine Mustafa dedikleri Ergenli Mıçı Ağa ve dedemle birlikte beş milletvekili girmiş olur. Bunun üzerine İngiltere, Türkiye’ye bir heyet gönderir. Heyet, küçük bir yer olan Dersim’den neden beş milletvekilinin meclise girdiğini araştırmak için görevlendirilmiştir.

Dedem Diyap Ağa, Atatürk’ün Dersimliler hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyen heyete, “Siz İngilizler geldiniz Türkiye’de yediniz, içtiniz. Benim söyleyeceklerimi kendi başkanınıza, Corc mudur, Morç mudur, aynen söylerseniz yediğiniz içtiğiniz helal olsun. Yok, doğruyu söylemezseniz de zıkkım olsun” demiş. Meclisteki vekiller Diyap Ağa neler söylüyor böyle diye telaşlanmışlar. Dedem durmamış:” Dersim’in oraya gelen dev bir devlet (Rusya) vardı. Dersim olmasaydı o devlet gelir sizi de orada yutardı.

Gidin başkanınıza bunu aynen söyleyin.” Diyap Ağa İngiltere böyle meydan okurken Atatürk, Meclis Başkanı’nı arayıp görüşmenin nasıl geçtiğini sormuş, Meclis Başkanı da “Diyap Ağa ortalığı bombok etti.” Deyince Atatürk iyice meraklanıp neler olduğunu öğrenmek istemiş. Diyap Ağa’nın İngilizlere söylediği sözleri duyunca da meclise gelip “dedemin elini öper.”17.

İşte bu duygu, düşünce ve inanç, Alevi-Bektaşi tasavvuf düşüncesinde “er eri tanır.”, “ere kılıç çekilmez” deyimleri etik ahlâk kurallarını bilen erdemli kişileri ifade etmede kullanır. Bunu şuradan daha iyi anlamaktayız;

Bütün buradaki bu tespit Hacı Bektaşi Veli’nin yukarıda değindiğimiz “İl (yurt), beline, diline sahip ol” düsturunun da kaynağına işaret eder. Yani; “yurduna, milletine ve diline sahip ol demektir ki bunu Tuncelili Diyap Ağa’nın ulusal kurtuluş savaşında yurt (kendi ifadesi ile vatan” sevgisini vurgulayan şu sözlerinde görmekteyiz. Atatürk de halka yurt ve bu yurtta yaşayan insanlar arasında ayrım gözetmeyen ‘Yurttaşlarım’ hitabını kullanır.

Atatürk harf devriminde, büyük bir “kemalet” ile Farsça Dersim adını, Hacı Bektaş Velî’nin “iline, beline, diline sahip ol” düsturunu gözeterek, Saru Saltuk ocağının aydınlattığı şehrin adını Türkçe Tunc”ili”, “eli” anlamında değiştirmesi “Hacı Bektaş’ın “eli”ne (yurt) sahip ol” düsturu ile özüne uygun bir sanla, yani Tunceli’nin duygu, düşünce ve inancına saygı göstermesidir.

Atatürk’ün Tuncelilere saygısı, Diyap Ağa’nın bir İngiliz heyeti ile görüşmesinde söylediği sözlerle "tunç gibi sağlam insanların yeri" anlamında onore etmesinden ziyade, Diyap Ağa’nın; “dede" olarak elini öpmesi hem “yurtsever” hem de inançsal bir “er ve eren” anlamları içeren “erdemli” bir davranıştır.

Anlayanlara aşk olsun!

Atatürk ve Diyap Ağa

*****

1- Jean Paul Roux, “Türklerin Tarihi (Büyük Okyanus’tan Akdeniz’e İki Bin Yıl”, Milliyet Yayınları: 74, İstanbul, 1989, s.27

2- V. Gordlevski, “Anadolu Selçuklu Devleti”, Çev: Azer Yaran, Onur Yayınları-Şahin Matbaası, Ankara, 1988, s.34

3- Prof Cons Mol, “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?”, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2008, s.14-24

4- İbrahim Yılmazçelik, “Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı İdari, İktisadi ve Sosyal Hayat”, Kripto Kitaplar, Ankara, 2011, s.43; * M. Nuri Dersimi, Dersim Tarihi, Diyarbakır 1992, s.23-24.

5- Kemal Ertürk, “Türk Devletleri Genel Tarihi”, Felma Yayınları, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, s.7-8

6-Yurt Ansiklopedisi Türkiye, İl İl: Dünü, Bugünü, Yarını, Anadolu Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 1982-1983,s.7293

7- Prof. Dr. İbrahim Yılmazçelik, “Dersim Sancağı İdari, İktisadi ve Sosyal Hayat”, Kripto Kitaplar, Ankara, 2011, s.14; * Şükrü Kaya Seferoğlu-Hayri Başbuğ, “Millet ve milli Birlik Bilinci, Ankara, 1985, s.50-55* Osmanlı Tahrir Defterlerinde, Türkmanân Ekrâdı topluluğundan olan Disimli (Dersimli) Aşireti Okçu İzzeddinli aşiretine bağlı bar aşiret olarak kayıtlıdır.

8- Necdet Saraç, “Yavuz Selim’in Akıl Babası İdris-i Bitlisi”, Cem Yayınevi, İstanbul, 2013, s.103

9- Vet. Dr. Nuri Dersimi, “Hatıralarım”, Gün Matbaacılık Reklam Film Basın Yayın Tan. San. Tic. Ltd. Dam Yayınları, İstanbul, 2014, s.120

10- Vet. Dr. Nuri Dersimi, “Hatıralarım”, Gün Matbaacılık Reklam Film Basın Yayın Tan. San. Tic. Ltd. Dam Yayınları, İstanbul, 2014, s.126

11- Konya Eski Valisi Cemal Bardakçı, “Alevilik-Ahilik Bektaşilik”, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1970, s.52; * Merhum Bülent Ecevit’in kurduğu Demokratik Sol Parti’nin ambleminin “güvercin olması da barışı simgeler.

12- Dr. Rıza Nur, “Türk Tarihi”, Cilt: 2, Haz: E. Kılıç, T. C. Marif Vekaleti Yayınları, İstanbul, 1924-1926, s.221

13- M. Şerif Fırat, “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” (Etimoloji-Din-Etnoğrafya-Dil)”, IQ kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2007, s.284-285; (Tahir Kutsi Makal, “Hünkâr Hacı Bektaş.; İlhan Bardakçı, “Tarihten Bugüne”, Tercüman- 1982)

14. Cemal Bardakçı, “Alevilik Bektaşilik Ahilik”, Konya Valiliği Yayınları, Ankara, 1970, s.73-74-79-80

15- M. Çağatay Uluçay, İlk Müslüman Türk Devletleri”, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1977, s.107

16- İbrahim Özkan, “Deli Halid Paşa”, Ötüken Neşriyat A.Ş.., İstanbul, 2015, s.249-250; Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s643.

17- Betül Fatime Günday, “Adın Perihan Olsun (Diyap Ağa’nın Torunu Ane Hatun’un Hikâyesi)”, Biz Kitap Yayıncılık, İzmir, 2022, s.24 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum