İstanbul
02 Temmuz, 2026, Perşembe
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

İNSAN DİLİ VE EVRİMİ ÜÇ

02 Temmuz 2026, Perşembe 17:27

İnsan dilinin evrimi hakkında ki yazıda en son olarak genlerin temel belirleyici temel olmasına karşın barındırdıkları potansiyel ile elastikiyeti sağlayıp öngörülemeyen değişimlere uğrayabileceğini ancak bununda ancak dış çevrenin zorlayıcı etkisi ile olabileceğini fakat Lamarck benzeri de bir genetik aktarımdan bahsetmediğimizi yazmıştım.Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısma daha fazla yer ayrılmak zorunda.

                                                        Konuyu değişik yönlerden bakalım. En temelinden başlayalım her canlı çevre ile irtibatlı olmak zorunda. Varlığını sürdürebilmek için maddenin gaz,sıvı ve katı halini kullanıyor zira kaybettiği enerjiyi kazanması veya bütünselliği korumak için onarım yapmalı işe yaramayan atıklarda ortama bırakılmalı. En  ilkel canlılarda (tek hücreliler ve benzerleri)  bu durum neredeyse fizik ve kimya yasalarının egemenliğinde gerçekleşiyor ancak bu türden canlıların çevre ile iletişimi bir yere kadar neredeyse otomatik ve doğa kanunlarına uygun cereyan ederken genetik malzemede aynı yeknesaklığın sürdüğünü burada hakim güç olan genetik birikimin durumu ele aldığını söyleyebiliriz. Varolan genetik yapı doğa kurallarına aykırı bile olarak seçiciliğe ve benzerleştirme yapıldığını da kabul etmemiz gerekiyor. Ancak bütün bunların dille ilgisi nedir? Tartışılan konu aslında buradan temelleniyor, dil gibi son derece karmaşık bir fonksiyon nasıl oldu da günümüzde ki aşamasına gelebildi? Acaba dil son yıllarda sıkça dillendirildiği  gibi doğuştan gelen bir özellik mi yoksa belli bir düzeye gelmiş ileri memelilerin çevre zorlaması ile aşama aşama ilerleyerek hem çevrenin zorlayıcı etkisi hem bu canlı grubunun çevreyi değiştirmesi ile karşılıklı yapılan olağanüstü etkilerin beklenemez sonucu mu?

Pek çok sıçrama ile yazının gittiğinin farkında olarak bu karmaşık konuyu bir yerlere götürmeye devam ederken,elbette bazı konuların eksik kaldığımızın da  farkında olarak yapılabileceği kadar gedikleri kapatmayı düşünerek devam edelim.

Kabul edilmesi ve öneminin anlaşılması gereken bir temel mesele de şu; genler asla değişmez kodlar değildir. Her gen en eski biçimi ile mükemmellikten uzak olduğu gibi günümüzde de uzaktır. Tüm yaşam zamanları boyunca ortaya çıkıp yok olmuş veya değişime uğramış gen miktarını bilme olanağı  yok. Yaşayan gen sayısını dahi tespit edemiyoruz. Ancak ileride bu genlerde tasnif edilip sınıflandırılacak ve birbiri ile ilişkileri ortaya konacak bugünlerde bundan yoksunuz.

Genlerin kutsallığı meselesi olması gerektiği yere yani gökten yere indirdiğimize göre bazı varsayımları ileri sürmekte sorun olmayacaktır.

1-) Genler sürekli değişir 

 

2-) Her değişimin yönü çevre ile test edilir bu anlamda kesin ve net “ iyi “ değişim yoktur.

 

3-) Çevre ise bazı zamanlar dinginlik içinde iken beklenmedik değişim gösterebilir genellikle ne kadar uzun sürmüşse en uyumlu olanlarda, en yıkıcı sonuç oluşacaktır. Bu manası ile ilk  “Tanrılar “  hep bu yıkıcı doğa olayları olmuştur ve o şekilde de anılacaktır. En yaygın doğal afetler ise yanardağlar, depremler, büyük seller, şiddetli rüzgarlar vb. olup insanlık ortak anılarında hep belirleyici tanrılar olarak kutsanacaktır. Meteor patlamaları ve güneş tutulması gibi nispeten daha nadir görünenlerde hem ortak hatıralarımıza iz bırakırken hem yeniden yapılanmamızda da etkisi olduğu kabul edilmelidir. Uzak atalarımızın bazı değişmesi  güç ancak zararlı denilebilecek gelişme engelleyici (bir anlamda fazlası ile uyumlu ) genlerin bu doğa olayları sonucu yok olduğunu yani doğal seleksiyona uğradığını da görmek gerekiyor.

Geldiğimiz yerde durup farklı bir konuyu da anlaşılır ve bağlantı kurulur hale getirmek gerekiyor. Her canlının üremesi farklı. İnsan gibi canlılar genelde tek bazen ikiz çoğalıyor nadiren de üçüz veya fazlası mümkün oluyor. Doğum süreci uzunluğu ise genel olarak memelilerde büyük olduğu belirgin. Balıklar ve sürüngenler gibi canlılarda yumurta ile çoğalma yüksek sayı ve yavrunun ebeveyne ihtiyaç duymaması üzerine kurulu, bu nedenle de yumurtadan çıkan yavrular kendi başınının çaresine bakabiliyor (elbette istisnalar mevcut). Varmak istediğimiz yer elbette insan doğum sürecinin garipliği!  Dokuz ay on günlük hamilelik sonunda doğan yavru hangi insan ırkına bakılırsa bakılsın ortak sonuç  “bu yavrunun sağ kalması “ mümkün değil…Evet hiçbir insan yavrusu tek başına yaşayamaz , özellikle anaya  doğrudan bağımlıdır. Bunun görünen en büyük sebebi ise herkesin ortak fikri olan “erken doğum”. Pek çok kişi farkında bile değildir ancak hepimiz aslında yaşamak için yeterli büyüme sağlamadan dünyaya erken adım atmış canlılarız. Yaşamamızı sadece ve sadece annelerimize borçluyuz. Bu gerçeği on binlerce  yıl geriye götürürsek bu durum daha da netlik kazanır bu babanın rolünü sıfırlamak için belirtilmedi mutlaka dolaylı katkısı olduğu açık. Ancak bir baba istediği kadar müşkülpesent olsun bir bebeği büyütemez hemde göğsündeki bir çift memeye rağmen!  Bu tespitler iki soru için yapıldı.Birincisi ; niçin insan yavrusu erken doğar?  Bu sorunun cevabı çok açık hızla büyüyen insan kafatası buna sebep oldu.Sorudan çıkan soru,niçin insan kafatası büyüdü? İşte bu soru konu ile doğrudan ilgili. Başlarda yaklaşık 700  cm3 olan beyin hacmi yapılan tespitlere göre bu dönemde neredeyse ikiye katlanmıştı.Yani 1.400 cm3 ulaşmış (günümüzde ortalaması 1.500 cm3 eski veriler bilimsel olarak doğrulanmıştır) bu durumda doğum mümkün değil doğa önlemlerini alıvermiş hem kafatası kemikleri esnek durumda hem de doğum erkene alınmış. Her ne olursa her ne şekilde izah edilirse edilsin insanın doğumu aslında gelecekte ki insanın doğumuna hazırlıktır.Özellikle bakıma muhtaç çocuğun evrimimiz üzerindeki etkisi kaçınılmazdır tarihimizde ki olağanüstülüklerden biridir. Herşey eski biçimde yürüseydi yenilik elbette olmazdı ancak biliyoruz ki bu durum imkansızdır,çevre değişkendir,iç yapı da yani gerek genetik yapı veya onların imali organlar bile değişir. Fakat en olağan dışı yenilikler en olağanüstü sorunların  çözümü ile ortaya çıkar. İnsanın çocukluğunun olağandışılığı alt yapısı ile birlikte değerlendirilirse anlamlı olabilir.Nokta kadar beyin hayati faaliyetler için yeterli olabilir (ışık,sıcaklık,nem,yemek,eş,vb) ancak asgari beyin büyüklüğü olan bir canlı (burada insansılar) yeni şartların algılanması için yeni nöronik ağlar yaratabilir.Bu arada bir gerçeği de değinip geçelim ki Neandertal insanının beyin hacmi atalarımızdan biraz daha fazladır yok olan taraf için açıklanması zor bir durum… ( Sanıyorum yine çevreye aşırı uyumluluğun hazin sonucu çünkü ikili karşılaştıklarında buz devri sonlanıyordu)

 

Konu ile daha bağlantılı kısma giriş yapalım.İnsan lisanının  ortaya çıkması ve olası sebeplerini inceliyoruz.Şimdiye kadar pek çok varsayım ortaya atıldı fakat bunların hepsi düşünüldüğü şekilde olmuş olsa bile bugünkü lisan probleminin çözümü olamaz.İnsan lisanı üzerinde tekrar düşünelim.

 

1-) Varsayalım ki siz ilk konuşan insansınız !  Acaba bu nasıl bir durum olur du? Hiçkimsenin dilinizi bilmediği yerde bulunan bir insandan daha zor bir pozisyon olduğu düşünülürse hemen fark edilir. Tarihte böyle bir olayın olması da mümkün değil. Konuştuğu birkaç kelimenin (kodlu sesin) anlaşılması mümkün olmayacaktır.Hangi kelimeyi seçerseniz seçin sonuç değişmez.Bu giriş ile apayrı bölüme girmiş olduk geçmiş bölümlerde ki konuları bu kısımda ilerlemeden bağlantı kurmamız zor.

Hemen anlaşıldı ki ne kadar zeki olursa olsun geçmişimizdeki bir atamızın dili tek başına yaratması olası değil. Buradan da ilk temel özelliklerden birini yazabiliriz. Dil ve lisan toplumsaldır. Bu durum zaten hemen tahmin edilebilecek varsayımdır. Bir adım daha atıp dilin en azından seçkin bir grup insansısının ortak yarattığı bir yeni iletişim aracı başlangıcıdır da diyebiliriz. Ancak burada pek çok canlının da iletişim araçları geliştirmiş olduğunu ve bu grubunda böyle bir geçmişi olduğunu biliyoruz.Eski ile yeni arasında ki farkı ve nedenini tekrar düşünmeliyiz.Bu kritik açıklama için ayrı bir bölüm gerekiyor…

Günümüz  insanı ile ne kadar gelişmiş olursa olsun diğer canlılar arasında çok belirgin olan adına zeka dediğimiz farklılık olduğunu hemen herkes hemfikirdir. Bizim dışımızda yaşayan ileri canlılar elbette yaşadığının farkındadır fakat insan ile  arasında çok ciddi farklılıklar barındırarak. Bir insan hem o anı yaşadığını hisseden hem yakın veya orta geleceği de benzer şekilde aynı anda uzak veya yakın geçmişi de düşünebilen tek canlıdır. Bizim dışımızda ki canlılarda esas olan hissedilen şey o anki zamandır sanki bu canlılar için yaşam milyarlarca bölünmüş anlardan oluşmaktadır tıpkı bir videoda ki resim kareleri gibi. Zamanın bu küçük kesitine hapsolmuş beyinler veya canlılardan bahsediyoruz!  Daha uç bir kısımdan örnek verelim ; bir terliksi hayvan kamçıları ile ışığa yönelebilir. Bu sanki otomatik bir davranıştır hiçbir zaman ya biraz dinlenip yarın ışığa yöneleyim diye düşündüğünü asla düşünmeyiz.  Çoğu hayvanda bu kadar net olmasa da sanki benzer çıkmaz içimdedir. Elbette bir sırtlanın bir terliksi hayvandan farklı olarak çok fazla almaça sahip olduğunu buralardan beyine sürekli akan binlerce bilgi akışı olduğunu biliyoruz. Bunun içinde bu iş için özelleşmiş bir beyni mevcut.Yazının başlarında canlıların çok farklı iletişim sistemleri kurduğunu söylemiştik fakat bu iletişim sisteminin çalışabilmesi de bazı doğa yasalarına tabidir. Bildiğimiz hiçbir canlı kısa ve uzun dalga radyo yayını ile iletişim kurmuyor! En sık kullanılan iletişim sistemlerine (İS) bakarsak; Birinci sırada “ses” ve almacı olan kulak denilen organ, ikinci olarak ısıyı algılayan deri, ışığı algılayan almaç olarak muazzam göz, koku denilen gaz molekülleri almacı burun, yaşam için gıda seçici tat almacı olan dil,vb.Sürer gider henüz tespit edemediklerimiz olduğu muhakkak ancak uç açılım ürünü olarak balıklarda apayrı bir organ ile suyun içinde bizim algılayamadığımız duyuları alabilmesi veya yılanların dilleri ile kızılötesi görebilmesi veya arıların bizim görüş alanı dışı olan UV dalga algısı,ateş böceklerinin ışıkla iletişimi benzeri olanlarında olduğunu bilmemiz gerekiyor. Zifiri karanlık ortamda göze ihtiyaç yoktur, hiç gaz bulunmadığı ortamda da burun benzeri almaca ihtiyaç yoktur bu almaçların azalması aynı zamanda beyin içinde o bölüme ihtiyaç olmadığı anlamına da gelecektir eğer bu durum o canlının başlangıcından itibaren mevcutsa genetik yapı buna uygun gelişmesi de beklenir.Nereye geldik? İS leri nihayetinde çevre tarafından belirlenir. O canlının yaşadığı ortam ne kadar özelse ona uygun İS geliştirmesi muhtemeldir. İnsanın iletişim için en çok kullandığı ses dışında el kol hareketleri de başlangıçtan itibaren var olduğunu uzak atalarımızın günümüz davranışlarına bakarak da anlayabiliyoruz ayrıca hangi dil olursa olsun adına jest de denilen hareketler konuşmaya yaptığı katkıyı en faydacı konuşmacı olan siyasilerin konuşmalarına bakarak onaylıyabiliriz.

Konuyu biraz toparlayalım. İlk konuşan insan grubu bu melekeyi neden edindi? Ortada olan keyfilik olamaz. Acaba beyin gelişti ve onun yan ürünü olarak mı ortaya çıktı? Bu şekilde olduğunu yazan inanan çok. Fakat bu inancın engelleri çok fazla ancak tanrıları devreye sokarak böyle bir sonucu kabul edebiliyoruz…Herhangi Bir insan insan dilinin yeganeliğini olağandışı karmaşıklığını düşündüğünde elinden başka bir şey gelmeyecektir. Bu durumu tam benzemese de günümüzün süper bilgisayarlarını bugünden bakıp,olağandışılığına karmaşıklığına bakarak değerlendirmeye benziyor asla aklımıza ilk elektrikle ilgili alakasız görünen adımlar gelmez.Sanki Her Şey şu anki görev veya yetenekleri için düzenlenmiş görünür oysa bilim tarihi bize bu sonucun çok basit ve ufak adımlar sonucu bu aşamaya gelindiğini yalın şekilde anlatır. Bu basit gerçek nedeni ile insan lisanının da benzer bir aşamalardan geçerek geldiğini düşünmek daha olası görünüyor.Acaba Lisanın ilk Galvani si, FARADAY ı, Amper i, Volta sı, Amper i, Franklin i, veya Maxwell i kimlerdi dersek çok mu yanlış soru sormuş oluruz?Tabi ki bu kişileri asla bilemeyeceğiz böylece lisan yoksa tarih de yoktur diyoruz elbette yazının icadının bu ilk icadın uzantısı olduğunu kabul ederek.

NOT:  Yazı devam edecek.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum