İstanbul
25 Ağustos, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

BİLİMSEL ÇEKİŞMELER İKİ YE İKİ

01 Ağustos 2026, Cumartesi 18:39

Kaldığımız yerden devam edelim. Wegener kitabı yayınlandığında karşısında geniş bir bilim insanı ordusu bulmuştur. Ortaya attığı teori doğasından dolayı çok geniş bilim dallarını kapsıyordu  (Jeofizik,Paleontoloji,Zooloji,Bitki bilimi,Jeoloji vb.)  bu nedenle de her biri kendi bölümünde uzman kişilerin eleştirisine maruz kaldı.

Görüşlerinin ana merkezini oluşturan ; dünyanın yapısı ve oluşumu düşünceleri o günkü bilim dünyasının kabulleri ile tamamen tezat teşkil ediyordu. Uzun zamandır Jeologlar dünyanın zamanla soğuduğuna ve bu nedenlede “kırışarak” dağların ve diğer yer oluşumlarının oluştuğuna inanıyorlardı. Fakat Wegener yeryüzü oluşumlarının olmasında esas etkenin “kıta hareketleri olduğunu “söylüyordu. Bu durumda  devasa kütlelerin  “hangi kuvvet “  tarafından yapılmış olacağı sorusu da ortaya çıkıyordu. İşte bu yeni teorinin en zayıf bölümü burasıydı ve en çok buradan eleştiri alacaktı elbette kendisi de bu durumun farkında idi. Bu nedenle de bu durumu izah etmek için birtakım varsayımlar ortaya attı.

 

Konunun daha iyi anlaşılması bakımından Wegener’in nasıl bu düşünceye vardığının o günkü koşullarda ki yeni olan bazı bilimsel gelişmeleri yazmamız gerekiyor.

İlk olarak  “radyum “  bulunmuştu ve bu durumda dünyanın soğuması önceden sanıldığı kadar hızlı olamayacağı da anlaşılıyordu zira radyoaktife sürekli ısı üretiyordu.

İkinci olarak  (sıralamam rastgeledir)  tüm dünya keşfi artık bitmişti ve ortaya dünya haritası çıkmıştı. Bu haritaya bakıldığında kıtaların görünüşünün birbiri ile uyumlu olduğu fark edilebiliyordu özellikle Afrika ile Güney Amerika’nın uyumu dikkat çekiciydi.

Ayrıca birbiri ile benzeş bazı bitki ve hayvanlar hiç alakası olmayan yerlerde bulunmasına rağmen vardı ( Güney Amerika’daki bazı bitkilerin Afrika’da olması gibi)

Darvin, teorisini uzun süre materyal biriktirerek ve bekleyerek açıklamıştı (yirmi sene kadar)  oysa Wegener sadece beş yıl beklemiş ve topu topu 94 sayfa olan ilginç isimli kitabı yayınlayıvermişti !  Darvin’nin asıl sorunu konunun içeriği nedeni ile köktenci grupların saldırıya uğraması olmuştu zira oluşturduğu teori din kitaplarının  “yaratılma”  kısmı dahada önemlisi insanın kökeni ile olan açıklamaları olmuştur  (gerçi Darwin asla insan maymun ilişkisi kurmamıştı ancak sonucun aynı yere çıkarılması kaçınılmazdı) Wegener  ise bir nevi  “yeni Darvin “ olarak algılanmıştır çünkü o  Darvin’den daha ileri giderek  “dünyanın kökenine”  el atmış oluyordu. Batı Dünyası bilim anlayışı her zamanki tutuculuğu ile bu yeni fikirle savaşa girdi.Bu savaşta gerek Avrupa gerekse Amerika aynı cephede yer almıştır. Bekleneceği üzere bir müddet sonra cephe içinde çatlaklar çıkmaya başladı zira durmadan gelişen  bilim ve yeni bilgiler bu teori ile uyumlu çıkıyordu.

Biz yine kıtaların hareketinin motoru kabul edilecek kısımdan devam edelim.Wegener kendi teorisindeki bu boşluğun farkında olarak  “ Kayma teorisini  açıklayacak Newton henüz doğmadı “  diyerek teslim eder. Bütün buna rağmen teorisinin açığını kapatabilmek için bazı varsayımlar ileri sürdü.Bunlara bakalım;

1-) Güneşin ve ayın çekim gücü etkisi

2-) “Kutup kaç “  adını verdiği dünyanın hareketi sonucu oluşan kuvvet

Ancak kendi alanı dışı yaptığı bu açıklamalar ilgili ve gününün ünlü bilim insanlarının eleştirisine uğradı ve ileri sürdüğü tezler  (motor gücü üzerine olanlar )  çürütüldü. Evet bu konularda yanılmıştı gerçekten de güneş ve ayın çekim gücü aradığı kuvvet değildi  (veya “kutup kaç “ etkisi) 

Ayrıca bazı ayrıntılarda da yanılmıştı. Wegener kuramında kıtaların  “Sial “ adını verdiği kayaçlardan oluştuğunu ve bunların da  “Sima”  adını verdiği daha yoğun ve yumuşak bir alt tabaka üzerinde yüzdüğünü ileri sürmüş fakat verdiği örneklerde doğru değildi çünkü teorisini oluştururken verdiği kayaç örneklerinde kabul ettiği bu kayaçlarda ilgili ergime noktaları yanlıştı ve hemen ilgili uzman kişilerce çürütülmüştü. Aslında özünde Wegener haklı idi ama bu kadar geniş konuda da yanılması da doğaldı.

Yaşarken bazı konularda ileri sürdüğü fikirler oldukça mantıklı olmasına rağmen bir türlü kabul görmüyordu mesela yapılan ölçümler ve tarihsel kayıtlar nedeni ile deniz kenarındaki bazı yerlerin yükseldiği çok açıktı Wegener’in ”Madem yükselip alçalma hareketi yapıyor niçin yanlara da hareket etmesin “ derken tamamen haklı idi.

Bu kadar direnç gösterilmesinin ardında bazı kökleşmiş yargılar bulunuyordu bunlardan biri de ; dünyanın yaşı ile olan varsayımlar olmuştur. Diğer bir önyargı sebebi de zamanında çoğunluğun kabul ettiği  “İzostasi”  diye isimlendirilen görüştür. Buna göre, dağlar ve yer kabuğu kendisinden daha yoğun maddeden oluşuyor ve üzerinde duruyordu. Bu şekilde düşünülürse dikey hareket ve neticesinde tespit edilen kıyı yükselme veya alçalmaları açıklanabiliyordu. Fakat aynı düşünce daha geniş kapsamlı olan  “büzüşme “ teorisine karşıtlık oluşturuyordu!  Wegener’de bunu sürekli söylemiştir. Avrupa’nın tarihsel olarak tespit ettiği kara köprüleri olduğu gerçeği ile Amerika’nın kabul ettiği okyanus ve kıtaların kalıcılığı kuramı bir çelişkidir diyordu.Devamla,  “doğru olan hangisi? Kara köprüleri varsa kıtaların değişmezliği doğru olamaz”

İşin dramatik tarafı Wegener’e müttefikler ancak onun ölümünden sonra ortaya çıkmış olmasıdır bunun da bilimsel nedenleri vardı.Bunlara bakalım.

 

1928 yılında  (yani ölümünden iki yıl önce)  Edinburg’lu bir jeolog ilk işaret fişeğini atmıştı  ( yerkürede bazı ısı taşıyan akımlar olabileceğini ileri sürerek) fakat ne yazık ki O  yaşadığı sırada haklı çıktığını göremedi.

1943 yılında  (ölümünden 13 yıl sonra)  Amerikalı Paleontolog olan G.G.Simpson hala “karada yaşayan hayvan dağılımında değişiklik olmamıştır bu durum da tarih boyunca kıtaların değişmeden kaldığını destekliyor “diyebilmiştir…

Gelen desteğin köküne inersek ; 1800 yıllarında Atlantik’in iki yanını bağlamak için kablo döşemesi yapılırken garip bir oluşum dikkati çekti. Atlas Okyanusunun ortasında bir dağ zinciri olduğu görüldü. Aslında Wegener ‘inde  bu oluşum hakkında bilgisi vardı. Ancak kendi kuramı ile ilişkendirmemişti. Kendisi kıta hareketlerini  “göreli hareket “  olarak tanımlamış,ancak bu göreli hareketin merkezi meselesi esasında önemli idi fakat merkezin bulunması da kolay tespit edilemeyecekti. Ancak ikinci dünya savaşı sırasında artık haritacılıkta gelişmişti. Bu sayede Atlas Okyanusundaki sırtların her okyanusta olduğu anlaşılmış ve aslında bu sırtlar dizisinin de en sıcak ve en genç bölgeler olduğunun da  farkına varılmıştı. Bu arada okyanuslardaki deniz tabanının hiçbirinin 200 milyon yıldan yaşlı olmadığı da belirlenmiştir. Bu durumda kıtalar çok daha yaşlı oluyordu. Bu ise geleneksel kurama ağır bir darbe oluyordu. Çünkü bu görüşe göre okyanus tabanları ile kıtalar hepsi aynı zamanda yaratılmış olmalıydı…  Ayrıca, deniz tabanı ile kıtaların yapısı da farklı çıkmıştı. Kıtalar okyanus tabanına göre çok kalındır ve her ikisininde altındaki bölüm de daha yoğun madde vardı. Wegener kuramına bir başka destek ise kayaların manyetik bilgisinden gelmişti. Zira 1950 li yıllarda yapılan ölçümlerde okyanus tabanında kabaca sırtlara parelel uzanan manyetik şeritlerdi. Önceleri bu durumun nedeni anlaşılamadı ama uzun sürmedi ve ilk çıkış 1960 yılında H.H.Hess tarafından geldi.Ortaya çıkan bulguları gayet basit bir teoride birleştirdi. Kısaca; okyanus tabanları yerkürenin derinliklerindeki sıcak ve eriyik haldeki lavların ortaya çıkıp soğuması ile bu sırtlar oluşur. İlk önceleri bu fikirde fazla destek bulmadı ama bulacaktı. Diğer bilim insanları bu sırtlardaki manyetik Kaya şeritlerini fosilleşmiş manyetik teyp bandı gibi değerlendirmişlerdi. Bu duruma göre eriyip yüzeye çıkan  lavlar dünyanın manyetik alanına göre dizilip  “kayıt “ altına alınmış oluyordu. Ancak dünyanın uzun süreli varlığı süresince manyetik alanının değiştiği de iyi biliniyordu. Bu bölgelerde yapılan çalışmalarda yüzeye çıkan eridiğin soğuduğu zaman o anki manyetik yöne uygun olarak oluşması beklenirken, merkezden uzaklaşırken bu yön değişmemekte  manyetik alanın tersine dönmesi ile birlikte zıt yönde oluştuğu görüldü.Böylece yeryüzünün hareket ettiği anlaşıldı. H.H.Hess’in bu görüşü  “deniz tabanı yayılması “  olarak adlandırıldı. Pek çok bilinmeyene çözüm getiren bu yeni görüş Wegener için muazzam bir katkı idi. Aslında  kendi başına çok şey ifade etmeyen bu görüş Wegener’in teorisi ile birleştirilince çok önemli sonuçlara vardı. Artık “Levha teknotiğine” uygun motorda bulunmuş oluyordu.  Litosferin  (yer kürenin en dış katı kısmı)  her yerde aynı kalınlıkta olmadığı kıta kalınlığın 280 km derinliğe ulaşabildiği kabul edilmeye başlandı. Ayrıca Litosferde ki levhaların da  “Astenosfer (manto tabakasını üst kısmı)  denen ve yumuşak olan bu katman üzerinde yüzdüğü (bu yüzmenin normal yüzmeden farklı olduğunu işaret ederek)  ve de levhaların inanılmaz miktarda çok olan ve eriyik halinde olan katmanın etkisi ile hareket ettiği ortaya çıktı.

Levha tektoniği ile hala bilinmedik pek çok karanlık bölümler mevcut ancak artık Wegener’in haklı olduğunu biliyoruz. Kendisi yaşadığı sürece haklı olduğunu göremedi bu ve benzeri tarihsel olgular sanılanın aksine Batı düşüncesinin ve etiğinin kontrolündeki  “Bilim””  in hiç de yeni gelişmelere açık olmadığının kanıtlarından biridir. Her egemen düşünce,daima kendisini kontrol edenlerin egemenliğine girmeye mahkumdur. İnsanlık elde ettiği bu deneyimi her alanda uygulamak zorundadır yoksa her yeni görüş daima “linç” edilecek,insanlığın  “Büyük Yürüyüşü”  gecikmeye uğrayacaktır.

Yazının sonuna gelmişken ülkemiz ile ilgili bazı kısımlar ilave edeyim.

 

Türkiye siyasi olarak bakılırsa “elbette bir bütündür “ olmak zorundadır. Türkiye’nin bölünmezliğine inanan biri olarak altta yazacaklarım tezat etmediğinin anlaşılmasını ümüt ederek;

Türkiye jeolojik bir bütün değildir. Bu basit cümle geleceğimiz için sanılandan daha önemlidir. Türkiye, öncelikle Batı Anadolu olarak bir kütle olarak Afrika Kıtasından kopup gelmiş ve diğer kütle ile birlik oluşturmuştur. Birleşilen kütle ile birleşenin tarihçesi çok farklıdır. Batı Anadolu hariç  (ileride başka yaklaşımlarla farklı küçük levhalarında olabileceğini kabul ederek)  diğer kısım bir zamanlar  Tetis Denizinin tabanı olduğu bir gerçektir. Nitekim bizde bu kesimde şu ana kadar  “Dinazor “  denilen canlılara ait fosil bulunmamıştır  (ancak aynı döneme ait deniz canlıları fosili deniz suyu ve diğer etkenler nedeni ile de bulunması oldukça zor görünüyor) 

Bilinenden başlayarak izah etmek daha kolay. Bilindiği gibi Hindistan kara parçası Afrika ana karasından kopup Asya ile birleşmiş ve Himalaya Dağları zincirini oluşturmuştur.Hindistan pek çok maden ve değerli taş yönünden çok zengin bir yerdir.

Hindistan kopan tek parça değildi Batı Anadolu kütlesi de hemen hemen aynı dönemde kopmuş ve Anadolu ile birleşerek  Toros Dağları  zincirini oluşturmuştur ( Anadolu dördüncü zamanda yükselerek  Tetis Denizi tabanı olmaktan çıkmış durumda idi ) Hem Hindistan birleşiminde hem de Anadolu birleşiminde tahayyül edilemez enerji ortaya çıkmış bunların neticesi olarak da büyük yanardağ patlamaları ve en önemlisi de Lamproite patlamaları meydana gelmiştir (normal yanardağ patlamaları ile LAMPROİTLERİ  in patlaması  kıyas kabul etmez.Aralarındaki ortaya çıkan enerji ve atık yönünden inanılmaz büyük farklılık vardır.Ayrıca normal yanardağlarının ulaşabildiği derinlik ile de kıyas yapılamaz) . Hindistan’da ki elmas ve bazı madenlerin varlığı bunun göstergesidir  (Hindistan’da  Kimberlite dayakların varlığı “büyük enerji atımının “  daha farklı tezahür ettiğini gösteriyor ancak burada çok sayıda Lamproite dayk larda  bulunmuştur.)  Anadolu’da bildiğimiz kadarı ile Kimberlite dayk ları yoktur  (bulunabilirde!)  ancak son yıllarda yapılan araştırmalarda özellikle Batı Anadolu’da (Uşak,Manisa,Afyon,Kütahya ve Isparta ile Denizli) Lamproite dayk ların bulunması (konu ile ilgili birçok yazı Facebook sayfamda yayınlandı) bu bilimsel gerçeği gözeterek ülkemizde maden ve değerli taş araması yapılmalıdır.

Bizzat yaşadığım hüzün verici olaylar nedeni ile Üniversitelerdeki konu ile ilgili bilim insanlarımızın önemli bir kısmı Batının etkisi ile düşünmekte ve davranmaktadır. Bu durum gelişmeye son derece müsait olan ülkemiz için bir handikaptır. Defalarca bu konular hakkında yazı yazdım özellikle elmas,Yakut,safir,Zümrüt,turmalin,Opal ,çok değerli bor silikatları ülkemizin çok zengin jeoloji tarihi ürünleri olarak mevcuttur. Ancak nerede ve nasıl araştırılması konusunda kafa karışıklığı mevcuttur. Tek bir misal vererek bu yazıyı bitireyim. Pek çok Üniversitemizin ilgili  (jeoloji,mineraloji)  bölümlerine gittim ve ilgilileri ile görüştüm. Özellikle elmas konusunda aldığım cevaplar hep aynı olmuştur  “yok kardeşim ! “  Neden yokun ? karşılığı hep şu oldu; Çünkü bizde Kimberlite yok …Bu kadar basit işte diyorlar.Cevaben verdiğim “ama lamproitler var “  dediğimde  “ O da ne? “  veya  oralarda elmas olmaz, deniyor…   Defalarca yabancı akademik yazılar göstermeme rağmen uzun yıllar süren mücadelemi kaybetmek üzereyim. Ne bir kör inat ne kendini ispatlama peşinde oldum temenni ederim ki bu yazıyı ilgili ve yetkili biri okuyup konu üzerine eğilir ve nasıl Karadenizde doğalgaz bulundu ise benzer bir keşif karalarımızda da olur.

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum