İSLAMDA HİCAB KONUSU -4
27 Ocak 2026, Salı 15:06Örneğin Nebi, “on hanımla dahi evlenebilir!”
Şimdi Nebi bizim örneğimizdir diye acaba bizler de on hanımla evlenebilir miyiz? Kısacası Nebi, bizler için kendine özgü hükümlerde rol model değildir!
Tüm tefsirciler “perde arkasından hükmü” nün, Nebi’nin eşlerine has olduğunu söylerler ve Nebi eşlerinin diğer müminlerin eşlerinden ayrı bir statüye tabi olduğunu beyan ederler! Örneğin şu ayetler o sözümüz için güzel örneklerdir:
1- “Ey Peygamberin eşleri! Sizden kim açıkça bir kötü iş yaparsa, onun azabı iki kat olur. Bu, Allah için kolaydır!” (Ahzap: 30)
2- “Sizden kim Allah ve Peygamberine boyun eğer ve iyi iş yaparsa, onun mükafatını da iki kat veririz ve ona değerli bir rızık hazırlamışız.” (Ahzap: 31)
3- “Ey Peygamberin eşleri! Takvalı olduğunuz taktirde siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.” (Ahzap: 32)
Ayetlerde görüldüğü gibi Nebi’nin hanımları iyi işler yaptıkları zaman iki kat mükafat aldıkları gibi, kötü işler yaptıklarında da iki kat ceza almaktalar ve bunlar yalnızca Nebi’nin eşlerine hastır genel hanımlara değil!
Fakat bazı ayetler de vardır ki Nebi’nin eşleri de dahil genele tavsiye mahiyetindedir! Örneğin şu ayet:
- “Kalbinde hastalık bulunan kimsede meyil oluşmasın diye nazik konuşmayın; uygun ve güzel söz söyleyin.” (Ahzap:32)
Yani yabancı bir erkeğin kalbinden “bu kadının kişiliği yoktur, nefsini teslim edebilir, bunda ahlaki bağımlılık yoktur” gibi düşünceler geçmesin diye, Kuran bu tavsiye ve nasihatlerde bulunuyor ve bu da geneldir!
Fakat Kuran ve hadislerde geçen pek çok nasihat türü sözleri, fakihler bir hüküm şeklinde değerlendirmişler ve onlara dini hüküm şeklini vermişlerdir! Onlardan biri de “eşin izni olmadan hanımının evinden dışarı çıkamayacağı” konusudur! Fakihler bunun haram olduğunu söylemişlerdir! Bu fetvayı verirken de “ahlaki hüküm” olan bir rivayete dayanmışlardır! O rivayet de şudur:
- “Bir kadın Nebi’ye gelip şöyle demiştir:
- “Babam hastadır, fakat kocam onu ziyarete gitmemi bana yasaklıyor! Ne etmeliyim?
Nebi ona:
“Evinde otur (gitme), ona da sana da (gitmez isen) ödül ve sevap vardır!”
Kadın bir müddet sonra yine geldi ve:
“Babam ölüm döşeğindedir, son olarak çocuklarını görmek istiyor” dedi.
Nebi yine aynı sözü söyledi. Kadın tekrar geri döndü ve bir müddet sonra tekrar Nebi’ye geldi, fakat bu sefer de babasının öldüğünü söyledi, fakat onun cenazesine iştirak etmek istediğini söyledi. Nebi tekrar kadına kocasını dinlemesini ve babasının cenazesine iştirak etmemesini söyledi!”
Bu şu demektir:
- “Yani bu hanım kendi radikal eşiyle bir sorunla karşılaşmıştır, Nebi ise bu kadının eşiyle evlilik bağının kopmamasını ısrarla istemiştir!”
Açıkçası bu kadının babasının evine gitmesiyle, kocasının onu boşamasını istememiştir! Nebi bunu böyle yapmakla, o işin şer’i hüküm olduğunu söylememiştir! Nebinin o kadına söyledikleri, bütünüyle ahlaki hükümlerdir! Yani “evliliği korumak, ahlaken baba ziyaretine gitmekten daha önemlidir!”
O kadının eşi, bir bedevi Arap’tır! İslam’dan isminden başka bir şeyi bilmiyor ve ayrıca da radikal birisidir! Fakat anlaşılan o ki, eşi dindar ve mümine birisidir! Nebi de ona ahlaksal tavsiyelerde bulunuyor! Fakihler de bu durum için “eşinin izni olmadan evden çıkmak kadına haramdır” hükmünü sadır ediyorlar!
Oysaki Nebi, öyle yapmamıştır. Ayrıca kocanın hakkının baba ve anneden daha fazla olduğunu da hiç kimse söylememiştir! O kızı anne doğurmuş ve babasıyla birlikte anne büyütmüştür! Yirmi yıl sonra koca gelmiş onun üzerinde tek başına hak sahibi olmuştur, öyle mi?
Hayır efenim! Kocanın onun üzerinde hak sahibi olduğu kadar, baba ve annenin de onun üzerinde hakkı vardır! Kocanın baba ve anneyi engelleyecek derecede eşi üzerinde baskı kurması, cahiliye dönemi Arap kültürüdür ve kadın haklarına tecavüzdür!
Fakat, önceden de işaret ettiğimiz gibi şu anda bu mefhumlar değişmiştir!
Biz Müslümanlarda kadın hususundaki fetvalara ile ilgili üç sorunumuz vardır!
Birincisi: Kadın- erkekkarışımının örfi olduğu boyutunun şer’i olduğu boyutuyla karıştırılmış olmasıdır!
Fakihler getirmiş örfün kadınlarla ilgili vacip kıldığı bazı konuları, şeriatın vacibiymiş gibi bir hükme dönüştürmüşlerdir! Dolayısıyla, örfi olan ile şer’i olanı birbirinden ayrıştırmak gerekir! Nitekim önceden de Kerbela, Necef, Mekke ve Medine gibi mutaassıp bölgelerdeki hanımların “aba/çarşaf” örtmelerinin örf açısından vacip olduğunu söylemiştim! Fakat bu (aba), şeriat açısından vacip değildir! Oralardaki örfe göre kadının şahsiyeti hafife alınmasın diye aba ile dolaşması vaciptir!
Aynen öyle kimi mutaassıp dini topluluklarda kadınlar için dar pantolon giymek haramdır! Dar pantolon giyene menfi bir gözle bakılır! Bu bakıştan dolayı sanevi bir unvan ile şer ’an da haram olmuş olur! Yani kadının kendi şahsiyetine ihtiram göstermesi ve saygınlığını koruması gerekir! Nitekim hadislerde de şöyle geçer:
- “Mümine yolunu sapmak yakışmaz!”
- “Allah’ın rahmeti, kendinden gıybeti uzaklaştıranlaradır!”
Bu rivayetler bakıldığında demek ki ünvan-ı saneviye olarak kadınlara aba/çarşaf giymek vacip, dar pantolon giymek ise haramdır! Çünkü halkın kafasında bir takım soru işaretleri yaratıp, kendi saygınlıklarının azalmasına vesile oluyorlar! Fakat bu durum, o toplulukların örfü açısından öyledir, dini açıdan değildir!
İkincisi: Fakihlerin dini hükümler ile ahlaki hükümleri birbiriyle karıştırmış olmalarıdır!
Önceden de işaret ettiğimiz gibi “eşinin izni olmaksızın kadının dışarı çıkmasının haram olması” hükmü, dini değil ahlaki bir hükümdür! Nitekim ahkamlardan birçoğu da ahlaki hükümlerdirler! Örneğin dini bir hükümmüş gibi kabul edilen şöyle bir ahlaki hüküm vardır:
- “Evlat ve sahip olduğu her mal, babasınındır!”
Bu, ahlaki bir hükümdür! Bunun üzerine dini ve hukuki hükümler bina etmek doğru değildir!
Komşuluk hakkıyla ilgili hüküm de öyledir! Baba ve annenin hakkı ve bunlarla ilgili hükümlerin tümü de ahlaki hüküm ve hukuklardır! Bu türden ahlaki hükümlerden dini hükümler çıkartmak doğru değildir! Yani evladın baba ve annesine, onların istedikleri gibi itaat etmelerinin vacip oluşu doğru değildir! Ya da babanın dilediği şekilde evladının malından alıp kullanması da doğru değildir!
Aslında babanın böyle yapması haram ve bir tür hırsızlıktır! Fakat ahlaki hükümler ile dini hükümlerin arasını temyiz ettiğimiz taktirde, dini hükümlerin birçoğunun dinde temelinin olmadığını görmüş olacağız!
Örfte ve ahlakta temeli olan hükümler nelerdir, bunları fakihlerin araştırıp bulmaları gerekir! Üzülerek belirtmeliyim ki, şu ana kadar fakihlerin bu hükümleri birbirinden ayrıştırmak için herhangi bir çalışmalarının bulunduğuna ben şahit olmamışım!
Üçüncüsü: Şeriattabirçok örfi, ahlaki ve dini hükümlerin birbiriyle karıştırıldığından ve böyle olmasından dolayı da bunlarla halka zulmedildiğinden, bunların birbirinden ayrıştırılmamalarının nedeninin siyasi ve politik oluşudur!
Daha doğrusu fakihlerin, Allah’tanmış gibi halka lanse ettikleri ve de onların vesilesiyle de halka zulmettikleri o hükümlerin tümü, Allah’tan değildir!
O türden hükümlerin naslarda yer almalarının nedeni ise, o dönemdeki hükümetin “dini hükümet” olmasından ötürüdür!
Örneğin insanlara “dini hüküm” adı altında yapılan zulümlerden biri de “mürteddin katlinin vacip olması hükmü” dür! Bu hüküm, naslarda da yer almıştır! Çünkü o dönemdeki hükümet, dine dayanmayı gerektirirdi “vatandaşlığa” değil!
Yani örneğin bir toplumun bütün fertlerinin X dininden olduğunu farz edelim! Bu dinden olmayanlar ya düşmanlarıydı ya da ehl-i zimmetti ve cizye/vergi ödemeleri gerekirdi. Bu durum, İslam’ın ilk başlarında Müslüman topluluğun dayandığı toplumsal dayanaktı! Yani Müslümanların toplumsal yapısı bundan ibaretti!
Fakat şu dönemde bu yapı değişmiştir! Toplumsal yapı din üzerine değil de “vatandaşlık” üzerine bina edilmiştir! Bu dönemde artık bir müşriki katletmek caiz değildir! Aynen öyle mürtet olanı da öldürmek caiz değildir! Çünkü kadim dönemde Müslüman toplumsal yapı din üzerine kurulu bir yapıydı, itikat üzere bina edilmişti, insani değerler ve vatandaşlık üzere bina edilmiş bir yapı değildi!
Kültür değişince hüküm de değişir! Değişen hükümlerden biri de “mürteddin öldürülmesi hükmü” dür! Demek ki mürteddin öldürülmesi hükmü, şeriat/din esaslarından biri değildir! Yani bunun kökü şeriata dayanmamaktadır! Siyasi zarfiyetin getirdiği bir hükümdür ve siyasi zarfiyet bu hükmü vacip kılmıştır! Nitekim ahlaki hüküm de kadının, eşinin izni olmadan evinin dışına çıkmamasını gerekli kılmıştır! Ya da örf bunu böyle gerektirmiştir!
İşte burada fakihlere vacip olan o söylediğimiz ve burada da sıralayacağımız üç şeyin arasını ayırmalarıdır:
1-Fakihler mutlaka örfi olan hükümler ile şer’i olan hükümleri birbirinden ayırt etmeliler!
2-Yine Fakihlere vacip olan şey, ahlaki olan hükümler ile şer’i olan hükümleri de tasnif edip ayırmalılar!
3- Siyasi olan hükümler ile şer’i olan hükümleri de birbirlerinden ayrıştırmalılar!
Günümüzde artık bu üç çeşit hükümler birbirleriyle karışmışlardır ve şeriat gerçekten insanlar için hayli ağır olmuştur! Oysaki kabul edilen şey, şeriatın hafif oluşudur! Çünkü Nebi şöyle demiştir:
- “Size kolaylık içeren bir şeriat getirdim!”
Vicdanen söylersek, dünyadaki insanlar için en ağır şeriat İslam şeriatıdır! Budist inancında bu kadar hüküm yoktur! Yahudi ve Hıristiyan inancında da öyle! Oysaki İslam inancında binlerce şeriat hükmü vardır! Abdest, namaz, oruç ve hac’ dan tutun da diğer konularla da ilgili binlerce hüküm mevcuttur. Oysaki diğer inançlarda bunlar yoktur!
Onlarda doğum, ölüm, evlilik, bayram vs. ile ilgili 15-20 hüküm vardır! Dolayısıyla İslam şeriatının da hafif olması gerekir! İnsanlar aklını düşünceye, üretime, ilime, bilime, teknik ve teknoloji vs.ye kullanması gerekirken ve tüm gayretlerini o boyutlara sarfetmeleri icap ederken, şeriatın kalkıp ta insanların tüm gayretlerini, esnafın malını, bilginlerin ilmini, devletin imkanlarını Kuran’ın tefsirlerine, fıkhın ilmihallerine, tarihi bilgilere, dini bilgileri veren kitapların yazılıp yayınlanmasına, tercüme edilip basılmasına, binlerce kitapları din ve dini hükümlerin farklı dillerden çoğaltılıp insanların ellerine ulaştırılmasına yönlendirilmesi ve bu hususlarda seferberlik ilanında bulunması doğru değildir!
Gayri Müslim topluluklara gittiğinizde, basılan ve yayınlanan kitapların arasında ancak binde bir tanesinin dini kitaplar olduğunu görmektesiniz! Diğer bir ifadeyle; o topluluklarda din, insan çabasının %5’ini ancak teşkil etmektedir! Dolayısıyla diğer topluluklar akıllarını, mali güçlerini ve insani gayretlerini, bu dünyayı tesis etmek için seferber etmişlerdir!
Fakat biz Müslümanların%99’u, tüm gayretlerimizi din ve şeriat için sarf etmekteyiz! Bizler, azcık ekonomik güç bulunca hac, Kerbela, Meşhed ve diğer yerlerdeki yatır ziyaretlerine koşuyoruz! Yetimlere, yoksullara, ihtiyaç sahiplerine değil de imkanlarımızı nezir/adak olarak imam Hüseyin’e, Hz. Abbas’a, imam Rıza’ya ve diğer türbelere veriyor ve onları ziyarete gelenler için lokma dağıtılması yolunda harcıyoruz! Muharrem, erbain, aşura ve ramazan ihsanı için harcıyoruz!
Kadınlar hakkında kısaca şunu söyleyebiliriz:
Kadınların kendi haklarını talepte bulunup almaları onların kendilerine farzdır. Erkeklerin onlara gelip de “alın hakkınızı” diye onlara haklarını vereceklerini beklemeleri yersiz bir beklentidir! İmam Ali’nin dediği gibi “haklar verilmez alınır!”
Hatta erkekler onlara haklarını vermiş olsalar bile, yine de erkeklerde başka birtakım düşüncelerin bulunduğunu bilmeleri gerekir! Yani erkekler kadınlara haklarını vermekle, yine de onları kendi kontrolleri altında tutmak istediklerini unutmamaları lazım! Şayet kadını erkek müdafaa etmek ister ise, yine de erkeğin vesayeti altında kalmış olur! Çünkü korunan, koruyanın vesayeti altındadır!
Kadının kendisi bizzat okuma, araştırma, düşünme, mücadele etme, hak ve hukuk talep etme, toplum içerisine çıkma, toplum içerisinde faal olma, kurucu olma ve rol belirleme görevlerini üstlenmelidir!
Kadın; din adamlarının dedikleri gibi evinde oturup yalnızca çocuklarının terbiyecisi, bakımcısı ve kocasının hizmetçisi olma görevleriyle yetinmemeli! Kadını eve mahkûm etmek, onun için hayatının büyük fırsatlarını kaçırmasına neden olur! Kadın şayet öyle olur ise, dini hükümlerin çoğulu ona zalim olur ve zulümde bulunur!
Hicap/örtü ile ilgili en son olarak da şunu söylemek istiyorum:
Mümin erkek ve mümine kadınların çoğu örtüyü (hicabı) kabul ederler! Çünkü örtü önemli bir konudur! Yani örtüyü kaldırmak da giydirmek de kolay bir iş değildir!
Mümine kızların büyük çoğunluğu evlendiklerinde örtünmeyi severler! Bununla da evliliklerini ve kocalarını koruduklarını düşünürler! Ve yine kocalarının başka kadınlara bakmalarını önlediklerini tasavvur ederler! Dolayısıyla da hem kendileri örtünmeyi sever hem de örtünmüş olan hanımlardan hoşlanırlar!
Evlenmemiş kızlar ya da dul olan bayanlar ise, örtünmeyi pek de sevmezler!
Evli hanımlar, eşlerinin kadınların arasında kalmasından korkarlar! Yine eşlerinin yolculuğa çıkmasından, açık saçık bayanların bulundukları ortamlarda bulunmasından çekinirler! Ayrıca süslü püslü (makyajlı) hanımlardan da hoşlanmazlar! Kısacası kocalarının sapkınlığa saplanmasından onları sakındırırlar! Bundan dolayı da o tür mümine hanımlardan hicap konusu sorulduğunda, “hicap güzeldir” derler!
Aynı şekilde erkekler de hanımının açılıp saçılmasından, yolculuğa tek başına çıkmasından, genç erkeklerin ona bakmasından çekinip korkarlar! Bundan dolayı da hanımını hicabın/çarşafın içerisinde korurlar! İşte hicabın günümüze kadar devam edip gelmesinin nedenlerinden en önemlisi, eşler arasındaki karşılıklı bu şekildeki düşüncelerin bulunmasıdır! Fakihlerin fetvaları değildir!
Demek ki ihtiyaçlar değiştiği taktirde hükümler de değişebiliyor! Örneğin İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman fakihler ehl-i kitab’ın (Yahudi ve Hıristiyanların) necis (pislik) olduklarına dair fetva veririlerdi. Fakat bu dönemde fakihlerin tamamına yakını onların da temiz olduklarına dair fetva veriyorlar! Çünkü artık dünya çok küçülmüş ve topluluklar karma bir şekilde yaşamaktalar! Demek ki fakihlerin fetvası, ortamın değişmesiyle ilgilidir!
Yani erkek eşini korumak istediğinde ona hicap giydiriyor! Kadın da kocasını korumak istediğinde örtünmeyi gerekli görüyor ve diğer hanımların da örtülü olmalarını arzu ediyor! Dolayısıyla, şayet tüm hanımlar bu mantık üzere hicabı sever ve isterse, orada bir sorun olmaz! Fakat hanımlardan evlenmemiş, boşanmış ya da dul kalmış olanlar, hicaba muhalif olabilirler!
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
- “Hicaptan tek yararlananlar, evli olan kadın ve kocasıdır! Böyle bir kadın arkadaşlarının yanında kocası ve kızları için tedirgin olur! Kocası ya da kızı evden dışarı çıkıp okula veya seyahate gittiğinde onlar için kaygılara kapılıyor! Şayet bu kültür değişir ve hicap kaldırılır ise, Müslüman topluluklardaki genç erkekler yeterince kültürlü olmadıkları için, onlara karşı vahşice ve ilkel davranmış olurlar! Böyle bir durumda da elden bir şey gelmez!
Fakat Batı toplumlarında bu, böyle değildir! Bir kadın tek başına dahi yolculuğa çıksa, onun için kaygı duyulmaz!
Bizim şu andaki kültürümüz kadına hicabı vacip kılabilir.
Hicaba karşı olanların birçoğu dışarı çıktığında kendini korumak için hicaba bürünüyor ve toplum içerisinde saygınlığını korumak için böyle yapıyor! Çünkü kültürümüz bozuktur.



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum