ALEVİLİK NEDİR?
01 Şubat 2026, Pazar 20:4490’lardan beri Alevilik konusunda yazmama rağmen, oturup da, Alevilik nedir, diyerek kendimce tanımlama yapmaya girişmek aklımın köşesinden bile geçmedi.
Bu yazımda, Aleviliğin tanımını yapacağımı düşünenler şimdiden okumayı bırakabilir.
Böyle bir şey yapmayacağım.
Ama, Aleviliği tarif ettiğini iddia edip, özünde tahrif eden ve ortaya attıkları uydurmaları, yalanları bıkmadan sosyal medyada paylaşmaya devam edenler için bir şeyler yazmak gerekiyor.
Öncelikle, “Alevilik” isminden başlamak gerekiyor.
Arapça علوي (Alawî) علي (Alî) kelimesinden türetilmiştir.
Türkçe “yüce olan” anlamına gelir.
Bütün eski Osmanlıca, Farsça ve Arapça metinlerde de Ali ve Alevi bu şekilde yazılır.
Buna karşılık, Arapçada “alev” diye bir kelime yoktur!
Alev, ateşin canlı ve parlak halini tanımlamak için kullanılan Türkçe kökenli bir kelimedir.
Dolayısıyla, İslâm dünyasında kullanılan “Alevî” kelimesinin “alev”den türemiş olması ihtimal dışıdır.
Zaten, eski yazı metinlerde de bu karışıklığa meydan verebilecek hiçbir anlatım yoktur.
Ayrıca, “alev” kelimesinin ışık ile bağlantılı olması da ihtimal dışıdır.
“Alev” ışık verir ama, birinci özelliği yakıcı olmasıdır, yanarak işlemin sonucu olarak ortaya çıkmasıdır.
Işığın kaynağı güneştir.
Alevî’nin alevden, dolayısıyla “ışık”tan türediği ve daha da ileri gidilerek “ışık erleri” anlamına geldiği gibi iddialar temelsiz, deli saçması, cahillerin uydurması değilse, kesinlikle Aleviler içerisinde art niyetli kişilerin fitnesidir.
ALEVİLER KİMDİR?
Arapça علوي (Alawî) kelimesi ilk ortaya çıktığı dönemde, sadece Müminlerin Emiri, Allah’ın arslanı Ali’nin çocukları ve onların çocukları, yani “Ehl-i Beyt” (Evin halkı, Peygamberin soyundan olanlar) için kullanıldı.
Hz. Ali’nin çocukları İslam Peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın soyunu devam ettirenlerdi.
Suyutî, “ed-Dürr’ül-Mensur” adlı tefsirinde, Taberanî’nin, Ümmü Seleme’nin bu konuda şu aydınlatıcı bilgiyi verdiğini bildiriyor: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem), kızı Fatıma (a.s)’ya şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.”
O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber (s.a.a) Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah’ım, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim’in soyuna indirdin.”
Yüce Yaradan, Mekkeli müşriklerin Hz Peygamber’in “ebter”, yani soyu kesik olduğuna dair dedikodu yapmalarının ardından indirilen Kevser suresinde şöyle der: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl soyu kesik olan, senin düşmanın (sana buğzeden)dir.”
“Kevser”in İslam Peygamberi’nin kızı, Hz. Ali’nin eşi Hz. Fatima olduğu konusunda İslâm dünyasında ittifak vardır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin üzerinden Peygamber’in nesli çoğaldı.
Onların çocukları olan seyyidler ve şerifler, (علوي) Alevîler, yani Ehl-i Beyt evlatları insanlığın kamilleşmesi ve teslimat için görevlerini sürdürüyorlar.
TÜRKLERDE ALEVİLER
(علوي) Alevîler kelimesinin Ali’den olanlar, Ali’ninkiler, Ali’ler anlamında kullanıldığını örneğin eski Türk metinlerinde de görebiliyoruz.
İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in oğlu Yahya’nın 740’larda Horasan’a ulaşması, sonrasında İmam Hasan’ın torunu Hasan ibn Zeyd’in Horasan ve Teberistan’daki faaliyetleri, İmam Musa Kazım’ın çocuklarının Horasan’ı yurt edinmeleri, İmam Rıza’nın Horasan’ı “vatan”, Türkleri de “akrabaları” olarak nitelemesi bölgede büyük değişikliklere yol açmıştı.
Zeki Velidi Togan’ın 1923’te İran’ın Meşhed Şehir Kütüphanesi’nde bulup tercüme ettiği “İbn Fazlan Seyahatnamesi”ne göre, Buğraç Türkleri, yani bizim Karahanlılar olarak bildiğimiz topluluk Alevî bir önder tarafından yönetilmektedir.
“Bunların kudretli hükümdarları vardır. Bu hükümdarların Alevî olduğunu ve Yahya bin Zeyd’in neslinden geldiğini söylerler... Onlara göre Zeyd Arapların hükümdarı, Ali bin Ebu Talip ise ilahıdır. Başlarına ancak bu Alevînin sülalesinden gelen birini tayin ederler.” (İbn Fazlan Seyahatnamesi, Ramazan Şeşen çevirisi. Sayfa: 85. Bedir Yayınevi)
Nitekim, 1000’li yıllara geldiğimizde, dünyada yazılan ilk “siyasetname” olarak bilinen Kutadgu Bilig’de de Alevîler kavramının “Ehl-i Beyt” anlamında kullanıldığını görüyoruz.
Yusuf Has Hacib veya diğer adıyla Balasagunlu Yusuf, Kutadgu Bilig’in 50. Bölümünde “Aleviler Birle Katılmaknı Ayur” (Alevilerle İlişkiyi Söyler) başlığı altında, Peygamber nesli ile kurulacak ilişkinin kurallarını anlatmış, Ehl-i Beyt’i gönülden sevmenin ve onlara yardımda bulunmanın önemini vurgulamıştır.
“4336 Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında,
münâsebette bulunacak kimseler şunlardır.
4337 Bunlardan biri Peygamberin neslidir;
bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun.
4338 Bunları pek çok ve gönülden sev;
onlara iyi bak ve yardımda bulun.
4339 Bunlar ehl-i beyttir, Peygamberin uruğudur;
ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için, sev.
4340 Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça,
onların içini-dışını ve aslını-esâsını araştırma.”
(Türkiye Türkçesi: Muhammed Doruk)
Yine 1000’li yılların ilk yüzyılında Türkler arasında Alevîler kelimesinin Ehl-i Beyt için kullanıldığını gösteren ikinci örnek ise, Kâşgarlı Mahmud’un büyük eseri Dîvânu Lugâti’t-Türk olmuştur.
Dîvânu Lugâti’t-Türk içerisinde yer alan haritada “Beldetü’l ‘Aleviyye” diye bir devletten söz edilirken Alevî sözcüğünün aslına uygun olarak, ( علویه) Arapça “ayın” harfiyle yazıldığı görülmektedir.
HACI BEKTAŞ VELİ’YE GÖRE ALEVİLER
İslâm tarihinde oldukça uzun bir süre, “Alevî” kelimesi sadece Ehl-i Beyt evlatları, yani Peygamber soyu için kullanıldı.
Hacı Bektaş Velî’nin Velayetname’de “Meşrebim, Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan” sözleri de, onun Alevî, yani Ehl-i Beyt soyundan olduğunu ifade ettiğini gösterir.
Aynı şekilde, Menakıbnamesinde de, “sağımda oturan iki cihan güneşi ceddim Muhammed Mustafa idi, solumda oturan, Tanrı arslanı, inananların Emiri Murtaza Ali. Biri, gelip zâhir bilgisinden öbürü bâtın bilgisinden bahsederler. Kur’an’ı belletirler bana” ifadeleri, kendisinin Alevîliğine, yani Ehl-i Beyt soyuna delil olarak gösterilir.
Vilayetname’deki bir anekdotdan kendisine bağlı canlara “tevellâ”yı öğretip önerdiği anlaşılıyor.
Makalat eserinde de tevellâ, Hz. Ali ve evladına sevgi beslemek olarak açıklanıyor.
Bu bilgileri birleştirdiğimizde, Hacı Bektaş Velî’nin öğütlerinin Yusuf Has Hacib’in öğütleriyle, İbn Fazlan Seyahatnamesi’ndeki verilerle ve Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk eserlerindeki anlatılanlarla tam bir uyum içinde olduğunu tespit ediyoruz.
GÜNÜMÜZDE ALEVİLER
19. Yüzyılın sonunda doğru “Alevîler” ile Peygamber soyunun ötesinde daha geniş anlamda ifade edilmeye başlandığı ve kelimenin artık bir inanç topluluğunu kapsadığı anlaşılıyor.
Öncelikle Türkiye’de, Hacı Bektaş Velî’ye bağlı ocaklar ve tekkelerde başlayan bu kullanım, zamanla dünyanın her yerine yayıldı.
Günümüzde Brezilya ve Arjantin’de yaşayan İbn Hasibî müritleri de kendilerini “Alevî” olarak tanımlıyor.
Öte yandan, Zeydî’ler, İsmailî’ler, Kakaî’ler, Şahsevenler, Şiî’ler, Nusayrî’ler ve Hz. Ali’nin velayeti meselesinde Emevî zorbalığına muhalefet eden daha pek çok kesimlerin de kendilerini Alevî olarak tanımladığını görüyoruz.
Sözün özü, Alevî kelimesi dünyanın her yerinde Hz. Ali ile ilişkilendirilerek kullanılan bir ifadedir.
Bunun dışındaki tüm hikayeler uydurma ve yalandır.
Dolayısıyla, “biz Müslüman değiliz, Alevîyiz” gibi ifadeler sahtekarlıktan başka bir anlam ifade etmez.
İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in “soyumun devamı (kevser) buradan olacak” dediği Ehl-i Beyt’i ifade eden bir kelimeyi İslâm dışı bir kavrama dönüştürmeye çalışmak inkarcılıktır, zorbalıktır, aldatmacadır, hainliktir.
Hakikatı inkar edip, yalana sarılmak insanı sadece fitnenin bir parçası yapar.
Fitne ise, Hakk’a gönül veren, hakikât âşığı canların elbisesinde kir bile olamaz.
O halde, bize bu yalanları, uydurma hikayeleri anlatanların asıl amacı nedir?
Bu sorunun cevabını bulmak zorundayız.



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum