İstanbul
07 Mart, 2026, Cumartesi
  • DOLAR
    32.58
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2412.9
  • BIST
    9645.02
  • BTC
    66248.09$

SAVAŞI KİM KAZANIR?

07 Mart 2026, Cumartesi 00:00

Önce İsrail, ardından ABD askeri kuvvetleri İran’a saldırdı.

Trump ve Netanyahu saldırı gerekçelerini farklı tarihlerde birbirinden bağımsız, farklı şekillerde tanımladılar.

Rejim değişikliği, nükleer silah tehlikesini önlemek, savaşma kapasitesini engellemek, ülkeyi demokratikleştirmek, etnik topluluklara özgürlük vs.

Elbette, bunların hepsi safsatadır ve pınarın üst kısmında durup, kuzuya suyumu bulandırıyorsun diyen kurt kadar ciddiye alınabilir!

5 Mart akşamı Lider Haber TV’de katıldığım Ayşegül Şengül’ün İkna Noktası programında da belirttiğim gibi, İran’a saldırının arkasındaki gerekçenin İsrail’in “güvenlik konsepti” olduğunu düşünüyorum.

İsrail, bölgede varlığını garanti alabilmek için, saldırı gücüne sahip devletleri parçalamak istiyor.

Bölgedeki tüm devletleri parçalayarak savaşma yeteneğini elinden almayı ve böylece varlığını sürdürmeyi planlamak, ciddi sorunları olan bir güvenlik doktrini yaratıyor.

İsrail işbirlikçisi Kürtçü siyasetçilerin pelesenk ettikleri bir cümleyi tersine çevirirsek, tüm bölge halklarının anaları ağlarsa İsrail’in kendisini güvende hissedeceği bir konsept ortaya çıkıyor!

Filistinli analar ağlasın, Suriyeli analar ağlasın, Yemenli analar ağlasın, Libyalı analar ağlasın, İranlı analar ağlasın...

Kısaca; İsrail’in güvenlik doktrini “benim rahat uyumam için herkesin anası ağlasın” diyor!

* * *

Arkasına ABD’nin tüm imkanlarını, Avrupa’nın şahsiyetsiz siyasetçilerini, Ortadoğu’dan devşirdiği paralı askerleri de alsa, İsrail’in bu konsept ile bölgeye ve dünyaya bir “Pax Judaica” dayatabileceği varsayımı hayalden öteye gidemez.

Merkezinde İsrail’in olacağı bir politik ve/veya ekonomik “eksen” yaratma fikri, kendisine kısa süreli işbirlikçiler bulsa da, sonunda tarihin çöplüğüne fırlatılıp atılacak “bir delinin anıları” olarak anılmaya mahkumdur.

* * *

İran’a saldıranlar ve İran’ın parçalanması için planlar yapanların unuttukları iki kritik faktör var.

Birincisi; İran Türk yurdudur.

Türk kültürünün hayatın her alanına sindiği, yoğun sentezlendiği bir ülkedir, İran.

Türkler ise, dünyada en çok savaşçı özellikleri ile bilinirler.

Bunu biz söylemiyoruz. Avrupalılar söylüyor!

Türkleri savaşta üstün kılan özellikleri ise, topları-tüfekleri, teknolojileri vs değildir.

Türkler savaşa güle-oynaya gider!

Davul zurna “asker halayı” çalar!

Analarımız, savaşa gönderdikleri oğullarının saçına kına yakar!

Kınalı kuzularımızdır, savaşan yiğitlerimiz!

İkincisi ise; Türkler, Farslar; bütün Müslümanlar için vatan uğruna savaşarak ölmek şehitlik mertebesine yükselmek anlamına gelir.

İslam’da ölüm bir felaket değil, Allah’a ulaşmaktır.

Şehitlere ise, cennet müjdelenmiştir.

Dolayısı ile, Hem Türk hem de İslam’ı birleştiren bir kuvvetin yaratacağı direnç dünyanın başka bir yerindeki savaşlardan farklı olacaktır.

Bu noktada, İsrail’in ve ABD’nin yapması gereken, devşirme ve paralı askerlerle böyle bir kuvvete karşı zafer kazanma şansını sorgulamak olmalıdır.

* * *

İran’da, 11 Şubat 1979 tarihinde İslam Devrimi ilan edildi.

Daha devleti bile yeniden kuramadan, sadece 19 ay sonra, 25 Eylül 1980’de ABD’nin kışkırttığı Irak lideri Saddam İran’a saldırdı.

İran, en hazırlıksız olduğu dönemde yakalandığı ABD destekli Irak saldırganlığına karşı bile tam 10 yıl direndi.

1 milyona yakın “gönüllü” İran saflarında savaşa katıldı.

Her iki taraftan toplam yaklaşık 1 milyon insan hayatını kaybetti.

Milyonlarca insan savaş yaraları ile gazi oldu.

200 milyar doların üzerinde bir maliyet yaratan savaşta İran’da “halk son nefesine kadar” mücadele kararlılığına sahipken, Irak’ta Kürtler, Şii Araplar vs savaşa katılmak istemediler.

Saddam ABD planı olan İran’la savaş uğruna kendi halkını da katletti.

Buraya yeri gelmişken bir parantez açalım: İsrail arka planlı “sahte Sünni” bazı hesaplar sürekli İran’ın aslında ABD ve İsrail ile işbirliği içinde olduğu iddiasını yayarken, daha devrimin birinci yılında Saddam’ın ABD planı kapsamında İran’a saldırdığını gizlerler.

* * *

Avrupa “gerilla savaşı” kavramını Napolyon Bonapart’ın İspanya’yı işgali ile öğrendi. Guerra/savaş kelimesinden türetilen “Gerilla” İspanyolcada "küçük savaş" anlamına gelir.

Bugün “gayrı nizami harp” da denilen bu savaş türü, Asya’da en az 2000 yıldır biliniyor. Dünya ölçeğinde bu konuyla bağlantılı olarak gündeme gelmesi ise, Hasan Sabbah’ın “Fedailer”i nedeniyle olmuştu.

1124 yılında Alamut kalesinde hayata veda eden Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari tarafında kurulan “Cennetin Fedaileri”, savaşı orduların çarpışmasında alıp, kalın kale duvarlarının arkasında bulunan saraylarda bireysel hayatın güvensizliğini yaymışlardı.

Bilindiği gibi, hayatını İsmailî öğretisini yaymaya adayan Hasan Sabbah, Selçuklu veziri Nizam’ül Mülk’ün düşmanca yaklaşımı üzerine “Fedailer” teşkilatını kurmuş ve Selçuklu saraylarında İsmailîlere karşı şiddet uygulayan devlet yöneticilerini suikastlerle ortadan kaldırmıştı.

Fedailer, “adanmışlık” ile bağlı oldukları ülküleri için hayatlarını feda etmeye hazır kimselerdir.

* * *

İnsanlar zalimi görürler de duyarsız kalır onun zulmüne mâni olmazlarsa, hiç şüphe yok ki Allah’ın azabı herkesi kuşatır.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in bu sözü, hepimiz için karşılaştığımız veya tanık olduğumuz zulme karşı nasıl tutum alacağımızı belirleyen temel kriterdir.

Mazlumun dini, dili, ırkı, siyasi fikri bizi ilgilendirmez.

Müslüman olarak görevimiz zulme mani olmaktır. Bunu yapmadığımız takdirde azapla karşılaşacağımız bildirilmiştir.

Bunun da ötesinde, Hz. Peygamber, “En büyük cihat, zalim bir idareci karşısında hiç çekinmeden hakkı söylemektir.” diyor.

Bunun anlamı zulümle savaşmak, cihat etmektir; yani, Allah’ın dinini yaymak, dini emirleri yaşamak ve iyiliği hâkim kılmak için yapılan mücadelenin kendisidir!

Dünyanın en büyük zalimi emperyalizm ve siyonizmdir. Dolayısı ile, emperyalizmin ve siyonizmin zulmüne karşı mücadele etmek bir Müslüman için cihattır.

Cihatı reddemek, İslam’ı reddetmek demektir.

* * *

Dünyanın başka yerlerinde de benzer örnekler olmakla birlikte, hem Çanakkale savaşlarında ve hem de İstiklal Savaşı’mızda gördük ki, savaşları teknolojiler kazanmıyor.

Uçaklar, tanklar, toplar insan olmadığında bir işe yaramıyor.

Savaşları insanlar kazanıyor; halk kazanıyor.

Halk kimin yanında ise, savaşı o kazanıyor.

Mustafa Kemal Atatürk bir savaş dahisi olduğu için değil, ileri teknoloji silahlara sahip olduğu için değil, ancak halkı yanına aldığı için İstiklal Savaşı’na liderlik yapabildi ve sonunda kazandı.

Napolyon da, Hitler de Rusya’da halkı arkasına alamadığı için kaybetti.

İran İslam Devrimi’nin lideri Ruhullah Humeyni 1 Şubat 1979’da Tahran havalimanına geldiğinde yanında tek bir tabanca bile yoktu!

Ama, milyonlarca İranlı onun için orada toplanmıştı.

Bugün de siyonist İsrail ve emperyalist ABD birlikte İran’ı bombalayabilir, büyük tahribatlar, kitlesel katliamlar yapabilirler.

Ama, İran halkının tercihi savaşı kimin kazanacağını belirleyecek olan yegane kıstastır.

Çünkü, bütün savaşları hep halk kazanır! 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum