BİLİMİN DOĞUŞ SÜRECİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER BİR
02 Temmuz 2026, Perşembe 20:03
Eldeki mevcut bilgiler ışığında “bilim tarihi” sanıldığı kadar eski tarihleri göstermez. Muhakkak ki insanlık çok uzun süre doğanın bir parçası canlı olarak yaşayıp gitmiş ve çevresindeki canlılara göre çok farklı bir doğayı değiştirme faaliyetine girememiştir. Her ne kadar bilimin doğuş nedenleri tartışmalı bir konu olsada işin özünün en temel güdülerden olan yaşamını sürdürme ile ilgisi olduğu muhakkaktır. Her canlı yaşamak ve üremek ister. Bu durum,olmazsa olmaz kurallardandır. Gerek mikro düzeyde ki gerekse en gelişmiş canlı türlerinde bu sarsılmaz çabayı içgüdü düzeyinde bile olsa,varlığını tespit edebiliyoruz.
Yaşama güdüsünün en büyük düşmanı ani çevre değişimleridir. Yaşam sürecinde ki ani sayılabilecek değişimler çoğu zaman uyum sağlayamayan canlıları yeryüzünden silmiştir. Günümüzde yaşayan her canlı,bu sınavlardan geçip gelenler olduğunu kabul edebiliriz. Kimisinin sınav geçer notunun düşük olması başarılı sayılmasına engel değildir. Çünkü geçmişte başarısızlığa sebep olan genetik özellik,şartlar değiştiğinde yararlı olabilmektedir. Canlı türlerinin en büyük düşmanlarından biri olan bu anlamlı olgu ile ilişkisi çok çelişiktir yani bir canlı çevreye ne kadar çok uyumlu olursa yok olma olasılığı da o derece yükselmesi garip bir gerçektir. Bu durumun pek çok sebebi sayılabilir;ısı,nem,atmosferin içeriği,güneş ışınlarının erişim miktarı,yanardağ faaliyetleri,kıta hareketleri,güneş sisteminin Samanyolu çevresindeki dolanımı vb. Özellikle son yazılan hakkında hiç de yeterli bilgimiz yoktur ve de daha çok uzun zaman da olmayacak gibi görünmektedir. Fakat kesin olarak biliyoruz ki canlıların belli periyotlarla önemli kısmı yok olmuş ve hemen ardından yeni türler oluşmuştur. Bu durumun gözlem sonucu olarak;yaşamın başlaması hakkında bilgimiz çok azsa da bir kere oluştuktan sonra kolay kolay yok olmadığı gerçeğini şimdilik kaydıyla not edebiliriz.
Sadece yaşama güdüsünün aklın tek nedeni olması da imkansızdır neticede yaşam tarihi sayısız canlı türü ile doludur. Fakat insanın dahil olduğu tür canlılığın evriminde ki en önemli zirvelerden biri olduğu da gerçektir. Biz insanlar doğaya bakışımız ve değerlendirmemiz kendimizden bağımsız kısacası tam anlamı ile bilimsel olması hele yakın geçmişe kadar mümkün değildi hala karanlık yanlarımız bizi takip etmektedir. Balığın yüzmesi,ahtapotun çevreye uyumu,kuşların uçması,bazı kuşların da çok keskin gözlere sahip olması,çitanın hızı,vahşi Afrika köpeklerinin dayanıklılığı,balinaların büyüklüğü,yarasaların ses radarı,yılanların dillerinin ısıyı algılayabilmesi,bazı yılan balıklarının elektrik üretmesi,ateş böceklerinin ışıkla haberleşmesi ve daha sayamadığımız ve de keşfedeceğimiz yüzlerce üstün özelliklere sahip canlıların bize fısıldadığı şey ”canlılığın inanılmaz değişimleri “ başarabildiği dir. Bu açıdan bakınca insan türü akli seviyesinin zirve yapması, yelken balığının hızı ile mukayese edilirse geri olduğu bile söylenebilir. Her canlı çevreye uyum konusunda beslenme biçimi,vücut yapısının büyüklüğü,ısı,nem,rakiplerin gelişmesi,rastgele genetik değişimler,gen havuzu genişliği vb.onlarca faktöre göre gelişme göstereceği de açıktır. Gözlerimiz ve görme duyumuz doğrudan doğruya atmosfer yapısının filitrelemesi ile nasıl bağlantılı ise ve evrim çoğu zaman bu şartların gittiği yolu takip ettiyse aklında benzeri şekilde oluştuğunu düşünmemek için sebep yok görünüyor. Peki insanın neden böyle bir yola girdiğini,nasıl açıklayabiliriz? Pek çok nedeni sıralayabiliriz;
1-) İnsanın geliştiği ormanda yeteri kadar uyumlu ve “güçlü” ilken bir şekilde savana çıkması onu zayıf bırakmıştır.(savana çıkışın tercih değil çevresel değişimle olduğu anlaşılıyor)
2-) Kendini korumak için var olan ve öteden beri gelen bazı özelliklerini daha da geliştirerek toplu yaşama, üç boyutlu görüş, büyük ayaklar, ön ayakların serbestleşme hızını artırması, dört ayaktan iki ayağa geçiş ve bunun getirdiği değişimler, güneşin deriye doğrudan etkisi, koku duyusunun zayıflamasını kapatan ses ve görüş gücü artışı, dişisinin iki ayakla geçirdiği zorluğun sonucu doğumun ve yavru bakımının kritikleşmesi, eş seçiminin öneminin artması, geç gelişen insan yavrusunu bakımının uzaması ile bağlantılı yaşamın biraz daha uzama zorunluluğu vb.
3-) Kendinden güçlü yırtıcıların beceremediği iliğe erişim imkanı, çoğu hayvandan daha yüksek profili ile tehlikeyi daha uzaktan görmesi, yakın akrabaları ile geçmişten gelen paylaşma güdüsü, ortak hareket edebilme yetisi ve gelişmek zorunda olması ile ses ile olan iletişimin gittikçe anlaşılır hale gelmesi (tam olarak bilmiyoruz ancak insanlığın mağaralara olan özel dönemi sanıldığından daha önemli olabilir ve karanlıkta yaşamanın zorunluluğu olarak bazı yetilerini daha da geliştirmek zorunda kalmış olması ve bu gelişmelerden birinin de ses ile ilgili olması olası görünüyor).
4-) Bütün sayılanlara karşın hala güçsüz olması özellikle teke tek mücadelenin sürekli aleyhine olması evrimi başka çıkışlara zorladı (doğada insandan çok daha zayıf özelliklere sahip canlılar çok farklı çözüm yolları ürettiği de açık gerçektir. En yaygını kuşkusuz hızlı üreme ve büyümedir. Elbette canlının yapısına ve karşılaştığı hasımları ile bağlantılı olarak hızı, uçması, yüzmesi, tehlikeli canlı benzetmesi, zehir içermesi, organını feda vb. pek çok farklı yollardan biri de kuşkusuz insanın beyinsel gelişimini hızlandırması diğer yetilerine göre daha verimli olmuştur.)
Canlıların sadece av değil avcı olduğunu hatırlarsak bitmez tükenmez rekabetin milyonlarca yıldır sürdüğünü ve bu en büyük rekabetin de mucizevi değişimleri tetiklediği gerçeğini de not olarak kaydetmek gerekir.
Nasıl kuşlar kanat ve vücudunda ki tüy ve telekleri sadece uçmak için değilde üreme içgüdüsü için de kullanmışsa akıl dediğimiz faaliyetinde buna benzer doğal doğal yaşama içgüdüsünün sonucu olduğunu kabul edebiliriz. Bugün, sadece dünyaya ait yaşam hakkında cılız bilgilere sahibiz. Oysa bırakın bizim güneş sistemini Samanyolu galaksisini onun çok ötesinde var olan milyarlarca galaksi ve içlerinde olması gereken yüzlerce trilyon gezegen ve uydularda ne çeşit bir canlılık ve bu canlıların ulaştığı değişimleri bilebiliyoruz. Ancak bugün bile azıcık bildiğimiz dünya tarihi içinde milyonlarca ayrı türün gelip geçtiğini bazılarının günümüzde yaşayanlarla ilgisi olmadığını biliyoruz. Fakat geçmişe gömülenlerin şayet yaşamaya devam etselerdi nasıl bir evrimsel süreç izleyip ne gibi sonuçlara sebep olacaklarını hayal etmemiz bile zor…
Aklın sonucu olan bugünkü yaşam düzeyi ve teknolojik ilerleme belkide çok basit ve evrimsel bir yasanın uygulamasıdır ama bilemiyoruz. Bilim tarihinin en keskin dönemeçlerini kimin döndürdüğünü, ilk ateşi kim yaktı ve kullanmayı düşündü, kim tekerleği buldu ve kullandı, ilk silah nasıl bulundu, ilk giyinme nasıl başladı benzeri ilkler soru dizisi geçmişe gömüldü ve fosili de ne yazık ki yok.
Elde olanlara bakalım; büyük ihtimalle yanlış olan gerçek anlamda ilk büyük gelişmeler ilk bakışta gayet doğru görünen “ilk yerleşik hayata geçiş” düşüncesi ne yazık ki son bilgiler ışığında artık gözümüze parlak gelmiyor. Özellikle Türkiye’de bulunan Göbeklitepe buluntusu sanılanın çok daha eski tarihlerde insanlığın daha ileri düzeyde ve örgütlenmiş olduğunu gösteriyor. Yakın geçmişe kadar işin uzmanı bilim insanları ilk bina ve benzeri yapıların beş-altı bin yıl önce başladığını kabul etmişken ortaya çıkıveren bu buluntu piramitlerden 7.500 yıl Stonehenge den ise 7.000 yıl daha yaşlı olduğu gerçeği ile yüzleşti. Artık belki aynı yörede veya başka bir coğrafyada benzeri insan yapılarını bulmamız sürpriz olmayacaktır. Düşünceme göre,araştırma yaptıkça insanlığın çevre koşullarını düzenleme becerisi tarihi,epey süre geriye doğru çekilmeye devam edecektir.
Asıl konuya dönecek olursak, günümüz anlamı ile bilim muhakkak ki başlangıcı itibari ile dinsel nitelikli (aklın korku ile ürettiği) ve disiplinsiz yani dağınık ve belli kurallara uymayan gelişi güzel özellikler taşıması itibari ile de bu ilkel geçmişi kabul etmekte zorluk çıkaracaktır. Bu durumu çoğu insanın evrimsel geçmişimizi yok saymaları sonucu, olsa olsa bütün evreni yaratan Tanrı suretinde olduğumuzu,hiç de saçmalık düzeyindeki çelişkilerini görmeyerek Darvin ve benzerlerine yaptığı suçlamayı yöneltmesi gayet olağandır. Elbette Tanrı suretinde isek Tanrınında göbek deliğini veya memelerini veyahut midesi ile dışkılığını da hiç hesaba katmadan kabullenme aslında köyden çıkıp profesör olmuş birinin anasından duyduğu utanç ile onunla fotoğraf çektirmemesinden binlerce defa daha utanç vericidir.
İnsanın çevresindeki diğer canlılardan sıyrıldığı,kendi yaşam bilincine ulaştığı, yaşadığı zaman ile geçmişi kısmen idrakine vardığı daha zayıf olmakla birlikte geleceğe ilişkin öngörülerde bulunabildiği tarih, aslında atalarımızın en büyük kabuslarını da yaratmıştır. Daha önceleri sadece yaşadığı anın dürtüleri ile var olan gelecek kaygısı olmayan sıradan bir memeli, çelimsiz bir pirimatken artık ölümün soğuk yüzünü, açlığın keskinliğini, susuzluğun kuraklığını, güçlü avcıların dişlerini tırnaklarını ortaya çıkmadan hayal edebilmesinin tutsaklığında yaşamak zorundadır. Bu lanetten kurtulmanın yolu elbette daha fazlası olacaktı. Sadece korkuya sebep olan akıl, bir canlıya ancak intihar nedeni olabilirdi bu şartlarda korkuya neden olan akıl yaşamak için güçlenmek zorundaydı ve evrim pek çok yanlış tecrübeler yaşayarak her defasında biraz daha ileri gitti ve uzun virajlı yolu sonunda artık yürüyebileceği düzlüğe çıkaracaktı hatta daha kısa sürede koşacak daha sonra uçacak ve nihayet yeni yuva aramak için uzayın karanlığında dolanacaktı.
Bilimsel veya disiplin dışı bilgi sadece öğrenenin kullanacağı nesne ise hiçbir şeydir. Bilgi, birikim yapmadığı sürece mucizevi olarak kalmaya mahkumdur bu nedenle her çeşit bilginin bir şekilde birikim sağlaması gerekir en akla gelecek olan “genetik aktarımla bilgi aktarımı” ne yazık ki bu dünyadaki canlılara özgü özellik değildir. Aklın yarattığı bilginin yine aklın yarattığı araçlarla aktarılması da belki evrensel değil yerel özelliktir.
İnsanlığın öğrendiklerini gelecek nesile aktarmak için önceleri sadece daha yeni yeni oluşan dil yeteneğini kullandı ancak bu yeteneğin çok zayıf özellikleri mevcuttu bir kere var olup yok olması anlıktı. Bu durum çetrefil sorunlara yol açıyordu, dillerin ayrışması işi daha da karmaşıklaştıracaktı ayrıca bazı olguların (özellikle maddi olanların dışında var olan veya duyunun algı sınırı dışında kalanlar) karşılığı yoktu bu durum ayrı karışıklığa neden oluyordu. En önemlisi aklın yarattığı korkuların tutsaklığı sürüyor ve bu aracı kendisine araç edince iş iyice karışmaktaydı. Bu durumun çok ileri zamanlarda torunlarına çok yanlış aktarımlara neden olacağı ve insanlığın ayak bağı olarak kalacağını elbette bilemezdi. Bilginin bazı parçacıklarını içersede “resim” önemli bir antlaşma hatta iletişim aracı olarak muhafaza edilmişti en üstün yanının zamana olan inadıdır. Bugün mağara resimleri karşısında çoğu zaman bocalıyoruz zira verdiği mesajı ancak ve ancak günümüz bilgisi ile yorumlamaya çalışıyor ve büyük olasılıkla yanlış yapıyoruz. O zaman ki “sanatçının “ ne düşünerek bu resimleri yaptığını bilmeye ihtimal yok iken yorum yapmak da karanlıkta resim yapmaya benziyor. Mağara resimleri,zamana üstünlüğü ile kurduğu üstünlüğü anlaşılamaması ile ne yazık ki kaybetmektedir.
İnsanoğlunun iletişim için ilk araçlarından biri de yakın akraba veya uzak akrabalarının kendi düzeylerinde geliştirdikleri çığlık veya kükreme ile en ilkel müzik denebilecek kuş benzeri canlıların ötmelerine benzer bazen kederden bazen neşeden çıkardığı seslerin araçlaşması sonucu bulduğu ve kendi ses organının yapamadığı ses kümelerini keşfetmesi sonucu adım adım gerçekleştirdiği şimdilerde devasa hale gelmiş müzik sanatı, kanımca ayrı bir iletişim sistemi olarak kabul edilmelidir. Elbette bu haberleşme çeşidi her defasında yeni bulunan buluşlarla zenginleşip zamanla duygu haberleşmesi ve ya duyguların paketlenmesi sonucunu doğurduğu için bize aktaracağı bilgiler esas olarak o toplumun ruhsal yapısı hakkında Mesajlar getirebilmektedir.
Netice olarak geçmişten günümüze gönderilen “Bilgi paketleri”ne yazık ki kodlanmış ve mühürlenmiş durumda olduğundan ve şimdilik başka bir yöntem bulamadığımızdan yine “yazı “ denilen sihire bel bağlamak zorundayız.
Bu sihrin en zayıf yanlarından birinin çok taze olması ve diğer zaaflarıdır. Ancak önce kısaca yazı denilen bu muazzam buluşa biraz bakalım. Acaba “dil” olmadan yazı yaratılabilir miydi? İlk bakışta yazının, konuşmanın (dili,konuşmanın)) dondurulması olduğu sonucunu çıkarabilir ve bu soruya olumlu yanıt verebiliriz fakat benim mantığım her halükarda aklın iletişim için ayrı bir araç bulacağını söylüyor (en üstün duyu organlarımızdan olan gözün başlangıçta var olan sorunlarına rağmen en önemli bilgi edinme araçlarından olduğu şüphe duyulmaz gerçektir ancak işler başka türlü gidip şu an olmayan veya yok olmuş duyu algılıyacılarımızla bambaşka bir organa ve bunun getireceği iletişim aracına sahip olabilirdik , derimizin elektriksel alanı hisseden yapıya sahip olabilmesi ve daha yüzlercesinin olabileceği gibi). Görünenin aksine “yazı” bizim en büyük icadımız değildir asıl büyük ve zahmetli yaratılan “dildir”. Dil, çok uzak geçmişin çok sayıda deneme yanılma ve çoklu evriminin hala sürecinin bitmediği müthiş bir akıl yaratısıdır (aklın kendini ifadesidir). Elbette yazı,dilin evrimi ile ortaya çıkmış bir üründür. Bu kadar geç kalması zorluğundan değil ihtiyaç olmadığındadır. Ne zaman ki atalarımız tüketebileceklerinden fazla tüketim maddelerine sahip oldular bu ihtiyaç sinyal vermeye başladı. İlk işaretlerin ilkelliği aslında ihtiyacın azlığı ile orantılıdır. Matematik muhakkak ki yazının dedesidir ve matematikte insanın organlarından bağımsız gelişmemiştir. Hemen her toplum elleri ve parmakları ve bazende ayak parmaklarını kullanarak sayıları göstererek yani bir nevi konuşma gibi anlık yok oluşa mahkum olan sistemle ifade edebildiler ancak zamanla kemik, dal, diş gibi kalıcı nesnelere çizerek aktarabildiler. İlginçtir her toplum bir sayısını aynı şekilde ifade etmiştir bu durum genelde iki üç kadar gider sonrasında değişim başlar. Burada önemli olan bir konuda matematiksel ifadelerin mutlak suretle konuşma dili ile olan yakın ilintisidir. Kısacası “bir,iki vb.”sayıların konuşma dilinde parmak veya el ile ilgili seslerden kökenlendiği açıktır. Bu yorumun açığa çıkarılması dil bilimcilerin sahası içine giriyor.
İnsanın ailesi ile olan ilişki tarihi yazılmamıştır sadece tahminlerde bulunabiliyoruz ama doğaya bakarak yakın akrabalarımızın davranışlarından ve tespit edilen en eski yaşam biçimini sürdüren insan topluluklarına bakarak özellikle erkek insanlarında sahiplenme güdüsünün yüksekliği dikkat çekicidir. Bu duygunun değişime uğrayarak üzerinde hakimiyet kurduğu çeşitli canlılarda da benzer şekilde davranacağı öngörülebilir bu durumda deneye sınamaya ve ihtiyaçlarını giderdiği değişik canlılarda da benzeri davranarak kendi güdümünde yaşam sürdürmeleri için faaliyete geçeceği de açıktır. Neticeten bazı canlılar artık yaşadığı coğrafyaya göre koyun,keçi,tavuk vb.insanın yanı başında yaşayan malları durumundadır ve başka insanların malları ile karışmaması içinde işaretlenmesi de kaçınılmaz olmuştur bunun sonucu da yazının iki ayrı koldan gelişimini sağlamak olmuştur. Bir yandan süreç içinde matematik nazlı gelişirken diğer koldan hayvan işaretleme gittikçe çıkmazlara gitmektedir. Bunun sebebi aklının ve doğanın yetersizliğidir zira hem karışık resimleri ayırt etmek güçtür hem de çizebilmek. Bu düğüm başka başka yöntemlerle çözülecektir.
Yazı bir bakıma resim yapmanın uzantısı gibi işlem görmüşe benziyor fakat bilgi arttıkça iş karmaşıklaştı bu durumda sadeleştirme gerekeceği açıktır. İlk yazı öncüllerine baktığımızda “damga” benzeri resimlerle karşılaşıyoruz ama bu durumunda neticede sorunları çıkacaktır. Bir keçi veya balık anlatılmak istendiğinde bu canlılara benzeyen resimler bunu ifade edebiliyorken gerek yapılacak resimlerin hızla çoğalması gerekse birbirine karışması olasılığı yükseldikçe yeni buluşlar birbiri ardına geldi.
NOT:Yazı devam edecek.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum