İstanbul
29 Mayıs, 2026, Cuma
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

İRAN’IN ÇIKMAZ SOKAĞI

29 Mayıs 2026, Cuma 12:12

İran İslam Cumhuriyeti kurulduğu 1979 yılından beri bölgede yayılmacı bir politika izlemektedir. Özellikle Şah’ı devirmek için ittifak yaptığı sol örgütleri şiddet kullanarak tasfiye ettikten sonra, yayılmacılığı daha güçlü bir şekilde devlet politikası haline getirdi.  Bunun sonucunda da Lübnan ve Yemen de Şii nüfus üzerinde bir hakimiyet kurdu. Şii nüfusun olmadığı yerlerde de örneğin; Filistin’de yaptığı gibi Hamas benzeri silahlı gruplara destek verdi.

İran dışındaki bu örgütlere “Vekil güçler” adı verildi. Zira bu örgütler İran devletinin verdiği talimatlarla hareket ediyorlardı. Parasal desteği de İran sağlıyordu.  

İran ve vekil güçlerinin amacı; yaşadıkları ülkelerde İslam şeriatına (hukukuna) dayalı bir devlet kurmaktır. Bu devletlerden birini de Filistin’de kurmak istemektedirler.

İran, Filistin’deki  bu amacına ulaşmak için; “İsrail’in yok edilmesi gerektiğini” sık sık tekrar etmektedir. İran’ın gerçek amacı İsrail devletini yok etmek mi, yoksa bu politika aracılığı ile bölgede hakimiyet kurmak mı?

Bizim tespit ve analizlerimize göre ikinci şıktır. Zira, İranlı yöneticiler İsrail’in yok edilip, edilemeyeceğini bilmeyecek kadar öngörüsüz olamaz. İsrail’in arkasında Avrupa ve ABD’nin olduğunu bilmiyorlar mı? Arkasındaki gücün devre dışı bırakılmadan, İsrail’in yok edilemeyeceğini bilmeyecek kadar bilgisizler mi?

Üstelik İsrail devletini dünyada tanıyan ülkelerin sayısı da yüz altmışın üzerindedir. Bunların arasında Türkiye’de bulunmaktadır. Dolayısıyla, izlediği politikayla bu ülkeleri de karşısına almaktadır.

İran’ın buradaki esas amacı, dini argümanlar kullanarak antik çağdaki Pers imparatorluğu’nun denetiminde olan bölgelere “İslami rejim” görünümü altında tekrar hakim olmaktır.

Ancak, İran’ın bu hayalperest politikası çok pahalıya mal olmaktadır. Zira izlediği bu yayılmacı politika nedeniyle hem maddi olarak hem de askeri olarak büyük kayıplar yaşamaktadır. Ülkenin gelir kaynaklarını bu hayalperest politikaların gerçekleşmesi için harcarken, kendi halkının refahından da vazgeçmektedir.

İran, dışarıda yayılmacı bir politika izlerken, içerde de baskıcı ve despot bir rejimle yönetilmektedir. Sözde bir seçim yapılmaktadır. Ancak bu seçimler demokratik olmaktan uzak, din konseyinin izin verdiği adaylar üzerinden yapılmaktadır. Ülkede fikir ve örgütlenme özgürlüğü bulunmamaktadır. Siyasi partilerin kurulması ve örgütlenmesi yasaklanmıştır.

 Alevi İslam inancı dahi yasal olarak tanınmamakta, Cemevleri ve dergahlara izin verilmemektedir. İnanç özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir ülke çağdaş olabilir mi? Yedinci yüzyıldaki şeriat hükümleri ile bin dört yüz yıl sonraki toplumlar yönetilebilinir mi? Yedinci yüzyıldaki hukukla (Şeriatla) örf ve adetlerle dini eşitlemek İslam dinine yapılacak en büyük kötülüktür. Bu anlayış, İslam dinini yedinci yüzyıl toplum anlayışı ile sabitlemektir. Bu anlayış, İslam’ı statükocu bir din yapmaktır. Bu anlayış, İslam’ı gelişmelere ve yeniliklere kapatmaktır.

Oysa, İslam dini akıl dinidir. İslam dininin akıl dini olduğu kutsal kitapta sık sık belirtilmektedir. Aklını kullanmayanların pislikten kurtulamayacakları tekrar tekrar hatırlatılmaktadır. (Yunus Suresi 100. Ayet: “Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.”)

Sonuç olarak, İran hem ülke içinde hem de dışarıda yirmi birinci yüzyıl dünya şartlarına uygun bir politika anlayışını hakim kılmalıdır. Ülke içinde demokratik bir rejimi, dış politikada da ülkelerin içişlerine karışmama ve barışçı bir anlayışı esas almalıdır. Aksi taktirde, ülkede birlik ve beraberliği sağlayamadığı gibi, dış saldırılara da her zaman açık hale gelecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum