HEDEF İLE SONUÇ AYNI ŞEY DEĞİLDİR! -1
29 Mart 2026, Pazar 22:05“Hedef ile sonucun aynı şeyler olmadığı” hususunu izah etmeğe geçmeden, onu tam iyi anlaya bilmek için önce, “kanın kılıca galip gelmesi” meselesini ele alıp incelememiz gerekir!
Aslında bu düşünce Şii Müslümanlar nezdinde bilinen bir gerçektir. Yani Şii ekolünde Muharrem ayı içerisinde yer alan ve özellikle de “onuncu gün” anlamına gelen “aşura” gününde, “kanın kılıca galip gelmesi” konusu üzerinde hayli durulmaktadır! Onlar derler ki, “imam Hüseyin kanı ile hayli güç kesp etti ve ondan döktükleri kan, zamanın otoritesinin kılıcına galip geldi!”
Peki “böyle bir durumun olması mümkün müdür?” İşte burada bunun üzerinde durup konuyu irfanî boyuttan ele alıp izaha çalışacağız!
“İrfanî” yönden ele alıp incelmeye çalışacağız derken, “fıkıh İslam’ı ile İrfan İslam’ının farklı olduğuna vurgu yapmak istedim. Çünkü fıkıh İslam’ının kimi görüşlerine katılmak mümkün değildir. Zira Fıkıh İslam’ı hayli katı kuralcı bir din algısıdır ve o algıda olanlardan kimilerinde irfan, marifet ve vicdan diye bir şey söz konusu olmuyor! Kimi fıkıh İslam algısında yalnızca kuru kurusuna ahkam/kanun vardır o kadar!
Hatta İran İslam Cumhuriyetini savunmam ve onun dünyada en yüce değer olduğunu söylemedeki gayem, fıkhi yönden eğil, irfanî yöndendir. Çünkü kurucusu merhum imam Humeyni, fakihliğinden ziyade büyük arif ve irfan ilmine sahip bir zattı. Dolayısıyla İran anayasasında kuru şeriat kanunlarının bir kısmının uygunlaştırıldıktan sonra oraya yerleştirildiği görülmektedir! Buna recim konusunu gösterebiliriz!
Ayrıca yer yüzünde Demokrasi vs. ile yönetilen birçok ülkeler, şu anda diktatör ve sömürü ülkesi olurlarken, İran İslam Cumhuriyeti asaletini korumayı başarabilmiştir!
Diyebiliriz ki İran İslam Cumhuriyetinin şu anda en fazla istifade ettiği örnek insan, İslam Peygamber’inin sevgili torunu imam Hüseyin (as) dır!
Bilindiği üzere imam Hüseyin’in Kerbela olayındaki hedefi, dönemin iktidarını ortadan kaldırmak değildi! Çünkü onu ortadan kaldıracak kadar güçlü orduları yoktu. Etrafında, kendisiyle birlikte yalnızca 72 insan vardı. Bununla da çok güçlü bir imparatoru yok etmek mümkün gözükmüyordu! Dolayısıyla, bunların tümü de şehit olmuşlardı!
Fakat imam Hüseyin’in Kerbela hareketi onu çok büyük sonuçlara götürmüştü. Hatta tarihten anlaşıldığı kadarıyla imam Hüseyin’in, yapmış olduğu kıyamının onu bu sonuçlara ulaştıracağını kendisi dahi bilmiyordu!
Onu ve de ele almış bulunduğumuz bu konuyu tanıyabilmek ve anlayabilmek için, bizim önce “hedef” ile “sonucu” birbirinden ayrıştırmamız lazım! Zira insanlardan birçoğu bunları birbirleriyle karıştırmaktalar!
Kimi insanların yaptıkları bir işte üstün bir hedefi olabilir, fakat sonucunun ondan daha üstün olabildiğini de görmekteyiz! Kimi zaman da tam tersi olur! Yani hedefi iyi olur, fakat sonucu iyi olmayabilir!
Döneminin Sultanı Yezit b. Muaviye, imam Hüseyin’in kıyamına hâkim olmak hedefini taşıyordu ve nitekim de o hedefine ulaştı. Fakat hedefinin sonuçları çok kötü oldu. Yani sonuç onun değil, imam Hüseyin’in çıkarına oldu! Çünkü Yezid, imam Hüseyin ve etrafındakileri katlettikten bir yıl sonra, Medine halkı onun yönetimine baş kaldırdı ve o da Müslim b. Akabe’nin komutasında onların üzerine ordusunu gönderdi. Müslim Medine’yi ele geçirdikten sonra, üç gün ordusuna Medine’de her şeyi mübah kıldı. Onlar da bir taraftan oradaki sahabeden öldürdükleri kadarını öldürdü, ırzlarına tecavüz etti ve hatta tarihin kayıtlarına göre, öldürdükleri insanların cenazeleri Medine etrafındaki kumlar üzerinde çıplak bir vaziyette bırakıldı. Ayrıca Medine’deki yaşayan kadın ve kızlara tecavüz etmeleri sonucu 3 bin kadın babasız çocuk dünyaya getirdi. Sonra da Abdullah b. Zübeyir bu duruma baş kaldırdı, Mekke’ye yürüdü ve orayı işgal etti.
Yezit Mekke’ye de ordu gönderdi, Zübeyir’in oğlu da adamlarıyla birlikte kaçıp Mekke’deki Kabe’ye sığındı. Yezid’in ordusu da kaçıp Kabe’ye sığınanları yok etmek için, mancınıklar ile Kabe’yi dövdü. Kâbe yıkıldı ve kendisi de 3 yıl sonra kendi adamları tarafından öldürüldü. Kısacası babası Muaviye gibi 20 yıl kadar Müslümanları yönetemedi ve o kısa dönemlik yönetimi içerisinde İslam alemine rahat bir gün yüzü göstermedi!
Buralardan bakıldığında diyebiliriz ki, hedef ile varılan sonuç kimi zaman farklı da olabilir!
İmam Hüseyin’in kesin kez yönetimi düşürmek diye bir hedefi yoktu!
Elbette ki tarihte konuyla ilgili birçok şeyler söyleniyor. Fakat şunu söyleyeyim ki tarih, çok yönü bulunan bir şeydir! Ama biz burada tarihe değil sonuca bakmaya çalışacağız! Yani İmam Hüseyin’in bu olayının vardığı sonuç, fazlasıyla büyüktür!
İmam Hüseyin, Kerbela’da yapmış olduğu bu kıyamı ile devrimlerin gerçekleşmesi için bir kapı açtı diyebiliriz! Çünkü bu kıyamından bir yıl sonra Süleyman b. Süred’ in öncülüğünde “Tevvabun” hareketi başladı. Peşince Muhtar Sakafi isyanı, ondan sonra Zeyd b. Ali hareketi ve en sonun da da Abbasiler hareketi gerçekleşti ve Emevî yönetimine son verildi. Böylece halk üzerinde imam Hüseyin’in bereketiyle (ruhani etkisiyle) Emevîlerin 80-90 yıllık yönetimi son buldu.
Hatta Abbasîler dönemindeki kimi ayaklanmalar dahi, imam Hüseyin’in kıyamı örnek alınarak yapıldı. Abdullah b. Zübeyir’in dahi imam Hüseyin’in başlattığı o kıyamı kendine model kabul ettiğini söylemek mümkündür!
Günümüzde, gördüğümüz şu küçük, zayıf ve yoksul olan Yemen gibi bir ülke dahi, yıllardır Suud, ABD ve İsrail gibi dünyanın en güçlü ülkeleriyle savaşım vermekte ve onların karşısında pes etmemektedir. Bu yapılanların tümü, imam Hüseyin’i örnek almalarındandır!
Yemenliler durmadan “Bizde boyun eğmek yoktur” sözünü tekrarlayıp duruyorlar! Bu söz bile, imam Hüseyin’in ta o dönemde söylediği sözlerdendir!
Ayrıca imam Hüseyin, Yezit yönetiminin “meşruiyetini” de ortadan kaldırmıştır! Oysaki o dönemde Müslümanların büyük bir çoğunluğu Yezid’den korkuyorlardı. Çünkü onlar, Kuran’ın “İtaat ediniz Allah’a itaat ediniz Resule ve sizden olan ulül emre de” (Nisa: 59) dediğini dillendirip duruyorlardı. O dönemdeki Müslüman alim ve fakihlerin tümü de Yezid’in Allah’ın halifesi olduğunu ve hatta bir emir Allah’a karşı isyan etse dahi, ona itaatin farz olduğunu söylüyorlardı. Hatta günümüzdeki kimi Emevî zihniyetine sahip sözde “İslam alimleri” dahi, “şayet bir düzenin başındaki yönetici (Suudiler gibi) fasık ve facir olsalar dahi onlara isyan etmenin caiz olmadığını” söyleyip duruyorlar! Çünkü onların “veliyyi emir” (otorite sahibi) olduklarına inanmaktalar!
İşte imam Hüseyin, zulüm ve Allah’ın düşmanlığı üzerine tesis edilen bu düzenin aleyhine kıyam etti. Bunların yalnızca isimleri “Müslüman” değildir, dönemin kimi alimleri “İslam” ın değil, “Sultanların alimleriydi”. O türden alimlerin ağızlarından yalnızca Sultanlara muhalefet edenlere “kafirdirler” sözü ile, “Sultanlara itaat etmek farzdır” sözünden başka bir şey çıkmıyordu! İşte bu türden söz ve fetvaların ortadan kaldırılması, imam Hüseyin’in hürmetine oldu!
Şia’da yöneticide bulunması gereken şart “adalettir!” Şayet yönetici “zalim” olur ise, “zalime itaat yoktur”. Ayrıca Şiiler “adaleti” getirip dinin esasları içerisine yerleştirdiler. Ayrıca yöneticide yalnızca “adaleti” değil, “şecaati” de şart koştular!
İşte imam Hüseyin’in Kerbela kıyamının vardığı ikinci bir sonuç da zalim bir yöneticinin “meşruiyetinin” ortadan kaldırılması oldu! Kısacası İmam Hüseyin’in Kerbela hareketinin sonuçlarından bir diğeri de tüm dünyadaki Şiilerde, zalim yöneticiye karşı “şecaat” ruhiyesini oluşturmak oldu! Öleceklerini bilseler dahi öyle olmaları gerektiğine inanmaktalar! Çünkü örnek aldıkları imamları da öyle olduğu için öldürüldü ve “bizde boyun eğmek yoktur” diyerek şehit edildi!
Şii Müslümanlar için çok önemli bir yere sahip Kerbela hadisesinde imam Hüseyin şöyle diyor:
- “Şu zina zade oğlu zina zade (yani İbn Ziyad) beni iki şeyden birini tercih etme hususunda serbest bırakıyor! Ya ölüm ya da alçaltılmış olarak teslim olmak! Bizde teslim olmak yoktur. Zira bunu bize Allah, Resulü ve göğüslerinden sütünü emdiğimiz annemiz yasak kılmıştır!”
Yani ben, izzetimi korumak için savaşmayı ve öyle ölmeyi tercih ediyorum!
Bakınız, dünyada 50’nin üzerinde İslam ülkesi vardır. Bunların hiçbirinde insanlığa ait izzet, şeref, şahsiyet vs. Yoktur. Çünkü çıkarcıdırlar! ABD ve İsrail güçlü oldukları için, “bize düşen güçlüden yana olmak ya da sessiz kalmaktır” derler! İşte imam Hüseyni takip edenlerin dünyası ile etmeyenlerin dünyasının farkı budur! İmam Hüseyin’in dünyasında olanların felsefesi şudur:
- “Mümin birisinin kendini alçaltmaya salahiyeti yoktur!”
Peki Arap ülkeleri ABD ve İsrail’in emri altında değiller mi? Tramp yer yer Körfez ülkelerine gelip o ülkeden milyar bu ülkeden milyonlarca dolar para alıp gidiyor. Suudilerden, Katar vs. den trilyonlarca para toplayıp götürüyor ve bu paralar da Müslümanlara aittir. Bu paraları alıp götürüyor ve bunlar ile ürettiği silahları da birbirlerini katletsinler diye tekrar on katına Müslümanlara yeniden satıyor, bu şekilde de onları kendine bağımlı kılıyor!
İran’a işaret etmek istiyorum:
- Acaba İran, imam Hüseyin’den nasıl yararlanıyor? İşte asıl olan bu görüş üzerinde durmak lazım! Yani “iman ve kanın kılıca galip gelme meselesi” nasıl bir meseledir?
Bu konuyu, aslında “irfanî” açıdan ele alıp incelemek lazım!
Yani bu konunun ahlaki boyutu bellidir! Dedik ki imam Hüseyin’in bu konusunu ahlaki açıdan ele alıp incelediğimizde, İmam’ın yaptığı bu kıyamı, ahlaksal olarak şehadeti, zulme karşı kıyam etmeği ve insanlığın şerefini ihya etmek için yaptığı bir kıyamdır! Bu kıyamın, şimdi de İran, Irak, Lübnan, Yemen ve bazı bölgelerdeki insaniyeti ihya ettiğini müşahede etmekteyiz. Kısacası, bağımsızlık uğruna insanın ölüp öldürdüğünü yalnızca buralarda görüyoruz!
Biz konunun ahlaki boyutunu değil de “irfanî” boyutunu ele alıp inceleyeceğiz ve bunun, çok önemli olduğuna dikkatleri çekmek istiyoruz!
Arifler şöyle der:
- Tüm insanlar iki aleme sahipler; Bunlardan biri “mülk”, diğeri de “melekût”alemidir!
“Mülk” aleminden kasıt, tabii, maddi ve fiziki alemdir! “Melekut” aleminden kasıt ise, gayb ve metafizik alemidir!
İnsanın gözüken tüm davranış, sıfat, söz, eylem, bireysel ve toplumsal ilişkiler gibi her şeyi, “Maddi aleme” aittirler! Fakat “melekut” alemi ise, tüm insanların batınlarında yer almış bir alemdir.
Yani her bir insanda “bâtıni” alem vardır. Diğer bir ifadeyle, arifler der ki, her insanın batınında hem “nur” hem de “zulmet” vardır! “Nur” insanı hayra sevk eden güçtür. “Zulmet” ise onu şerre yönlendirir! Başka bir deyişle, her insanın batınında onu hayra da motive den güç vardır, şerre de motive eden güç vardır!
İnsanı hayra motive eden güce “ilahi nur” derler! Şerre yönlendiren güce ise, “zulmet” derler. Bu nur ile zulmeti arasında sürekli bir mücadele söz konusudur (yani çatışma vardır)
“Nur”, yani melekler! “Zulmet” ise Şeytanlar demektir! Yani her insanın “melekut” aleminde melekler ve şeytanlar mevcuttur!
Diğer bir deyişle, her insanda “hayır” ve “şer” diye iki güç mevcuttur. “Hayır” gücü insanı ilim talebine, insanlara yardımda bulunmaya, isar ve fazilet sahibi olmaya davet eder. Bunlar hayrın unsurlarıdır! Şer ve Şeytan’ın unsurları ise, insanı kıskanmaya, dünya perestiliğe, kavga ve sürtüşmelere ve yine şehevi şeylere davet eder!
Her bir insanda, kimi zaman hayrın unsurları şerrin unsurlarını alt eder ve insanı salih bir kul, arif ve melekûtî bir insan yapar. Kimi zaman da şeytanlar ve şer unsurları, hayır unsurlarına galip gelir ve insanı facir, mücrim ve zalim bir insana dönüştürür! Hasılı zulüm onun tüm varlığına ve hayatına hükümran olur!
Elbette arifler bu söyledikleri tüm sözlerine Kuran ve rivayetlerden de deliller ibraz ederler! Yani delilsiz hiçbir söz söylemezler. Nitekim Enam 75’ten şu delili getirirler.
- “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk!”
Yani her kes melekut alemini göremez! Genelde normal insanlar maddi alemde yaşayıp sonra da ölüp gidiyorlar!
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum