İstanbul
04 Ağustos, 2026, Salı
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

KURAN BİZE YETERLİ Mİ? -1

04 Ağustos 2026, Salı 17:56

İslam dünyasındaki son dönemlerin modası “Kuran bize yeterlidir!” sözü olmuştur! Buna mukabil “kimi!” gelenekselci Müslümanlar da böyle bir görüşe karşı olduklarını haykırıp; “kim Kuran bize yeterlidir derse o zındıktır” suçlamasında bulunmuş ve tepkilerini bu şekilde ortaya koymuşlardır! Daha doğrusu bir Müslüman din adına ben yalnızca “Allah’ın kelamını ölçü alırım” deyince, kimi Müslümanlar tarafından bu şekilde bir tepkiyle karşılaşmaktadır!

O kesim Müslümanlara göre Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

- “Biz kitapta (Kuran’da ya da Levhi Mahfuz’da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam:38)

Onlar derler ki bu ayete göre, Kuran’ın haricindeki “rivayetleri de İslam’ın esaslarından kabul etmek”, o insanın İslam dışı olduğunu kabullenmeyi gerektirir!

Daha açıkçası, onların iddiasına göre; gayesi hakikat peşinde olan, aklını başkalarına kiraya vermeyen, Kuran ve akıl kanalıyla hakikati öğrenmek isteyen bir Müslümanın:

- “Allah’ın kitabını yetersiz gördüğü” için değil, “Allah’ın kitabı bize yeterlidir(!)” dediği için o insanı suçlamak, hiçbir mantığa sığmaz! Yine kaynağı ve sıhhati insanlarca belirlenen ve raviler kanalı ile gelen hadis metinlerini eleştirmeyi “dinden çıkma sebebi” olarak görmek de doğru olamaz!”

Gelenekselci Müslümanların büyük çoğunluğu ise, şu ayetin arkasına sığınırlar:

- “Onları (peygamberleri) apaçık deliller ve kitaplar ile (gönderdik). (Li tübeyyine linnas) insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın ve belki öğüt alırlar diye sana da Zikr’i (Kuran’ı) indirdik!” (Nahil:44)

Yani onlar, “şayet hadisler olmaz ise Kuran anlaşılmaz” demekteler. Oysaki dönemimizdeki “Kurancı” kesime göre Kuran, kendi kendini tefsir ettiğinden haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

- “Onlar sana hiçbir misal getiremezler ki, biz sana gerçeği ve en güzel açıklamayı (tefsiri) getirmiş olmayalım!” (Furkan: 33)

Kurancılar, söz konusu ayetten yola çıkarak şu iddiada bulunurlar:

- “Görüldüğü üzere ayet çok nettir. Kuran en güzel tefsiri kendisinin yaptığını söylerken, peygamberin görevinin de, Kuran’ın açıklamasını yaptığı ayetleri gizlemeden etrafındaki insanlara ulaştırmak ve görünür kılmak olduğunu söylüyor!”

Bu kesimin iddiasına göre, geleneksel anlatının kitlelerden sakladığı ve köşe bucak gizlediği o büyük gerçek aslında şudur:

- “İslam coğrafyası büyüyünce ve Abbasiler döneminde de koskoca bir imparatorluk oluşunca, Pazar hayatından tutun da devlet yönetimine kadar binlerce yeni sorunlar ortaya çıkıverdi! Bu sorunların ezici çoğunluğuna dair, bunlarla ilgili Kuran’da ne bir ayet ve ne de peygamberden gelen bir rivayet söz konusuydu!

Dolayısıyla, mezhep fakihleri oturup bu muazzam boşluğu doldurma gayretine girdi ve birtakım ilkeler oluşturdular. Fıkıh literatüründe bunların bu işlemlerine ve oluşturdukları bu ilkelere de “rey”, “kıyas” ve “istihsan” denir!

Dört Sünni mezhebin klasik fıkıh usulünde bu kavramlar önemli bir yer tutar. Rey; akıl yürütmeye dayalı içtihattır. Kıyas; Kur'an ve Sünnette hükmü bilinen bir konuyu benzerlik yoluyla hükmü bilinmeyen bir meseleye uygulamaktır. İstihsan ise; genel kıyasın yol açabileceği zorluk veya adaletsizliği önlemek için daha güçlü bir delile dayanarak farklı bir hüküm vermektir.

Bunlar içerisinde “istihsan” ı en fazla kullanan, Hanefi mezhebidir! Ancak Şafii mezhebi onu bağımsız bir delil olarak kabul etmez ve eleştirir. Hanbeli mezhebinde de sınırlı ve farklı bir çerçevede uygulanır. Caferi fıkhında ise kıyas ve istihsan, Sünni fıkhındaki anlamıyla kabul edilmez; daha çok Kur'an, Sünnet (Peygamber ve İmamlar), icma ve akla dayandırılır.

Yani o dönemdeki fakihler, büyük çoğunluğu insan aklıyla üretilmiş hukuk felsefesi yapıyor ve bunun adına da “Allah’ın şeriatı” diyorlardı!

Bugün “İslam hukuku” denilen devasa külliyatın çok büyük bir kısmı, gökten inme metinler ya da peygamberden gelen hadisler değildir. Sekiz veya dokuzuncu yy’ deki fakihlerin ürettikleri ve şahsi akıl yürütmelerinden doğan bir usuldür!

Kurancılar, şöyle bir iddiayı da ortaya atar ve derler ki:

- “Peki fıkıhçılar, oluşturdukları bu usuller üzerinden hüküm çıkarmayı insanlardan neden saklıyorlar! Dindeki yüzbinlerce ticaret, ceza hukuku, ibadet ve bunlarla ilgili teferruatların aslında fakihlerin şahsi içtihat, kıyas, istihsan, rey ve gördükleri maslahatlar olduğunu, neden kitlelere itiraf etmezler? Neden bunu sır gibi gizlerler?” Çünkü onlar, “din üzerinde o mutlak kutsallık ve tartışmazlık zırhını ve yine güç tekelini kaybetmek istemiyorlar da ondan!” Eğer size bu hususlardaki boşluk ve kuralları, geçmişteki fıkıhçıların kendi akılları, rey ve kıyasları ile doldurduklarını, yani bu işin içinde beşerî bir emeğin bulunduğunu söylerlerse, o zaman dinin “insani yönü” açığa çıkmış olur! O taktirde siz de bugün haklı olarak kalkıp “eğer onlar kendi çağlarının toplumsal şartlarına göre kölelik, ticaret, ahlak vs. gibi şeylerde, aklını kullanıp kurallar ürettiyse, peki biz neden 21 inci yy. da kendi aklımızı ve Kuran ilkelerini kullanarak, bugünün sorunlarına yeni çözümler üretmeyelim, niçin içtihat yapmayalım?” deme hakkına sahip olursunuz!”

Kurancı kesim şunu da derler:

- “İslam’ın kimi (ilkelerinin değil) hükümlerinin güncellenmesi vardır! İşte bu tipler (gelenekselciler), insanların düşünceyi sorgulamasını ve dini kendi çağının şartlarına göre güncellemesini engellemek için, bu tarihsel gerçeği gizliyorlar!”

Şöyle devam ederler:

- “Gerçek şu ki, kimi din adamlarının kullandıkları hırçın ve saldırgan dil, gerçekte kendi iç çöküşlerini engelleme çabasıdır! Hadislerin dahi olmadığı yerde fıkıhçının rey, kıyas ve istihsanını ve yine şahsi aklını dinde mutlak otorite kabul edenler, Kuran’ın kendi kendini tefsir ettiğini görmezden gelip, sadecce “Allah’ın kitabı bize yeter” diyenleri “zındıklıkla” suçlayamazlar! Zira Kuran bize, aklımızı kullanmayı da emrediyor! Birilerinin bizim aklımızı geçmişin fıkıh yorumlarına köle etmesine izin vermemeliyiz!”

Şunu da söylerler:

- “İslam dünyasının refahı ve aydınlanması, ancak ve ancak, Kuran’ın özüne dönmekle ve Muhammedî İslam’a sarılmakla mümkündür.

Ne acıdır ki bugün bu coğrafyada ölenin de öldürenin de Allah diyerek can aldığı kelimelerin arkasına sığınıp hakikati katlettiği karanlık bir çağdan geçiliyor! Dolayısıyla, bu türden ezberleri bozmak ve tarihin karanlıkta kalanlarını aydınlığa kavuşturmak hepimizin görevi olmalıdır!”

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum