İstanbul
19 Ağustos, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

İNSAN DİLİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

18 Ağustos 2026, Salı 18:05

                            İnsan dili hakkında düşünceler yazısına devam ediyoruz. İnsan beyninin bir tür çevirici olarak çalıştığını aslında dış dünyanın beynin yaptığı yorumsal gerçekten farklı olduğunu kabul etmemiz gerektiğini anlamış durumdayız. tam burada gönderilen sinyalin değiştirilip değiştirilemeyeceği sorgusu ortaya çıkacaktır. Hiç düşünmeden evet dememiz gereken bir  yeni gerçek daha! Hemen kabullendik çünkü günümüzde her insan bazı uyuşturucular (çay,kahve,alkol,bazı haplar vb.) kullanmıştır her birinin derecesi ve etkisi farklılıklar göstermekle beraber özünde yaptıkları değişmez. Bize daha önceki hissettiklerimizden farklı duyulara erişmemizi sağlar. insan beyni bir nevi ayar yapılarak duyuları değiştirilmektedir. Korkunç bir baş ağrısından veya ağır bir uykusuzluktan kurtulmamızı (aslında gerçek olmayan gerçeğin istenilen gerçeğe dönüştürme gerçeği)

 

Geldiğimiz durumda sahte gerçeklerle dansımızı biraz daha yakından tanıma fırsatı bulmuş olduk. Elbette bu çıkarımın değerlendirilmesininde çeşitli  yönelimlere gidebileceği apaçıktır. Kendi yolumuz için ele alırsak ve her canlının adeta ölüme direnmek üzerine proglanmış gibi davrandığını da düşünürsek ve de bütün bunların üzerine sadece insanın (?) yaşadığı anın ve geçmişin bilincinde olmasının ayrıca geleceğide hayal edebilmesi gerçeğini eklersek ,buradan çıkacak sonuç tam anlamı ile dehşet vericidir…

 

 

Yukarıda yazılanın sonuçlarını idrak edebilmek günümüz insanları için imkansıza yakındır. Çünkü bu facianın yaşandığı zaman diliminden geçen onbinlerce yıl içinde bu çıkmazı kendi yöntemlerimizle düzene koymuş durumdayız. Fakat her yapılanın mutlak olacak olan kalıntıları da kolaylıkla tespit edebiliyoruz. Her toplumda olan din denilen tartışılamaz  inançlar bu izlerden biridir. Geleceğin getireceği ölüm , bir şekilde geleceğin  mutluluğuna dönüştürülmüş , hiçbir toplum diğerlerininki ile olan zıtlıkların umrunda bile olmadan farklı dinlerin ne dediğine değil de sadece kendisininkine iman etmede asla şüphe etmiyor. Bu garip görüşün kendi hemcinslerinin binlerce yılda milyonlarcasının vahşi ölümüne veya işkenceye uğramasına da aldırış etmemektedir.

 

 

İnsanın, insanlaşma sürecinin acıklı başlangıcı atalarımızın en büyük sorunlarından biri olarak hep yanında taşınıp duruldu. Yaptığı her eserde bu anormal acının damgası var oldu. İlk resimlerde,ilk heykellerde , ilk şarkılarda, ilk mit lerde o hep var oldu. İnsanın ilerlemesi ne kadar hızlı olmuşsa ve hangi toplum daha önce uygarlaşıp şehirleşmeyi, üretim artırımını, tarımda gelişmeyi, alet yapımında ilerlemeyi, silahları geliştirmeyi sağlamışsa da bu acılı sürecin içinden çıkmayı başaramadılar. Antik Mısır o kadar ileri durumda olmasına karşın nerede ise tüm toplum ölüm duygusunun esiri olmuş durumdaydı. Öte yandan steplerde yaşayan diğer insan toplulukları bu çıkmazdan daha az etkilenmişti, onlar olaylara sıradan bir olgu gibi görmüş bu konuya daha az ilgi gösterip oluşturdukları din sistemleri de  daha pragmatik yapıda oluşmuştur. 

 

 

Konumuz insan dilleri, kıyısından köşesinden dolanıp duruyoruz elbette zor bir konu. Dilin oluşması için çeşitli teoriler ileri sürüldü. bakarsak ; dedikodu, mutasyon, dans ve şarkı , sosyalleşme, avcılık vs. Elbette hepsinin de payı olduğu gerçektir. Ancak bilimsel yöntemle ifade edersek esas etken ne idi. İnsan biyolojik bir canlıdır. Yeryüzünde yaşayan her canlı ile uzaktan yakından akrabadır. Birçok insana aykırı gelebilir fakat yaşamın yapı taşlarından olan DNA nın yapısına bakarak değerlendirirsek bir insanla bir bateri akrabadır. Zaten akraba olduğu için bizim içimizde çoğalabilmektedir hatta hala canlımı değilmi tartışmalı olan virüs bile vücudumuza girip bizim DNA'ya ve diğer organellere emir verip kendini çoğaltabilmektedir , eğer yapı taşlarımız benzer olmasa bunu asla yapamazdı. Peki, bu gerçekten ne gibi sonuç(lar) çıkarabiliriz?  

 

 

Bu çetrefil sorunun cevabı canlı beyinlerinin gelişiminde gizli olduğu benim görüşümce çok açıktır.  Canlı beyni , var olan canlıyı yaşatmak ,üretmek üzerine gelişime uğramıştır. Bu gerçeğin en dibinde genlerin sonsuzluk savaşı bulunmaktadır. Eşeysel üreme canlılığın devrimsel dönüşümlerinden biridir ve pek çok yeniliğin dip sebebi durumundadır. İki ayrı çok ilkelde olsa canlının yeni bir canlı oluşturması için genetik materyali paylaşmaları da yine  en dip farklılaşma nedenidir.Buradan nereye yürüneceği artık bellidir. Zaman içinde oluşan her tür evrimsel veya devrimsel değişimler de bu etki gittikçe belirginleşmiş ve çok ileride atalarımızın başına büyük sorun olarak kalmıştır. Milyonlarca yıl içinde nasıl göz denen organ evrimleşerek günümüzdeki konumuna ulaşmış ise  beyinde benzer evrimlerden geçmiştir. 

Canlı beyni o canlının çevre ve alt genetik birikimine göre inanılmaz uzun zamanda inanılmaz gelişmelere uğramıştır. Eğer saydıklarımız ve çevre etkisi ile kimi canlı haberleşme,eşleşme veya besin için çeşitli duyu organları geliştirmiştir. Bugün biliyoruz ki en basit bazı bakteri türlerinde ışığa karşı duyarlı hücreler mevcuttur ve bu hücreler kamçı benzeri organelleri harekete geçirebilmektedir. Amaç hep aynı ya eş aramak ya besin veya tehlikeden uzaklaşmak. Canlılığın çeşitliliği ve çevrenin değişkenliği neticede çok farklı duyu organları oluşturmuş hatta bazılarını hala tespit etmemiş de olabiliriz. 

 

 

Bir elektrikli yılan balığının savunma mekanizması biz insanlar için  çok öğreticidir biz elektriği keşfedeli iki asır olmadı bu canlı binlerce yıldır elektrik kullanabiliyor ! 

Her organ beyine bağlıdır. Her organ yaşamı idameye bağlıdır. Beyine her bağlanan ihtiyaç sonucu oluşan organlar mecburen görev bölümü yapma sonucunu getirdi fakat evrimin geçtiği yolların birikimleri bazen olumlu ama çoğu zaman kısıtlayıcı sonuçlarda getirdi. Çevredeki değişikliğin kontrol dışı olması beyinde meydana gelen değişimlerinde oluşmasında belirleyici rol oynadı. belki başlangıçta sadece tek bir görevi olan beynin bir bölümü ileriki zamanda çifte görev hatta daha fazlasına mecbur kaldı.Beynin  değiştiremediği diğer özelliği de küçükten büyüğe gelişmenin sonucu olarak ,içten dışa doğru genişlemek zorunda kalması oldu. İleriki zamanlarda bu durum beyinlerin katmanlı yapıya sahip olmasını getirdi , insan gibi sürekli olarak beyinsel hacmi büyüyen canlıda en son gelişen beyin bölümü mecburen inanılmaz kıvrımlı yapıya mecbur bıraktı. Elbette en son gelişenlerde en gelişmiş bölümleri olmuştur.

 

 

Meramımızı daha da kolaylaştırmak için biraz hızlı ifade edersek özellikle insan gibi çok gelişmiş beyne sahip olan canlılarda ve özellikle evrimsel açıdan önlem almaya yeterli zaman olmadan meydana gelen değişimler yani ; özellikle konuşma ile ilgili bölümlerin hızlı büyümesi sorunlu oldu.Beyinde genellikle farklı duyum merkezler farklı yerlerdedir. Fakat evrim hızı yüksekse sıkışmış beyinde yer bulmak mümkün olamaz. Burada anlatılmak istenen şey şu ; insan beyninde ki her iki parçada da benzer görev yapan alanlar olduğu içindir ki , insanın ilk konuşması (sesliye benzer düşüncesi) kendi içinde olmuştur. Doğada şimdilik kaydı ile ilk konuşmanın (dil in) içsel olduğunu söyleyebiliriz. Bugün “ hayal kurma” denilen eylem bize uzak geçmişin mirasıdır. Fakat bu özel iletişimin çok önemli sorunları mevcuttu. Birinci olarak sesli değildi sadece düşünceseldi. İkinci olarak dıştan gelen seslere yönelik olarak her memelide olan kulaklar ile problemi vardı. İç ses ile dış ses uyumsuzdu. İç ses daha anlaşılır ve kendisinden iken dışarıdan gelenler bütünsellikten yoksun,karışık, anlaşılırlığı azdı. Çevresinde yaşayan diğer insanlarla görerek iletişim kurduğunda fazla sorun teşkil etmiyordu ancak karanlık, ormanlı gibi görüşün olmadığı durumlarda hiçbir zaman iç ses kadar anlaşılır olmamıştır. Bu evrimsel çıkmaz çözülmek zorunda idi ve öylede olmuştur. Belki de bazı bilim insanlarının mutasyon dediği devrimsel dönüşüm bu zorunluluğun çözümüdür.  

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum