FON DOLANDIRICILIĞI VE İCAZET BELGESİ
07 Kasım 2026, Cumartesi 17:08Fon dolandırıcılığında öne çıkan firmalardan Pusula ve Tera adlı şirketlerin İslam iktisat hukukuna uygun olarak faaliyet gösterdiklerini belirten icazetnameler aldıkları ortaya çıktı. Ancak bu icazetnamelerin Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu (TEFAS) ve Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) mevzuatları uyarınca, bir fonun "Katılım Fonu" olarak işlem görebilmesi ve faizsiz finans ilkelerine uygun sayılması için akredite edilmiş bir Danışma Komitesi tarafından onaylanmış icazet belgesine sahip olmasının zorunlu olduğu belirtilmektedir.
Yani, parasını faize yatırmaktan kaçınan dindar insanların birikimlerini bu fonlara yatırmasında İslam hukuku açısından herhangi bir sakınca olmadığını onaylamak için ilahiyatçı akademisyenlerden alınması zorunlu olan bir belge olduğu ifade edilmektedir.
Bu icazetnameler incelendiğinde, yatırımcının parasına garanti verilmediği gibi, fon şirketlerine elde edilecek gelirden “Performans” ve “Pirim” adı altında ekstra kazanç imkanları da tanınmaktadır. İslam İktisadı Araştırmaları Vakfı Danışma Komitesinin “Tera Portföy Yönetimi A. Ş. Çatı Katılım Gayrımenkul Yatırım Fonu” na verdiği icazet belgesinin 5,6,7 ve 9. maddelerinde şöyle denilmektedir:
5) “Katılımcılara hiçbir şekilde anapara ve getiri garantisi vermemesi.”
6)“Fonu işletirken faiz, kumar ve diğer haram nitelikli işlemlerden kaçınması.”
Yedinci maddede ise, ”Fonda biriken sermayeyi İslami finans ilkelerine uygun olarak aşağıdaki yöntemlerden bir veya bir kaçı ile değerlendirmesi” belirtildikten sonra, d) fıkrasında şöyle denilmektedir:
“Ortakların şart koşulan asgari vadeden önce fondan ayrılması durumunda iç tüzük ve ihraç belgesinde açıkça belirtmek şartıyla, belli oranda kesinti yapıp bunu fona gelir kaydetmesi.”
9. madde de ise, performans ücreti hakkında şu ifadele yer almaktadır:
9) “Şirketin, Fona ilişkin hizmetlerin yürütülmesi karşılığında, Yönetim ve Performans ücreti ile mevzuatın öngördüğü diğer tüm giderleri fon havuzundan ödemesi.”
İcazetnamenin sonuç bölümünde ise şöyle denilmektedir:
“Sonuç olarak TERA Portföy Yönetimi A.Ş.’nin “Tera Portföy Yönetimi A.Ş. Çatı Katılım Gayrımenkul Yatırım Fonu adında bir fon kurması ve faizli işlemlere kesinlikle başvurmadan yukarıda belirtilen usul, şart ve kayıtlar çerçevesinde faaliyet yürütmesi fıkhi açıdan bir mahsur içermemektedir. “
İslam İktisadı Araştırmaları Vakfı Danışma Komıtesinin TERA Şirketine verdiği icazetnamenin bir benzerini de “İSFA, İSLAMİ FİNANS DANIŞMA KOMİTESİ” HEDEF PORTFÖY YÖNETİMİ A.Ş. şirketine vermiş. İSFA’nın verdiği icazetnamenin 6. ve 7. maddelerinde şöyle denilmektedir:
“6) Hedef Portföy Yönetimi A. Ş.’nin fon yönetim hizmeti karşılığında belirli bir ücretle beraber beklenenin üzerinde yönetim performansı göstermesi halinde, söz konusu yönetim ücretine ek olarak, belirli bir oranda veya tutarda performans ücreti veya pirimi alması.”
“7) Danışma Komitesi tarafından onaylanan diğer yatırım araçlarına yatırım yapılması, yatırımcılar başta olmak üzere, tüm tarafların hak ve çıkarlarını korumak adına mümkün olan en iyi gayreti gösterme prensibi çerçevesinde Fon’un basiretli bir tüccar gibi yönetilmesi, ANCAK YATIRIMCILARA herhangi bir kar garantisi vermemesi, Katılılm Finans ilke ve esasları açısından uygundur.”
Yukarıdaki her iki icazetname incelendiğinde, ilahiyatçı akademisyenlerden oluşan danışma komitesinin verdiği onayda “İslam Dini açısından” denilmemektedir. Bunun yerine “FIKHİ AÇIDAN MAHSUR İÇERMEMEKTEDİR” denilerek, İslam hukuku kapsamında değerlendirildiği belirtilmektedir. Yani icazetnamenin Kur’an’da yer alan Faiz-Riba ayetleri doğrultusunda değerlendirildiği belirtilmektedir.
O halde, Kur’an’daki faiz-riba ile ilgili en bilinen ayet olan Al-i İmran Suresinin 130. Ayetinde ne denilmektedir:
“ Ey inananlar! Faizi kat kat artırarark yemeyin. Allah’tan sakının ki, başarıya ulaşasınız.”
Ayetten anlaşılacağı gibi, “kat kat” faizden bahsedilmektedir. Bugünkü deyimle söyleyecek olursak tefecilikten söz edilmektedir. 7. yüzyıldaki faiz, bizim bugün anladığımız faiz değildi. Bir borç para verildiğinde bunun bir kaç katı olarak tahsil ediliyordu. Bu durumu en iyi anlatan Bakara Suresinin 275-276. ayetleridir. Bu ayetlerde alınan faizin tefecilik olduğu açıkça belirtilmektedir. İlgili ayetlerde şöyle denilmektedir:
275-276. Ayetler: “ Faiz yiyenler (tefeciler) mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimse gibi kalkarlar. Bu onların “ zaten alıveriş de faiz almaya benzer. Onun eşitidir.” demelerinden ileri gelir. Allah alışverişi helal, Faizi ise, haram etti. Kim Rabbinden öğüt alır da faizden vazgeçerse, eskiden aldıkları ona aittir. İşi de Allah’a ait. Fakat bundan sonra tutup yine faiz alırsa, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada daima kalacaklardır. Allah faizin bereketini tamamen giderir. Sadakaları verilen malları ise, artırır. Allah faizi helal sayan günahkarları sevmez.” (Kur'an'ı Kerim, Arapça, Türkçe Okunuşu ve Anlamı, Milliyet Gazetesi yayınları, 1982)
Hadis yazarı Sahih-i Buhari, MUHTASRI TECRİD-İ SARİH TERCEMESİ VE ŞERHİ adlı eserinde, 7. yüzyıldaki faiz sistemini şöyle açıklamaktadır:
"Zuhuru İslam'dan evvel Arab rüeasının yegane tariki maişeti (geçim kaynağı) faizcilik idi. Kureyş eşrafının her biri birer bankerdi. ...."
"Kureyş tefecilerine yakalanan birisinin bundan kurtulması bir tesadüfe bağlıydı."
" .... Ribacılık (tefecilik) yüksek tabakanın yegane kazanç yolu idi." (Cilt, 6, Sayfa 387-388, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, on birinci Baskı, 1991)
Kur’an’daki ayetlerden ve Sahih-i Buhari’nin eserinde anlaşılacağı üzere, tefeciden borç alan bir şahsın bu parayı ödemesinin imkansız olduğu belirtilmektedir. Borcunu ödeyemeyenlerin elindeki tüm varlıklara el konulduğu gibi, eş ve çocuklarının dahi köleleştirildiği o dönemde normal olduğu bilinmektedir. İşte, Kur’an’da bu vahşi faizcilik, yani tefecilik sistemi yasaklanmıştır.
Yedinci yüzyıldaki faiz sistemini açıkladıktan sonra bugünkü kapitalist sistemde aynı şartlarda mı yaşıyoruz? Elbette ki aynı şartlarda değiliz. O halde değişen şartlara ve değişen ekonomiye göre yeni düzenlemelerin yapılması zorunlu olmaz mı? İslam dini akıl dini olduğuna göre, elbette ki yeni içtihatlara-yorumlara imkan tanımaktadır. Aksi taktirde, insanlık yenilik peşinde olmaz, yaşamları yedinci yüzyıl ile sabit kalırdı. Yedinci yüzyıldaki fıkhı, yani hukuku 21. yüzyılda savunmak, İslam’ı ve Hz. Muhammed’i anlamamaktır.
Bugünkü kapitalist sistemde yasal faiz, devletin denetiminde olup, tefecilik yasaklanmıştır. Enflasyonun, yani paranın değer kaybettiği kapitalist ekonomilerde insanların, birikimlerinin kayba uğramaması için paralarını bankalarda değerlendirmesi normal değil mi?
Ancak, burada İslam hukukunu iyi yorumlayan ilahiyatçılara ihtiyaç bulunmaktadır. İcazetnamelerin altında imzaları bulunan Doktor, Doçent, Profesör ünvanlı akademisyenlerin halka bunu açıklaması gerekirdi. Yedinci yüzyıldaki hukuku tekrar edip, bunu bugüne uyarlamanın gerçeklere aykırı olduğunu en başta ilahiyatçı akademisyenlerin belirtmesi gerekemez miydi?
İşte bunu yapmadıkları için insanların inançlarını istismar edenlere alet olmuşlardır. Vatandaşlarımızı dolandıranlar kadar, icazetnamelerde imzaları olanlar da bu olay da manevi olarak sorumludurlar. Üstelik; verdikleri icazetnamelerde yatırımcıya ana para ve kar garantisi verilemeyeceği belirtilerek vatandaşlarımızın dolandırılmasına açık kapı bırakmışlardır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; yedinci yüzyıldaki hukuku, yani ilahiyatçıların dili ile Fıkhı bugün tekrar etmek veya savunmak 21. yüzyıldaki ekonomik ve sosyal şartlara uygun değildir. Çünkü şartlar değişmiştir, insan ilişkileri değişmiştir, üretim ilişkileri değişmiştir. Kısaca toplum düzeni değişmiştir. Değişen şartlara, yeni kurallar, yeni yasaların getirilmesi ve uygulanması bir zorunluluktur. Dinlerin amacı insanlığı geriye değil, ileriye götürmektir. Aydın din adamı ve ilahiyatçılardan beklenen de budur.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum