İNSAN DİLİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER BİR
17 Ağustos 2026, Pazartesi 20:11İnsanın kabul edilen kaynak bölgesi Afrika'nın güney doğusu ,şimdilik geçerli olan kabul. İnsan dillerinin de oluştuğu yerin aynı yer olması çok büyük olasılık. Elbette insanlığın dili zamanla dallara ayrıldı ancak dilerin ilk gelişme zamanı birkaç on bin yıl olamaz,yüzbinlerce yıl önce oluşmaya başladığı doğru çıkarım olacaktır. Bu bir temel oluşturan kabul.
İnsan dilinin neden çeşitlendiğini açıklayabilmemiz gerekiyor,biraz üzerinde düşünelim ;
Dil , beynin bir faaliyetidir buna şüphe yok. Araçlarıda (damak,dil, gırtlak vs.) dil bilimcilerce zaten tespit edilmiş. Burada kritik olan şu, acaba dil için gereken araçlarda ( organ larda) zaman içinde değişiklikler olmuş mudur? Görünen o ki niteliksel değişim olmamış.
O zaman dilin organlarını değişimin sebebi olarak görmeyerek devam edelim.
İnsan beyninde yüzbinlerce yıl süresince değişimler olduğu fosil bilgilerinden çıkarılıyor. Kesin olarak beyin hacminin büyüdüğünü biliyoruz. Acaba büyümenin dışında yapısal başka değişimler de olmuş mudur? Benim cevabım evet olacak. Bu konuda bazı varsayımlar ileri sürülebilir ancak beyin dokusunun fosilinin olamaması kesin bilgi edinmemizi engelliyor fakat bilim insanları kafatasının kalan kıvrımlarına bakarak bazı beyin bölümlerindeki değişimi tespit ediyorlar. Ancak ne gibi sonuçlara yol açtığı meselesi tamamen tartışmasal kalmaya şimdilik mahkum görünüyor. Bu konuya bu anlamı ile girelim;
Çıkarımlarımız kesin olan bazı tarihsel bilgilere dayanıyor. İnsanların ilk resim yapma ihtiyacı ne zaman doğdu ve sebebi ne idi ? Şunu yazmak mümkün , insan, insanlaştığı andan itibaren bu eylemi gerçekleştirmedi. Gerçi tarihler değişebilir ancak devrimsel bir aralık da olmayacaktır. Buradan ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz ? Bakalım.
Böyle çetrefil bir konuya girmeden bazı varsayımlarımızı sıralamamız gerekiyor, elbette bu varsayımların her birinin zaman içinde yapılacak yanlışlanması hatalı olduklarının değişimin derecesine bağlı olarak etkileyecektir.
İlk varsayımımız ; insan yavaş şekilde öz farkındalığına varmaya başladı. Bu durumun birden olması beklenemez. Bütün canlılarda olan yaşamını sürdürmesini sağlayan hala tam açıklayamadığımız doğuştan gelen ve engellenemez davranış kalıpları ( içgüdüler de dahil ayrıca şimdiye kadar değişmeyen daha yaşamsal olanlar yani yiyeceklerin sindirilmesi, mikroplarla olan mücadele gibi daha derinselliği yüksek konular hariç) bu özgarkındalığında etkisi ile ufak ufak yenilikler getirmeye başladı. Beynin çevreyi algılayabilmek için geliştirdiği duyu organları da bu öz farkındalığın etkisi ile bazı değişimler yaşamış olması gerekir.
Diğer memeli canlılar gibi insan da sanki iki ayrı canlının birleşmiş hali gibi bir özelliği var. Vücudumuzu birkaçı hariç iki parça olduğunu tespit ediyoruz ( aklıma iki ayrı kromozomun sonucu geliyor!) İki gözümüz,iki kulağımız, iki kolumuz,iki bacağımız var( aslının dört olduğunu ,fakat bu süreçte artık ayrıldığını kabul ederek ) ve en önemlisi ise “İKİ BEYNİMİZ VAR” .
Birbirine bir köprü benzeri organla bağlı bu iki parça beyin acaba öz farkındalık başlayınca nasıl bir tepki vermiş olabilir ? Acaba geçmişte ki her insan grubunda görülen inançlar, tepkiler, davranışlar ile bu durumun alakası var mıdır? Şöyle bir varsayım doğru olamaz , iki beyin aynı sesi farklı algılar veya aynı cismi farklı görür . Burada esas olan, üzerinde durulması gereken şu olmalı ; iki ayrı beyin senkronizeyi henüz sağlayamadığı zamanlarda etrafında olan biteni farklı algılıyor olabilir mi? Eğer gerçekten de bir senkronizasyon olmuş ise bu ne kadar sürede tamamlanmıştır veya daha vahimi hala bu devam eden bir süreç midir?
Tam burada kendimden bir örnek vererek devam etmek istiyorum. Öncelikle zihinsel olarak bir sorunum olmadığını belirteyim. Biraz sonra yazacağım cümleler akla yanlış sonuçlar getirmesin !
Sarıkamış'ta idim evden çıkmış birliğime gidiyordum , ev ile birlik yakındı tam nizamiyeye yaklaşırken hayatım boyunca duyduğum en etkili ve çok yüksek bir ses duydum “ BEN BENİM,BEN HERŞEYİM “ elbette o sesi benden başkası duymamıştı ancak çok etkilenmiştim. Bunun bir iç ses olduğunu da biliyordum. Ancak bu ses bir hayal ürünü değildi ve fiziksel idi.
Şimdi bu olayı yaşadığım bir olayıda işin içine katarak değerlendirmek istiyorum. Evet herkes rüya görür kimi benim gibi renkli ve çok karmaşık ve gerçeğe son derece yakın veya uçuk kaçık görebilir. Bu gerçeği normal herkes biliyor. Ayrıca bir defasında altı gün boyunca uyuyamamıştım hayatımın en kötü anlarıydı artık öleceğimi hissediyordum ( evet 12 Eylül darbesinde tam üç gün uyuyamamıştım ama bu son uykusuzluk inanılmaz rahatsız edici idi ) ve güpegündüz yatakta yatarken birden bir kobra yılanının yataktan hızla yükselip doğrulduğunu gördüm ,gayri ihtiyari yılanı yakalamak için avuçladığımda elimin boş olduğunu ve yılanında kalmadığını gördüm. O anda karar vererek yeğenime uyku hapı alması için gönderdim. O hapın etkisi ile neredeyse iki gün uyumuşum…
Bu örneklerin bize öğrettiği şu olmalı. Gerçek, gerçek ile beynin ( beyinlerin !) yarattığı arasında esasında fark olmadığıdır…Biliyoruz ki duyduğumuz veya gördüğümüz veya tattığımız da temas ile veya olayla bizim beynin duyumsaması arasında çok az da olsa zaman aralığı var. Ayrıca gelen görüntü veya ses aslında tam bir simülasyon ! Hiçbirimiz gerçek görüntü ile gördüğümüzün aynı olduğunu söyleyemez . Bu durum özellikle tat duygusunda çok belirgindir . Her canlı kendisine uygun yiyeceği çekici ( tatlı veya leziz ) bulur. Bir kediye soğan veya ekmeği yedirmek istesek beğenmeyecektir aslında bizde diğer canlılardan çok da farklı değiliz. Aramızda kültür farklılıkları olsada temel aynı kalmakta vücut kendisine yarayacak olanı seçilir hale getiriyor elbette bazı hatalı seçimlerde olabilmekte özellikle şeker de bu belirgin.
Devam edelim , aslında her tür duyumumuz elektriksel bir etkiden başka bir şey değil. Araştırmacılar çeşitli deneyler ile bazı canlıların ( mesela kobay) beyinlerinin bazı bölgelerine elektrik göndererek o canlının sanki gerçekten olmuş gibi tepki verdiğini biliyorlar. Konu dışı ama gelecekte insanların uzaktan etkilenebileceğinin veya komuta edileceğinin de görebiliriz.
Aynı konuya devam edersek bir canlı olan bizlerin aslında çevrenin etkisi ile şekilendiğimizi anlayabilmemiz veya kabul etmemiz gerekiyor. Bir örnek olarak renkleri ele alalım. Renk yaşanması kolay anlatması aslında imkansız olgudur. Çocuk büyüten ebeveynler bu durumu iyi bilirler. Renkleri isimlendirmişiz fakat nası bir şey olduğunu sadece aynı renktekilerle izah edebiliyoruz. Bazı duyularımız daha gerçekci. Bir nesneyi ağırlığı ,hızı, hacmi, boyutları ,serliği, ısısı vb. tarif edebiliyoruz. Bu gerçekten ne sonuç çıkarmalıyız ? Gerçeğin gerçekliğini sakatlayarak veya şüphe uyandırarak nereye varmak gerekiyor?
En nihayetinde beyin dediğimiz şey,birkaç kiloluk bir nesne. Acı,tatlı, sevinç,hüzün ,haz vs. burada oluşmakta hemde bazen hiçbir fiziksel nesne olmadığı halde ! Bu durumda sorulması gereken korkutucu soru şu olmalı ; acaba evreni tam anlamı ile farkındalık içinde algılayabilirmiyiz? Herhalde cevabı evet olmayacaktır. Işık nesnelerin nasıl olduğunu görmemizi sağlıyor hem de renklerini. Ancak bugün anlıyoruz ki ışık ile radyo dalgası tamamen aynıdır. Beynimiz bugün elektromanyetizma denilen fiziksel varlığın sadece çok ama çok küçük bir kısmını hissetmeye ( yorumlamaya) ayarlı. Asla çevremizde ta başından beri radyo dalgaları var olduğu halde hiç farkında olamadık elbete bazı canlılar bu olguyu duyumsayacak organ( aygıt!) geliştirdikleri için farkında olup kullanabildiler. Biz bu fiziksel olguyu gerçek olduğu halde işitmeyi (!) ancak yüz yıl kadar önce başarabildik. Ayrıca ışığın çok daha fazla kardeşleri (!) olduğunu da zamanla keşfettik ( ultraviyole,radar dalgaları, kızılötesi vb.) Bu nimetin sadece biz küçük bir kısmından yararlanabilmişken ve ayırdına varabilmemiz için bir tür çeviricilere ihtiyaç duyarken akla daha tespit edemediğimiz ne sürprizler var demekten kendimi alamıyorum.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum